Akşam yemekhanede mükemmel yemekler olmasına rağmen, yemeden uyudum. İştahımın olmadığı gibi kafamda milyonlarca soru, binlerce cümle vardı. Hiçbiri anında çözülecek şeyler değillerdi. Çözümü bulmak için zamana ihtiyacım vardı ve bu zamanı ancak uyuyarak öldürebilirdim.
Eğer şu an Ankarada son sınıf okusaydım ne olurdu?
Eylem, Nehir, Çağın yanımda olsaydı atlatabilir miydim?
Aile evinde, kendi evimde yaşasaydım kalbim kasılır mıydı?
Akşam yatağa yatınca, birşeyler olur. Güneş havadayken insan kendindedir. Bilinçlidir. Neyi düşünmesi gerektiği ne yapması gerektiği daha nettir. Fakat gece yatarken, o yorganın altına girince, zihnin senden bağımsız ittifak kurar. Aklın güneş doğduğunda zinde olduğu için gece yatarken bedeninden bir adım önde olur ve senden farklı hareket eder. Aynı o durumdayım.
Zihnimin gerilerinde saklı olan o düşünceleri gece zihnim ortaya çıkarken, benden izin almadan, kendi kendini yoruyordu. Sorular kafamın içinde dönerken, uykuya dalmam imkansızdı. Gece yemek yemeden yatmak alışkanlıklarımdandı ve bu bana rahatsızlıl vermiyordu. Kaç gündür ailemlede görüşmüyordum sesleri kafamda canlanmıyordu. Ama bir şey vardı, bir sorun. Aptal bir sorun. Neydi beni uyut...
Bavul.
Taksici hala görmemişmiydi kocaman şeyi ? İllaki bagajı açmış olmalıydı. Daha üzerinden iki gün geçmişti o babulun buraya, bana ait olduğunu hatırlaması gerekti. Ama yoktu. Hala bavulu getirmemişti. Madalyalarım, biricik kıyafetlerim, spor ayakkabılarım, herşeyim oradaydı ama oratada yoktu. Nasıl unuttum koskoca şeyi hala anlayamamıştım.
Yorganın içinin bana uyguladığı pisikolojik bavul baskısı gitgide artarken, uykuya dalmak için "Küçük gözlü kuzular, bana uyku ge-ti-rin. Küçük gözlü kuzular bana uyku ge-ti-rin." tekerlemesini tekrarladım.
Tekerleme tamamen kendi uydurduğum ve ilginç olsa da söyledikçe uykumu getiren saçma cümlelerden oluşuyordu. Kuzuların uyku getirmesi, küçük gözler... Gerçekle bağlantısı olmamasının yanında gece korktuğum için uyuyamadığım yıllarımın kurtarıcısı haline gelmişti.
Küçükken kaçırılma tehlikesi geçirmiştim. İlk okul 4. sınıftaydım. Tek arkadaşım vardı. Hiç unutmuyorum. Pınar. Bir gün Pınarla okul çıkışı servisleri beklerken dondurma almak için karşı bakkala gidiyorduk. Ne akılsa. Alacağımızda bir max. Karşıya geçerken bir adam sıcak günde burnuna kadar çektiği atkıyı biraz indirerek, "Bekleyin!" diye bağırdı. Biz Pınarla saf tabii o yaşta neyi düşünebiliriz ki? Adam karşıya koşar adımlarla gelerek yanımıza yaklaşmıştı. Acayip sakallıydı ve sakallarının rengi karışık olduğu için seçilmiyordu. Karşımızda durunca "Kızlar tek başınıza karşıya geçemezsiniz gelin." dedi. Küçük olmama rağmen çok iyi hatırlıyorum. Hafızam onu nasıl kazımışsa aklıma, o adamı bir daha görsem tanır ve korkardım. Sonra bizde tamam diyerek tuttuk adamın elinden. Ne olduysa o anda oldu. Adam yolun başka yerine sapınca tutuşları sertleşti. Bileklerimize doğru kayan eli, kocaman olduğu için, kaçmaya çalışsakta kurtulamazdık. Adam yavaşça yere eğilip boylarımızı eşitledi. Kulaklarımıza tıpkı bir canavar gibi fısıldamıştı. Bağırmak aklımıza bile gelmemişti korkudan. "Ses çıkarmak yok! Bağırırsanız döverim sizi." kafa sallamıştık sadece. Kabul etmiştik. Halbuki sadece vururdu.
Yürümeye başladık bizi duvarlarında grafiti bulunan bir sokağa sürükledi. Pınar ağlıyordu. Sanırım duygumu yitirmiş olmalıyım ki gözümden tek damla yaş gelmemişti. Halbuki bende ağlasaydım dikkat çeketdik. Ardından bir binanın çatı katına çıkmaya başladık. O sahneler aklımda net olarak canlanamıyor. Ama genelde filmlerde bodurum katına inildiğini bilirdim. Biz çatı katına çıkıyorduk. Binanın daire kapıları tahtaydı. Eski bir bina olduğu belli oluyordu. Birden "Cesaret" kavramı beynime altın ok saplamıştı. Kollarım bedenimden kopmuş gibi ayrı oynuyordu. Bir taraftan adam elimi sertçe tutarken diğer taraftan Pınarı tuttuğu için bir elim boştaydı. Birden bir kapıya sertçe vuruverdim. Ama o kadar ani olmuştu ki. O akılla bunu başarabilmem, %100 burslu olarak Doğa kokejinde okuyacağımı göstermişti.
Kapıya vurduktan sonra adam durakladı. Bana öyle bir bakmıştı ki, o durumda olmaktansa ölmeyi tercih ederdim. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Diye kükredi adam. Ardından gelen bir Tokat. Beynimin sarsılmasıyla gözümden yaşların akması bir olmuştu. Eli öyle sertti ki.
Hüngür, hüngür ağlıyordum. Gırtlağım parçalanırcasına ağlıyordum. Sonra kapı açıldı. Simsiyah saçlı bir adam şaşırarak bakarken, beni ve Pınar'ı gördü. İkimizde delicesine ağlıyorduk. Adam anlamış olmalıydı. Bize bakarken adam ellerimizden çekrek çatı katı istikametine devam etti. Öyle bir çekiyordu ki bizi, yere kapaklanmamız an meselesiydi. Kapıdan çıkan adam peşimizden koşturmaya başlayınca iyice ağlamaya başladım. Mutluluktandı. Ama bu olayda dahil başıma gelen en berbat olaylarda bile "ANNE!" Diye bağırmamıştım.
Hiçbir zaman
Eğer o adam orada kapıyı tıklattığımı duymasaydı, veya evde olmasaydı ben ve Pınar bir organ mafyası, tecavüzcü, satıcının elinde ölmüş olacaktım.
O günden sonra uyku denen bir kavramım kalmamıştı. Küçücük bir çocuktum. Daha yaşıtım olanı itecek gücüm yoktu, buna rağmen kocaman bir adamın elleri bileklerimi deşmişti.
Annem, ilk dönemler her gece yanımda yatmıştı. Korkuyordum. Haftalarca okula gitmedim. Korkuyordum. bir süre sonra annem benimle yatmamam gerektiğini açıklamıştı. Birdaha böyle birşey olmayacak demişti. Korkmuştum. Her gece ağladığım için uykum kaçıyordu. Bende bu tekerlemeyi bulmuştum. Adamın gözleri kocamandı. Kocaman ve yemyeşil. O günden beri ne insanlara nede büyük yeşil gözlülere sempatim kalmıştı. Bu fobilerim ne zaman geçecekti? Yeşil gözlere, İnsanlara, kalın seslere ne zaman sempatim gelecekti?
Bunları düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah kalktığımda düne nazaran daha bitkindim. Okula gitmek istiyordum ama üşeniyordum.
Hazırlanmak zor geliyordu, yürümek, konuşmak, gülmek...
Tek yapmak istediğim uyumaktı. Birde her sabah Bahar mışıl mışıl uyurken ben okula gidiyordum, ona baktıkça yatağım beni duvara kıstırıyordu.
Hazırlanmaya başladım. Saçlarımı arkadan iri bir şekilde ördüm ve ucuna siyah bir kurdele taktım. Güzel görünüyordum. Kendimi beyenmem ayrı konu fakat, üzerimdekiler ciddi derecede insanı hoş gösteriyordu.
Yemek haneye indim. Etrafta kimse olmasada Begüm ve 4 lü grubu oradaydı. Gördükçe dalga geçesim geliyordu. Lensleri o kadar komik duruyordu ki.
Dünkü gibi hiçbirine selam vermeden 2 dilim peynir 1 dilim ekmek ve hazır çilek reçeli alarak masaya geçtim. Onlardan uzaktım. Tekrar bulaşmasını istemiyordum. İştahsız olan karnımı doyurmaya çalışıyordum. Bana bakarak yanındakilere bir şeyler anlatmaya başladı. Aptal. Aynı yaştaydık ama bana ablam kadar dik kafalı davranıyordu, öyle bakıyordu.
Sorunsuz geçen kahvaltımdan kalkıp servis beklemek için dışarı çıktım. Hava soğuktu. Etek kısa olmasının yanında ince kumaşlı olduğu için münasip yerlerim donmuştu.
Felaket bir rüzgar yüzümü yırtarken tam yurdun önüne sıfır, inanılmaz bir araba yanaştı. Mat siyah gri şeritli araba insanın gözüne "wow" dedirtebilecek kadar çarpıyordu. Tarifi imkansız mükemmel bir arabaydı.
Yavaşça kapısı açıldı. Şoför koltuğundan biri inince gözümü arabadan ayırıp sahibine yöneldim.
"OHA!"
Bu lafı kullananlardan oldum olası nefret etmişimdir. Ama bu görüntü hak ediyordu.
Uzun boyu, yapılı vucudu vardı. Sevgilisi olan kızı şanslı hissettirecek ve güvende tutacak kolları, sarılınca hissedebileceğine emin olduğum karın kaslarına sahipti.
Yüz hatları dokundukça kendine bağlayacak kadar güzel ve inceydi.
Saçları... Saçları o itici sarışın erkekler gibi değildi. Çok farklıydı. Dağınık ve gürdü. Sarıların arasına az bir tutam badem rengi eklenmiş gibi gölgeli duruyordu.
Gözleri... Ah ! Yeşile karşı olan tüm zırhlarımı yok edecek kadar güzeldi.
Kişiliğini ön plana çıkarır gibi bir bakışı vardı. Yeşil renginin efendisi gibi olan gözleri küçüktü. Bu bir insanı kolay kolay elde edecek kadar güçlü bir özellikti.
Yeşil gözlü insanlara karşı olan bütün kinimi, büyülü bakışıyla Pasifiğin en derinlerine gömmüştü.
Mükemmelliğin somutlaşmış haliydi.
Bir saniye!
Bu çocuk. Bu yüz... Ahh! Taksimi izinsiz elegeçiren çocuk değil mi bu? Utanmadan "güzelim" diyen. Olamaz! Bu kadar güzelken aptal olamaz!
Yurdun önüne park ettiği arabasını kilitlerken, yurda girmek için bana yaklaşmaya başladı. Ona bakmıyordum bile. Sonra bir an durdu ve "Sen yeni gelen kız değil misin?" Dedi. Sesi çok sertti. Bakışlarıyla uyum içinde olan ses tonu bana yabancı değildi.
"Evet." dedim. Tek solukta. O kadar kızgındım ki karşımda duran sülite. Sesim buz gibiydi.
"Bu yurtta kalıyorsun herhalde."
Sanane! Demek istesemde yine "Evet." dedim.
İçimdeki Eliz benimle değildi. Çocuğa sarkıntılık etmeye başlamıştı.
O sırada uzaktan beyaz büyük bir aracın geldiğini fark ettim. Servisim olması için dua ederken yurdun kapısı açıldı. İkimizde oraya dikkat kesildik. Çocuk benden uzaklaşıp kapıya doğru gitmeye başladı. Çalıların bitişine geldiklerinde birbirlerini sarıldılar. Ve ben orada şok oldum. Ciddi anlamda tranva derler ya tam o durumdaydım. Gözlerim bir an neye uğradıklarını şaşırmışçasına açıldı.
İçimdeki Eliz bir kenara çekilmiş ağlıyordu. Bu kadar saçma bir görüntü beni güldürünce diğer Eliz bana dil çıkarsada aldırmadım.
Servisim gelmişti. Önümde durunca binmek için basamak ararken hala o görüntüye bakmaya çalışıyordum.
Kapıdan gelen Begüm dü. Arabadan inen taksi hırsızı ve okul arkadaşım. Şaşkınlığım beni öylesine güldürüyordu ki. Bir an kahkaha atmamak için kendimi zorladım. Okula giderken uykumun kapımı çaldığını anlayınca kendimi koltukla bütünleştirdim.
Okula geldiğimizde, bahçede kimsenin olmadığını fark ettim. Binanın içine girerken koridorlarda kahkahaların yükseldiğini duydum. Sanırım biri tökezlemiş düşmüş ona gülüyorlardı. Ya da birileri tuvalette kalmıştı. Ama durum çok farklıydı.
1. Kata geldiğimde, koridorun 2 sınıf sonrasındaki boşlukta, birsürü öğrenci, ve 6 öğretmen vardı. Gözüm azıcıkta olsa oraya kaydığı için Edebiyat hocası beni fark etti ve 4 parmağını avucuna doğru açıp kapayınca, gitmem gerektiğini anladım. Yürümeye başlarken içimden tonlarca soru noel babanın hediyesi gibi içime dökülmeye başladı. Yanlarına gidince her ne kadar kafamı kaldırmak istemesemde çevremi incelemeye başladım.
Mükemmel güzellikte kızlar vardı. Fizikleri, gözleri, saçları bana bin basabilirlerdi. Erkeklere gelirsek o kadar ilgimi çeken aşırı yakışıklı veletler yoktu. Olsa nolurdu ?
Edebiyat öğretmeni kolumdan beni kendine doğru çekti ve bana tek eliyle sarıldı. "Arkadaşınız Ankaradan geldi. Adı Eliz. Ve bizimle kaynaşması için güzel bir fırsat." Bir an döndü ve fiziğimi baştan aşşağı süzdü. "Fiziğide oldukça iyi." neden bahsettiğini idrak edemiyordum. Fiziğim, kaynaşma, topluluk...
Herkes bana küçük gülümsemeler atıp aralarında fısıldaşıyorlardı.
"Özür dilerim ama hiçbirşeye hakim olamadım." dedim. Adını dahi hatırlamadığım edebiyat hocası yüzüme 32 dişiyle baktıktan sonra beni sarmayı bırakarak önüme geçti.
"Okulumuzun klüpleri var. Spor, resim, müzik, akrobati, bizim klübümüz dans. Burada gördüklerin her sene dans klübünde bulunan arkadaşların. Ülke çapında derecelerimiz var. Seni bu klübe almak istiyorum çünkü uygun kişiliğin var." şaşırmış şekilde çevreme bakarken tereddüt etmiştim. Ülke içinde dereceleri vardı, oldukça profesyönel olmalılardı. Yanlarında çok tecrübesiz kalacaktım. Daha önce hiçbir dans kolunda çalışmamıştım. "Ama hocam, ben dans hakkında hiçbirşey bilmiyorum." Ortalarda duran ve kendinden emin dominant bir kız sarı saçlarını tek omzuna alarak bana gülümsedi. Dalga geçmesini veya hocaya itiraz etmesini beklerken gayet sevecen bir tavır ortaya koyarak yanıma kadar geldi. "Aslında pek bir bilgiye ihtiyacın yok. Bizde böyle başladık." gülümsedim. Sadece gülümsedim. Bu kadar soğuk tavırlı olmak zorunda mıydım?
Aramızda geçen konuşmalardan sonra, klübe alınarak yarın için program yapıldı. Okul çıkışı burada kalacaktık. Çalışmamızı ise çok amaçlı salonda yapacaktık. Ayarlamalar bittiğinde bizim sınıfta olan bir kızla beraber sınıfa doğru yürümeye başladık. Kız çok sevecendi. Yani konuşmak için yerinde hoplayıp zıplıyordu. Oysa ben. Tam bir soğuk hava dalgası. Kimseyle konuşmak, çalışmak, arkadaş olmak gibi bir amacım yoktu. Zaten Nehiri Eylemi bile çok zor seçmiştim.
"Denizliyi mi daha çok sevdin Ankarayı mı?" konuştuğumuz konu tamamen ruhumdan ayrı konulardı. Seçim yapmaktan veya eleştiride bulunmaktan nefret edersim
"Ankara." şüphesiz.
"Neden Ankarada kalmadın ki. Orada da Doğa koleji yok mu?" Ah evet buna cevabım yoktu.
"Var ama Denizliyi tercih ettim. Bir an önce kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için."
"Baya etkileyici."
Sınıfa girdiğimizde, herkes her zamanki gibi dağınık ve gürültülüydü.
Ses çıkarmadan sırama oturdum ve oyalanmaya başladım. Evet bir çok kişi en yakın arkadaşıyla bir kısmı sevgilisiyle beraber gülüşüyor konuşuyorlardı. Ben sınıfın tek arkadaşsız varlığıydım. Böyle olmayı ben seçmiştim ve bundan şikayet etmem büyük saçmalıktı. Annemlerle okula başladığımdan beri konuşmuyordum. Ağlamak, seslerini özlediğimi hissetmek istemiyordum.
Okulun geri kalan kısımları hep aynıydı. Ders, tenefüs...
Çıkış zilinin verdiği huzur Ankarada yoktu. Benim için çıkış zili, "evde çalışmaya ara." anlamı taşıyordu. Ama burada farklıydı. Kurtuluş anlamı yüklüydü. Derslerime bağımlı olmam beni bu okula getirmişti. Fakat benden bir çok şeyi esir almıştı.
Ders çalışma hevesimi, ailemi, zor sahip olduğum arkadaş çevremi, evimi, yatağımı...
Bir çok şeyden beni mahrum ederken, aslında binlerce şeyi kırmızı halıma serpiyordu. Hangisi benim için daha iyiydi veya hangisi hayatımın geri kalanına daha düzgün bir yol çizecekti çok bilinmeyenli denklem gibiydi.
Zilin melodisi kulaklarımı çınlatırken, deftere yetişemediğim kısımları geçirmeye çalışıyordum. Herkes sınıftan ayrılırken, ben bir inek tablosu çizer gibi en arka sıranın en köşesinde defterime gömülmüştüm.
Kimya.
Her zaman "sevdiğim dersler" listesinin sonunda dahi bulunamayan, o listede olmayan bir ders olmuştu benim için.
Eksiklerim bitince, apartopar çantamı toplamaya başladım. Servis benim için nimet haline gelmişti ve bu gün kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Son sürat montumuda askıdan aldım
Koşar adımlarla servisimi kaçırmamak için yürümeye başladım. son anda önüne atlayarak durdurduğum servise bindim.
Yurda giderken annemleri aramak geldi içimden. Hiç istemiyordum fakat aramam gerektiğini hissediyordum. Onlar beni aramıyordu çünkü tembih etmiştim. Zırt pırt aramak yok.
Annemi aradım. Gözlerim pınarıma siper alırken yaşlar bariyerleri yıkmak için savaş veriyordu. Ne kadar olgun olsamda, annemi özlediğim zaman küçücük bir kız çocuğuna dönüşebiliyordum.
"Anne?"
"Eliz. Canım nasılsın?"
"Saol siz nasılsınız?"
"Nasıl olalım. Neler yapıyorsun?"
"Okul, yurt ne yapayım?"
Sessizlik.
"Babama selam söyle. Aramayın beni meşgul oluyorum genelde."
"Tamam yavrum kendine iyi bak."
"Ablamın yanaklarından öp."
"Selamları var."
"Görüşürüz."
Bu kadardı. Bu kadarı bile beni yenilgiye uğratabiliyordu. Ama yavaş yavaş alışıyor gibiydim. Ağlmamak beni mutlu ediyordu resmen.
Yurdun önüne geldiğimizde bahçeler sulanıyordu. Bu soğuk havada bu fantazi fazlaydı. Ayaklarımı sulardan uzak tutarak yürümeye başladım. kapıya geldiğimde zaten açık olduğu için koşar adımlarla girdim. Odama çıkarken müdür odasından ağlama bağırma sesleri geliyordu. Aldırış etmeden odama çıktım. Üzerimi değiştirmeye başlarken kapım çaldı. Hemen tişörtümü giyerek kapıyı açtım. İlk geldiğimdr bana sevecen davranan kilolu kadın karşımdaydı.
"Kızım. Müdire hanım seni çağırıyor."
"Neden ki?"
"Valla söylemedi."
Çok şaşırmıştım. Birşeylerin ters gittiği kanısı içimi kemiriyordu. Durup dururken neden çağırılıyordum ki?
Hızlı olmayan adımlarla aşşağıya inmeye başladım. Korkuyordum. Ama fazla saçmaladığımı düşünerek kalp atışlarımı en aza indirdim. Tam müdür kapısının önüne geldiğimde. Fare tekrar içimi kenirmeye başladı. Diğer Eliz ise ortadan kaybolmuştu. Belli ki o da korkmuştu.
Kapıyı tıklatarak yavaşça içeri girmemle, Puslanmış sahte gözleri görmem bir olmuştu. Karşımda ağlamaktan yüzü kızaran Begüm, yanında Bahar ve İzel ve onların yanında da sinirli bakışlar üzerinde olan Müdire Hanım. Tam bir fiyasko.
İçeri girdiğim anda Begümün bana atılarak "Sen kendini ne sanıyorsun aptal kız." diye bağırması dumur olup kalmama sebep oldu. Ne olduğunu anlamadığım için bir adım geri çekildim fakat kapıya çarptığım için durdum.
"Hepsini ödeticem sana. Beyinsiz kız."
Hakaretler hakaretler, saldırmalar...
"Begüm sakin ol kızım."
Müdirenin sesi oldukça sertti. Bahar ve İdil bana kızgın gözlerle bakıyorlardı.
Burada yaşanan hiçbirşeyden haberim yoktu.
"Eliz gel bakalım yanıma."
Korkan gözlerle ona bakarak yanına yaklaştım.
"Birşey açıklamak zorundasın bana."
Begümün honurdanmaları...
"Eliz yaptığın şey oldukça kötü ve ceza vermek için yeterli."
Anlamayan gözlerle bakıyordum. Çünkü neler yaşanıyor bilmiyordum. Müdireden başka hiçbir noktaya kaydıramıyordum gözlerimi.
"Ben... Ben cidden hiçbirşey anlamadım."
Ramak kalmıştı. Bariyerlerden sadece bir adet tuğla kalmıştı. Ağlamam gerekti.
Eliyle bir şey işaret edince Begüme hiç bakmadan elini takip ettim.
Ve Şok !
Bavulum siyah deri koltuğun üzerinde, ağazı açık ve içindekiler fena halde karışık olarak karşımdaydı.
"Bu... Bu be-..."
konuşamıyordum. Ağazım takılı kalmıştı. Dilim ortadan yok olmuştu. Cümlelerim çıkmıyordu.
"Eliz bak arkadaşların bur..."
Begüm anında bana dönerek
"Arkadaş mı? Hocam arkadaşım değil o benim. Yaptıklarına bakın. Arkadaşım olamaz."
Evet doğru zaten arkadaş değildik. Ama bu yaptıklarından sonra kelimesi?
"Begüm geldi ve bana birşeyler anlattı. Begümün bavulu karıştırılmış. Ve bir çok kıyafeti yırtılmış."
2. ŞOK !
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
1. Bavul benimdi!
2. Kıyafetler nasıl yırtılır ?
3. Bu bavulu o taksiciden nasıl almıştı?
Ağazım küçük yuvarlak şeklini alırken pınarımda ne bariyerim ne de tuğlam kalmıştı. Ve yanaklarımdan kocaman bir damla süzülmeye başladı.
"O benim. O nasıl...? İnanın be-"
"Tamam Eliz şimdi ağlamanın vakti değil. Ortada kocaman bir sorun var. Bu bavulu bu hale sen getirmişsin. Bu hiç hoş bir davranış değil Eliz. Begüm sabahtan beri ağlıyor."
Ağlaması gereken bendim. Ben!
"Hocam ona hak ettiği bir ceza verin. Ne olur. Bu kız geldiğinden beri birşeyler kötüye gidiyor."
"Evet Eliz. Sana bir ceza vermek zorundayım. Bu kadar küçük bir şey değil çünkü."
Konuşamıyordum. Konuşsam belki kendimi haklı çıkarabilirdim. Ama ağazımı açamıyor, bir kelime dahi söyleyemiyordum.
"Bu günden itibaren."
Duraksadı ve zehir akıtırcasına nefesini verdi.
"Yurda sadece akşam 11 dan sabah 8 e kadar burada bulunabilirsin. Bu ailene de bildirilecek. Yasal olarak bu ceza geçerlidir. Eğer başka bir şikayet duyarsam, bu yurda bir daha adımını atamazsın."
3. ŞOK
Ben hiçbirşey yapmamıştım, ayrıca o bavul bana aitti. Ve içindeki bütün eşyam mahvolmuş durumdaydı. Ama ben aptal gibi ağazımı bile açamamıştın. Ayrıca ailem aranacaktı ve bu beni haksız suçlamadan daha rahatsız etmişti. Sinirlerim ağazımdan çıkamadığı için göz yaşlarım delicesine akıyordu. Bir Begüme bir müdireye bakarken içimden milyonlarca hatta trilyonlarca küfür beynime sıçrıyordu.
"Lütfen. Ben değilim." hıçkırıklar hıçkırıklar...
"Benim o. Ben- o benim."
Sesim tını gibiydi ağlamak beni güçsüz düşürdüğü gibi haksızda düşürmüştü.
"Her ne dersen de Eliz. Sana cezanı söyledim. Begüme bir özür borcun var. Şimdi doğru odalarınıza."
Madalyalarım, elbiselerim, kıyafetlerim, eteklerim, resimlerim, kazaklarım... Hepsi gitmişti.
Ben odadan çıkmadan hoca bana tekrar seslendi. Bu sefer dediği şey daha berbat hissetmeme yol açtı.
"Yaptığın terbiyesizliği birde bu yazıyla suladığın için cezan bu kadar ağır. Ama son kez uyarıyorum. Birdaha ki hatanda yurttan atılırsın."
Kağıdı masaya tokat kadar sert çarptı.
Yazıyı puslu gözlerimden okuyamadığım için ellerimin tersiyle gözlerimi silerek okumaya çalıştım.
SEVGİLİN KADAR HOŞ TARZIN VARMIŞ,
BİRDAHAKİ BULUŞMANIZDA BU ŞEKİLDE GİYİN. BELKİ SENİ DAHA ÇOK BEYENİR.
- Eliz.
Bu wattpad deki ilk kitabım ve eleştirilere tamamen açığım. Yorum ve oy bekliyorum...