Aşk'ın Kalpteki Yeri & CEHENN...

By nilhan_gungormez

1K 58 0

Ona bakmak cehennem alevlerine bakmak gibiydi. Ona bakmak cennette yanmak gibiydi. Ona bakmak ölümle yaşam ar... More

DUYURU
*BENİM HİKAYEMİN SONUNUN BAŞLANGICI*
1.BÖLÜM:SİYAH KELEBEK
2.BÖLÜM: LAVİNİA
4.BÖLÜM:ENKAZ
5.BÜLÜM: ÖPÜCÜK
6.BÖLÜM:ACI
7.BÖLÜM:KELEBEK
8.BÖLÜM: BEN NE YAPTIM Kİ?
9.BÖLÜM: OKUL
10.BÖLÜM: GERÇEK KÖTÜ
MİNİŞ'İM
11.BÖLÜM:ANLAMSIZLIK..
12.BÖLÜM:ZORLU
13.BÖLÜM: YANLIŞLAR
14.BÖLÜM:KARANLIK

3.BÖLÜM:İYİ Kİ DOĞDUN BURAK

47 5 0
By nilhan_gungormez

'
1 Hafta çatlamak üzereydim.1 haftadır Burak'la ne görüşmüş nede konuşmuştuk. Açıkçası meraktan ölüyordum. Can yada Buse'ye sorduğumda ise benden kaçmışlardı.

Okuldan geleli 2 saatten fazla oluyordu ve saat şu an 8'e geliyordu. Televizyonu kapatarak mutfağa ilerledim.

Patlamış mısır ve nescafemi alarak salona geçtim. Elimdekilerini sehpaya bırakarak odamdan laptopumu aldım. Arama motoruna ' Yön heinsing ' yazarak izlemeya başladım.

Yine evde yanlızdım. Annemle babam iş için şehir dışına çıkmışlardı, Nagihan'da Neslihan'a gitmişti.

Filmin 20 dakika geçmeden telefonum çalmaya başlamıştı. Ekranda 'Buse' yazısını görünce mutluluktan kavaya uçacaktım.

"Oh be! Sonunda."

"Nilhan Jazzmar'a gelebilir misin?" Buse'nin yorgun çıkan sesi kötü şeyler olduğunu anlamama yetmişti.

"Ne oldu?" Laptopu kenara koyarak ayağa kalktım. Odama ilerlerken Buse'nin bir şeyler söylemesini bekliyordum. İçimde korku damarlarıma kadar yer edinmişti. Parmaklarım buz gibiydi. Parmaklarımöa ense köküme baskı yaparak ısının eşitlenmesini bekledim.

"Nil lütfen hemen gel."diyerek telefonu kapatmıştı Buse. Sesi sona doğru ağlamaklı çıkmıştı.

Odamın içindeki küçük kıyafet odama girerek siyah belden dar jeanımı ve deri uzun kollu belime kadar gelen salaş üstümü giyindim. Saçlarım bu günden düzdü ve bu işime gelmişti.

Kan kırmızı ruj ve rimelle de işim bitmişti. Deri ceketimi ve siyah deri çantamı alarak içine bir miktar para ve telefonumu attım. Parfümde sıktıktan sonra aşağıya inerek siyah-beyaz spor ayakkabılarımı giyerek dışarıya çıktım.

Evdeyken taksi çağımıştım ve beni bekliyordu.

İçimdeki korku azalmazken endişelenmeye de başlamıştım. Herşey olmuş olabilirdi. Can yine sarhoş olacak kadar içmiş ve kavga çıkartmış olabilirdi. Veya Buse'nin sevgililerine karışıyor olabilirdi. Sonunda yine kavga etmiş olabilirdi. Her şey olabilirdi.

Taksiye binerek beklemeye başladım. Lütfen, lütfen kötü bir şey olmuş olmasın...

Taksiden inerek önümdeki binaya bakmaya başladım. Birazdan hediye kutusunun içine girecektim ve ne olduğunu öğrenecektim. Parmaklarım buz tutmuş gibiydi. Kapıda gözüm güvenliği arasada kimseyi görememiştim.

İçeriye girerek etrafa göz gezdirmeye başladım. İçeride çok az kişi vardı ve bunlar sadece bir noktaya bakıyorlardı.

Kalabalığı yararak en öne geçtim.

Göz bebeklerim büyürken nefes alamamıştım. Yemin ederin bir süre nefes alamadım. Etrafa baktığımda Buse yoktu. Can kenarda kollarını birleştirmiş bir şekilde Burak'ı izliyordu.

Burak yerde kanlar içinde yatan adamın üzerine oturmuştu ve yumruklamaya devam ediyordu. Sorun şuydu ki adam kımıldamıyordu.Arkamdan gelen gürültüyle refleks olarak arkama dönmüştüm. Kızıl ve birisi iki adamı tutmaya çalışıyorlardı.

Tekrar burak'a döndüğümde adamın üzerinden kalktığını gördüm. Yere tükürerek koluyla ağzını silmişti. Kaşında ve dudağında kan vardı.

Kalbim şiddetle çarparken Burak'ın arkasından birisi gelerek Burak'ın suratına yumruğunu indirmişti. Burak'ın suratı yana düşerken çocuk "Orospu çocuğu!"diye kükremişti. Sanki birisi Burak'ın başlatma düğmesine basmıştı. Burak çocuğun yakasına yapışarak kafa atmıştı. Çocuk gerilerken gözü dönmüş gibi yumruk atmaya başlamıştı.

Midem bulanıyordu. Kan gördüğümde genelde sonu iyi bitmezdi. Kalbim ağzımda atıyordu ve ben ağzımı açmaya korkuyordum. Boğazımda yumru değil taşlar vardı. Sıcak taşlar. Boğazım hem yanıyor hemde daralmış gibi ağrıyordu.

Gözlerim içeriye çekilmiş gibi ağrıyordu. Ellerim buzdan farksızdı ve titriyordu.

Bunların yarısı kan yüzündendi. Diğer yarısıysa Burak'ın bu haliydi.

"Sakın anneme bir daha orospu deme!" Öyle bir bağırmıştı ki arkama bakmadan kaçasım gelmişti.

Çocuğa öyle bir yumruk atmıştı ki, sesi kulaklarımı parçalamaya yetmişti. Yere düşen çocuğa tekme atmaya başladığında gözünün döndüğünü anlamıştım. Burak'a doğru bir adım attığımda Can'la göz göze gelmiştik. Başını olumsuz anlamda sallayarak "Yapma."demişti. Yani ağzını oynatmıştı.

Bir kaç adım daha attıktan sonra içimdeki tüm cesaret un ufak olmuş ve hava karışmıştı.

"Burak," Sesim titremişti ama beni duymamıştı. Sesimi daha da yükselterek "Burak! Lütfen." Tekmelemeyi bırakarak bana dönmüştü. Yüzündeki şaşkınlık ortadaydı. "Yapma," Söylediklerim fısıltılardan ibaretti ve ben bile konuştuklarımı duyamıyordum. Kalbim a kadar hızlıydı ki nefes almakta ona bile yetişemiyordum.

"Ne işin var senin burada!" Sesi kulak zarımı patlatacak türdendi. Bardaki kavga yüzünden müzik durmuş tüm aydınlatmalar açıkmıştı. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama sesimi kaybetmiş gibiydim.

Sanki attığı adımlarda yer sallanıyorsu. Koluma girerek kalabalığı yarmaya başladı. Niko'nun tutmaya çalıştığı çocuk "Gidenler gibi olacak yanındaki de. Onuda kaybedeceksin!" Burak sinirle ona döndüğümde beni fark etmesi için kolunu sıktım.

Bardan çıktıktan sonra arabaya binmiştik. Burak tek kelime etmemişti ve sinirli olduğunu direksiyonu kavrayışından ve nefes alış verişinden anlayabiliyordum.

Ağzımı açmış birşeyler söyleyeceğim sırada "Sakın, sakın tek kelime etme. Kalbini kırarım." demişti. Halbuki şimdiden kırmıştı kalbimi.

Önüme döndüm. Ne kadar çok sevmeyeni vardı hayatın. Bir nevi geri dönüştü. Hayat nasılsa insanlarda öyleydi.

Tüm cesaretim toz olarak havaya karışmıştı. Neden böyle olmuştu ki birden bire?

Uludağ yoluna girince nereye gittiğimizi merak etmeye başlamıştım. Kaç saattir yoldaydık? Radyoda yanıp sönen saate baktığımda 22:42 görmüştüm. Burak'a döndüğümde yüzü hala aynı ifadedeydi. Korkunç.

Araba durunca Burak'a dönmüştüm ama o çoktan arabadan inmişti. Arkasından bende indim.

Elleriyle saçlarını çekiştiriyordu.Uçurum gibi yüksek bir yerdeydik.

"Neden ha neden!" Kaputa sert bir tekme attı. Yüzünde gram değişiklik olmazken bu seferde yumruklarını indirmeye başladı.

Korkuyordum! Hemde çok! Gerizekalı bu şekilde yumruk atmaya devam ederken bir yerine zarar verebilirdi.

Göğsümü tırmalıyorlarmış gibi yanıyordu. Ellerim zaten kangiren olmuş gibiydi. Göğüs kafesim sıkıştırılıyordu ve acı veriyordu. Kısacası acı çekiyordum. Hemde çok...

"Ah! Daha ne kadar devam edecek!" Son kez yumruğunu indirdi yere oturdu. Tek bacağını uzatmışken diğerini kırmış bir şekilde oturuyordu. Arabadan çantamı alarak yanına oturdum. Az önce gözümün önünde sinir krizi geçirmişti. Yanına oturarak çantamı karıştırmaya başladım.

İhtiyacım olan su ve peçeteyi alarak çantamı kenara koydum. Suyun kapağını açarak peçeteyi ıslattım. Burak'ın çenesinden tutarak kendime çevirdim. Siyah gözleri alev alevdi. Elimdeki peçeteyi önce kaşına değdirdim. İlkin irkilsede sonradan alışmıştı.

Kanın temizlendiğine emin olduktan sonra elimi çekerek başka peçete alarak onuda ıslattım. Ellerim titriyordu. Fazla heyecandan. Elimle tekrardan çenesini tuttum. Bu sefer dudağını temizleyecektim. Titreyen ellerimle dudağını temizlemeye başladım. Gözlerini bir saniye bile ayırmıyordu üzerimden. Bense sadece dudağına bakıyordum. Sadece dudağına.

"Yeter."diyerek elimi itmişti. Ve kulaklarımı sağır edecek kadar ağır bir ses duydum. Parçalanma sesleri. Kalbimden geliyordu. Sadece bir kelime söylemişti ama bu bana yetmişti.

Ellerim yere düşerken elimdeki kanlı peçeteyi kenara koydum. Sırtımı arabaya yaslayarak ayaklarımızın altındaki Bursa'yı izlemeye başdadım.

"Onbir yıl önce bugün son doğum günümü kutlamıştık. Son doğum günü. Sadece annem, babam ve ben. Babama kalsa herkesi çağıracaktı ama annem sayesinde ikna olmuştu. O gün mükemmel geçmişti. Annem ve babamla oyunlar oynamıştık, dans etmiş ve tatile gitmiştik. Her şey mükemmeldi. Tam anlamıyla." Gözlerimi manzaradan alamıyordum. "Herşey o yıldan sonra olmaya başladı. Babam eve gelmiyordu, annemle kavga ediyorlardı. 2004 5 Kasım sabahı doğum günümdü ve annemde babamda bunu hatırlamamıştı. Hiç bir şey. Ne 'İyi ki doğdun' nede ' Nice senelere' demişlerdi. Hatırlamadılar bile."

Sesindei soğukluk ürpermeme neden olmuştu. Burak tahmin ettiğimden de kötüydü. Hemde çok. Ve ben ona yardım edemiyordum. Hiçbir şekilde.

"Sonrasıda o yıl gibi oldu ve hiç hatırlamadılar."

"İyi ki doğdun." Sesim kısık çıkmıştı. "Doğum günlerini seven birisi değilim. Sonuçta bir kere doğuyoruz. Ve sadece o güne mahsus bir doğum günü gerçekleşiyor. Ve bizi ölüme bir adım daha yaklaştırıyor. Her salisede olduğu gibi." Başımı arkaya yaslayarak derin nefes aldım." Bugün güneş farklı bir yerden doğmadı. Dünya yine o eski dünya. Beklentilere , çılgınlıklara, dileklere bakarak bugünün yepyeni bir gün olacağına inanırız, ama ne doğum günleri geçirmişizdir ki her şey aynıdır. Sanki sihirli bir el gelip bütün dilekleri gerçekleştirebilecek gibi başlarız güne. Bugün sadece bir kabulleniş yaşarız kendimizce. Halbuki eve gidip yatağımıza girdiğimizde yine akşam, yine sessizlik olacak."

Gözlerimi açmak istemiyordum. Soğuğun bedenimi ele geçirmesini ve beni yok etmesini istiyordum. Devam ettim." Her nefes alış verişte yeni bir dünya yaratmak isteriz. Sadece bize ait bir dünya. Hep yeninin peşine koşarız. Arkamıza bakmadan. Hep yeniyi ararız sanki arkamızdakileri silebilecek gibi. Herkesin bir yeni yıl dakikası vardır. Cesareti olan koşar ve yakalar onu. Her kutlama bir ölüm sessizliğiyle biter. Kalabalık dağılır, yeni ölülere bırakır yerini. Sanki geçen yıllarda karanlıklar, zulümler, acılar içinde geçmiş gibi. Oysaki sevinçlerimizi hemen unutmuşuzdur. Belkide gittikçe umutsuzluğa kapılarak karanlığa çekilmemiz bu yüzdendir. Mutluluk bize küsmüştür."

"Küçük bir çocuğun hayatını karartabilecek kadar acımasız bu hayat." diyerek araya girdi Burak. İçten içe benzinle tutuşturulmuştum. Yanıyordum ve konuşacak gücü kendimde göremiyordum.

"Mutluluk bizi terk edince o kadar sapkınlaştık ki 3-4 mundan dilekler dilemeye başladık. Aciz olan biziz. Bir mumdan dilek dileyebilecek kadar aciziz. 'Sen bana yeni yılsın her dakika. Her dakika bir yaşıma daha giriyorum.' der Sezai Karakoç. Yenilenmeyi bilmeyen her ruh ölümü hak eder. Yaşamak için yenilenmelisin, doğum gününü kutlamak için değil. Doğum günleri ruhta kaybettiklerimizin aradığımız bir gündür. Ruhun açlığını bastırmak istediğimiz bir gün. Kendimizi derinden kandırmaya devam ettiğimiz bir gün. Ölümü unuttuğumuz bir gündür. Sanki hep doğuyormuş gibi yaşadığımız gündür. 'Yeniden doğdum' diyerek bağırdığımız ama aslında ölümü çağırdığımız bir gündür. Ölüm günüdür. Üzüntü günüdür. Öldükten sonra arkamızdan yas tutacakları gülerek gördüğümüz gündür. Kısacası ölümü çağırdığımız gündür." İçimdekiler bunlardı. Ağlamak istiyordum. Sessizce. Kimseyi rahatsız etmeden. Ama ben güçlüydüm. Aciz değildim. Aslada olmazdım. Ben babamın kızıydım.

"Ölümün pençesi hep açık durur. Vakti gelen kanatlanır ve uçar değiştirir dünyasını. Söylemesi ne kolay değil mi? Kafesten kuş uçmuş gibi, gökten bir yıldız kaymış gibi, gök ekini biçmiş gibi ölüm." Burak'ta farkındaydı bazı şeylerin. Ama o ölmekten korkmuyordu. Aksine ölüm ondan korkuyordu." Oysa yaşamak içimize öyle sinmiş ki taş kafa. Hep dünyada kalacak gibi yaşamaya başlıyoruz. Ölümü yok etmiş gibi. Sen öldükten sonra arkanda seni sevenler, özleyenler, hatıralarında yaşatanlar, arkandan yas tutanlar, akıllarına sen gelince yüzlerinde hafif bir gülümseme kalsın istiyorsun. Arkanda iz bırakabilmek istiyorsun. Ben ise; unutulmak istiyorum. Kimsenin beni hatırlamasını, 'O kimdi ?' demelerini, 'Öyle birisi mi vardı?' demelerini istiyorum. Ölümün beni aldığına pişman olmasını istiyorum. Senin ki gibi değil."

"Peki ölüm benim arkamdan ne der?" Gülerek ona döndüm. Gözlerimizi kenetleyerek konuşmaya devam etti.

"Pişman olmaz. Ona verilen şansı iyi kullanmış der. Yanlız değildi der. Ölümü hak etti der. Sonu gelmişti der. Başlangıcı olan her şeydeki gibi. Beni başlamadan bitirdiği için pişman olur. Şans verilmediği için pişman olur, yanlız olduğum için pişman olur, ölümü hak etmediğim için pişman olur, sonum gelmediği için pişman olur. Ölümü bile pişman ederim."dedi son cümlesine alay katarak. "Yanlız değilsin, değiliz!" diye bağırmak istesemde kelimeler bana küserek cümle oluşturmama izin vermiyordu.

Gözleri hayatı gibi simsiyahtı. Gözlerine baktığımda kendi yansımamı görüyordum. O da hayata ne yapsa yansımasını görüyordu. Gözleri sanki bir şeyler anlatıyordu.

Son kez gözlerime bakarak ayağa kalmıştı. Ben bir şeyler söylemesini bekliyordum oysa ki.

İçimdeki nefesi dışarıya verdim. Verdiğim nefeste kalbimden parçalar vardı. Çantamıda alarak ayağa kalktım. Üzerimi silkeledikten sonra arkasından bende arabaya bindim. Burak beklemeden arabayı otobana sürerken etrafı izliyordum.

Bu yola saptığımızdan haberim bile yoktu. Sahi ne ara girmiştik bu yola?

Tahminimce yarım saatten fazla bir süredir çıktığımız yamaçtan aşağıya iniyorduk. Bursa dağın üzerine kurulmuş bir şehirdi. İn in bitmiyordu anasını satayım.

"Canım sıkıldı." Radyoya uzandığım anda o da uzanmıştı ve soğuk parmaklarım onun sıcak parmaklarına değince irkilmiştim.

"Parmakların çok soğuk."diyerek ısıtıcıyı açmıştı. Alayla

"Merak etme vampir değilim."demiştim. Aklıma Alacakaranlıktaki sahne gelmişti. Yeniden radyoya uzanarak güzel bir şarkı bulmaya karar verdim. Yabancı bir radyoda Birdy- People Help The People çalıyordu. Müthiş.

Saat çoktan gece yarısını geçmişti. Mutluydum aslında. Burak'ın düşüncelerini dinlemeye fırsat bulmuştum. Kalbimin kanatları vardı ve olduğu yerde çıkamayacağını bile bile çırpınıyordu.

Araba yeniden istop ettiğinde karanlık bir yerdeydik. Yani tahminimce şehir içinde değildik ve etrafta tek tük evler verdı. Bunlarda sanırsam yazlık evlerdi.

Burak arabadan inince arkasından bende teretdütsüz arabadan indim. Burak yanıma gelerek elimi tuttu.

Altını çiziyorum. ELİMİ TUTTU. Tamam ilk defa elimi tutmuyordu ama yinde soğuk parmaklarımı ısıtmaya yetmişti. O önden ilerlerken bende arkasından yavaş adımlarla ilerliyordum.

Önümüzde yazan 'İLÇE MEZARLIĞI' yazısı ürkmeme neden olmuştu. Burak anlamış olacak ki elimi daha çok sıktı. Adımlarımı hızlandırarak arkasından içeriye girdim. Sadece tek bir sokak lambası vardı ve oda uzakta kalıyordu. Karanlıktı ve ellerim titremeye başlamıştı. Burak ellerimdeki soğukluktan ve titremeden dolayı bana dönmüştü.

"İyimisin?" Sesi ifadesizdi. Tedirgince

"Karanlık."dedim. Yüzünde değişim gerçekleşmezken elini siyah kabanına atmış ve telefonunu çıkartmıştı. Telefonunun güçlü feneri sayesinde biraz daha iyi hissetmiştim.

Taş yolda ilerlerken buraya neden gelmiş olduğumuzu merak etmeye başladım. Mezarlıkta ne işimiz vardı ki? Burak'ın adımları gittikçe küçülüyordu. Sanki oraya gitmek istemiyormuş gibiydi.

Surduğunda elinin arasındaki parmaklarımı ezeceğini sandım. Önümdeki mezarın taşında "Açelya Karan" yazıyordu. Acaba ablası, yada büyükannesi filan mıydı? Burak elimi bırakmadan yere oturdu. Bende arkasından oturdum.

"Annem," dedi kısık ama despot sesiyle. " 5 Kasım 2005 te intihar etti." Annem 5 kasım 2005 te intihar etti. Annesi doğum gününde intihar etmişti. Ve 9 yıldır annesizdi. Annesiz. Saçlarını okşayıp 'Yavrum' diye seven annesi yoktu. Akşam yemeğini hazırladıktan sonra evdekileri yemeğe çağırdığı bir annesi yoktu. Okuldaki yaramazlıkları yüzünden onu azarlayan bir annesi yoktu.

Kalbim ağızımdaydı ve tek kelime etsem çıkıp gidecekmiş gibiydi. Boğazımda iri eller varmış ve beni boğuyormuş gibi nefes alamıyordum.

"Tüm gece uyanmasını bekledim. Soğuk bedenine sarıldım, ağladım, ona masal anlattım ama o uyanmadı. Ertesi akşam o adam eve orospusuyla gelmişti. Değerli geceliğini odasına göndererek annemin bana küstüğünü ve kötü biri olduğum için bıraktığını söylemişti piç. Haftalarca ağlamıştım, annem bana küstü diye. Benimle barışır diye çok iyi bir çocuk oldum taş kafa. Çok iyi bir çocuk." Ağzından nefret akıyordu resmen.

"Sonradan anladım. Babam olacak o piç annemi hergün aldatıyordu. 9 yaşımdayken annemle babama süpriz yapıp Ankara'da ki yazlık eve gitmiştik. Annem sinir krizi geçirmişti. Her şeyi dağıtarak piçe bağırıyordu. Küçüktüm hiçbir şey anlamamıştım. Bursa'ya döndüğümüzde annem evdeki tüm hizmetlileri kovmuştu. Ne tesadüfki hepsi gençti. Piç orospularınıda eve getiriyordu. Annem de bu yüzden yanımda yatıyordu. Ağlayarak. Baba gelinimi üzersen seni döverim diyerek tembihlerde bulunurdu." Yüzündeki özlem içimi kavurmuştu.

"Karşı cinsten bu yüzden nefret ediyorum ve sadece sex objesi olarak görüyorum." Aov! Bu biraz ağırdı. Biraz mı! Az önce kadınları sadece sex objesi olarak görüyorum dedi!

"Anlıyorum seni." Tamam kötü bir ifade şekli olabilirdi ama sonuçta haklılık payı yüksekti. Sonuçta babasının sürtükleri yüzünden annesini kaybetmişti.Ben bu durumda kalsam ne yapacağımı bilemezdim. Ama sonuçta bende aldatılmıştım. "Peki anneni bu yüzden kaybetmene rağmen neden beni aldattın, ve aldatmaya devam edeceksin?" Çünkü o gece öyle demişti.

"Çünkü sen benim eşim yada annem değilsin. Ve sana aşık değilim. Fikirlerine aşığım, düşüncelerine aşığım ve beni yatıştırıyorsun." Sana aşık değilim Burak. Bende sadece senin yanında huzurlu ve hayat doluyum. Ama en çok ağır basansa yorgunluk. Senin yanında o kadar yoruluyorum ki. Anlatamam.

Peki verecek cevabım var mıydı? Sanırsam HAYIR!

"Hadi gidelim." Sanırım az önceki söylediği şeye fazla takılmamıştım. Neden mi? Bende ona aşık değildim. Evet aşık olmadan nasıl sevgili oldunuz diye sorarsanız cevabım "BAĞIMLILIK" olacaktı.Evet biz birbirimize bağlanmıştık. Aynı bir sigara, içki vaya uyuşturucuya bağlandığımız gibi. Düşünce stilimiz aynıydı ve o da 'AŞK'ın yüce bir kavram olduğunun farkındaydı. İnsan kendinden önce nasıl düşünmeden başkasına tapabilirdi ki? Aşk bunu gerektirirdi.

"Karanlıktan neden bu kadar korkuyorsun?" O çok uzun olaydı. Korkunç olay.

"Küçükken geceleri uykudan aniden uyanırdım. Sanki birisi beni dürterek kulağıma bağırıyormuş gibi. Ve genelde yanlız olurdum odada. Daha sonraları geceleri uyanmayı bıraktım ama bu daha çok şiddetlenmişti. Gözlerimi kapattığımda arkamdan fısıldaşma sesleri ve siyah slüetler görmeye başlamıştım. Daha sonra bunu babama söylemiştim. Babam bana bir kaç seans ayarlatmıştı ve geceleri benimle uyumaya başlamıştı. Bir kaç ay sonra fısıldaşmalar ve slüetler yok olmuştu. Bu olaylardan sonra ayaklarımı yorganın altından kesinlikle çıkaramama gibi garip bir hastalığa yakalandım. Sanki çıkarsam birileri beni gıdıklayacakmış gibi. Bu arada ayaklarımdan çok pis gıdık alırım ve ben bile ayaklarıma dokunamam." Ayak mı? Bu konuya nasıl gelmiştim ben?

Burak yine elimi tutmuştu. Güven vermek istecesine. Mezarlıktan telefonun fener ışığı sayesinde çıkmıştık. Arabaya yerleştikten sonra Burak otobanda ilerlemeye başladı.

"Burak ben çok acıktım." Burak sahte bir gülümsemeyle

"Ne zaman doydun ki taş kafa?"demişti. Hadi ama yapma! "Bu saatte nereden bulayım ben sana yemek?" Tamam yani haklı ondan bir şey isteyende suç.

"Tamam boş ver. Ben zaten şaka yapmıştım." Bari eve hızlı götürsede zıkkımlansam. Kafamı cama yaslayarak gözlerimi yumdum.

"Hadi taş kafa kalk yoksa suyu üzerine dökerim." Gözlerimi açmaya çalıştığımda göz kapaklarım kendiliğinden kapanıyordu. "Bak ciddiyim. Dökerim." Şu lanet gözlerim neden açılmıyordu ki? "Sen istedin." Boynumdan içeriye süzülen soğuklukla gözlerimi açmam bir olmuştu. "Afferim." Burak sinsice sırıtırken vucüdümü soğukluk elegeçirmişti.

Sinirle arabadan indim. Burak'ı önümden iterek ilerlemeye başladım. Dışarısı çok soğuktu ve göğsümün üstü komple ıslaktı. Deri ceketimin fermuarını sonuna kadar çektikten sonra yürümeye devam ettim. Sahi nereye gelmiştik? Önümüzde bir ahşap ev vardı ve ormanın içerisindeydik.

"Ne işimiz var burada?" Burak'ın duyması için sesimi yükselttim.

"Açım demiştin." Ah canım bana o kadar laf etmeden konuşacaktın! Adımlarımı hızlandırırken bana yetişmesini bekliyordum. Zira o gelmeden içeriye giremezdik. Cekete rağmen ıslak olan yerler buzda uzun süre durmuş gibi yanıyordu. Bacaklarımada dökülmüştü ama göğsümdekiler kadar olamazdı.

Evin holüne geldiğimde arkamı dönerek Burak' a baktım.

Yüzünde çarpık bir gülümseme, dudaklarında sigara, elleri cebinde, olması gerekenden daha yavaş bir halde bana yaklaşıyordu.

"Hadisene!" Sonunda yanıma gelebilmişti fakat anahtarı hala çıkarmamıştı. Yüzünde kocaman gülümseme ile

"Anahtarlar arabada kaldı. Sen burada bekle ben alıp geleyim." Ben senin ağzına *********** Burak bey. Arkasını dönmüşken onu durdurdum.

"Sen gitme paşa hazretleri. Mazalla yol uzun. Gidip gelene kadar kalp krizi geçirirsin." Hızlı adımlarla arabaya yürümeye başladım.

Tam kapıyı açmıştım ki Burak "Anahtarlar buradaymış."demişti. Sinir kat sayım artarken ona istediğini vermeyeceğim diye fısıldadım. Vermeyeceğim.

Evin içi dışarıdanda soğuktu. Burak kabanını çıkartarak askıya asmıştı. Ardından boğazlı siyah kazağını çıkartmış ve üzerime fırlatmıştı. Burnuma kokusu dolarken "İçindekini çıkart, bunu giyi."demişti. Peki ben yapacak mıydım? Hayır!

"Git kombiyi falan aç."ben konuşmaya başladığımda o önümden yarı çıplak bir şekilde geçip gitmişti. Arkasından baka kalmıştım. Tamam vucüdü güzeldi. Yani güzelden biraz güzeldi. Ne saçmalıyorum harikaydı.

Omuzları genişti ve beline indikçe genişlikte azalıyordu. Bel boşluğu benimkinden bile inceydi. Yani tamam o kadar ince değildi de inceydi işte. Birde erkeklerde hastası olduğum omurga çizgisi vardı.

"Delirdin galiba. Dağın bu tarafında doğal gaz hattı hala döşenmedi üzgünüm. Senin geleceğini bilseler kesin döşerler."diyerek birde alay etmişti benimle. Girdiği odadan uzerinde koyu lacivert bir sweatshirtle çıkmıştı. Elindeki ıslak mendille bana yaklaşmıştı.

Bir eliyle çenemi tutuyor, diğeriylede dudaklarımda ki ruju siliyordu. Neden 10 kilometre aralıksız koşmuş gibi atıyordu kalbim. Bu seferde kalbim dudaklarımdaydı ve Burak kalbime dokunuyormuş gibiydi. Midem bulanmaya başlamıştı. Yine.

"Üzerine kusarsam yanlış anlama." Birşey anlamadığı için kaşları çatılmıştı ama soru sormamıştı.Dudaklarımın temizlendiğine emin olduktan sonra elindeki mendille sobaya ilerlemeye başlamıştı.

Arkasından ilerlerken soba olduğunu tahmit ettiğim şeyin kapağını açarak içinden kova çıkartmıştı. Elinde kova ile evden dışarıya çıkmıştı. Arkasından bende çıkmıştım ve daha yeni fark ettiğim kulubeye girerek başka bir kova almıştı.

Eve yeniden girdiğimizde kovayı sobaya yerleştirmiş ve cebindeki metal çakmağı çıkartarak bir kağıt parçasını tutuşturmuştu. Ardından arkasındaki duvara yaslanarak beni izlemeye başlamıştı.

"Bir şeyi ikiletmeyi sevmem. Sana en son o kazağı giymeni söylemiştim." Ölüm sessizliği.

"Bende giymeyeceğimi söylememiştim, o yüzden şimdi söylüyorum." Aptal ben. Cidden. Duvardan ayrılarak üzerime gelmeye başlamıştı.

"Ya kendi isteğinle yada zorla." İfadesiz suratı ve sesi sinirimi bozuyordu. Yerden kazağı alarak bana yaklaşmaya başladı. O bana yaklaştıkça bende ondan uzaklaşıyordum. Ta ki yemek masasına çarpana kadar. Burak önüme geçerek ceketimi çıkarmaya başlamıştı.

Ceketimi ben ne olduğunu anlayana adar çıkarmıştı bile. "Ya giyersin yada ceketini sana vermem." Sesinden emir akıyordu. Kaşlarımı kaldırarak

"Öyleyse gitmen gerek çünkü o kazağı giymeyeceğim. Nokta." Adice gülümseyerek geri çekilmişti. Öküz! Öküz! Öküz!

"Öyleyse gitmen gerek çünkü o kazağı giymeyeceğim.Nokta."

"Sesim öyle çıkmıyor!"diye sinirle bağırdım arkasından. Sesini incelterek beni taklit etmişti.

"Öylemi. Bir ara sesini kaydederek dinlemelisin!"demişti. Öküz diye boşuna demiyorum ben. İki hece 4 harf. ÖKÜZ.

"Çok konuşmada bana yemek yap." Kapıdan öyle bir önüme fırlamıştı ki, anlatamam.

"Asıl senin baba yemek yapman gerek."demişti. Kolumu kaldıracak halim yok yahu.

"Ben yemek yapmayı bilmem." Allahım sen beni affet.

"Tüh be bende bir şeyler planlamıştım." Biraz geriye çıkarak aramızdaki mesafeyi açtım.

"Sen benimle ilgili hayaller mi kurdun bakalım." Yanağındam makas alarak mutfak olarak tahmin ettiğim odaya girdim. O kadar büyük değildi ama küçükte değildi.Genel olarah eşyalar ahşap görünümlü idi ve insanı rahatlatan bir havası vardı.

Tezgah bahçe kapısının bitişiğindeki duvardaydı. Bahçe kapısı camdı ve dışarısı görünüyordu ama üzerinde ince tül bunu biraz zorlaştırıyordu. Bahçe kapısının hemen karşısında yuvarlak masa ve L koltuk vardı.

Koltuğa oturarak Burak'ı beklemeye başladım. Burak çok geçmeden içeriye girmişti. Elindeki artık kuru olmayan peçeteyi isabetli bir fırlatışla çöp kutusuna atmıştı. Bana göz kırptıktan sonra dolaba yönelmişti.

Hayatımda Burak'tan önce hiç siyah gözlü birisini görmemiştim. Onun gibi güçlüsünü de.

"Gözlerin lens mi?" Soruma kesin ve net "Hayır."demişti. Dolaptan çıkardığı şeyleri tezgaha yerleştirdi. Çekmeceden bıçak ve doğrama tahtası çıkarmıştı. Önce domates ve biberleri yıkamış ve tahtanın üzerine yerleştirmişti.

"Ne yapacaksın o beceriksiz ellerinle?" Aldığı domatesin kabuğunu doğrama yaşlamıştı.

"Tavuk sote. Ve ayrıca kime yemek yapsam hepsi mükemmek olduğunu söyler. O yüzden o çirkin ağzını açma." Kime yemek yaptıysa mükemmel olduğunu söylermişmiş. Ukula!

Kabuklarını soyduğu domatesleri cidden mükemmel bir şekilde doğramaya başlamıştı. Doğradığı domatesteleri boş bir kaseye aldıktan sonra biberleri doğramaya başladı. Biberleri doğrarken o kadar hızlı hareket etmişti ki yakalamakta zorlanmıştım. Biberleride domateslerin yanına koyarak tavukları yıkamaya başladı. Yıkadığı tavukları uzun şeritler halinde doğrarken göz kapaklarımı açık tutmakta zorlanır hale gelmiştim.

Göz kırpmalarım sıklaşıken artık gözlerimi açacak gücüm kalmamıştı.

Son hatırladığım şey yerimden kaldırılmam ve kulağıma fısıldanan ' Taş kafa bir baş belası.'ydı.

Karanlıktan neden korktuğumu çok düşünmemiştim. Ama asıl korktuğum şeyin karanlık değilde karanlıkta yalnız olmak olduğunun farkındaydım. Aptal değildim yani.

Duyduğum tekerlenme sesleri ile gözlerim aralandı. Yer-zaman kavramını hatırlamaya çalışırken kendimi yataktan çıkmış bir halde buldum. Oda zifiri karanlıktı. Kalbim şiddetlenmişti. Parmak uçlarımdaki damarlar zonkluyordu ve heyecandan midem bulanıyordu.

Kapının kolunu zorda olsa bulmuştum. "Burak!" Seslenmeme karşı hiç bir ses işitmemiştim. Cidden gitmiş olamazdı değil mi? Hemde karanlık bir ormanın içindeki karanlık evde! "Burak!" Sesim az öncekine nazaran daha çok sert çıkmıştı. Lanet olsun ki evde sadece oturma odasını ve mutfağı görmüştüm. Harika!

Ayak parmak uçlarım dahi buz gibi olmuştu. Kalbim şiddetle atarken seslik yüzünden nefes alış verişlerimi duyabiliyordum. Adımımı atmıştım ki ensemde bir sıcaklık hissettim. Çığlık dudaklarımdan dökülürken iri eller kollarımı sarmış ve "Benim,"demişti yumuşak sesiyle.

"Ödümü patlattın." Sesim fısıltı şeklindeki çığlıklardandı.

"Elektirikler kesildi. Bu gece böyle." İfadesiz sesi ürpermeme neden olmuştu. Ne demek 'Bu Gece Böyle'

"Yani bu gece böyleyiz?"

"Evet." Kolumdan tutarak çekiştirmeye başlamıştı. Bir odaya girmiştik. Belkide benim çıkmış olduğum odaydı.

Bir dakika! Ben en son mutfaktaydım!

"Sen beni buraya mı taşıdın?" Sesim sinirli çıkmıştı. Cevap vermedi. Etrafı çakmağından çıkan ışık aydınlatırken yatak odasına geldiğimizi anlamıştım. Az da olsa yatağın dağınık olduğunu görmüştüm. Demek ki bu odada uyumuştum.

"Seni sabaha kadar bekleyemem." Benim yattığım çift kişilik yerin yatmadığım yerine yüz üstü yatmıştı. Yanına kıvrıldığımda bende sırt üstü yatarak yüzümü çevirdim. O film ve kitaplardaki klasik uyurken izleme işlemini yapamayacak kadar yorgun ve aklım yerindeydi. Gözlerim daha fazla dayanamamıştı ve kapanmıştı.

Gözlerim açıldığında derin bir nefes alarak sol tarafıma dönerek yastığa iyice sarıldım. Deli gibi uykum vardı. Burnuma dolan mayhoş kokuyla gözlerim açıldı. Yastığa kokusu sinmişti. Uyumak için yeniden gözlerimi kapattığımda bu seder burnuma krep kokusu gelmişti. Uyuyamayacağımı anlayarak üzerimdeki yorgan, pike herneyse işte onu iterek ayaklandım.

Saçlarımı omzuma alarak odadan dışarıya çıktım. Mutfağa doğru ilerlerken sobadan gelen sıcaklık içimi gıdıklamıştı. Mutfağa girdiğimde gözüme çarpan ilk şey dünkü uyuya kaldığım masanın üzerindekilerdi. Burak'ın arkası dönüktü ve bir şeylerle uğraştığı kesindi.

Banyo olarak tahmin ettiğim odaya girdim. Doğru tahmindi. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havluyla kurulayarak mutfağa geri döndüm. Ev ahşaptı ve mobilyalarda ahşap görünümlüydü.

"Aval aval bakmayı keste yardım et." İfadesiz sesi beni onu dinlemeye itti. Yanına ulaşınca kollarımı sıvayar- Üzerimde bol bir sweatshirt vardı. Bunu ben giymemiştim ve bu Burak'ın dün giymem için verdiği sweatshirttü.

"Seni öldürmemem için bir neden söyle! Ah! Sen nasıl üzerimi değiştirirsin."

***

Bir yumruk daha attım kum torbasına. Ardından sayamadığım kadar yumruk.

Burak Karan beni mafediyordu.

"Neden herkes mutluyken ben böyleyim!" Sert bir yumruk." Neden herkesin hayatı aynı değil!" Yumruk ve tekme." Neden matematik problemlerini hızla çözemiyorum!" Bir yumruk iki tekme. " Neden yanlızım!" Yumruk." Neden güzel değilim? Neden boyum istediğimden kısa? Neden bu haldeyim! Neden!" Ardından bileğime ağrı girecek kadar çok yumruklar atmaya başladım.

Ciğerlerim havasızlıktan kasılıyordu ve kaslarım ağrımaya başlamıştı. Berbat bir haldeydim. Terlemiştim, saçlarım açılmış tenime yapışmıştı ve suratım kızarmıştı. Aman ne güzel!

"Ah!" Torbaya bir tekme atarak eldivenleri çıkararak bir köşeye fırlattım. Saçlarımı omzuma alarak yerdeki mataramı ve havlumu alarak yere oturdum. Bacaklarımı kendime çekerek sudan kocaman bir yudum aldım.

"İyi yumruk atıyorsun ama yetersiz." Duyduğum sesle arkama döndüm. Esmer, uzun boylu bir erkek duruyordu ve gri tişörtünün her yeri terden ıslanmıştı.Sanki benim ondan farklı bir yanım vardı. Ayağa kalktım.

"Nasıl vardın bu kanıya. Ayrıca yumruklarım serttir."

"Göster o zaman." İki elini havaya kaldırdı. Yanına giderek sol avucuna yumruk attım. Eli olduğu yerde kalırken sinirim bozulmuştu. Bu sefer daha fazla hızla yumruk atmaya başladım. Ellerimi elleriyle sararak durmamı sağlamıştı.

"Tamam yeterli. Senden bir şey olmaz." Sinirle spor salonunun merdivenlerini inmeye başladım. Bugün dans provamız vardı ve stüdyo spor salonunun altındaydı. Koridorda az kişi vardı ve bunlardan biriside o sarışın çocuktu.

Siyah şapkasını ters takmıştı, boynundaki gümüş zincir buradan bile belli oluyordu, siyah sade bir kazağı vardı ve kotuyla aynı renkteydi. Elindeki telefona öyle odaklanmıştı ki önünden geçen beni hiç fark etmemişti. Yakışıklıydı ve gerçekten çok iyi dans ediyordu. Sorun şuydu ki hiçbir kızla konuşmuyordu. Hiçbiriyle. Bunlara bende dahildim.

Bizim bölümün kapısını açarak içeriye girdim. Oğuzcan esneme hareketleri yapıyordu ve Ersin hocada ona birşeyler anlatıyordu. Sorun şu ki Oğuz'un hocayı dinlediği yoktu.

"Nilhan, gel otur şuraya ve konumuza başlayalım." Oğuz'un yanına oturarak dinlemeye başladım. "Bu ayki konu aşk." Cidden? "Sizden göz temasını eksik etmenizi istemiyorum. Hareketlerde biraz cesur olun. Biraz değil cesur olun işte. Karşıya o duyguları aşılayın. Gözleriniz ışıl ışıl değilde sönük olsun. Yorgun, acı dolu olsun." Tamda ben! " Hadi hadi kalkın da başlayalım." Ellerini çırparak bizi ayaklandırmıştı.

Beni sürükleyerek Oğuz'un üç adım ön çaprazına yerleştirdi.

Bir saat sonra kreografinin küçük bir kısmını öğrenmiştik.

"Son kez baştan alalım sonra bitirelim." Ersin hoca en köşeye geçerek izlemeye başladı. Bruno Mars'ın sesini duyunca harekete geçtim. Yavaş adımlarla geri geri yürüyerek Oğuzun tam önünde durdum. Kolllarımı arkamdaki boynuna doladım. Başını omzuma bastırdıktan sonra sol kolumu boynundan ayırarak arkasına geçtim. Kollarımı kollarının altından geçirerek yavaşça gövdesinin üzerinde ellerimi harekete geçirdim. Oğuz kollarımı gövdesinden ayırarak önüne geçmemi sağladı. Ardından kollarıyla kollarımı hareket ettirerek gövdemden aşağıya indirmeye başladı.

Kollarımı iki yanıma açarak beni gövdemden tutarak kısa bir süre dödürdü. Ayaklarım yere değince sağ elimi onun büyük sol elinin üzerine yerleştirdim. Birleşik olan ellerimizin altından geçerek aramızdaki mesafeyi açtım. Hala ellerimiz birleşikti. Beni çekerek diğer elimizi de aynı şekilde birleştirdi. Sol bacağımı sağ bacağının arkasına sabitledim. Ellerimizide kenetledikten sonra vücütlarımızı tam anlamıyla birleştirdik. Gövdemi arkaya yaslayarak başımı geriye attım. Saçlarım yere değiyordu. Sağ taraftan sol tarafa doğru yavaşça aynı pozisyonda kayıyordum. Kollarımız ip gibi düz ve gergindi.

Vücudumu yukarıya çekerek yüzümüzü hizzaladım. Aramızda bir kafa kadar fark vardı. Bacaklarımı beline dolayarak beni ayna duvarınına kenetledi. Bacaklarımı yavaşça çözerek yere başmasını sağladım. Oğuz kollarını iki yanımda sabitleyince ellerimle kollarını sardım. Kollarının altından geçerek kenara kaydım. Hemen önüme az önceki pozisyonunu alarak yeniden beni hapis etti. Ellerimle kollarını yavaşça duvardan ayırarak yeniden bacaklarımı beline sardım. Bu sefer ellerimizi birleştirdi. Ben gövdemi arkaya yaslarken o da geriye yaslanmıştı. Başım yeniden arkaya düştü. Dünyayı ters görüyordum. Bir süre sonra gövdemi gövdesiyle birleştirerek bacaklarımı çözdüm.

Nefes nefeseydik. Yorulmuş ve terlemiştik. Ersin hoca bizi alkışlayarak yanımıza geldi. "Mükemmelin beden bulmuş halisiniz."diyerek bizi kutlamış ve ardından stüdyodan çıkmıştı. Üzerime siyah spor şişme montumu geçirerek hazırlanmaya başladım. Bugün için her şey yeterliydi.

Continue Reading

You'll Also Like

236K 7.9K 50
"İçme boşalmak ne demek oluyor?Sen gerçekten beni delirtecek misin Karan...?" - GAY KİTABIDIR!!
504K 22.4K 58
Kendi halinde yaşayan tıp fakültesi öğrencisi Kayra bir gün fazla miktarda paraya ihtiyacı olduğu için ek iş aramaya başlar.Arkadaşı sayesinde bulduğ...
465K 17.5K 65
"Seninle küçük bir anlaşma yapalım, tatil boyunca benimle sevgili rolü yapmanı istiyorum" Gülmeye başladım. "Sen çıldırmışsın"
162K 506 44
Bir delinin kirli zihni sonucunda oluşmuş rastgele sex hikayeleri. BU SEFER WATTPAD BENİ KALDIRAMAZ.
Wattpad App - Unlock exclusive features