O bir Moğol'du.
Yahut öyle olduğunu sanıyordu.
Uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarında Moğol steplerinin kalbinde, Orhun Nehri yakınlarında yüce bir toy toplanmıştı. Moğolların ulu ve yenilmez Kağan'ı Cengiz Han ayağa kalktığında Karakurum'un rüzgarı bile susmuştu adeta. ''Bizler'' demişti yüce Kağan ''bir ve tek Moğol ulusuyuz''.
O günden sonra kimlikler bulanıklaştı, Soylar silindi. Orta Asya'nın kadim halkları; Türk, Tatar, Nayman, Merkit... Hepsi tek bir adın içerisinde eritildi: Moğol.
Argun içinse bu yalnızca hayatta kalmanın diğer bir adı olacaktı.
O gece ...
Argun için asla bitmeyecek o uzun gece sessiz başlamıştı. Dondurucu ayazın hüküm sürdüğü steplerde gökyüzü adet bir kristal gibi parlıyordu. Bir gelinlik misalı engin bozkırın üzerini kaplayan beyazlık, ve üzerine soğuk, gümüşi bir örtü seren ay ışığı...
Rüzgarın süpürdüğü kar taneleri sağa sola sürüklenip dans ediyor. Bu eşsiz habitatın kalbinde bir oba adeta yaşamın son kalesi gibi alemi selamlıyordu. Sanki 7 cihan sessizliğe bürünmüştü. Ama sessizlik bozkırda her zaman fırtınadan önce gelirdi. Sessizliğin ardına gizlenen gölgeler bütün kötülükleri ile kan kusmaya geliyorlardı. Merkitler ay ışığını arkalarına alarak obaya indiler.
Ellerinde ki meşaleleri kıl çadırlara atıyor, nöbetçileri oklar ile avlıyorlardı. Naralar atan süvariler korku saçarak dalmışlardı obaya. Ahali ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçmişti. Direnenler mızrakların hedefi oluyor, Yaşlılar sırf zevk için yalvartıldıktan sonra öldürülüyorlardı.
Argun'un annesi titreyen elleri ile onu sedirin altına itti. '' Ses çıkarma'' diye fısıldadı. '' Ne olursa olsun çıkma''...
Argun korkuyordu. Bu daha önce görmediği, duymadığı bir vahşetti. Çığlıklar, inlemeler...
Argun'un annesi kılıcı elinde kapının açılmasını bekiyordu. Korkuyordu elbette. O bir kadındı. Çocuğunu korumak zorunda olan bir anne idi. Kocası dışarıda belkide çoktan ölmüştü. Her ne kadar elleri titresede savaşmadan teslim olmayacaktı onlara.
Bir tekme darbesi ile kapı kırıldı. İki gölge içeri süzüldü. Kadın çaresiz ve umutsuz bir hamle yapmıştı ama nafile. Merkitli kılıcını düşürüp güçlü kolları ile yakalamıştı onu. Sonra vahşet dolu anlar başladı.
Bir çığlık, bir yalvarış ve sessizlik...
Argun kendini tutmaya çalışsada zorlanıyordu. Donup kalmıştı adeta. Sedirin altından her şeyi görüyor ama hiçbir şey yapamıyordu. Bir göz yaşı süzüldü, sonra biri daha, biri daha derken ağlamaya başladı Argun. Çadırı terk etmekte olan merkitlikerden birisi Argun'un ağlamasını duymuştu. Geri dönüp dikkat kesildi sese. Argun her ne kadar susmaya çalışsada başaramıyordu. O daha beş yaşında bir çocuktu. Merkitli sesin sedirden geldiğini fark ettiğinde şeytani bir gülümseme ile sedire doğru yaklaştı.
Sedirin altındaki küçük bedeni gördüğünde gözlerindeki vahşi parıltı daha da keskinleşti. Elindeki kılıcın ucuyla sedirin kenarını sertçe itip, Argun'u saklandığı yerden çekip çıkardı. Çocuk, korkudan titreyen vücuduyla kaskatı kesilmişti; tıpkı bir avcının pençesine düşmüş çaresiz bir yavru gibiydi. Merkitli, Argun'un küçük çenesini sertçe kavrayıp yukarı kaldırdı. "Görüyorsun değil mi?" diye fısıldadı, sesi soğuk bir rüzgâr gibi odada yankılandı. Argun'un bakışları, annesinin cansız bedenine kaydı ve o an, içindeki masumiyet yerini ömür boyu sürecek bir intikam ateşine bıraktı.
Merkitli, çocuğun gözlerindeki o ani değişimi fark edince kahkahası daha da gürleşti, ancak bu gülüşün ardında gizli bir huzursuzluk vardı. Argun, dişlerini sıkarak nefesini tuttu; o an, küçük yüreğinde yeşeren nefret, korkusunu tamamen silip süpürmüştü. Adam, kılıcını çocuğun boğazına daha da yaklaştırıp baskıyı artırdığında, Argun tek bir damla gözyaşı bile dökmedi. Aksine, bakışlarını celladının gözlerine dikti; bu, bir çocuğun değil, gelecekteki bir celladın ilk meydan okuyuşuydu. Merkitli, hissettiği bu tuhaf ürpertiyle elini gevşetti, fakat artık çok geçti; Argun'un zihninde, o karanlık odanın duvarlarına kazınan intikam yemini çoktan yankılanmaya başlamıştı. Küçük çocuk, o soğuk metalin tenindeki izini bir mühür gibi kabul etti. Merkitli, elindeki kılıcı geri çekerken Argun'un bakışlarındaki o sarsılmaz kararlılığın, kendi sonunu hazırlayan bir kehanet olduğunu henüz idrak edememişti. O an odadaki hava ağırlaştı,sanki zaman durmuş, sadece ikilinin arasındaki o sessiz savaşın uğultusu duyuluyordu. Argun, boğazındaki sızıyı umursamadan, sanki bir gün o kılıcı sahibine çevirecekmiş gibi dimdik durmaya devam etti. Merkitli çocuğu ensesinden tutup çadırdan dışarıya çıktı. Dışarıdaki sert bozkır rüzgârı, Argun'un yüzüne bir kırbaç gibi çarptı.
Her yerde cansız bedenler, mızraklara geçirilmiş canlar ve yanan bir oba...Gökyüzü, kurbanların çığlıklarını yutan bir yas örtüsü gibi kararmıştı. Argun, gördüğü bu kıyamet manzarasıyle dehşete düştü. Boğazı düğümleniyor, gördükleri karşısında ağlamayı bile başaramıyordu. Onu da diğer çocukların toplandığı oba meydanına götürdüler. Orada, küle dönmüş hatıraların arasında, bir zamanlar oyunlar oynadığı arkadaşlarının korkmuş gözleri ile buluştu gözleri.Her bir bakış, içinde taşıdığı dehşeti daha da derinleştiriyordu. O an anladı ki, artık ne eski oyunların neşesi ne de bozkırın özgürlüğü kalmıştı; geriye kalan tek şey, cellatların gölgesinde titreyen bir avuç yetim ve geleceği belirsiz bir karanlıktı.
Onlar artık merkitlerin malıydılar. Belki mankurt olacaklardı, belki köle, belki de hiçliğin soğuk nefesinde kaybolup gideceklerdi.Argun, elleri arkasından sıkıca bağlanmış bir halde, başını dik tutmaya çalışarak ufka baktı. O an, kalbinin derinliklerinde bir yerlerde, sadece intikamın değil, yeniden doğuşun da kıvılcımı çakmıştı. Gözyaşlarını içine akıtırken, son kez dönüp yıkık obasına baktı; Doğduğu yer, yurdu, annesi, babası, hayatı alevler içerisinde idi.
Küllerin arasından yükselen dumanlar, gökyüzünü kapkara bir kefen gibi örterken, Argun'da ilk defa ölmüştü. Küllerinden yeniden doğmak için.
YOU ARE READING
Kanlı Tuğ
Historical FictionAcımasız bozkırın değiştirdiği bir hayat daha.... İlk çalışmam !!!
