İyi okumalar dileğiyle.
Bölüm müziği: Sezen Aksu,
Kıran kırana.
Nazar'ın nehre atlamasına Kendal şok içinde bakarken, bir anda ortalığı tozu dumana katarak çığlık artırarak duran araba adeta öfkesini kusar gibi sert bir fren yaptı. Ve onun ardından tamına duran beş araba Kendal'ı dumura uğrattı. Dut yemiş bülbül gibi arabalara bakarken en ön arabanın kapısı hışımla açıldı.
Arabadan öfkesi dünyayı yakacak kadar, öfkeden gözü kararmış olarak iken Said Bin El-Malik'ti.
İnmesi ile adeta uçar adımlarla Kendal'ın gırtlağına yapışması bir oldu. Gram nefes aldırmaz, kemiklerini kıracak kadar sıkmaya başlarken Kendal'ın gözleri yerinden çıkacak gibi kocaman açılmıştı. Hiç görmediği, tanımadığı bir adamın bir anda boğazına yapışmış boğuyordu.
Ama bir dakika! Karşısında ki bu adamın siması bir yerden tanıdık geliyordu. Bir yerden görmüş gibiydi hemde defalarca.
Bu adam televizyonlarda, haberlerde, mağazinlerde gördüğü adamdı. Katar'ın yeni kralı Said Bin El-Malik'ti. Nam-ı değer Emir-i Âzam!
Büyük bir şaşkınlık içinde Maliğin yüzüne bakarken Malik bedenini paçavra gibi adamlarına fırlattı. Adamları kollarının iki yandan tutarken Malik saçını tutarak başını hızla yukarı kaldırdı.
" Nazar nerde! " Dedi tıslayarak ölümcül bir ses tonuyla. Korkuyla yutkundu. Nasıl cevap vereceğini bilemedi karşısında Azrail gibi dikilen adama? " B-bilmiyorum. K-kaçtı gitti, "dedi kekeleyerek.
Malik psikopat gibi sırıttı. " Bilmiyorsun? " tek bir kelimesi korkudan altına işeyecek kadar etki yapmıştı. Hatta baya baya işiyordu. Maliğin bakışları yaş içinde kalmış içinde kalmış pantolonuna kayarken utancından yerin dibine girdi.
" Altına işediğine göre büyük, çok büyük bir kabahat işlemişsin. Ve bu kabahat, benim kadınıma saldıracak kadar Çok! Çok! Çok büyük! " Dedi Malik kollarını iki yana açarak öfkeyle kükreyerek. Ardından hemen Kendal'ın boğazına yapıştı tekrardan.
" Ba-na he-men ce-vap ver! " Dedi her harfi her heceyi tek tek bastırarak. Ve ardından Urfa'da yankılanacak şekilde kükredi." Nazar nerdee! "
Kendal korkuyla yüzüne bakıp başıyla nehri gösterdi. " K-köprüden nehre a-atladı. "
İşte o an safir gözleri çakmakla tutuşturulmuş gibi alev aldı. Gözleriyle Kendal'ı yakıp kül etti. Tek salise içinde Kendal'ın gırtlağına yapıştı ve öyle sıktı ki kendal'ın kırılan kemiğinin sesi çat diye duyuldu. " Ne dedin sen? " Öyle bir bağırışla kükremistiki Kendal dahil tüm korumalar yerinden bir karış sıçramıştı. Kendal yüzü öfkeden Mâlik'e boğazının izin verdiğince cevap verdi. Çünkü gram nefes aldırmıyordu.
" N-nehre... " Cümlesini tamamlamadan Malik boğazını istercesine itip bedenini paçavra gibi adamlarına fırlattı. " Alın halledin şu iti ama sakın öldürmeyin. Ben gelip bizzat canını alacağım! " Dedi.
Ve köprünün demirliğine koşarak tek saniye canını düşünmeden, nehre atladı. Buz gibi ve derin suyun içine bedeni girirken bedeni titredi. Kendisi dâhi böyle olmuşsa , Nazar'ı kim bilir üşümüştü. Suyun içinde bile Nazar'ı düşünecek kadar aşıktı. Bedenini suyun yüzeyine çıkarıp kükredi. " Nazara! Nerdesin! "
Safirleri harıl harıl nehri kolaçan ederken birkaç metre ötede suyun üstünde bir gelinliğin duvağı öldüğünü gördü. İrisleri parlarken hızla duvağın yanına yüzdü. Heyecanla geldiği umudu duvağı eline almasıyla yerle bir oldu. Nazar yoktu, duvağı sadece suyun üstünde duruyordu. Gözlerini hayal kırıklığıyla yumup duvağı avucuna dolayarak burnuna götürdü ge aynı zamanda sevdiği kadını Annesi gibi kaybetme korkusuyla acıyla haykırdı.
" Nazaar! "
Ve gözlerinden yaşlar boşaldı. Annesinin ölümünden sonra sevdiği kadını kaybetme korkusuyla ağlıyordu. Annesinden sonra tekrardan hayata tutunmak için bir sebebi olmuştu ve bu sebep; hayatın ve yaşamanın sevincini elma gibi dudaklarında taşıyan küçük bir kızdı. Ve boş hayatına onca acıdan ve kederden sonra armağan olarak gönderilmiş kızı kaybetmek istemiyordu. Kaybedemezdi! Bina asla izin vermezdi! Said Bin El-Malik hayatına hayatına gönderilmiş bu armağanı asla elinden alınmasına izin vermezdi!
" Sen benim armağanımsın! Ve Said Bin El-Malik kendisine verilen rmağanı elinden almasına asla izin vermez! "
Duvağa sinen Nazar'ın saç kokusunu soludu, sahipleneci ses tonuyla konuşmaya başlarken; "Nazar Said Bin Malik olana kadar benden asla kurtulamazsın! Sen benimsin Nazar Said Bin El-Malik! " Dedi ve bedenini bir anda anda suyun derinliklerine daldırdı.
Kapkaranlık, göz gözü görmeyen derinliklere doğru yüzüp, en dibe indi. Nazar'ı bulmak için etrafına bakındı. Allah kahretsin ki hiç bir şey görmüyordu zifiri karanlık yüzünden. Harp okulunda eğitimini birincilikle bitirmesine rağmen ve yüzme eğitimini başarılıkla bitirmesine rağmen sonra altı üstü bir nehirde bir kızı kızı bulamıyordu. Suyun içinde uzun süre olmasına rağmen nefesini tukmakta zorlanmıyordu ama Nazar'ın kim bilir kaç zamandır nefesin kaldığını bilmediği için çıldırıyordu.
Gözleriyle Nazar'ı zifiri karanlık seçmeye çalıştı. Fakat Nazar yoktu. Böyle olmayacağını anlayıp suyun derinliklerinde doğru ilerlemeye başladı. Gözleriyle Nazar'ı bulmaya çalışırken az bir mesafe ötede karanlığın içinde bir taşın üzerinde beyaz tül gibi bir şeyin yüzdüğünü gördü. Gözlerini kısıp ne olduğunu görmeye çalıştı. Bu bir gelinlikti ve bu gelinliğin içinde cansızca yatan Nazar'dı. Gözleri büyüdü. Aklına saniyeler içerisinde Nazar'ın öldüğü düşüncesi süzüldü.
Hayır! Nazar'ı, sevdiği kadın ölemezdi! Hayatına daha yeni can katmışken canını bırakıp gidemezdi! Kendisini bu dünyada birbaşına bırakıp gidemezdi!
Annesinden sonra hayatı tamamen bombok olmuştu. Adeta yaşayan bir ölü haline gelmişti. Ta ki Nazar hayatına girene kadar. Nazar, hayatına girmesiyle hayatına can gelmişti, renk gelmişti, yaşamaya devam etmek için geçerli bir sebep gelmişti. Nazar İntikamla taş kesilen kalbine tek bir bakışla, tek bir hayata bağlayan gülüşle küçük bir dokunuş yapmıştı. Ama ne dokunuş! Öyle bir dokunuştiki feleği şaşmıştı. Kalbini, hayatını, düzenini bozmuştu. Bomba etkisi yapmıştı ufak bir dokunuş.
Şimdi ise hayata tutunacak olan tek dalını kaybetmek üzereydi. Hızla Nazar'ın yanına yüzmeye başladı. İnce bedenini kavrayıp belinden tuttu. Anında Nazar'ın ağzına elini kapattı; daha fazla su kaçmasın diye. Diğer elini beline sarıp yüzüye doğru yüzmeye başladı. Sonunda yüzeye doğru çıktığında derin bir nefes aldı. Elini Nazar'ın ağzından çekip beline koydu. Nehrin kıyısı şeridine kadar yüzüp Nazar'ın toprak zemine uzandırdı.
Nazar'ın yüzüne yapışan ıslak saçları çekip yanağını kavrarken endişeli safir gözleri Nazar'ın bedeninde hasar olup olmadığını kontrol etti. Bedenindeki morlukları gördüğü an elini yumruk yaptı. Bu morlukların sebebi babası olacak olan alçaktı. Elbet bu morlukların cezasını o Babası olacak adamdan kesecekti. Dokunmaya kıyamadığı hatta bakmaya bile kıyamadığı sevgilisine vurduğu eli kılıçla vuracaktı.
Yapacağı işkenceleri sonraya bırakıp kalp masajı yapmaya başladı. Yumruk yaptığı elini Nazar'ın kalbine her bastırdığında kendi kalbine bastırmış gibi acıyordu. Parmağını Nazar'ın dudağının üzerine koydu, nefes alıp almadığını kontrol etmek için. Fakat nefes almayı bırak, nefes aldığını dair zerre kadar belirti yoktu.
" Ölemezsin! Duydun mu ölemezsin"
Yere diz üstü çökmüs çaresizce bağırıyordu. Takım elbisesi çamur içinde kalmıştı. Bitik haldeydi. Her zaman lüks içinde yaşayan adamın şu çökmüş, üstü başı dağılmış halini Katar halkı görseydi onun Mâlik olduğuna asla inanmazlardı
Ama o suan sevdiği kadın için virane haldeydi
" Annemden sonra tutunduğum hayat dalının elimden kayıp gitmesine izin vermem! Bu kez olmaz! Bu kez izin vermem! Sana yeni kavuşmusken gitmene izin vermem! " Diyerek sesini yükseltiyordu Nazar'ın kalbine masajlar yaparken. Bir yandan da kendini kaybetmiş gibi mırıldanıyordu.
" Ölerek benden kurtarabilileceğini mi sanıyorsun? Eğer öyle bir düşünce varsa kafanda sil at onu. Çünkü benim kalbim senin olmuşken kalbimi öldürüp gidemezsin! Çünkü sen bende kalp diye bir şey bırakmadın. Ben sen olmuşum. Sen Said Bin El-Malik'ten geriye birşey bırakmadın Aklım, hayalim, kalbim bedenimi tamamen senin olmuş, sen aldın. Ölürsen beni öldürmüş olursun ve bundan emin ol ki Nazar'ım; ölürsen bu kalp denen et parçasını kılıcımla tek hamlede sökerim. "
Kalbine masaj yapmayı bırakıp kollarının arasına aldı. Yerde dizlerinin üzerinde bitik bir halde dururken, Nazar'ın yüzünü dokunmaya kıyamazcasına okşadı. Ağladığının farkında bile değildi.
Sevdiği kadın tamda şuan kollarında cansızca yatıyordu. Onu bu hale getirenlere büyük bir öfke duydu. Onlar yüzünden sevdiği kadın canına kıymak için köprüden atlamıştı. Onlar yüzünden ölümü son çare olarak görmüştü. Boynunda ki damarlar öfkeden patlayacak gibi olurken adeta yemin etti: Annesinin intihara sürüklemeye mecbur edenlere ettiği intikam yemini gibi, sevdiği kadını ölümü son çare görmesine, intihar etmesine sebep olan insanlarada o geceki gibi intikam yemini etti.
" Tallahi sana acı çektirenlere bundan kat be katını çektireceğim. Hiç kimse artık senin saçının telini dahi görmesine izin vermeyeceğim. Yüzünü benden başkasına artık haram kılacağım, " dedi ve suni teneffüs etmek için Nazar'a dudağına eğildi.
Nazar'ın çenesini yukarı kaldırıp başını aşağıya sarkıtırken, diğer elinin baş ve işaret parmağının ucuyla Nazar'ın burnunu sıkıp burun derinliklerini kapattı. Ve ardından hız kaybetmeden Nazar'ın aralık dudaklarına ciğerini hava dolduracak şekilde olacağınca kuvvetiyle nefesini üfledi. Üflediği hava ile geri çekilip Nazar'ın göğüs kafesinin şişip şişmediğine baktı. Hiçbir hareket olmadığını görünce tekrardan dudağına eğilip hava verdi. Bu işlemi 15 20 kere tekrarlayıp verdiği havanın nefes yoluyla geri çıkmasını bekledi. Fakat Nazar'ın ne nefesi çıkıyordu,ne de yuttuğu suları çıkartıyordu.
Çaresizce geri çekilip kalp masajı yapmaya başladı. Fakat Allah kahretsin ki yaşadığına dair tek bir hakeret yoktu. Ama yinede ümidini kaybetmek istemiyordu. Sayısını sayamadığı kez masaj yapmaya devam etti. Aklı 'o öldü artık' diye bas bas bağırsada kalbi; 'hayır yaşıyor' diye teselli veriyordu. Kalbinin sesini dinleyip Nazar'ın bileğini eline aldı. Parmağını nabzının attığı yre koyup, nabzın vuruşunu kontrol etti.
Lânet olsun ki, nabzın vuruşları duyulmuyordu. Atmıyordu. Halbuki nabzın atması için herşey yapardı. Canını bile verirdi. Yeter ki ! kadını yaşasındı.
" Uyaaan! " Diye haykırdı, elini yumruk yapıp Nazar'ın kalbine vururken. Bir kere, iki kere, üç kere, daha, ard arda vurdu atmayan kalbine. " Uyaaan! Yalvarırım uyaaan! Beni bırakıp gitme! Bir kere daha o acıyı yaşayamam. Ölürüm ben! " Kafasını eğerek hıçkırıklara boğuldu, kalbine son bir yumruk darbesi güçsüzce indirirken.
" Hadi kalk Nazar! Kalk evimize gidelim. Seni ait olduğun yere götüreyim. Yemin ederim seni çok mutlu edeceğim, yeter ki aç o aşık olduğum gözlerini. Aç ki gözlerinle tekrar bana hayat ver, sevinç ver, huzur ver. Alma elimden mutluluğumu, " deyip derin bir hıçkırığa boğularak Nazar'ın bedenine kapandı. Kafasını Nazar'ın Nazar'ın atmayan kalbine koydu. Dudaklarından tek bir kelime döküldü.
" Nazar. "
Tarih tekerrür ediyordu bu sözle. Yıllar öncede ağzından tek kelime dökülmüştü.
" Ümmi! "
Nazar'a söylediği cümlelerin bir benzerini yıllar önce de Annesine söylemişti.
" Anne lütfen kalk. Evimize gidelim. Hasta olacaksı yerde yatarak yoksa. Hadi kalk Annem. "
Umduğunu bulamamasına rağmen sesi titreyerek konuşmaya devam etti.
" Hadi kalk. Bana yine en sevdiğim tatlıdan yap. Yine sen bana tatlı yaparken dayanamayıp tatlıyı parmaklayıp bana kız. "
Kırıntı kadar kalan umudu dahi sezliklik içinde yok olurken üzüntü içinde mırıldandı. " Anne! " Sesi titreyip gözleri dolmuştu.
" Anne! " Diyerek sesini yükseltti. Sadece tek bir ses duymak istiyordu. Ama isteği olmuyordu bir türlü. Ne hakeret ne ses vardı Annesinden. Öldüğünü kabullenmek istemiyordu. Aklı ve mantığı öldüğünü kabullensede kalbi buna hazır değildi. Kabul etmeyi red ediyordu.
" Anne kalk! " Yine ses yoktu yine tek bir hareket yoktu. Göz yaşları içinde Annesinin göğsüne vurdu uyanması için. Aynı zamanda ağlıyordu.
" Kalk! Uyan! "
" Kalk beni bırakmazsın! Said'ini bırakamazsın! "
" Kalk! "
" Kalk! "
" Kalk! "
Deli gibi bağırarak yumruklar indiriyordu Leyla'nın atmayan kalbine. Kırıntı kadar olan umudunu bile yitirmiş öldüğünü artık kabulleniyordu.
Son bir yumruk güçsüzlükle indirip hıçkırarak Annesinin göğsüne sarıldı. Hıçkırıkları gecenin sessizliğini delip geçerken göz yaşlarına bulanmış yüzünü Annesinin boynuna gömdü. Her bir hıçkırığı insanları göz yaşlarına boğarken Annnesinin kanların buram buram koktuğu ama kanın içindeyken bile o mis kokusunu yitirmemiş boynunda kokusunu soluyordu.
Bir daha o çok sevdiği Anne kokusunu soluyamayacağını bildiği için son kez içine çekiyordu.
" Anne! Annem! Beni bırakma ne olur. Yalvarırım uyan. Ve bana şaka de. "
Hani, birini canından çok sevip,. sonradan onu birgün, aniden kaybedersin ya, dünyan başına yıkılır, hayat durur, canından can kopar en değerli varlığını kaybedince. Canım dediğin can'ın birgün kaybettiğinde onun ruhuyla beraber senin de ruhun çıkar. Çünkü; onunla birlikte sende ölürsün. Tek fark, o ölü, sen diri olursun.
İşte bunları tamda şuan yıllar sonra tekrardan Mâlik yaşıyordu. Dünyanın tonlarca ağırlığının omuzalarına yıkıldığını, ve altında ezildiğini hissediyorcu. Tamda suan!
Yıllar öncesine Annesinn uyanması için yalvardığı gibi yalvarıyordu Nazar'ın uyanması için. Başı yıllar önce Annesinin kanlı göğsünde yaslı halde ağladığı gibi Nazar'ın atmayan kalbinin üzerine kafasını koymuş atmayan kalbi için, o geceki çocuk gibi ağlıyordu. Hemde hıçkıra hıçkıra.
" Ölme n'olursun!
Safir gözlerinden yaşlar Naza atmayan kalbinin üzerine damlarken kahr-ı perişan halde yalvarıyordu yaşaması için.
" Bırakma beni Nazar'ım. Annem gibi bırakma beni. O beni bırakıp gitti, sende gidersen dayanamam, ölürüm. "
" Annem gibi beni bırakma. "
" Allah'ım alma onu benden. Annemi aldın, Nazar'ımı alma benden. Onu bana bağışla. Mâlik'e geri ver. "
Kafasını atmayan kalbine sürüp göz yaşları içinde dua ederken duasının kabul olunduğu Nazar'ın bir anda öksürmesiyle belli oldu.
Kulağı duyduğu öksürük sesiyle bayram etti. Büyük bir heyecanla kafasını Nazar'ın göğsünden kaldırıp göz yaşları içinde deli gibi öksüren ve su püskürten Nazar'a baktı. Allah duasını kabul etmişti. Nazar'ı kendisine bağışlamıstı. Ellerini semaya açarak başını göğe kaldırdı.
" Shukraan Allah. samahah li.
(Teşekkür ederim Allah'ım. Onu bana bağışladın.) "
Allah'a ne kadar şükretse azdı. Annesinden sonra tutunduğu hayat dalını elinden almamıştı. Bir kez daha o geceki acıyı yaşatmamıştı. Minnetle bakan gözlerinden gözyaşı akıyordu, Allah'a duyduğu minnet yüzünden. Hızla göz yaşlarını elinin tersiyle silip Nazar'a döndü. Heyecan ve sevinç içinde yüzünü avucuna aldı. Nazar'ın ağzından çıkarttığı sular yüzünden nefes almakta güçlük çektiğini görünce belinden tutup doğrulttu. Belini bir bebeğin sırtını sıvazlaması gibi sıvazlayıp saçını okşadı.
Nazar ağzındaki suları öksürerek çıkartıp gözlerini açarken üzerine bindiği yüklerden kurtulduğunu hissediyordu. Gördüğü boncuk mavisi gözlere, bedenine can geldiğini iliklerine kadar hissetti. Çünkü; o canını vereceği gözler kapandığında canından can gitmişti. Şimdi ise canına can gelmişti. Bir yandan da ''şükür,'' diye fısıldıyordu her bir nefes alıp verişinde.
Titreşen ve kıprasan kirpiklerine bir kez daha aşık oldu. Zaten vurgundu o uzun kıvrımlı kirpiklere, birde gözlerinin önünde bebek narinliğiyle kıprıstırmasına yüreğini mest etmişti. Kirpiklere hayranca dalıp giderken dayanamayıp bir öpücük kondurdu. Öpücüğünü Nazar hissedip gözlerini kendisine çevirdi. Şefkatle gülümsedi alnını alnına dayarken.
" Uyandın, " diye fısıldadı gözlerinden bir yaş damlayıp Nazar'ın yüzüne damlarken.
Nazar gözlerini yavaşça açıp kendisine dalgınca baktı. Daha bulanık zihni Mâlik'i algılayamamıştı. Boğazındaki yanma hissiyle öksürmeye başladı.Tuzlu su yüzünden genzi yanıyordu. Başı fena halde ağrıyordu. Kamyon çarpmış gibi hissediyordu kendini. Öksürüğü sonunda kesilip kendisine endişeyle bakan adama baktı.
" Sen? " Dedi fısıltıyla. Bu o adamdı. Kendisini tam iki kere bayıltan ve çay bahçesinde karşısına çıkan adamdı. Yavaşça gözleri büyüdü. Aklına yine kendisini bayıltmak isteyeceği gelip uzandığı yerden çığlık atarak doğruldu.
" İmdaaat! "
Malik'in şaşkın, ne olduğunu anlamamış bakışlarına aldırmayıp üzerinde şınav pozisyonunda duran Malik'i gücü kesilmiş elleriyle iteklemeye başladı.
" Kalk üzerimden! " İten elleri bir anda kaşlarını derinden çatan Malik tarafından tutuldu ve hızla basının iki yanında sabitlendi.
" Hişshtt! Sakin ol bakalım, " dedi yüzünü yüzüne eğerek. Nefesini dudağının üzerinde hissederken Malik'in yüzünü ezberleyen gözleri dudağına düştü. Büyülenircesine baktı o an dudaklarına. Öpmek ister gibi. "
" Bırak beni! " Dedi korkuyla. Yüzüne ve dudağına bu denli mest olurcasına bakması gözünü korkutmuştu.
Dudağına kitlenen gözler kendi mavi gözlerine çıktı. Dikkatini o an; adamın kendi gibi mavi olan gözleri çekti. Ama maviydi. Kendisi gibi gökyüzü mavisi değil, hayatında bir kez dahi olsun görmediği mavi rengiydeydi. 'Safir gözlü adam,' dedi içinden.
Eğer gözleriyle hükmedebilecek birisi varsa bu dünyada; kesinlikle bu safir gözlü adam derdi. Bedeninin üzerine şınav pozisyonunda durmuş adeta safirleyle hükmediyordu. Hem heybetli iri bedeniyle, hemde cam gibi parlayan gözleriyle hükmediyordu.
Nasıl bir kudretli maviydi ki, gözlerini etkisi altına almıştı. Ama itiraf etmeliydiki adamın gözleri çok güzeldi. Bir kızın gözlerinden daha güzeldi. Çok ama çok yakışıklıydı. Felaket denilecek kadar yakışıklıydı. Bir kral gibi asil ve etkileyiciydi. Böyle bir adamın kendi gibi çoban bir kızla ne işi olurdu anlamıyordu. Gözleri adamın gözlerine hipnoz olmuş gibi dalarken adamın gözlerinden parıltı geçtiğine yemin edebilirdi.
" Çok mu yakışıklıyım? Çok mu beğendin beni? " Diye sordu burnunu burnuna sürtüp hoşuna gittiği gözleriyle anlaşılan safirleriyle. Ses çıkarmazken başını masum masum bir çocuk gibi yana yatırdı ve dudağını büzdü. " Ama ben zaten seninim. Yakışıklılığım, mevkim, kudretim, kalbim, bedenim senin. Sende benimsin! " Son sözü öyle bir bastırarak söylemişti ki gözleriyle bile bunu haykırıyordu.
Bu sahiplenici bakışa ve sese korkup ellerini kelepçe gibi sardığı elin tutkusundan kurtarmaya çalıştı. Hayatında üç kere gördüğü bir adamın böyle konuşması deli gibi korkutmuştu kendisini.
" Bırak beni! Nasıl geldim ben buraya? En son nehre atlamıştım ben. Nasıl çıktım ben oradan? " Diye sordu ard arda başını nehre çevirerek. Gözleri nehri ve bulunduğu kıyı şeridini incelerken boynunda hissettiği öpücükle gözleri fal taşı gibi açıldı.
" Bebek gibi mis kokuyorsun." dedi boynuna öpücük koyup burnunu gezdirirken. Muhtemelen başını yana çevirdiği için boynu açık kalmıştı ve ona öpmesi için bir fırsat vermişti. " Bu koku için nasıl da aylarca beklemişim aklım almıyor. Zeki aklım aşkından aptal olmuş haberim yok. "
Duyduğu cümlelerle başı hızla Mâlik'e döndü. Korkudan dili tutulacak raddeye gelmişken tanımadığı bu adamın sözlerine çırpınmaya başladı. " Bırak beni! İmdaat! Birisi yardım etsin! " Diye çığlıklar attı.
Nasıl bir kaderi vardı ki bir beladan öbür belaya atıyordu. Ölmekte istemişti ama buna rağmen yine bir belaya sokuyordu kendisini. Tam kendal'dan kurtuldum derken, uyanmış, başında adının Malik olduğu öğrendiği adam başına bela olmuştu.
" Sanırım benim küçük kadınım kocası olacak adamı tanımıyor. Ondan sanırsam ki küçük bir kelebek gibi elimde çırpınıyor. "
dedi eğlenceli parlayan gözleriyle. Bir süre yüzünü izledi tepkisini ölçmek için, cevap vermediğini görünce devam etti konuşmaya. Hoş, zaten konuşamazdı ağzını barikat gibi kapatan el yüzünden.
" Seni o Şahmanlar bile elimden alamaz, ah, o yüzden ömrün boyunca bırakmak kelimesini unut. Ha, hatta öbür dünyada da unut. İki cihanda da tek Ben! Ben! Ben! "
Nasıl bir belaya bilmeden bulamıstı böyle Allah aşkına???
Tek kelimeyle.... tek kelimeyle.. Tek kelimeydi işte. Tek bir kelime değildi ki hissettiği duygular bir cümleye sığdırsın, bir tane desin. Ama en bariz olan saf, katıksız bir korkuydu. İliklerine kadar titreten bir korku.
Adamın velfecri bakan gözlerine derince bir yutkunmak giderdi ancak ve yutkundu da. Ne yapacağını, ne konuşacağını, ne düşüneceğini bilemedi. Sanki adamın kurnaz bakışları akıl melekelerini kaybetmesine neden olmuştu. Ki bunu o'da anlamış gibi dudağının kenarını kıvırdı.
" Ah benden korkma güzelim. Yada dur; kork! Kork ki senin için yapacaklarımın bir sınırı olmadığını öğren. Ah Elbette ki beni yavaş yavaş tanıyacaksın. Öğreteceğim Mâliğin çizdiği sınırlar içinde yaşaman gerektiğini. "
Bir insanın korkusu daha da had safhaya ulaşır mıydı? Şüphesiz bir gerçekti ki: korkusu had safhaya ulaşmayı bırakmış level atlamıştı. Korkudan nerdeyse dili tutulmuş, alık gibi adamın suratına bakıyordu. Ama yakışıklı suratına...
Ne zaman hareket etmeyi kesmiş olduğunu anlamazken, hayatına büyük bir belanın girdiğini hissediyordu. Hatta bir tek hissetmiyordu, adamın sözleri ve kararlı bakışları bunun göstergesiydi.
" Pek bir sessizlestin küçük kadınım? " Diye sormasıyla girdiği iç savaş dünyasından sıyrıldı. Tek kaşını kaldırmış alayla bakıyordu. Sanki korkması hoşuna gitmiş gibi.
Yerde çamura batmış gelinliğiyle öylece toprağın üzerinde uzanmış, üzerinde ki heybetli bedenle hareket yetkisini kaybetmis şekilde dururken beyni bu yetkileri kullanmayı akıl erdirebilmisti sonunda. Hızlıca bileğini çelik gibi kavrayan ellerden zor bela kurtarıp üzerinden itekledi. Aslında ki kendi itmeksiyle değil, adam kendi isteği bileğini bırakmıs, bedenini yana çekmişti.
Hızlıca ayağı kalkıp ağzı burnu bir yere gitmiş gelinliğini düzeltti. Adam yerde hala hala aynı pozisyonda; şınav çeker halinde durmuş bedenine göz attı. Niye öyle durmaya devam ettiğini anlamasada umursamayıp konuşmaya başladı.
" Bak kimsin bilmiyorum ama her ne saçmalıyorsan kes artık. Senin saçmalığına ayıracak bir vaktim bile yok. " Der demez adamın ne ara yerden kalktığını, ne ara burnunun dibinde bulduğunu anlamadan birden geriye savruldu ve yine aynı hızla beli adamın iri kollarıyla çevrelendi ve düşmesine engel oldu. Gözleri yere düşmenin korkusuyla kapanırken bedeni bir anda serrçe adamın bedenine çarptırıldı.
" Saçmalamak mı? Bence konuşmadan önce bir düşün tart konuş. Zira çok komik geliyor bu cümleler. "
Ağzını açıp konuşmasına fırsat vermeden bir anda kendini Mâlik'in kucağında buldu. Hızla yürümeye başlarken sanki gelinliğiyle birlikte beş kiloymuş gibi rahattı. Elini Malik'in geniş omuzlarına koyup itmeye başladı. " Nereye götürüyorsun beni? Hemen indir beni çabuk? " dedi kucağından inmek için bacaklarını savuştururken.
Psikopat bir kahkaha atmasına cin görmüş gibi baka kaldı. Sanki çırpınması ve gücünün yetmemesi hoşuna gitmişti. Ama tabi hoşuna giderdi. Çelik gibi kollarıyla kendine bastırmış, hareket etmesine müsade etmiyordu. Ne ara köprüye geldiklerini anlamazken, Kendal'ı ordu gibi bulunan adamlarla elleri başı üzerine bağlı kurbanlık koyun gibi durmasını görüp korkuyla Mâlik'e baktı. Zaten Maliğin gözleri kucağına aldığından beri yüzünden ayrılmamıstı ve şuan Kendal'a olan tepkisini ölçüyordu. Tekrardan gözlerini Kendal'a çevirdi. Elleri belinin arkasından bağlı yüzü gözü kan revan içinde kalmıştı. Bayılmıştı yediği dayaktan.
Aklına kendisine tecavüz etmeye kalkıştığı gelince gözleri dolup ağlamamak için kendini zor tuttu. Fakat gözlerinden firar eden bir göz yaşına engel olamadı. Tam parmağını kaldırıp damlayı silecekti ki, kendinden önce göz yaşına dudağını bastıran Mâlik'le eli havada kaldı. Şaşkınca bakan gözlerine Mâlik gülümseyip dudağını bu sefer gözüne bastırdı.
" Ben senin bu göz yaşına bu adamın canını kurban ederim. " dedi bir diğer gözüne öpücük kondururken. " Korkma güzelim. Herkes sana yaptığı hatanın bedelini ödeyecek. Hemde çok ağır! " Deyip bedenini kucağından indirip kollarını çekti. Kendisine tebessüm etti ama dudağında ki tebessümün anlamı; cezan vaktini geldiğiydi. Kendisinden gözlerini çekip birkaç adım öteye giderken ne olacağını merak edip yerinde hareketsiz durdu.
Malik önce başıyla işaret verdi. İşareti üzerine adamlar hızla bir bidon suyu Kendal'ın başından aşağı boşalttı. Buz gibi su olduğu Kendal'ın attığı çığlıktan belliydi. Malik sanki birazdan yapacağı şeyleri izlememesi için kendisine döndü.
" İstersen arabaya geç, korkmanı istemiyorum. "
Acaba ne yapacaktı ki korkup etkilenecek kadar büyük bir şeydi?
" Yada izle. İzle ki sana dokunmaya kalkanların feci sonunun ne olduğunu gör. " Kendisine büyük bir adım atıp diliyle tısladı.
" Sana benden başkası haram. Benden başkası sana bırak kasten dokunmayı, kazayla bile dokunması onu diri diri mezarda gömmem için yeterli bir sebep. Şimdi izle,. gör sana dokunmaya kalkanların neler yapabileceğimin bir sınırı olmadığını, " deyip safir gözlerini bir caninin can alırken ki ifadesine büründürdü. Korkudan çıt çıkarmadan sessizce ayakta dikilmeye devam etti.
Malik önce başını iki yana kütletti. Gergin ensesini hareket ettirip kollarını öne uzatarak parmaklarını çıttlattı. Şu hali bile ne kadardır öfkeli olduğunun kanıtıydı. Safir gözleri neredeyse siyaha bürünmüş, göz bebekleri hissettiği öfkeden büyümüştü. Önce tek bir mimiğimi oynatmadan Kendal'a baktı. Bakışları ölümü taşıyordu.. Bakışlarıyla Kendal'ı öldürüyordu adeta.
Öfkeden kasılmış bedeniyle, yeri göğü titreten adımlarla kendisine korkuyla bakan Kendal'ın tam bir adım önünde durdu. Dizinin bir tekini kırarak Kendal'ın önünde çöktü. Yüzünü Kendal'ın kan içinde kalmış yüzüne yaklaştırıp baygınca ama korkuyla bakan Kendal'a ölümcül bir ses tonuyla tısladı. " Bugün sen ne yaptın? "
Kendal'dan cevap bekledi. Kendal korkudan cevap veremeyip başını eğdi. O'da biliyordu işlediği suçu. Ve kurtuluşu olmadığını Mâlikin kendisini yaşatmamaya ant içmiş bakışlarıdan anlıyordu.Fakat yinede kurtulmak için bir ümit konuştu.
" Beni öldürürsen Ağabeyim Halil seni yaşatmaz, " dedi. Malik küçümseyen gözlerle dudağını kıvırdı.
" O kim? Hani şu Öğretmene aşık olan Bir diğer Ağa mı? "
Hızla başını salladı. Tam işe yaradığını düşünmeye başlamıştı ki, Mâlik'in kahkaha atmasıyla ümidi yelkenlere inip ardına bakmadan kaçtı. Geriye bu psikopat adamla baş başa bırakarak.
" O kim lan? O kim? Benim gözümde sivrisinekten bile daha değersiz olan o ibne kim? "
Hızla ayağı kalktı Malik. Birkaç adım geriye gidip parmaklarını adamlarına verin dercesine salladı. Bir adam koşarak üstü kan kırmızısı örtüyle üzeri kapatılmış bir şeyi getirirken, Nazar örtünün altında ne olduğunu çok merak ediyordu. Silah değildi, uzun birşeydi hemde çok uzun. Ve sanki sivri gibi bir şeydi. Gözlerini kırpmadan Malik'in örtülü şeyin eline psikopat bir gülüşle akışını izledi. Malik önce örtünün üzerinden altında ne olduğunu bilmediği şeyi öptü. Muhtemel kendisi için çok önemli bir şeydi ve saygısını göstermek için öpüp başına koymuştu.
Malik'in örtüyü yavaş yavaş çekmesi üzerine gördüğü parlayan şeyle elini ağzına kapatarak çığlık attı.
Bu bir, parıl parıl parlayan keskin bir kılıçtı!
Adeta insanın parmağını koymasıyla parmağını tek hamlede kopartabilen bir keskinliğe sahip bir kılıçtı. Öyle uzun ve yay gibi eğikti ki Osmanlı zamanında ki kılıçlara benziyordu. Hatta onlarınkinden daha uzun ve keskin, daha ihtişamlıydı. Malik'in safir gözleri gibi safir taşlarla süslenmiş, tamamen saf altından yapılmıştı. Kılıcı tutacak yeri olan kısmının kenarları kırmızı yakut ve saf elmastan yapılmıştı ve jilet gibi parlayan kılıç gözleri kamaştırıyordu.
Kim bilir kaç parayaydı bu? Tek bir taşını satsa kendisini ve sülalesini zengin ederdi. Mâliğin ultra zengin olduğu onlarca korumasından, en lüks siyah Porche arabalardan ve bu ihtişamlı kılıçtan belli oluyordu.
Ahh düşündüğü şeye bak! Burda bir cinayet işlenecekti hemde bir kılıçla, kalkmış kılıcın nelerden yapıldığını ve maliğin zenginliğini ne kadar çok olduğunu düşünüyordu.
Kendine içten içe kızarken, Maliğin parmagyını kılıca dokundurtmasıyla gözlerini büyüttü.
Ah hiç korkmuyor muydu parmağının şak diye kesilmesinden???
Nefesini tutmuş olacakları izlerken konuşmaya korkuyordu. Çünkü bu psikopat adamın ne yapacağı belli olmazdı. Her an o kılıçla Kendi kafasını uçurabilirdi.
Malik'in tehlikeli adımları altına işeyen Kendal'ın önünde durdu. Daha ne kadar şok yaşayacaktı gün içinde bilmiyordu ama düpedüz Kendal korkudan altına işiyordu. Gerçi onun yerinde kendisi olsa kendiside altına yapardı. Üstelik korkudan bayılırdı.
" Birileri gene altına işiyor galiba? "
Haklı çıkmıştı. İkinci kez altına işiyormuş Kendal.
" Nerden başlama mı istersin? Bak ölmeden önce ölüm seçeneklerini sana sunuyorum. Bu her kula nasip olmaz. " Dedi Malik korkudan gözleri fırlayacakmıs gibi açılan Kendal'a. Kendal başını hızla iki yana salladı.
" N'olur affet! Bir daha Nazar'ın yanına yaklaşmayacam! Ölmek istemiyorum! Yalvarırım! "
Malik'in çenesi kasıldı. " Nazar'ın adını hangi ücretle adına alırsın hadsiz! Önce kahrolasıca dilinden başlamalıyım, " dedi ve adamlarınca başıyla komut verdi. Adamlar Kendal'ın her iki kolundan tutup hareketsiz hale getirirken Kendal Nazar'a yalvaran gözlerle bakıp yalvardı.
" Nazar yardım et! Yalvarırım kurtar beni bu adamdan! Kulun köpeğin olayım yardım et bana! "
Haykırışları Nazar'ın aklına tecavüz etmeye kalkıştığı anları getirdi. Kendisi de yalvarmıştı. Kendisi de yardım istemişti. Yapma etme demesine rağmen dinlenmemişti. Bir uçkur sevdasına şimdi canı gidecek diye yalvarıyordu. Ama kendisi o kötülük yaptı diye kötülük yaptı diye yapamazdı. Öldürmek yerine polise vermek lazımdı. Aklına canlanan sahnelere akan göz yaşlarını eliyle kurulayıp Mâlik'e yaklaştı.
" Yapma. Bırak cezasını Allah'tan bulsun. Polise teslim edelim, " dedi Mâlikin kolundan tutarken.
Malik'in safirleri önce kendisine ve sonra tuttuğu koluna kaydı. Kılıcı tutmayan eliyle naifçe çenesini tuttu. Tüy hafifliğinde tutuşu az önce Kendal'a kılıcı doğrultutkenki gibi ağır değildi.
" Affetmek yok güzelim. Bu dünyada adaleti kendin sağlayacaksın. Adaleti başkasının adeletine bırakırsan yarın birgün para verip çıkar hapisten. Hem ben ona kolaylık sağlıyorum. Direk işini tek hamlede bitiriyorum. Yavaş yavaş değil. "
Ağzını açacaktı ki işaret parmağını dudağının üzerine koydu. " Hişşhhtt! " Dedi
Kalbi bu harekete nedensizce hızlanırken yutkundu. Ardından dudağından parmağını sürterek çekip irin avucunu ellerine sararak birkaç adım öteye götürdü.
" Üzerine o pisliğin kanının senin güzel tenine sıçramasını istemiyorum. Ve gözlerini kapatsan iyi olur. "
Gözleri kılıca kayarken Mâlik kılıcı saklamak
gereği bile duymamıştı. Yutkunup Kendal'a ne yapacağını sordu. " O-ona ne yapacaksın ki? " Kekelemesine mani olamamıştı.
" Hadım edeceğim.ama kimyasal hadımla yapmayacağım bunu. Kılıçla hadım edeceğim onu. Malik'in yöntemiyle, " diyerek tek seferde cevap verdi Mâlik. Böyle büyük bir şeyi normal bir şey söylermiş gibi üstelik psikopat bir gülümsemeyle söylemesi gözlerinin ardına açılmasını sağlamıştı. Şokla açılmış gözlerine Mâlik şefkatle gülümseyip uzun boyuyla kafasını eğip alnına bir öpücük koydu.
" Alışacaksın. " dedi.
Ve bir anda yanından yel gibi eserek Kendal'ın önünde durdu. Kendal kollarını kendisini tutan adamlardan kurtarıp Maliğin ayağına kapandı.
" Yapma! Yalvarırım affet! Yemin ederim Bir daha yapamayacam! "
Yalvarıslarına Malik kulak asmayarak saçını koparırcasına çekip yüzüne tısladı.
" O'da sana yalvardı böyle! Dinledin mi hayır! Bende seni dinlemeyeceğim! "
Adamlarına döndü. " Tutun şunu, " dedi. Adamlar emrini ikiletmeden yerine getirirken Kendal kollarını tutan adamlardan kurtarmaya çalıştı. " Bırakın beni! Kimse yok mu! Bırakın lan! "
Bağırıp yardım dilenirken Malik sesinden rahatsız olmuşcasına yüzünü buruşturup elinin tersiyle adeta Osmanlı tokadı attı.
" Kes sesini! " Diye gürledi. Ardından emrini bekleyen adamlarına elini kıpırdatarak emir verdi. " Soyun şunu. "
Kendal'ın çırpınmalarına rağmen soydular. Sadece boxeri kalacak şekilde dururken Nazar çığlık atarak arkasını döndü. Hadım edeceğim derken bunu yapacağını tahmin etmemişti. Göz göre göre Kendal'ın şeyini kesecekti. Gözleri bu görüntüyü arkası dönük olsada görmek istemeyip gözlerini kapattı. Kendal'ın birazdan atacağı acı dolu haykırışları duymamak için elleriyle kulaklarını kapattı.
Malik psikopatça gülümseyip kılıcın sivri ucuna parmağını gezdirip korkudan titreyen Kendal'a baktı. Kılıcı kendi parmağından çekip Kendal'ın çıplak göğsüne değdirip adamlarına boxerini indirmesi için başıyla işaret verdi. Adamlar boxeri aşağıya doğru çekip çırpınan, bağırarak yardım isteyen Kendal'ı zaptetmeye çalıştılar.
Ve o an Mâlik acımadan gözünü kırpmadan kılıçla Kendal'ın ereksiyonunu tek hamlede kesti. Kendal'ın acı dolu haykırışlarını zerre kadar pişman olmayan gözlerle izledi. Fakat bu Nazar için geçerli değildi. Malik ve adamları bu sahneye alışık olsalarda Nazar alışık değildi. Hayatında ilk defa böyle bir şey yaşamıştı ve bu sahne tam arkasında yaşanıyordu.
Ne ara ağladığını anlamazken yaşlarla kızarmış gözlerini Kendal'a değdirmeden Mâlik'e çevirdi. Öyle rahat ve ifadesizdi ki az önce Kendal'ı hadım eden o değilmiş gibiydi.
" Bitirin işini. Sıkın kafasına bitsin," dedi Mâlik, Kendal'a tiksintiyle bakarak. Kendal acıyla feryat edip kestiği yeri tutuyordu. Önemsemeyip ellerini ceplerine koyarak kendisine yaklaştı.
Omuzlarına tutarak kendine döndürdü. Sımsıkı kapattığı gözlerini açmazken, kulaklarındaki ellerini yavaşça avucuna aldı. Parmaklarını kendi sert nasırlı parmaklarına geçirirken şefkatli bir tonda fısıldadı.
" Aç gözlerini. "
Açmadı. Karşışındaki yüzü görmeye cesareti yoktu fakat Maliğin tekrardan baskın bir tonda otoriter sesini duymasıyla gözlerini açmak zorundaymıs gibi hissetti.
" Aç gözlerini. Güzel gözlerini görmek istiyorum. "
Bir kral edasından hükmetmek isteyen bakışlarını gördü, gözlerini yavaşça aralarken. Gözlerini tamamen araladığında gördüğü, sözünü yerine getirmekten hoşnut olmuş safir gözlerdi Neden bu adamın yanında durup sözünü dinliyordu kendisi de bilmiyordu. Halbuki geçerli bir sebep yoktu yanında durması için. Nehre atlamadan önce ve Kendal yolda kendisini bilmasaydı şuan şehir dışına çıkmıştı. Az daha amacını unutacaktı bu adam yüzünden. Elini, omuzunu tutan eli tutarken Mâlikin gözleri tuttuğu eline çevrilmişti. Bakışların yoğunluğundan yutkunarak Mâlikin elini omuzundan çekti.Bu harekete safirlerin koyulaştığına yemin edebilirdi.
Ama birşey yapmamıstı ki öfkenlensin. Alt tarafı omzundan elini çekmişti.
" B-ben... " Ne diyeceğini bilemedi. Ne diyecekti? Gözlerinin önünde bile olmasa arkasında adamın organını kesen ve onu acımadan öldürün diyen bir adama ne diyebilirdi?
Ses çıkarmadan öylece Maliğin yüzüne bakarken Malik'te sanki bir şey sezmiş gibi gözlerini kısmıstı. Bir anda duyduğu silah patlama sesiyle çığlık atıp yerinden sıçradı. Elleri kendiliğinden bağımsızca kulaklarına kapanırken o yüksek sese kalbi gümbür gümbür atmaya başlamıştı. Adamları Kendal'ı vurmuştu. Hemde Malik gibi acımadan. Gözleri kanlı bedeniyle yere serilen Kendal'a kayarken gördüğü manzarayla boğazı parçalanırcasına bir çığlık atmıştı.
" Hişshtt! Bakma ona, " dedi Malik Kendal'ın çıplak ve kan içinde kalmış bedenini görmesin diye gözüne elini kapatırken.
" Sakın bakma. Korkmanı istemiyorum," diye fısıldıyordu bir yandan göğsüne çekip bedenine kollarını dolarken.
Sanki adam öldürmemis gibi teselli veriyordu. Saçını okşamaya başlayan elini itip, bedenini hışımla itekledi.
" Bırak beni! Öldürdün onu sen! " Diye bağırdı boğazı patlarcasına. " Sen... " Diline gelen kelimeler hissettiği korkudan dışarı çıkamıyordu. Cümlesini tamamlayamadan Malik adeta taşları yerinden oynatacak şekilde bağırdı.
" Hakketti! " Hızla ensesini kavrayarak kendine çekti. " O sana dokunmaya kalktı! Benim olana hemde! " Dedi gözlerinden lavlar püskürtürken, ölümüne tıslayan bir sesle. Yine aynı öfkeyle ve gözlerine tırmanan sahiplenici bakışla devam etti konuşmaya. " Sen ancak benim olabilirsin! Bedenin ancak benim bedenimle birleşebilir! "
Tek kelimeyle korkuyu iliklerine kadar hissetti.Tanımadığı bir adamın kendisini bu derece sahiplenmesi gözünü korkutuyordu.
" Sen bir tek Said'e aitsin. Bu öldükten sonra da geçerli. "
Yutkundu korku dolu bakan göz bebekleriyle. Daha fazla dayanamayarak ensesindeki eli itekleyip koşmaya başladı. Arkasındaki adama bakmaya korkuyordu. Köprüyü gecip ana yola gelirken tek bir araba dahi geçmemesi olduğu yerde durmasını sağladı. Deli gibi, acelece etrafına bir araç geldiğini görmek için dönerken kolundan tutulmasıyla ve sert bir bedene çarpması bir oldu.
" Ne yaptığını sanıy..." Sözünü bitirmesine izin verilmeden Malik adeta kükredi.
" Nereye gittiğini sanıyorsun sen? "
Yerinden sıçramıştı. Dünya üzerinde Mirza Ağadan daha fazla ses tellerini yırtarcak kadar kükreyen yok sanıyordu amma ve lakin karşısında bu adam düşüncelerini yanıltmıştı.
Bir dinazor gibi haykıran 2'ci Mirza Ağa" dedi içinden.
Dumura uğramış gibi alık alık Maliğin suratına bakarken Malik tekrardan dinazor kesilip haykırdı. Ses telleri kopmuyordu bari iyi.
" Cevap ver! " Haykırışı Allah'u Ekber dağlarını aşmış uzayda yankılanıyordu neredeyse.
İkinci kez bir sıçrayışın ardından kollarını tutan pençeleri itip, bu dinazor kesilen adamın kükreyisinin yanında arı vızıltı kalacak şekilde bağırdı.
" Ne haykırıyorsun? Sağır mıyım ben? Böyle dinazor kesilince korkutucu olduğunu mu sanıyorsun? Bu kükreyislerin bana sökmez anladın mı? "
Yalan.
Korkudan titreyen bedeniyle sözleri ağrı dağıyla, Erciyes dağının uzaklığı gibi uzaktı. Buna civcivler bile inanmazdı. Tabiki de korkusunu bu adama belli etmeyecekti.
Maliğin kas katı olmuş suratı yumuşayıp sırıtmaya dönünce düşünceleri/100 haklı çıktı. Bu adam resmen Mirza'nın ikinci kopyasıydı. Şıp demiş burnundan düşmüştü. Tıpkı onun gibi bir anda kükreyip bir anda balon gibi sönüp sırıtıyordu. Ama dünya üzerinde bir Mirza daha fazlaydı. Düne kadar Mirza Ağa yüzünden Azra'ya üzülürken onun başına gelen kendi başına gelmişti. Hemde bu çakma Mirza başına musallat olmuştu birkaç haftadır.
" Bunu kollarımda bir serçe gibi titreyen bir kız mı söylüyor? " Diye sordu Mâlik ukalaca sorarak. Değerli bir taşa benzeyen safirleri eğlenceyle parlıyordu. Korkusu eğlendirmiş olmalıydı. Sinirlenerek Mâlik'e doğru bir adım attı. Neredeyse bir ayakkabı uzaklığında ötesindeyken bulunduğu yakınlıktan rahatsız olsada Mâlik'e doğru parmağını kaldırdı.
"Bana bak! " Maliğin bakışları yüzünden parmağına düşerken devam etti konuşmaya.
" Sapık mısın nesin, her ne haltsan beni rahat bırak. Yoksa kız kaçırmaya teşebbüsten ve adam öldürmekten dolayı seni polise şikayet ederim. Hapislerde eline bağlama alıp türkü söylersin ancak."
Malik çok korkmuş gibi tavır takındı. " Hadi canım. Bak sen sadrazam hazretlerinin karısına. Kocası olacak adamı tehditte edermiş. " Başını arkaya atıp şuh bir kahkaha atarken dediği cümlelerden 'karısına ve kocasına' kısmına takılmıştı.
" Ne? " Nidaşı çıktı ağzından şaşkınca bakarken.
Malik kahkaha atmayı bırakıp, kahkadan arta kalan bir sırıtışla bukle bukle olan kumral saçlarından bir tutam alıp parmağına dolayıp konuşmaya başladı.
" Evleneceğiz ya, onu diyorum. "
Şoka uğradı. Ağzı şoktan açılırken sadece; " sen manyamıssın. " diyebildi.
" Senin manyağınım. "
Resmen şuan, şu saniye ikinci bir Azra, Mirza vakası yaşanıyordu. Düne kadar onların hep bu tarz kavgalarını izlerken, bugün bu konuşmayı kendisi tanımadığı bir adamla yapıyordu. Gelde inanma! Görde inanma!
Geriye doğru adımladı. Bu manyak adamın yanından bir an önce uzaklaşmalıydı. Kendal denen beladan sonra başka bir belayla uğraşmak istemiyordu. Geriye doğru adımlarını Mâlik gözleriyle takip etti. Arkasını dönüp koşmaya başladı. Bu sefer yine kendisini yakalamasın diye dua ederken arkasına bakış attı. Neyse ki gelmiyordu. Öylece yerinde durmuş kendisine bakıyordu. Fakat elini anlamadığı şekilde hareket ettirdi. Emir veriyormuş gibi. Anlamayarak kaşlarını çatıp başını önüne döndürürken duvara çarpmasıyla geriye savruldu.
Ah hayır bu bir duvar değildi. Bu bildiğin Maliğin yanında köpek gibi gezdirdiği badigartlarıydı.
Kolunun iki yanından tutan iki adam düşmesini önlerken ,bedenini havaya kaldırıp yürümeye başladılar. Adeta kollarını sağdan ve soldan tutan tutulmuş ayakları yere basmıyordu. Üzerindeki gelinlikle beş kiloymuş gibi rahatlardı. Havada kalan bacaklarını savurup çırpınmaya başladı.
" Bırakın beni! İmdaat! "
" Bırakın beni lütfen! Kimse yok mu? Yardım edin! "
Göz göre göre bu hasta ruhlu herifin önüne getirtiliyordu. Demek ki peşinden gelmeyişi buydu. Göz yaşları akmaya başlarken adamların kollarının arasında kuş gibi çırpınıp yardım diliyordu.
" İmdaat! Bırakın beni! Bırakın! "
Ağlayışı hıçkırıklara dönüştü. Nasıl bir kaderi vardı tek bir gün göz yaşını dindirmiyordu. Kader ona mutlu olmayı haram kılmıştır. Aksi hâlde bu şanssızlığın başka bir açıklaması yoktu.
Çırpınışları ve hıçkırıkları arasında kollarının iki yanından tutan adamlar tarafından Maliğin önüne getirildi. Sivri, siyah ve son pahalı olan ayakkabılarını önünde durduğunda başını kaldırıp yaşlı ve nefret dolu gözlerle baktı Mâliğe.
" Senden nefret ediyorum. "
Malik ifadesiz gözleriyle ağlamaktan ıslanmış yanağını eliyle tek tek silip tam dibinde durdu.
" Benden nefret edemezsin, " dedi donuk bir sesle. Safir gözleri ağlamaktan kızarmış gözlerini talan ediyordu. Elini işaret parmağıyla kirpiklerine dokundu ve oradaki akmak üzere olan bir damlayı sildi. " Ağlama, " dedi gözleri ve parmağı kirpiklerinde oyalanırken. Bilmiyordu ki Maliğin kendisinde adeta kafayı taktığı kirpikleri olduğu.
Kollarını tutan adamlardan kurtulmaya çalıştı; kirpiklerini başını yana çevirerek Malik'ten uzaklaşlastırken. " Dokunma bana!"
Malik histerik bir gülüş attı. " Ben ve sana dokunmamak? İşte bu dünyada ki en mümkünsüz şey. "
Bir nebze yok ki olduğu sandığı korkusu tekrar dirildi. Böyle gözünü korkutacak kadar sahiplenici sözler ederken durmuş olan göz yaşları tekrardan akmaya başladı.
" Lütfen bırak beni gideyim. Bak ben seni tanımıyorum bile. Kimsin, nesin bilmiyorum. Aniden beni kaçırmaya kalktın. Hemde üç kere. Şimdi ise sözlerinle beni korkutuyorsun." Derin bir iç çekti. " Senin ismini bile bilmiyorum. Tanımıyorum seni. Hem benim İstanbul'a gitmem gerek. Beni zorla evlendirmek istediler, düğünden kaçtım. Yeni bir hayata başlamam için, okuyup Öğretmen olmak için lütfen bırak beni gideyim. Söz seni Polise şikayet etmeyeceğim. Bir daha karşına çıkmayacağı. Yemin ederim. "
Bir ton cümlelerini Malik sessize dinliyordu ve söylediği tek bir cümle oldu. " Bensiz mi yeni hayata başlayacaksın? " Alayla güldü. " Ahahah! Nazar Said Bin Malik, Said Bin El-Malik olmadan hayata başlayacak? Ah işte bu kâinatta ki en mümkünsüz şeyi. "
Adamların yanında sözleri kendisini utandırırken hiç çekinmiyordu. İki adamda başlarını saygıyla eğmiş, sanki sağır olmus gibi sözlerini duymuyor, tepkisiz kalmıştı.
Başını iki adamdan çevirirken, bir anda Mâlik eğilip bedenini bir çırpıda kucakladı. Kendini Mâlikin kucağında bulurken. Kollarından adamlar ellerini çekmişlerdi. Ağzından fırlayan tiz bir çığlık yola tankı yaparken ani hareketten kollarını Maliğin boynuna dolamak zorunda kalmıştı.
" Ne yapıyorsun sen? İndir beni! "
Sözlerini kâle almadan kucağında beş kilo koli varmış gibi rahatça yürümeye başladı. " Sana beni indir dedim! İndir beni! " Bacaklarını savuşturmaya bedenini kollarından atmaya çalışırken Malik bundan zerre kadar etkilenmeyip peşinden gelen iki adama emir verdi. "Sanki kralda kral gibi emir veriyor herkese, " diye geçirdi içinden.
" Arabayı getirin. Güvenlik kat sayısını bir tık artırın. Şahman'ların bundan haberi olmaması için özel uçağı hazır edin. Kimsenin haberi olmadan Katar'a gitmemiz lazım. "
İki adamdan biri başını sallayıp koşarak uzakta görünen arabayı getirmek için giderken birisi de. " Emredersiniz Emir-im, " deyip koşarak konvoy halinde duran ard arda gelişi güzel park ettikleri arabaların içinde duran emrini iletmek için koştu.
Neler olduğunu anlamıyordu fakat tek bir şey anlıyordu. O'da; Katar'a gitmek olduğuydu.
" Ne? Ne Katar'ı? Ne uçağı? Ne saçmalıyorsun sen? " Diye bağırdı endişeyle Maliğin suratına bakarken.
Malik sırıtarak cevap verdi. " Evet Katar'a gidiyoruz. İkimizin ait olduğu topraklar. "
İçlerinden sadece Katar kelimesini anlamıştı. Gerisini suratına alık gibi bakmıştı. Malik bu yüz ifadesine dilini dudağının üzerinde gezdirerek sırıttı. " Öğreneceksin, öğreteceğim." dedi.
" Tek bir şey anladıysa arap olayım," dedi kaşlarını çatıp. Malik başını arkaya atıp hareket eden adem elmasıyla kahkaha attı, kucağında kendisini taşımaya ve yürümeye devam ederken. Kaşlarını daha da çattı. Neye gülüyordu bu adam? Ne demişti?
" Sen zaten bir arabın eşi olacaksın." dedi Mâlik tebessümle yüzünü izlerken. " Kocan olacak adam Katar'ın halifesi. Yani kralı. Emir-i Âzam'ı. "
Bu adam kesinlikle kafayı tırlatmıstı. Kendini bir şizofren gibi Katar'ın kralı olarak görüyordu. Bildiğin ruh hastasıydı bu herif. Hatta söylediğine göre kedisi de katar kraliçesi oluyordu. Ve yahut prensesi.
" Sen kafayı yemişsin. Ruh hastasının tekisin. Acilen tedavi olman gerekiyor. " Güldü. "Ya sen kim, koca Katar kralı olmak kim? Oldu olalı bende katar Kraliçesi, Prensesi olayım?"
Malik kafasını eğip yüzüne eğlenceyle patlayan gözleriyle fısıldadı. " Sen zaten bir prensessin. Benim Prensesim! "deyip alnına bir öpücük kondurdu.
Sahiden olabilir miydi? Katar Kralı? Katar Prensesi? ....
Yok devenin nalı.
Koskoca katar Kralı taa Katardan Türkiye'de ki bir kızı kaçıracak? Üstelik koskoca halifeyle çoban bir bir kız!
Onca kral, bakan kızları, peşinde pervane gibi dönen mankenler varken kendisi gibi sıradan köylü bir kıza Katar Halifesi Türkiyeye gelip kendisini Katar'a götürmek için gelecekti.
İşte buna tüm Türkiye ve Katar götüyle gülerdi.
" Yok yok sen kesin delisin. Baksana kendini kral zannediyorsun. Ya Allah aşkına koskoca katar Kralı, Halifesi onca bakan kızları, kral kızları, peşinde pervane gibi dönen mankenler varken, sıradan köylü üstelik çoban bir kıza bakar mı? Taa Katardan beni görecek ve beni almaya gelecek? İmparatorluğun sahibi benim gibi bir kıza aşık olacak? "
Malik hızlı konuşmalarını yürümeyi bırakmış şefkatle ve büyülenmiş bakışlarla izliyordu. İşte bu yüzden çok seviyordu. Bu yüzden aklını yitirecek kadar aşıktı. Bu yüzden aşkından gözü kör olmuş bir şey görmüyordu. Nazar'ın ninni gibi gelen konuşmaları arasında yürümeye başlamış ultra lüks siyah Porche arabasının kapısını açan adamının yanından geçip Nazar'ı koltuğa İnci bırakır gibi oturttu.
Nazar ise konuşmaya daldığından arabaya oturtulmuş olduğunu sırtına değen yumuşacık koltuktan anladı ve Mâlik'e baktı. Ağzını açmadan dudağına başarılan parmakla susmak zorunda kaldı. Malik başını ve nedeni eğip bedenini koltukla kendisi arasında sıkıştırdı. Çenesini bir elması tutar gibi tek parmağıyla tutup başını yukarıya kaldırdı.
" Hişshtt! "
Bunu öyle garip söylemişti ki içinden ılık bir sıvının aktığını hissetti. Sanki böyle bir arabanın yakustan aşağı hızlı bir şekilde giderken ki gibi kalbi ' gızzz' etmişti.
" İnanmıyor musun bana? " Diye fısıldadı temiz nefesi yüzüne değerken. Yüzü resmen yakınlıktan ve utançtan dolayı alev alev yanıyordu ve yüzünün kıpkırmızı olduğunu adı gibi emindi. Dudağına bastırdığı işaret parmağının aşağıya doğru çekilirken dudağıda yay gibi bükülmüstü ve Mâlik dudağına öyle yoğun ve büyülenmiş gibi bakıyordu ki hayatında böyle yoğun ve tutkuyla bakan göz görmemişti. Malik dudağından gözlerini dünyanın en güzel seyinden gözlerini çeker çok zor çekip yüzüne çevirdi. Bu defa yüzüne dünyanın en güzel şeyine bakar gibi baktı.
Ah biri bu adamın bakışlarını çekebilir miydi lütfen? Zira birazdan böyle yoğunca bakan safirler yüzünde, yüzü alev alacaktı.
Bakmaya devam etti.
Bakmaya hala devam etti.
Hala devam ediyor.
Evet tam aralıksız beş dakika dolmuştu ve hala bakmaya devam ediyordu.
Beş dakikayı geçti, çekmiyordu bakışlarını.
8'ci dakikaya girdi.
Ehhhh yeter ama!
10'cu dakikaya girirken koltukla kendisi arasında sıkıştırmış olduğu bedenini geriye çekip göğsünden itekledi.
" Yeter ama. Bakmayı keser misin? "
Malik sanki hipnozdan uyanır gibi yüzüne daldığı bakışlarını irkilerek çekerken durup yine! Yüzüne çevirdi.
" Noldu? " Diye sordu yeni kendine gelirmiş gibi.
" kKş uykusuna mi yattın? Tam 10 dakikadır yüzüme bakıyorsun. "
Malik yüzünden gözlerini kafasını iki yana sallayarak çekip sırıttı. " Güzelliğine dalmışım. Ama bana 10 dakika değil bir dakika gibi geldi. "
Her gözlerini çektiğinde tekrar engel olamayıp yüzüne çeviriyordu gözlerini. Özellikle dudaklarına!!!!
Şuan dudaklarından bakışını çevirmesi için bant yapıştırmaya razıydı. Yeter ki gözlerini çekindi.
" Cennet dudaklarınmıs. Öp de öleyim o dakika. "
Dudağına bakarak! Fısıldadıgı sözlere utancı ağrı dağına çıkarken yüzü kırmızıdan mora geçiyordu. Göğsü hızla inip kalkarken nihayet! Gözlerini dudağından çekmişti. Eğer o gözler tekrardan dudağına bakarsa bir sille atacaktı yüzüne.
Mâlik, _ Demek inanmıyorsun bana? " Diye sorarken başını iki yana salladı.
Malik kalın dudaklarının üzerini diliyle ıslatıp başını aşağı yukarı salladı. " Peki bunu kanıtlarıyla ıspatlarsam? İnanır mısın? "
Nasıl yani? Kanıt mı gösterecekti birde? Adam gerçekten de üsütük biriydi. Olmayan bir şeyin kanıtını nasıl gösterecekti ki Allah aşkına?
Başını tamam anlamında salladı. Nasıl olsa kanıt filan gösterrmeyeceği için rahattı.
" Peki. Kabul ediyorum. Bana kanıt gösterirsen sana inanırım. "
Gözlerinden tehlikeli parıltı geçtiğine yemin edebilirdi.
" Bir şartım var. " dedi Malik tek kaşını kaldırıp dudağının köşesini kıvırarak.
" Neymiş o şart? " Diye sordu. Saçma sapan bir şeye birde iddiaya mı girecekti?
" Kanıtıma karşılık seni istiyorum. Benimle Katar'a gelmeni istiyorum. " Bu bir istek değildi emirdi. Kanıtı gösterdikten sonra itiraz kabul etmeye izin vermediğinin gösteren bir ses tonuyla konuşmuştu.
Yinede bunların imkansız olduğu için rahatlıkla kabul etti. " Peki kabul. Ama yalan söylüyorsan beni hemen şimdi bırakacaksın ve bir daha asla karşıma çıkmayacaksın. "
Malik tereddüt etmeden tek saniyede kabul etti. Sanki söyledikleri /100 doğruymuş gibi.
" Kabul. Söz karşına çıkmayacağım, " dedi. Bir an vazgeçmek aklından geçti. Ama bu düşünceyi aklından çıkardı.
Malik yaptığı anlaşmadan ötürü keyif aldığını sırıtan dudağıyla ve keyifle parlayan haylaz gözleriyle sıkıştırdığı bedenini santim çekmeden oturduğu koltuğun önündeki ön koltuğun arkasındaki tıpkı bir televizyon gibi duran şeyin düğmesine bastı. Hayatında ilk defa bir araba koltuğunun arkasında küçük bir televizyon olduğunu görüyordu. Şaşkınlığını belli etmeyip Maliğin ne yaptığına baktı.
Malik koltuğun arkasındaki küçük ekran Tv'ye cebinden çıkardığı flaş belleği takıp video kısmına parmağını bastı. Açılan onlarca video içinden bir video seçip ses arttırma tuşuna basarak sesi açıp sırıtırak yüzüne baktı.
" Kanıt mı istedin? Al istediğin kadar kanıt. Kayıtları sana feda olsun, ". deyip ekranı gösterdi. Bakışlarında kazanmanın verdiği eminlik ve kibir vardı. Kaşlarını çatıp Maliğin gösterdiği ekrana baktı.
Videoda binlerce hatta milyonlarca insanın bir miting alanında gümbür gümbür, " Emir-i Âzam çok yaşa! Said Bin El-Malik, sen çok yaşa! Seni seviyoruz Katar Halifesi! " Diye bağırıyorlardı. Çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden hepsi coşkuyla ve sevgi seliyle adeta çıldırıyorlardı. Gözlerini kırpmadan videoyu izlemeye devam etti. Kendisi izlerken de Malik saçına parmağını dolamış zaferle yüzünü izliyordu.
Kırmızı halıdan sahneye uzanan yola yüzlerce koruma yığılmıstı ve yola atlamak için uğraşan insanları zaptetmeye çalışıyorlardı.
Nefesini tutmuş videoyu izlerken sahne arkasındaki merdivenlerden çıkan sayısı 60'a yakın koruma ordusunun arkasındaki kişiyi görmesiyle nefesi,. nefes borusunda tıkanıp kaldı. Ağzı bir karış açılırken gözleri arap elbisenin içinde ihtişamla ve asilce yürüyen adama- Mâlik'e bakıyordu. Öyle heybetle ve ihtişamla yürüyordu ki bir kral gibiydi. Kırmızı halı serili yolda onu görmek için için adeta birbirini yiyen insanların arasından geçip konuşma kürsüsüne kendinden emin bir şekilde geçip, yine kendinden emin bir şekilde konuşmuştu.
Malik Annesiyle olan kısmına gelen kısmı ilerletti. Annesiyle olan şeyleri şimdi anlatmayı düşünmüyordu. Daha zamanı değildi
Annesinin resmini projeksiyon cihazıyla açıldığı sahneyi açtı ve Nazar'ın açıldığı sahne gelince gülümseyen gözlerle Nazar'a baktı
tepkisini ölçerken.
Nazar, Mâlik'in videoyu niye atlattığını anlamasada İzlemeye devam etti. Videoda 28 30 yaşları arasında gözüken bir kadının beyaz bir projeksiyon perdesine yansımas üzerine kadını inceledi. Kadın güzeldi. Tıpkı tıpkı Malik gibi safir mavisi gözleri önünde vardı. Maliğin saçı gibi simsiyah saçla vardı. Ve buğday tenliydi. Ama birşey vardı ki kadının yüzü ay gibi güzeldi. Hemde muhteşem derece bir güzelliğe sahipti. Hele o gülümsedigi için yanağında çıkan gamzeler ayrı bir güzeldi. Kız olmasına rağmen kadına düşmüştü resmen
Ardından kadının yanına asılan beyaz perdeyle merakla bekledi. Prodüksiyon perdesine yansıyan kendi görüntüsüyle gözleri şokla açıldı.
Ama nasıl olurdu?
Binlerce insanın önünde resmi yansıyordu resmen! Kuzuyu seviş halinde gülümserken çekilmişti. Ama bunu nasıl çekebililerdi? Hayvanları otlattığı yer kimsenin pek geçmediği otlak bir yerdi. Göz göre göre resmini çekmişlerdi ve bundan haberi yoktu. Üstelik Katar'da milyonların önünde gösteriliyordu resmi. Resmen koca ülke biliyordu kendisini ama bir tek kendisi bilmiyordu.
Ne diyeceğini, ne tepki vereceğini bilemedi. Alık gibi videoda konuşmaya başlayan Mâlik'e bakıyordu.
" İşte benim evleneceğim genç kız bu. Çok güzel değil mi? Ama ben güzelliğinden çok yüzündeki masumluğa ve beni esir alan gözlerindeki günahsız bakışına meftun oldum. Bir bebek kadar masum ve narin. Bir o kadar da çöl ahusu kadar güzel. "
Sözleriyle şok üstüne şok yaşadı. Ne yani karşısında ki bu adam bir Katar Kralı mıydı?!
Hani o haberlerde duyduğu Abdullah Bin El-Melik'in öve öve bitiremediği o veliahtı?
Hani herkesin o muazzam güç diye nitelendirdikleri o adam?
Hani Birleşik Arap emirliklerinin 7 emirliğinin en güçlü emirliği veliaht prensi olan adam?
Hani hem Katar kralı olup hemde 7 emirliğin baş halifesi olan o adam?
Hani Kral, Hükümdar, Emir-i Âzam, Sadrazam, Halife, Prens, Emir-i Şeyh dedikleri olan ama haberlerde bir kez olsun yüzünü görmediği o adam?
Nasıl yani Birleşik Arap emirliklerinin federasyon Devlet Başkanı Halife Said Bin El-Malik miydi?
O zaman projeksiyon perdesindeki diğer kadın hayran olduğu Leyna Binti El Shakira El-Melik olmalıydı ve karşısındaki adamda onun gözde oğluydu
Kaç dakikadır videoya şaşkın ördek gibi bakıp dururken dili tutulmuş gibi konuşamıyordu. Eli açılan ağzının üzerine kapanırken gözlerin videodan korkurcasına çekip kendisine kibirle ve zaferle izleyen Mâlik'e çevirdi. Konuşmaya kelimeler bulamazken saçından bir tutam aldığı saçı parmağında döndürmeye devam etti ve konuşmaya başladı.
" Sanırım bana artık inandın? " Dedi sesi yüzü gibi zafer taşırken.
İçine kaçtığı sesi bulup kekeleyerek konuşmaya başladı. " S-sen yani K-katar kralı mısın? " diye sordu titreyen işaret parmağıyla Mâlik'i gösterdi.
Malik kirpiklerini çocuk gibi hızlıca kırpıstırdı. Bu evet anlamına geliyordu.
" I-hı. Katar Kralıyım. Sende bu durumda prenses oluyorsun, değil mi prensesim? "
Gözlerini Malik'ten çekip arabanın tavanına dikti. Bakmaya utanıyor ve korkuyordu.
" Hayır inanmıyorum. Bu...bu montaj. Yalan söylüyorsun. " dedi başını iki yana sallarken.
Allah aşkına koskoca bir Katar Emirinin sıradan köylü bir kızla ne işi vardı?
Malik tebessüm etti. " Peki. Yine inanmıyorsun demek? Önemli değil. Nasıl olsa binlerce kanıt var. Onu da hallederiz, " deyip televizyon arkasında ki TV'ye resimler kısmına girdi ve binlerce resmi Nazar'a gösterdi.
Kürsüde olan konuşmalarını, bakanlar, millet vekilleri ile olan konuşmalarını, önemli iş adamları ile yemek toplantı resimleri muhabir ve gazeteciler ile olan röportaj resimleri, koca devasa sarayın önünde önemli kişilerle verdiği pozlar., Haber başlıklarında ki ismi.. Hepsini aşağıya kaydırak Nazar'a gösterdi. Bu kadar resimleri gösterdiğini yeterli olduğunun kanaatine vararak Tv'yi kapatıp Nazar'a döndü ve dudağında ki tebessümle Nazar'ın yanağını okşadı.
" Yeterli geldi mi Prensesime? " Diye sordu başını yana eğip haylaz bir çocuk gibi bakarak.
Nazar cevap vermeyerek başını eğdi. Konuşmak istemiyordu çünkü ne diyeceğini bilmiyordu fakat Mâlik çenesini tutup başını yukarı kaldırdı. " Neden o güzel sesini Malik'ten esirgiyorsun? Konuş, duymak istiyorum. Benimle geliyorsun sanırım Katar'a?"
Susması Maliğin hoşuna gitmemişti.Tüm bunları sussun ve boynunu büksün diye söylememişti. Sesini duymak istiyordu, dolu dolu akmak üzere olan incilerini değildi. Hem o değerli incilerini akmasına kıyamazdı. Onların akmasına kendisi bile sebep olsa bedelini ödetirdu.
Anlaşmayı unutmuş olan Nazar'a hatırlatmasıyla kendisinde olmayan gözleri kendisine çevirmişti. İşte bu hoşuna gitmişti. O hayat dolu gözler daima gözlerinde kalmalıydı. Bencilceydi ama tek saniye bile o boncuk mavisi gözlerinin başka tarafa çekmesini istemiyordu. Kendinden başka tarafa bakmasına bile kıskanıp tahammül edemiyordu.
Nazar bir anda bedenini itekleyip kaçmaya hazırlanmıştı ki atık davranarak belinden kavrayıp koltuğa boylu boyunca uzandırdı. Göğsünü itekleyen zarif elleri basının üzerine sabitleyip hareketsiz bıraktı. Üzerine şınav pozisyonunda durup safirleri bağırıp yardım istemeye başlayan Nazar'ı izledi. Çünkü biliyordu kendisinden kaçış olmadığını.
" Bırak beni! "
Cıkladı kaşlarını kaldırarak." Cık! Bırakmam. Aylar sonra sana dokunmadan yaşadım. Ama artık seni almaya geldim. Benimle Katar'a geliyorsun! " Dedi son kelimesini bastırarak emir verircesine.
Nazar başını hızla iki yana salladı. " Hayır! Seninle asla bir yere gelmiyorum. Hiçbir yere götüremezsin beni, " diye bağırdı ellerini kurtarmaya çalışırken. Basaramayınca Maliğin halinden keyif almış sırıtan yüzüne baktı. " Ne olursan ol, istersen tüm cihanın hükümdarı ol, benim gözümde adam değilsen beş kuruş etmez makamın anladın mı? "
Sözleri Maliğin hoşuna gitmiş gibi kahkaha attı." İşte bu yüzden seni seviyorum. Benim paramda, makamında gözü olan kadınlardan değilsin. Sen eşsizsin, bambaşkasın. Her ne kadar öyle bir kız olmadığını bilsem de benim tüm servetim senindir. Aşkım, kalbim, bedenim, tüm herşeyimle sana aitim. "
Sahiplenici sözlerine ağzı bir karış açıldı. Yuh, oha dedirtecek kadar ohaydı yani...
Ohaa!
" Sen ne tür bir sapıksın? Böyle bir adam olduğunu bilseydim asla haberlerde seni merak etmezdim. "
Malik dudağını kıvırdı. " Demek beni merak ediyordun? " Diye sordu. Safirleri yaptığı konuşmalardan parlıyordu. Gerçi konuşmaya başladıkları andan beri parlıyorlardı.
" Hayır! Hiçte bile. Sadece haberlerde yüzünü neden göstermediğini merak etmiştim. "
Sözlerini bitirir bitirmez Mâlik başının üzerindeki ellerini çekip bileğinden tutarak kendisiyle birlikte doğrulttu. Ne yaptığını anlamazken arka koltuktan kendisini çıkarıp ön koltuğa ilerledi. Maliğin ne yapmak istediği aklına geldi. Katar'a götürecekti!
Hızla bileğini kendine çekti bağırmaya başlarken. " Bırak beni! Seninle hiçbir yere gelmiyorum. Hele başka bir ülkeye asla! Senin bir Kral olman seni tanıdığım anlamına gelmez. Daha birkaç gün öncesine kadar seni tanımıyordum, bilmiyordum. Tanımadığım bir adamla asla bir yere gitmem! "
Malik çektiği bileğini tekrardan tuttu ve kendine çekti. " Tanıman için koca bir ömrün var. O yüzden sen hiç acele etme ben kendimi sana seve seve tanıttırırım. " Psikopat Bakışlarıyla bakıp ürkmesinne ve yerine sinmesine sebep olurken bileğinden tutularak ön koltuğa bindirildi. Malik hız kaybetmeden şoför koltuğuna geçerken çaresizce ne yapacağını düşünmeye başladı.
Adam bildiğin Katar'a götürecekti ve bu psikopat adamla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu.