Bazen hayatta dibe vururuz. Ruhumuz bedenimize o kadar ağır gelir ki, ağlamak ruhumuzu hafifletemeyecek kadar güçsüz kalır, ve bazen öyle yoruluruz ki koşmaktan, kaçmaktan. Dizlerimiz tutmaz olur ve yere çakılırız. Bu çakılış bir uçurumdan atlamaya bedeldir.
Dünyada bir enerji vardır ve enerji asla kaybolmaz. Sevgi nefrete dönüşebilir ve nefret ruhumuza kelepçeler vurur. Bir müddet sonra öyle bir canımızı yakar ki, ruhu benden ayrılmak ister, ölmek istersin. Ama ardında bıraktığın harabede çoktan ölenler olur. Ben o cesetlerden biriyim.
''Rüzgar!'' Beni derin düşüncelerimden uyandıran Serap hamının sesiydi.
Yüzümü ovuşturdum ve gözümden akan tek göz yaşını da sildim.
''Sorduğum soruda...'' dedi ve bir iç çekerek devam etti. '' Aklında canlanan şey neydi?''
Ağır bir nefes aldım. Sustum, sessizliğin hükmettiği zamanlarda olduğu gibi.
''Peki...'' dedi umutsuz bir biçimde
''Hayatım..'' dedim mırıldanarak. Gözlüğünü işaret parmağı ile burnunun üzerine ittirdi ve bacak bacak üzerine attığı dizlerinin üzerinde duran not defterini dikleştirdi.
''Hayatın mı? Bana biraz açıklar mısın?'' Çekinerek başımı belirsiz bir biçimde aşağı yukarı salladım.
''Hani olur ya, ruhun bedenine sığmaz da ölmek istercesine içinde çığlıklar atar. O kadar ağır gelir ki ruhun bedenine ayağa bile kalkamaz duruma gelirsin. Nefretin öyle bir sarar ki bedenini sinir krizleri geçirirsin...'' Göz yaşlarım ateşcesine gözlerimi yakıyordu. Devam edemeyecek kadar güçsüz hissediyordum kendimi.
Başını onaylarcasına salladı Serap hanım. Bana devam etmek zorunda olmadığımı açıklarcasına başını salladı. burnumu çektim ve yanağımdan süzülen göz yaşını sweatshirtimin kolunun ucu ile bir anda sili verdim.
''Gitmek istiyorsun...'' dedi bir anda Serap hanım. Sanki gözlerimi okurcasına bakıyordu. Hafifçe başımı salladım ve ayağa kalktım. Ayağa kalktığımda dengemi kaybettim ve yalpalayarak yere düştüm. Gözlerim bir anlığına kararmıştı ve baş dönmesi ile kendimi yerde bulmuştum. Serap hanım koşarak yanıma geldi ve beni belimden tutarak kaldırdı. Koltuğa oturmamda yardımcı olduktan sonra bana bir bardak su uzattı. ''Kan şekerin düşmüş olmalı.'' dedi hafif tebessüm ederek. Arkasını döndüğünde elinde iki adet şeker vardı.
''Hadi at ağzına şunlardan birini iyi gelecek, gelmezse diğerini de at'' Şekerleri elinden aldım ve ikisini de kaplamasından çıkartıp ağzıma attım. Serap hanım kapıdan dışarı çıkmama yardımcı oldu ve yolun kalanında babama devretti. Babam yüzündeki ufak tebessüm ile benim için duyduğu endişeyi saklamaya çalışıyordu ama hissedebiliyordum. Benim için çok korkuyordu. Nerede ise bir aydır odamdan dışarı hiç çıkmıyordum, evden okula okuldan eve. Bazen su içmeyi dahi unutuyordum ve annem elleri ile odama su getiriyordu.
''Baba, ben iyiyim.'' dedim mırıldanarak.
''İyi olacaksın!'' dedi sert bir ses tonu ile. Sanki bana emir verir gibiydi ama gözleri nerede ise dolmak üzereydi.
Klinikten çıkıp da yolun kenarına park ettiğimiz arabamıza bindik. Harekete geçtiğimizde babamdan radyoyu açmasını rica ettim. Babam ufak bir hareket ile radyoyu açtı ve ''Bu senin en sevdiğin şarkı değil mi?'' dedi,
''Öyleydi...'' dedim iç çekerek
''Ne demek öyleydi?''
''Şu an için sevdiğim şeyler canımı yakıyor ve ben artık bir şey sevmek istemiyorum.'' dedim nerede ise ağlayacakmışçasına. Babam daha da endişelenmiş gibiydi. Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.
''Bak, bir daha sormayacağım, ama söyleyeceğim. İstediğin zaman bana anlatabilirsin ve şu anda da anlatmak istersen anlatabilirsin. Ne oldu? ''
Hiçbir şey söylemedim, yol boyunca babam dikiz aynasından bana baktı. Eve vardığımızda babam arabayı garaja park etti ve ben yavaş adımlar ile merdivenlerden yukarı çıktım. Kapının zilin çaldığımda annem kırmızı gözler ile bana baktı. Onların bu halde olması ve bunun benim yüzünden olması beni daha çok etkiliyordu, fakat bunu engelleyemiyordum. Bu lanet olası harabede üzerime bir sütun düşmüştü ve ben hareket edemiyordum. Çok canım yanıyordu ve kimse yardım edemiyordu bana.
Odama doğru çıktım ve üzerimdeki montu bir kenara bırakıverdim. Yatağa kendimi attım ve derin bir nefes aldım. Sanki başkalarının yanında nefes alamıyormuş gibi hissediyordum. Aslında ben nefes almıyordum, bir anlığına nefes aldığımı düşünmüştüm fakat o umutsuzca beklediğim şeylerden birine dönüşmüştü. Beni bu yolda sürükleyen şey belki de umutlarımdı. Her bir umudum felakete dönüşüyordu. Umutlarım, benim için gerçek olunca bir anda canımı yakan birer ateşe dönüşüyorlardı. Çok sevdiğim bir yazarın sözü vardı: İnsanı ayakta tutan şey umutlardır, umutlar ise cehenneme açılan kapıların anahtarları.
İçimde yaşadığım şey her neyse şu anda canımı çok yakıyordu. Beni içten içe yiyen bir canavar gibi...
Öfkelendim ve yumruğumu sıktım. Kendime hakim olamıyordum. Düşüncelerim bana acı veriyordu ve düşüncelerim ise kontrolden çıkmış bir sel taşkınıydı. Her bir düşüncem kafamın içinde yankılanıp bir kurşun gibi anlıma saplanıyordu.
Migrenim tutmuştu ve inanılmaz baş ağrısıyla başa çıkamaz hale gelmiştim. Nerede ise öfke nöbeti geçirecektim. Çalışma masamın çekmecesinde duran haplardan ağrı kesiciyi aldım ve masamda duran bir bardak su ile içtim. Kendimi zor bela attığım yatağımda derin nefesler alıp tavana bakıyordum. Tavansa bana yine olanları gösteriyordu. Sonsuz bir döngünün içerisinde gibiydim. Bana acı veren ne varsa işkence aleti olarak kullanıyorlardı. Daha ölmeden ölmüş gibiydim...
Gözlerimin kapanması ile bir kaç saatliğine uykuya dalmıştım, mutfaktan gelen cam kırılma sesi ile uyandım ve gözlerimi açtım. Annem kendine kızıp bağırırken babam annemi sakinleştirmeye çalışıyordu. ''Sakin ol Ceyda, sadece bir bardak. Nazar çıktı işte.''
O an hiçbir şey hissetmediğimi fark etmiştim. Ne bir duygu fazlalığım vardı nede eksikliği. Tam olarak hiçbir şey yoktu. Bir anlığa varlığım silinmiş gibiydi. Ne olduğunu bilmiyordum ama şu an hiçbir şey yoktu ama bu beni çok rahatsız ediyordu. Bu yalnızlık gibiydi. Hiçbir şeyin olmaması insanı tedirgin ediyordu. İçten içe kötü hissetmenin gerektiğini düşünüyordun ama hiçbir şey hissedememek seni mahvediyor. Bu da bir tür işkence gibiydi. Etrafımı binlerce tür şeytan sarmış ve her bir kendi yöntemi ile bana işkence ediyormuş gibiydi.
Ayağa kalktım ve odamda volta atmaya başladım. Bu baş ağrısı veren saçma duygudan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum, Hiçbir şeyden... Annem odamın kapısı tıklattı ve yavaşça açtı.
''Rüzgar, uyandın demek. Hadi gel yemek yiyeceğiz'' dedi annem tebessümle. Suratı her ne kadar gülse de gözleri ağlıyordu, belki de suçlu hissediyordu
Annem kapıyı aralık bırakarak mutfağa gitti ve bende ardından çıktım. Net adımlar ile mutfağa gidiyordum. Farkında olmadan bir şeyler planlıyordum.
Her birimiz masaya oturduk, yemeğimize nerede ise başlamıştık. Söze girmek için ağzımı açtım ve ikisinin de dikkatleri üzerime toplandı. ''Ben iyi değilim, artık hiçbir şey hissetmiyorum.'' dedim gözlerim nerede ise seller akıtacakmış gibi. Annem kalktı ve yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü. Elimden tuttu ve beni desteklercesine bir bakış attı. Cesaretimi arttırdı.
''Önceden hissettiğim şeyler canımı yakıyordu ama şimdi hiçbir şey hissetmemek beni huzursuz ediyor sonsuz bir döngüde gibi hissediyorum. Yalnız gibi hissediyorum, Hiçbir şey yok ve bu beni ölmüş gibi hissettiriyor.'' Son kelimemi vurgulayarak söylemiştim ve annemin gözleri dolmuştu, babamın ise gözlerinde umut vardı.
''Geçiyor'' dedi babam. '' Artık acın nefrete dönüşüyor.'' dedi
''İyide ben hiç acı çekmedim, en azından acı çekmemin sebebi senin düşündüğün şey değildi. Ben acı çekiyordum çünkü... Nefretim beni öldürüyor, öfkemle yanıyorum ve kimseye zarar vermemek için içimdeki canavarı öfkeyle besliyorum. O da bana zarar veriyor. Buna bir son veremiyorum.'' O an babamın gözündeki son ışıkta sönmüştü. Tüm gecedeki yıldızlar sönmüş ve ay tek başına kalmıştı.
YOU ARE READING
Harabe
Teen FictionRüzgar çok acı çeken ve öfke sorunları ile uğraşan bir çocuk. Yaşadığı maceralar ise onu bir yaprak gibi oradan oraya savuruyor. Macerası ise şimdi başlıyor.
