"İlhan Teyze gelmeden çıkalım." Defteri çantama tıkıştırdım ve içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak odadan ayrıldım. Ceyhunla birlikte binadan ayrıldık. Tam sokağa dönecekken İlhan Teyze'nin merdivenlere yaklaştığını farkettim. Kılpayı kurtulmuştuk; evde onunla birlikte bulunmamı, üstelik de böyle bir ortamda hoş karşılacayağını düşünmüyordum. Yağmur dinmişti fakat yerler kaygan ve ıslaktı. Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Yol boyunca hiç konuşmadık. O da kağıttaki şifreyi düşünüyor olmalıydı. Tekrar kafenin olduğu yere varınca duraksadı. "Eve mi gideceksin şimdi?" Başımı salladım.
"Numaranı alabilir miyim? Hani bir şey bulunursa diye." Telefonunu uzattı. Uzanıp aldım. Numarayı yazdıktan sonra geri uzattım. Kap kullanmamış olması dikkatimi çekti; ben hep kullanırdım. Önceki telefonlarımı hep düşürmüş veya çarpmış, kenarlarını çatlatmıştım.
"Merak etme, haber veririm. Sonra görüşürüz." Numaramı istemesi hoşuma gitmişti. Mesaj atacağını düşünmesem de aklımın bir köşesinde küçük bir umut kıvılcımı dolaşıyordu.
Eve giderken yolu uzatmaya çalıştım. Eve vardığımda etrafımı saran karamsarlık ve üzüntüyü hatırlamak istemiyordum. Kulaklıklarımı takıp düşüncelerimin sesini bastırmaya çalıştım. Kafamı eğip yürürken ayakkabılarımın ucuna bakmaya odaklandım. Çevremde kimse yoktu, olmasını da istemiyordum. Sweater Weather'ın melodisi kulaklarımı doldururken bir şeye toslamamla kulaklığımın kayması bir oldu. Omuzlarımda bir çift el hissettim. Kafamı kaldırdığımda siyah deri bir ceketle burun buruna geldim. Yukarı baktığımda da beyaza çalan saçlarıyla çıkık elmacık kemikleri olan, uzun kirpikli bir adamla karşılaştım. Benden bir kaç yaş büyük olmalıydı.
"Önüne bak, düşeceksin." dedikten sonra çarpık bir şekilde gülümsedi. Elleri omzumdan kaydı ve yanımdan geçip gitti. Arkasından baktım. Bende bir çağırışım uyandırıyordu, fakat ne olduğunu anlayamadım. Kafam daha da karışmış bir halde önüme dönüp yoluma devam ettim.
Eve vardığımda babamın hala gelmemiş olduğunu gördüm. Saat 6 buçuğa geliyordu. 7 gibi evde olurdu. Montumu çıkarıp askıya astıktan sonra ayakkabılarım için dolapta yer aradım. Babamın o kadar çok ayakkabısı vardı ki, yer bulmakta zorlanıyordum. En sonunda parmak uçlarımla bir savaş vererek en üst rafa uzanıp ayakkabıları arkaya ittip yerlerine kendiminkileri koydum.
Ev soğuktu. Kaloriferi açmaya üşenip üst kata çıktım. Odama varınca yatağa girdim ve yorgana sokuldum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Tavana diktiğim gözlerimi kapadım ve yan döndüm. Birden içime çöken yalnızlığı savurmaya çalıştım fakat başaramadım. Yerdeki doğru çantama akrobatik hareketler yaparak ve yataktan çıkmamayı başararak uzanıp kendime doğru çektim. İçinden siyah defteri çıkarıp önüme koydum ve babam gelene kadar defalarca okudum. Başka bir mesaj var mı diye ters yüz ettim ama hiçbir şey bulamadım. Kapı sesiyle elimdeki defteri çantama geri attım ve babamı karşılamaya indim.
Akşam yemeği sessiz geçti. Konuşmak istemeyeceğimi tahmin etmiş olmalıydı; yanılmamıştı. İstemiyordum. Yemeğim bitince "Afiyet olsun." diyerek mutfaktan çıktım. Banyoya uğradıktan sonra odama kapandım. Uyuyakalana kadar gözlerimi tavana dikerek 48 gardiyanı düşündüm. Sonunda gözlerim ıslandığında ağlamamak için kendimi tutmadım. Artık onunla konuşamayacağımı bilmek içime kara bir umutsuzluğun oluşmasına sebep oluyor, karnımdaki kargaları harekete geçirip midemi deşmeleri için emirler veriyordu.
Sabah uyandığımda gözlerimin altının nemli olduğunu farkettim. Ağlarken uyuyakalmış olmalıydım. Üzerime bir ağırlık çökmüştü, banyoya gidip yüzümü yıkasam da ağırlığı üzerimden atamadım. En sonunda ağır aksak hazırlanıp kapıya vardım. Babamın hazırladığı kahvaltıyı sessizce reddedip servise binmek için evden çıktım. Soğuk yüzüme çarptığında servisin hala gelmemiş olduğunu fark ettim. Montuma iyice sarınıp servisi beklemeye koyuldum. O anda dikkatimi uzakta beyaz bir nokta çekti. Tekrar baktığımda orada olmadığını gördüm. Yanılmış olmalıydım, yorgunluktan halisünasyonlar görmeye başlarsam işim işti.
Servisin gelirken çıkardığı sesin kulaklarımı doldurmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Biraz yalpalayarak basamağı tırmandım ve en arkanın bir önündeki, her zamanki yerime kuruldum. Ben girince artan fısıldaşmalar Rana hakkında konuştukları şüphemi doğruladı. Bir garip bakıyorlardı, sanki bir yabancıydım. Rahatsız hissederek yerimde kıpırdandım. Sonra kulaklıklarımı takarak düşüncelerimi ve insanları susturmayı denedim.
Okula vardığımda işler daha da kötüleşti. Sınıfa girmemle milletin etrafımı sarması bir oldu. Elimi savurarak şimdilik konuşmak istemediğimi söyledim. Kızlar taziyelerini iletmek bahanesiyle ağzımdan laf almaya bakıyor, yeni dedikodular çıkarmaya çalışıyorlardı. Kim bilir kaç yıl boyunca gündemden düşmeyecekti bu konu. Allah'tan ölüm şeklini duyurmamışlardı da, öğrencileri ve velileri susturmak kolay oluyordu. Buna rağmen çocuklarını okuldan aldırmaya çalışanlar da olmuyor değildi. Artık okulun güvenli olmadığını düşünüyorlardı.
Soğuk tavırlarım sayesinde artık bana sadece uzaktan garip garip bakıyor, kantinde ise beni işaret ederek fısıldaşıyorlardı. Aldığım çikolatanın paketini didiklerken önümde bir karaltı belirdi. Oydu.
"Selam." Yarım yamalak gülümsedi. Benim hissettiklerimi anlıyor gibi bir hali vardı.
"Selam." Gözlerimi omuzlarının üzerinden arkadaki bir noktaya diktim.
"İyi misin? Nasıl hissediyorsun?" İlgili görünüyordu. Gene de pek umutlanmamaya karar verdim.
"Herkesin bakması dışında gayet iyiyim." Düşüncesi bile beni sinirlendiriyordu. Olayı sadece saçma bir dedikodu malzemesi olarak görmeleri, içten içe Rana'nın ölümünü takmamaları beni sinir ediyordu. Hepsinin kafasını alsaflta sürtüp kıvılcım çıkartmak istiyordum.
"O kadar olacak artık." Gözlerini çevrede gezdirdi. Sonra tekrar üzerimde kilitledi. "Şey için geliştim, rehberlikten bekliyorlar. Yaşadığımız 'travma'yı atlatmamıza yardımcı olacaklarmış. Sen, ben ve Ahsen. Önüme düş." Beraber yürümeye başladık. Yol boyunca bunun çok aptalca bir fikir olduğunu kendime tekrar edip durdum fakat yapacak bir şey yoktu. Rehberliğin kapısına vardığımızda beyaz kapıyı onun açmasını bekledim. Ellerinin kapı kolunda oyalandığı gözlerimden kaçmadı.
İçerisi havasızdı. Storlarına kadar kapatılmış bir pencerenin önünde saksıda birkaç yeşil bitki vardı. Siyah kemik gözlükleri ve koyu kızıl boyalı saçlarıyla balık etli eski rehber öğretmenimizin yerinde şimdi sarışın, ince ve kendine bir beden küçük olduğu belli olan yaka düğmeleri açık beyaz gömleğiyle kırmızı rujlu genç bir kadın oturuyordu yıpranmış deri koltukta. Boya olduğu belli olan saçlarını omuzlarından arkaya attı ve gözlüklerini masasına yavaşça koydu. Uzun, ojeli tırnaklarını uzatarak önünde birleştirdi. Ahsen çoktan gelmiş ve masanın önüne yerleştirilmiş bir koltuğa kurulmuştu. Ceyhun ise masanın önündeki ikili koltuğa geçti, bende onun yanına oturdum.
"Başınızdan geçen olay vesilesiyle çok mutsuz olduğunuzu biliyorum çocuklarım." Yeşil gözlerini üzerimizde dolaştırıp yapmacık bir tavırla gülümsedi. Yüzüne sıvanmış fondöteni farkedince yüzümü ekşittim. Boya kutusu gibi gezen insanları sevmezdim. Gözlerini kırpıştırdıktan sonra tatlı bir sesle devam etti. "Atlatacağınızdan adım gibi eminim. Bende babamı kaybettiğimde bu acının asla geçmeyeceğini düşünmüştüm fakat gayet de geçti. Sonuçta hayatımıza devam ediyoruz. Anlatmak istediğinizi anlatabilirsiniz bana serbestçe, biliyorsunuz. Ben Ayşegül Candan. Sadece tanışma amaçlı davet ettim sizi. Bir seansa daha çağıracağım hepinizi teker teker, duygularınızı öğrenmek için. Okul idaresiyle bunu kararlaştırdık. Şimdilik gidebilirsiniz." Tatlı tatlı gülümsedikten sonra tek gözünü kırptı ve elini kapıya doğru uzattı. Konuşma fırsatı bile vermemesi dikkatimi çekmişti. Tam kapıyı açtığımda alt sınıflardan bir kızla burun buruna geldim. Elindeki kağıtları panikle göğsüne bastırdı, özür dileyerek yanımdan geçip yeni Ayşegül hocamızla konuşmaya başladı.
"Bütün öğretmenlere imzalattın mı?"
"Evet hocam, kırk sekizine de imzalattım." Ayakta dikildiğimi farkettiğimde kendimi toparladım ve odadan çıktım. Kızın 48 demesi aklıma bilmeceyi getirdi. Ceyhun'un köşede beklediğini gördüm. Ahsen'in uzun saçlarının koridordan dönerken kayboluşunu izledim. Ceyhun'a yaklaştım.
"Sence Ahsenle konuşmalı mıyız?" Bu soru kafamı kurcalıyordu. O kıza güvenmiyordum. İçten içe bu ile bulaşmamasını diledim. Belki kıskandığım için böyle hissediyordum, bilmiyorum.
"Her şey açıklığa kavuştuğunda mecbur konuşacağız. Onun da ismi geçtiğine göre bir ilgisi olmalı." Gözlerini koridorun sonuna çevirdi. "48 gardiyanla ilgili bir şey buldun mu? Evde bu şehirdeki hapishaneleri araştırdım fakat 48 gardiyanlı birine rastlamadım."
"Bir dakika. Bunun bir hapishane olduğunu nereden çıkardın?" Aklıma bir fikir gelmişti. Sanki matematik sınavındaki bütün soruları doğru yapmışçasına zeki hissettim. "Ya bu hapishane bir okulsa?"
"Okulla ne alakası var bu işin?"
"48 gardiyan. Rehberlikten çıkarken kızın bütün öğretmenlere kağıtları imzalattığını duydum. 48 öğretmen varmış bu okulda. Okul bir hapishane gibi değil mi zaten? Gitmek zorunlu. Okul saatleri boyunca buradan ayrılmamız yasak, ayrılamıyoruz. Gardiyanlara yani öğretmenlere bulaşamıyoruz. Her an gözler üzerimizde bir yanlışımızı yakalamak için." Yavaş yavaş mantığı kavradığı belli oluyordu.
"Peki o zaman, hapishanenin bu okul olduğunu varsayalım. Shi'yi burada nasıl bulacağız?"
"Onu ben de henüz düşünmedim. Okul çıkışı beni bekle. İçeriyi araştıralım."
"Tamam. Sizin sınıfa geleceğim."
Saatler geçmek bilmedi. Çıkış saati geldiğinde karnımda bu sefer kargalar değil kelebekler dolaşıyordu. Heyecanlıydım ve kesinlikle bu olayı çözecektim. Bu Shi denen herif bizimle oyun oynuyormuş gibi gelse de kafama koymuştum. Rana'nın gerçek hayatını keşfedecektim.
Ceyhun geldiğinde birlikte okulun boşalmasını bekledik. Kimse kalmayınca sessizce içeride dolaşmaya başladık. Spor salonundan olası sınıflara kadar gezmedik yer bırakmadık. Bilgisayar odasında bütün bilgisayarların dosyalarını gözden geçirdik. Aradan ne kadar zaman geçtiğini anlamamıştım. Labaratuvarlara, sanat odasına bile bakmış, Shi'den hiçbir ize rastlamamıştık. Bilgisayar odasının dış kapısının önünde yere çöktük. Umutsuzca soluklanırken aklıma okulda kullanılmayan bir kütüphane olduğu aklıma geldi. Neden orada olmasındı ki? Sonuçta bir önceki ipucunu bir kitaplıkta bulmuştuk.
"Kütüphaneye gidelim." Ayaklandım. Çantamı yerden alıp omzuma astım ve okulun bodrum katında hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Ceyhun bana yetiştiğinde kütüphane kapısına varmıştım bile. Eski püskü kapıyı iterek açtım ve kilitli olmadığını farkettim. Kapıyı açtığımda yüksek bir tavan ve yerden tavana kadar uzanan raflarla karşılaştım. Bazı koridorlarda kitaplar yerlere saçılmıştı. Burnumu dolduran küf kokusuna aldırmayarak ilerledim. Havada toz zerrecikleri uçuşuyordu.
"Sandığım kadar küçük değilmiş. Nasıl bulacağız?" Ceyhun endişeli görünüyordu. Elimi çantama daldırıp defteri çıkardım. Kağıdı bulunca C.D. harflerinin üzerinde parmaklarımı kestirdim.
"Charles Dickens. C.K.nın anlamı bu olmalı. Söz ona ait demek ki. İnternete baksana." Onu telefonuyla baş başa bırakarak kütüphanenin romanların bulunduğu bölümü bulmaya gittim. Çok geçmeden bulduğumda kitapların C yazarlara göre ayrıldığını farkederek sevindim. Gözüme Büyük Umutlar adlı eseri takıldı. Sayfaları karıştırdım. Kapaklarına baktım. Baştan sona irdelesem de hiçbir şey bulamadım. Oliver Twist, Antikacı Dükkanı ve Bir Noel Şarkısı da aynı kaderi paylaştı.
İki Şehrin Hikayesi'ni bulduğumda açmamla beraber bir kağıdın yere düşmesi bir oldu. Kağıt siyah renkliydi. Üzerindeki not beyaz harflerle yazılmıştı. Ve Shi sembolü de oradaydı. O sırada Ceyhun arkamda belirdi. Omzumun üzerinden kağıda baktı. "Haklıymışsın." dedi. "Ancak hala ilk sözün neyi ifade ettiğini bulamadım. Hiçbir şeyle bağdaşmıyor."
"Belki her şey sona erdiğinde anlarız." dedim ve kağıtta yazanları okumaya başladım.
Yas tutmak gelmiş geçmiş yaramazlıklara,
Yol açar kısa yoldan yeni mutsuzluklara.
W.S.
Bul beni her şeyin başladığı yerde
Ve terk et beni her şeyin sona erdiği yelde.
Umutlarımla
Shi