ineffable

By __kalinka__

6.3K 643 474

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, belini sarmayalı, gözünün içinde durmayalı, aklının aydınlığına sorular sor... More

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
13
14
15

12

500 36 31
By __kalinka__

MFÖ - Hep Yaşın 19

***

Bir kristalin içinde kırılarak odanın içine yayılmış ışık demetleri gibi görünen akşam güneşinin turuncu hareleri açık pencerelerden içeriye doluyordu. Hafifçe esen rüzgar açık omuzlarımı öpüp geçerken önümde duran koca aletin hakkından gelmeye çalışıyordum. Sarayın sessizliğini birkaç garip ses ve her hata yapışımda gülen Jongdae'nin sesi bölüyordu.

''Parmaklarını doğru zamanda açmıyorsun.'' Çenesini omzuma dayamış bir şekilde arkamda durması yetmiyormuş gibi birde hayatımda ilk defa çalmaya çalıştığım bir aletten harika sesler çıkarmamı bekliyordu. ''Akımın parmaklarının arasından geçtiğini hisset.'' Bir kez daha denediğimde tıpkı öncekiler gibi kulak tırmalayıcı bir ses çıktığında oflayarak ellerimi geri çektim.

''Daha fazla uğraşamam, olmuyor işte!'' Sabahtan beri tek yaptığı şey beni sinirlendirecek şeyler üretip tepkilerime gülmek olan Jongdae beni biraz daha kendine çekti ve kollarını etrafıma sarıp ellerimi yakaladı. ''Tanıdığım en sabırsız insan olduğundan olmuyor Minseok.'' Ellerimi avuçlarının içine alıp havaya kaldırdı. Kendimi onun yanında porselen bir bebekmişim gibi hissediyordum.

''Parmaklarını çok açtığında kalın sesler çıkıyor,'' Parmaklarımın altındaki parmaklarını hareket ettirdiğinde benimkilerde onlarla birlikte hareket etti. ''Tamamen kapattığında akımı kesiyorsun.'' Ellerinin üstü bir anda kırışmaya başlamış gibi hissettiğimde kafamın karıştığını düşünüp üstlerini kapattım. Ellerimin pürüzsüz derisi ölümsüz kanımın verdiği bir kırmızılıkla parıldarken Jongdae'nin elleri eskisi gibi değildi sanki.

''Ne oldu?'' Ellerimi kaldırıp tekrar baktığımda her zaman tanıdığım elleri tekrar orada görmek rahat bir nefes almamı sağlamıştı. ''Hiç.'' Başımı sallayıp ellerini bıraktım ve tekrar önümdeki büyük eponaya döndüm. Ne olduğunu anlamaya çalışan bakışlarımı üzerinde hissediyordum.

Epona; büyük, tıpkı arpa benzeyen bir müzik aletiydi. Ama tek sorun, bunun telleri yoktu! Hatta üzerindeki altından melek figürleri hariç hiçbir şeyi yoktu. Alt kısmındaki deliklerden çıkan hava akımı düz bir çizgi halinde yükseliyor ve ellerinin hareketiyle farklı notaları çıkarıyordu. Tuşları görünmeyen bir piyanoya benziyordu. Sıkıntı şuydu ki ben akımı her defasında kapatamıyor, iğrenç sesler çıkmasına neden oluyordum.

''Bari bu sefer yardım et!'' Dirseğimle karnına vurduğumda sanki canı çok yanmış gibi sesler çıkardı. ''Gayet güzel çalıyorsun bence.'' Dalga geçen tavırlarıyla çıplak omuzunu öptüğünde kendimi geri çekip kollarını savuşturdum. Yatağın ucuna oturup eponanın karşısına geçtikten sonra avuçlarımı ters çevirip akımı bulmak için tekrar gezdirmeye başladım. Bu lanet şeyi çalabilmek umurumda değildi ama arkamda sinir bozucu bir şekilde gülmeye devam eden şahsiyet yüzünden en azından güzel bir ses çıkarmalıydım.

Yine aynı ses çıkmaya başladığında ağlamak üzereydim. Saatlerdir uğraşmama rağmen bir kere bile becerememiştim ve bir şeyi başaramadığımda oturup saçlarımı yolarak ağlamak istiyordum. Ellerim acaba çok mu küçük diye düşündüğüm sırada avucumun altına giren ellerle ses düzeldi. Tekrardan sırtımda hissettiğim sıcaklığıyla yine omzumun üzerindeki yerini aldı.

Ellerim ellerinin üzerinde yumuşak bir kumaşı okşar gibi kayarken başımı boynuna yasladım. Gözleri kapalı bir şekilde tıpkı büyük salondaki piyanoyu çalışıyormuş gibi gözüküyordu. Büyülü ses odanın içinde yankılanıp tüm koridorlara, salonlara kadar taşıyordu. Sadece havada hareket eden elleri büyü yaparak bu sesleri çıkarıyormuş gibi görünürken yanağını yanağıma bastırdı. Başımı boynuna bastırdığımda saçlarım tenini okşadı. Ellerimi yavaşça ellerinin üzerinden çekip kollarına çıkardım ve etrafımı saran kollarını okşadım.

Hala aramızda gözle görülür bir fark olduğunu düşünmeme neden olan tenini dikkatlice izledim. Eskiden yanmış şeker gibi olan teninin rengi solmuştu sanki, fildişi gibi olan kollarımın oluşturduğu tezat beni rahatsız etmeye başlamıştı. İlk başta bende bir sorun olduğunu düşündüm.

''Jongdae?'' Ellerini eponanın içinden çektiğinde farklı bir boyuttan geri gelmiş gibi ses aniden kesildi. Derin bir nefes alıp kollarını belime sardı ve beni dinlediğini belirten bir mırıltı çıkardı. Ellerimin ikisini de havaya kaldırıp farklı olanın ne olduğunu anlamaya çalıştım ama daha önce olmadığından daha sağlıklı görünüyordum, pembe beyaz bir renk.

Karşımdaki duvarda duran büyük aynadan kendime bakmak için başımı kaldırdığımda ikimizi de gördüm. Bağdaş kurmuş bir şekilde Jongdae'nin önünde oturuyordum, gömleğimin açık omzundan normal olamayacak bir parıltı yayılıyordu ama farklı olan şey bu değildi. Dövmemin belirdiği günden beri böyleydim. Sonra Jongdae'ye baktım. Sanki hala eponayı dinlermiş gibi ritmik bir şekilde başını sallıyordu, gözleri kapalıydı. Kesinlikle bir şey vardı!

''Jongdae!'' Kollarının arasında dönüp kucağına çıktıktan sonra beni dinlemesi için yüzünü avuçlarımın arasına aldım. ''Ben yaşlanıyor muyum?'' Dediğim şeyi birkaç saniye düşündükten sonra gözlerini devirip gülmeye başladı. Sanki sesim hiçte ciddi değilmiş gibi davranıyordu, gözlerimi büyütüp yüzüne bakmaya devam ettiğimde gerçek bir soru sorduğumu anladı ve kendine geldi. Bir süre yüzünde kalan tebessümle beni izledi, elinin biri yüzümde geziniyordu. Parmaklarının tersiyle yanağımı okşayıp boynuma indi, Yokmuş gibi olan dokunuşları tüylerimi diken diken etti. Her zaman ederdi. Parmakları hasar tespiti yaparmış gibi üzerimde gezinmeye devam ederken ondan gerçek bir cevap bekliyordu. Belimdeki diğer eli beni kendine daha çok çekti, boynuma sardığı elini hafifçe sıktı.

''Hala on dokuz yaşındaki Minseok'sun.'' Söylediği hoşuma gittiğinde aynada kırışmış bir yüz bile görsem o söylemediği müddetçe buna inanmayacağımı anladım. ''Tek bir şey bile değişmemiş.'' Tekrar güldüğümde yüzümdeki endişe bulutlarının dağılmış olmasından memnun görünüyordu. Tıpkı bir bebeği güldürmeye çalışan koca adamlar gibi alnını alnıma yasladı ve burunlarımızın ucunu birbirine sürttü. ''Bebek gibi kokuyorsun hala.'' Gıdıklanan küçük çocuklar gibi kıkırdamaya başladığımda benimle birlikte güldü.

Parmaklarımı ensesindeki saçlarında gezdirip yukarı çıkardığımda onu böyle dikkatli bir şekilde incelememeden rahatsızlık duyuyor gibi değildi, aksine sarhoşlara özgü bir sırıtmayla gözlerimi takip ediyordu. Ama benim ne kafam güzeldi ne de garip şeyler görecek kadar delirmiştim. Daha önce görmediğim bir farklılığı karşımda durduğunu fark etmiştim ama bu duruma alışkın olmayan gözlerim farkı yakalamakta zorlanıyordu.

Gözlerinin kenarındaki çizgiler her güldüğünde tıpkı bir imza gibi belirginleşirdi her zaman ama bu sefer daha derindiler. Elmacık kemikleri sanki zayıflamış gibi daha çok belirginleşmişti. Ellerimi kollarına indirip her zaman iri olan vücudunda gezdirdim, hiçbir farklılık yoktu. Hala minik bir serçe gibi kucağına tüneyebiliyordum.

Yüzümdeki ifadenin değişmesinin nedeni saçlarıydı. Dağılmış saçlarının arasında bu güzel tabloyu buğulandıran bir şey vardı. Göze çarpacak kadar çok olan beyaz teller orada olmamaları gerektiğinden yüreğimi paramparça etmişti. Kışı erken gelmiş bir ülkeye hüzünle bakanlar gibi bakakaldığımda bir şeylerin ters gittiğini anladı.

''Ne oldu Minseok?'' Her şeyin farkında olduğunu biliyordum, vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Peşinden koştuğum büyülü şeyin giderek gözden kaybolmaya başladığını görmek endişeden vücudumun buz kesmesine neden oluyordu. ''Oldukça genç olduğumu fark ettim.'' Bu aralar sık sık aramıza giren istenmeyen konuları kırmak için böyle bir şey söylediğimde kaşlarını kaldırıp muzipçe gülmeye başladı. ''Ne demek istiyorsun?'' Kollarımı boynuna sarıp bir şey düşünüyor gibi etrafa bakındım.

''Sen yaşlı bir adamsın Jongdae, bana daha genç biri lazım.'' En az kırk yaşında bir adammış gibi görünmeye başlamıştı. Artık kara saçlarının yerinde küllü bir görüntü vardı ve yanımda durduğunda her şey daha görünür oluyordu. ''Benden daha büyük olduğunu unutuyorsun Minseok.'' Şu anda hiçbir şey bunu kanıtlayamazdı. Saçlarının içinden parmaklarımı gezdirmeye devam ederken böyle bir şeyi bir daha göremeyeceğimin farkındaydım. Onu eski haline getirdiğimde, ki getirecektim, böyle görünmeyecekti. Sonsuz hayatını genç bir adam olarak geçirecekti.

Bu durum canımı sıkmaktansa hoşuma gidiyordu, Jongdae'yi yaşlandığını gösteren izlerle birlikte görmek kendimden küçük olan bu adamı biraz daha ciddiye almama neden oluyordu. Normalde onun dediği her şeye karşı gelmemden yakınırdı, belli ki bir süre yerleri değiştirecektik.

Batan güneşin turuncu ışığı altında sanki reçinede gizli büyülü bir kelebeği izler gibi onu izlemeye devam ediyordum. Bir gün unutmak istemeyeceğim bu görüntüyü beynime kazımak için yüzünün her bir karşında gözlerimi gezdirdim. ''Çok güzelsin.'' Alnımı alnına dayayarak fısıldadığım sözler bir büyüyü başlatan sihirli sözlermiş gibi yankılandı. Kavgaya tutuşacakmış gibi ensemde duran elini bastırıp dudaklarımızın birbirine dokunmasını sağladığında güneş kırmızı bir ışıkla tamamen kayboldu.

Göğsüne bastırdığım elimle sırtını yatağa yaslamasını sağladığımda benden bir saniyeliğine uzaklaştı. ''Daha genç birine ihtiyacın yok muydu?'' Benim silahımla beni vuruyordu. Şu dakika odadan çıksam bütün gece peşimde kıvranacaktı ama karakteri de duyduğu hiçbir sözün altında kalmasına izin vermiyordu. Yavaşça doğrulup karnının üzerine oturduğumda elleri çoktan yukarı sıvanmış şortun içine girdi. ''Genç olduğunu göster o halde.'' Anlaşmanın sağlandığını gösterir bir şekilde belimden tutup bu sefer yatağa benim uzanmamı sağladı.

Batan güneş yerini ışıklı bir maviliğe bıraktığında odanın içinde kırmızı bir kıyamet kopuyor gibiydi. Hiçbir zaman çalmak için yeterli sabıra sahip olamayacağım epona tamamen pabucu dama atılmış bir şekilde köşede kalmıştı.

Jongdae'yi sinirlendirmiş olmalıydım çünkü kesinlikle bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyordu. Sinirlenmişti çünkü yaşlanmasının beni etkileyebileceğini sanmıştı. Söylediğim her şeyin bir şaka olduğunu bilmesine rağmen onda olan değişikleri ilk defa dile getirdiğim için kendini kanıtlaması gerektiğini düşünüyordu, sanki ihtiyacı varmış gibi.

Hayatım boyunca tanıdığım en hırslı insanın eşim olması kendime vermiş olduğum en büyük cezaydı çünkü istediğini alana kadar hiçbir şey onu tatmin etmiyordu. Normalde naziklikten ölen adamın bu sert hareketlerinin tek nedeni yarın neden zor yürüdüğümü sorup çatık kaşlarla bir cevap alınca zevkten dört köşe olmaktı.

Kendini sadece kendisine kanıtlamak istiyordu ve bende biricik eşime bu konuda yardım edecektim.

***

Odanın dışından gelen ses ve kapının kararsız bir şekilde vurulmasından dolayı uyanan Jongdae kaşlarını çatarak yatakta döndü ve elleriyle gözlerini ovdu. Sinir bozucu ses hala seslenmeye devam ettiğinden ne olduğuna bakmak için ayağa kalktı ve uykulu bir şekilde saçlarını karıştırarak kapıya ilerledi. Bu saatte onu uyandıran şeyin en az kıyamet kadar önemli olması gerekirdi yoksa bütün gün boyunca huysuzluğu herkesin burnundan gelecekti.

Kapıyı aralayıp içeriye biraz ışık girmesini sağladığında kaşlarını çatarak gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldıktan sonra kısık sesle karşısındaki adama sinirle baktı. ''Umarım önemli bir sorun vardır.'' Jongdae'nin yerine Minseok'la karşılaşmayı tercih edecek olan adam şimdi bu aksi adamı uyandırdığı için ne yapsa diye düşünüyordu ama sorun gerçekten büyüktü. ''Efendim, atlı bir grup başkente giriş yaptı.'' Gelmesi beklenen kimse olmadığı için böyle bir durumun birçok nedeni olabilirdi ama başkente beklenmeyen birilerinin girmesi çok büyük bir tehlike oluşturuyordu.

''Tüccarlar geldi diye beni uyandırmadın değil mi?'' Adam hala keşke Minseok uyansaydı diye düşünüyordu. Jongdae herkese karşı mesafeliydi, halkı için gözünü kırpmadan canını verirdi ama hiçbirine yumuşak davranmazdı. ''Kontrol için birileri gönderildi ama gelenler kraliyet mensubuna benziyorlar.'' Bunu duyunca işi biraz daha ciddiye almaya başlayan Jongdae hala uyuyan Minseok'a baktıktan sonra odadan çıktı ve kapıyı sessizce kapattı. Koridoru geçip kuleye çıkan merdivenlere doğru ilerlerken arkasından gelmeye başlayan büyük kalabalığa güven veren bir şekilde yürüyordu.

''Minseok'un yanından ayrılmayın!'' Emriyle arkadaki muhafızların büyük bir kısmı yönlerini değiştirerek geri döndüler ve içeride uyuyan Minseok'u korumak için odanın çevresini sardılar. Minseok dışarıda oluşan etten duvardan ve gece yarısı sarayda oluşan koşuşturmadan habersiz bir şekilde uyuyordu.

Jongdae'nin giymesi için ellerinde kalın bir kazakla onun hızına yetişmeye çalışanların ne dediklerini dinlemeden kuleye çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. Şehir yıldızsız gökyüzünün atında altın gibi parıldıyordu. Sarayın kapısından peş peşe çıkan askerler neler olduğunu kontrol etmek üzere şehrin sınırına gidiyorlardı.

''Gelen her kimse sınırda bekletin.'' Gözlerini kısarak askerlerin hareketini izledi. ''Zorluk çıkartmaya çalışan olursa haddini bildirin.'' Gelenler kraliyet mensubu olabileceklerinden böyle bir şey yapmalarının nasıl krizlere yol açacağını bildiklerinden herkes bir şey söylemeye başlamıştı. ''Kim olursa olsun, benim topraklarımdayken benim kurallarıma uyacak!'' Sesler bir anda kesildiğinde Jongdae arakasını döndü ve hepsinin suratına teker teker baktı. ''Gerekirse günlerce bekleyecekler ama ben demeden hiç kimse yerinden kıpırdamayacak.'' Herkes başını sallayıp geçmesi için yol açtığında büyük kuleden aşağı inmeye başladı.

Sinirlenmişti. Kim olduğu belirsiz kişilerin elini kolunu sallayarak evine girmelerine inanamıyordu. İşini bitirmesi gereken daha çok kişi vardı, böyle bir sorun onu uyandırmadan da çözülebilirdi.

Aşağı inip odaya geldiğinde bir hazineyi koruyormuş gibi görünen muhafızların arasından geçip tekrardan odaya girdi. Minseok'un uyanıp etrafı ayağa kaldırmasını istemediğinden sessizce kapıyı kapattıktan sonra yanına ilerledi. Yatağın köşesinde yüzünü yastığa gömmüş bir şekilde uyuyan Minseok'a yaklaşıp açıkta kalan çıplak sırtını öptü. Uyanmadığından emin olduktan sonra omuzlarından nazikçe tutup kendine çevirdi ve başını göğsüne yaslamasını sağladı. Rüzgarın vurduğu teninin soğukluğu saatlerdir sıcak yatağında uyuyan Minseok'un ürpermesine neden olduğunda Jongdae'nin elinin altındaki sırtı ürperdi ama geri çekilmedi, Jongdae'ye daha da sokulup kollarını beline sardı.

***

Büyük masanın etrafını sarmış olan yedi büyük komutanın söyledikleri her şeyi dikkatle dinliyordum. Biri uzun siyah sakalları ve bıyığı arasından görünmeyen dudaklarıyla hararetli bir şekilde anlattığı Sakris ülkesi yüzünden terlemiş, onunda karşısında oturan ince uzun adam ise kurnaz bakışlarla masanın üzerini boydan boya kaplayan haritayı inceliyordu. Herkesin üzerindeki gerginlik odanın içerisinde gözle görülür bir havaya neden olmuştu.

"Sarayın doğu kapısına saldırmalıyız çü-"

"Bizim onlara gitmemizi mi bekleyecekler Jagar?!"

Sesler birbirine karışmaya başladığında iyice karışan kafam hiçbir şey anlamamama yol açıyordu. Yumruğumu sertçe masaya vurup ayağa kalkmış olan birkaç kişinin geri oturmasını sağladığımda herkes sesini fazla yükselttiğini anlayıp sessizleşmişti. Jongdae hemen yanında oturan komutan Asen'e sessizce bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Boğazımı temizleyip tüm ilgiyi yine kendime çektiğimde biraz önce birbirlerine saldırmak üzere olan herkes itaatkar bir şekilde diyeceklerimi bekledi.

"Asen, durum nedir?" İçlerindeki en aklı başında olanını ne düşündüklerini anlatması için seçtiğimde üzerinde koca bir ejderha bulunan zırhını sergiler bir şekilde ayağa kalktı. Jongdae'ye baktığımda bacaklarını açmış rahat bir tavırla bir o yandakini bir bu yandakini dinliyordu. Arada göz göze geldiğimizde sıkıldığını belli eden bir şekilde yanaklarını şişirip gözlerini deviriyordu.

Ciddi. Kalamıyordu.

Uzun siyah saçlarını bile dize getirmiş gibi görünen güzel kadın konuşmaya başladığında baş komutanı dinleyen herkes pür dikkat kesilmişti.

"Akirus neredeyse herkesi toplamış durumda,'' Harita üzerindeki belirli noktaları gösterirken boğazını temizledi. ''Aramızda husumet bulunan krallıklarının çoğu şu anda karşımızda, her şey bittiğinde bir şeyler koparabileceklerini düşünen çıkarcılarda.'' Parmakları altıdan fazla nokta üzerinde gezdi. Karşımıza çıkmaya hazırlanan canavarın korkutuculuğu korkmama neden olsa da Asen'in kendinden emin sesi hemen bizim elimizdekileri anlatmaya başladı.

''Bize gelecek olursak, bence çok rahat davranıyoruz.'' Jongdae'ye çevrilen sert bakışlarına aynı sertlikte bir cevap aldığında tekrar diğerlerine döndü. ''Tek bir sözümüzle onlarca krallık emrimize girecek ama savaşın kapımıza dayanmasını bekliyor gibiyiz.'' Söylediği her bir söz o kadar doğruydu ki sözünü kesmelerine izin vermeden devam etmesini istedim.

''Yapmamız gereken toplayabildiklerimizi bir araya getirip tek yumruk halinde saldırmak. Gelen savaş sıradan bir şey olmayacak, işe bulaşmaması gereken birçok kişi bulaştı.'' Birilerine saldırmak için yerinde duramayan delirmiş hayvanlar gibi savaş isteyenler küçük bir kıvılcımı yangına dönüştürüp herkesi bu cehenneme sürüklemişti. ''Haber bekleyen krallıklara elçilerin gönderilip komutanlarının derhal saraya getirtilmesi gerekiyor.'' Jongdae düşündüğünü gösterir şekilde kaşlarını çatıp burun kemerini sıkmıştı. ''Avantajlarımız ne olacak?'' Jongdae'nin yanaşmaya başladığını gören Asen zafer kazanmış gibi sırıtıp yanımızda yer alacak güçleri sıralamaya başladı.

''Şu anki en gelişmiş silahların sahibi bildiğiniz üzere Aloisia. Onların yanımızda olması gücümüzü ikiye katlayacaktır, ayrıca bu birleşme ileride de iki ülkenin arasında bir sorun oluşmasını engelleyecektir.'' Jongdae'nin devam etmesi için başını salladığını görünce bu sefer ikna olacağını düşündüm. Bu savaşa girmek istemiyordu, yine bana zarar verebilecek bir şeyin içine düşmek istemiyordu ama buna izin veremezdim. Haritada işaretli tüm bu yerlerin oklarını doğrulttuğu açık hedef olmama rağmen tek tehdit edilen ben değildim.

''Kraliçe Griselda'nın savaşlar için eğitilmiş kaplanları olduğunu ve karısı Sigrun'un ormanları büyüleyip onlara hükmettiğini biliyoruz.'' Haritadaki büyük ormanı işaret etti. ''Savaş büyük olasılıkla buraya yakın bir yerde olacak.'' Anlattıkça ne kadar güçlü bir şekilde karşılarına çıkacağımızı görmek korkumu neredeyse yok ediyordu. Diğer krallıklardan ve nelere sahip olduklarında bahsetmeye devam ederken diğerleri de söze katılmaya başladı.

''Ama asıl ihtiyacımız olan Selebreliler.'' Yeniden Baekhyun'u hatırladığımda Sehun, Jun ve onu tekrar görmek istediğimi hissettim. Bu işlerle uğraşmaktan onları hatırlamaya bile vaktim olmuyordu bazen. ''Neden bu kadar gerekliler?'' Uzun bir süredir ilk defa konuştuğumda Jongdae ayağa kalktı ve masanın etrafında dolaşıp yanıma geldi. Onun ayağa kalktığını gören Asen sözü ona bırakarak yerine geri döndü.

''Çünkü bu haritada gördüğün her noktadalar.'' Haritanın üzerinde duran küçük at figürlerinin yerini değiştirdi. ''Göçebe olmaları kalabalık gruplar halinde her yerde bulunmalarını sağlıyor.'' Belirli bir noktada toplanmış bir ordunun karşısında her yere dağılıp gizlice etraflarını sarmış olan bir orduyu düşündüğümde gerçekten de işimize en çok Baekhyun'un yarayacağını anladım. ''Ayrıca yüzyıllardır en iyi savaşçılar onlardan çıkıyor.'' Kollarını omuzlarımdan sarkıtıp arkamda durduğunda kapı çaldı.

İçeri giren adam Jongdae'nin söylediğine göre sınırdan geliyordu. Gece önemli biriler başkente girmişti ama yine de herkes çok sakindi. At üzerinde geldiği belli olan adam birkaç saniye soluklandıktan sonra elinde tuttuğu bir şeyi vermek üzere ilerlemeye başladı. Adamın masanın başına, bizim yanımıza yürümesiyle masanın sonunda oturan Jagar ayağa kalktı ve adamı göğsüne dokunarak durdurdu. ''Ver bakalım elindekini.'' Adamın tuttuğu şeyi aldıktan sonra inceleyerek yanımıza geldi ve elinde tuttuğu uzun silindir şeklindeki şeyin kapağını açıp içinden çıkan kağıdı bana uzattı.

Küçük kağıt parçasını parmaklarımın arasına sıkıştırarak açtığımda Jongdae omzumun üzerinden yazılanları benimle birlikte okumaya başlamıştı. ''Baekhyun bu!'' Kısa notun altındaki büyük kırmızı damga Selebre kralına aitti. Şaşkın bir şekilde başımı çevirip Jongdae'ye baktığımda yüzündeki tedirgin gülümsemeyle elimdeki kağıdı aldı. ''Sınırdakiler kral Baekhyun mu?'' Dışarı çıkmamış olan adam ona sorduğumu fark edince bakışlarını birbirinden korkunç görünen komutanlardan çekip başını salladı. ''Sadece Kral Baekhyun değil, yanında önemli birinin daha olduğu biliniyor.'' Jongdae elindeki kağıtla odanın içinde yürürken birden sinirli bir şekilde zaten gergin görünen adama döndü.

''Kim olduğunu öğrenemediniz mi?!'' Tedirgin bir şekilde yutkunan adam birkaç kez art arda gözlerini kırptıktan sonra bir bana bir Jongdae'ye baktı. ''Kral çadırını aramamıza izin vermediler efendim, Kral Baekhyun sert bir şekilde askerleri engelledi ve bu notu size iletmemizi söyledi.'' Jongdae'yle aramda bir bakışma geçtiğinde durumun kabul edilemez olduğunu ikimizde biliyorduk. Selebre halkının her ülkede olduğu gibi buraya da girme izinleri vardı ama başkente yaklaşmış olmaları daha önce kesinlikle olmamıştı. Özellikle kralın da içinde bulunduğu taç grubu bir ülkenin başkentine sadece sarayı ziyaret için gelirdi ama Baekhyun buraya ilerlemek yerine bir tehdit gibi şehrin kapılarına kurulmuştu.

''Baekhyun'un bir amacı olduğu kesin ama kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.'' Dediğim şeyden çoğu hoşlanmadığından birkaç ters bakışla karşılaştım. Burada oturan kadın ve erkeklerin hepsi ülkeyi ve daha önemlisi bizi korumaya çalıştığından her şeyi bir tehdit olarak görmek zorundaydılar ama mevkilerinin onlara verdiği koruma görevi sadece benim istediğim yere kadar gidebilirdi bu yüzden bu bakışlardan hoşlanmamıştım. ''Jongdae?'' Pencereden dışarı bakan Jongdae'ye seslendiğimde bana döndü ve düşündüğünü belli eden bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirdi.

''Sen ne istersen onu yapacağız.'' Elindeki kağıdı masanın üzerine attıktan sonra homurdananların sesini kesecek şeyi söyledi, ''Savaşa gelen kimse mühürlü mektupla yardım istemez.'' Masanın üzerinde duran kağıtta yazılanları göz ucuyla okuduklarında tehditkar bir durumun olmadığını anladılar. ''Komuta kral Minseok'tadır.'' Parmak boğumlarını masaya iki kez vurduktan sonra arkasına dönüp odadan çıktı. Onu tedirgin eden bir şeylerin olduğunun farkındaydım.

Baekhyun'un gelmesini engelleyen şeyin yanındaki kişi olduğu kesindi ama eğer bir yöneticiyi öldürüp cesedini gömmeye getirmediyse onu burada ağırlardık. Halkı halkımın arasında dolaşabilir kendisi de sarayımda benimle birlikte kalabilirdi. Jongdae'nin yanına gitmek için ayağa kalktığımda hepsi benimle birlikte ayaklandı ve ciddi bir şekilde selam verdiler. Kötü bir şey olmayacağını umarak odadan çıktım. İsteğim karşımda bir dostumu görmekti.

***
Atın yumuşak beyaz tüylerini okşayarak durmasını sağladığımda Jongdae'de arkamdan gelip yanımda durdu. Şehrin dışındaki büyük ovada kurulu olan bir düzine çadır sanki geldiğimizden haberdar değillermiş gibi duruyordu. Arkamızda küçük bir ordu sayılabilecek askerlerden oluşan birlik düzenli adımlarla çevreye yayıldı ve kaçmalarına izin vermeyecek şekilde etraflarını sardı.

"Baekhyun'u da alıp geri döneriz umarım." Hala tepede durup aşağıdaki Selebrelileri izlerken askerlerinin savunmaya geçtiğini gördüm. Tam ortada duran dev çadırı bir kuş yuvasını korur gibi çember içine almışlardı. "Sorun Baekhyun değil," benim zorumla içine giydiği zırh yüzünden normalden daha dik duruyordu. "Yanında getirdiği kişi olacak." Askerlerin hareket etmesine gerek kalmadan bu işi bitirmek çok önemliydi çünkü şu anda göremediğim onlarca gözün olacakları efendilerine yetiştirmek için beklediğini biliyordum. Burada bir anlaşmazlık çıkarsa sadece karşı taraftakilerin ekmeğine bal sürmüş olacaktık.

Tekrardan geri dönüp tepeden aşağı inmeye başladığımızda emrim altında olmaktan hoşlanmayan bazı komutanlarım ne yazık ki yine benim isteğimle sıradan askerlerin arasında geliyorlardı. Yaptığım bu şey Jongdae'nin çok hoşuna gitmiş olacak ki durmadan arkadan gelenlere bakıp gülüyordu. "Bu büyük bir hakaret Minseok.'' Atımın üzerinde salınarak inerken kimsenin gururu umurumda değildi. ''Tıpkı bir kralın dikkate alınmaması gibi.'' Beni onayladığını gösteren bir hareket yaptığında çoktan düzlüğe inmiş, bizi karşılamaya çıkan Baekhyun'a doğru ilerlemeye başlamıştık.

Askerlerini kontrol altında tutarak olay çıkmasını engellemeye çalışıyordu. Notunda da belirttiği gibi buraya kavga için değil dostlarından yardım istemeye gelmişti. ''Herkes geride kalsın, sadece Jongdae ve ben gideceğiz.'' Ani durmayla bir gümbürtü koptuğunda Jongdae'yle birlikte Baekhyun'a doğru ilerlemeye başladık. Onlara iyice yaklaştığımızda saygıyla kenara çekilen insanları zaten beklenildiğimizi hissettiriyordu.

''Hoş geldiniz.'' Düğmeleri açık gömleğinin arasından daha önce gördüğüm yara izi görülüyordu. Yüzünde bizi gördüğüne sevindiğini gösteren bir ifade vardı. Atımdan inip ona doğru ilerlemeye başladığımda Jongdae'nin sinirli sesi hareketimi durdurdu. ''Baekhyun!'' Korkuyla arkamı dönüp henüz atından inmemiş Jongdae'nin baktığı yöne baktığımda bir adamın kılıcına uzanmış olduğunu gördüm. Baekhyun'a yaklaştığımı gördüğünde doğal olarak kendi kralını korumak isteyen adam zaten önceden aldığı talimatla ne bana ne de benimle olan herhangi birine dokunabilirdi.

Jongdae'nin yüzü mermer gibi bembeyaz olmuştu ve daha önce görmediğim bir sinirle Baekhyun'a bakıyordu. ''Burada birini öldürmem kıyametin başlaması için yeterli, sakın ona karşı silah doğrultulmasına izin verme!'' Şaşkınlıkla Jongdae'ye bakmaya devam ederken çevremizdeki herkes Baekhyun'un bir bakışıyla ortadan kaybolmuştu.

Burada olmadığın dönemde zaman Jongdae'de bazı yeni şeyler doğurmuştu. Zayıf noktalarını benden bile gizleyen bu adam bana çevrilmiş bir silah gördüğünde deliye dönüyordu. Tekrar Baekhyun'a dönüp yarım kalan selamlaşmamızı tamamlamak için ona sarıldım. ''Bunu ben demeliydim Baekhyun.'' Güldükten sonra aynı şekilde bana sarıldı ve ayrılmadan önce gergin olduğunu hissediyordum. ''Misafirimi neden evimde ağırlamadığımı sorabilir miyim?'' Kahverenginin açık bir tonu olan saçlarını parmaklarıyla geriye doğru taradıktan sonra başını salladı ve ona doğru gelen Jongdae'ye ilerleyip ona sarıldı. Jongdae'nin biraz önceki tavrından dolayı alınmışa benzemiyordu.

''Sizden bir iyilik istemeye geldim.'' Pantolonunun ceplerine soktuğu elleriyle tam karşımızda durup büyük bir anlaşma yapacağa benzeyen bir tavır takındı. ''Karşılığında Selebre'nin askeri gücünü alacağınız bir yardım.'' Jongdae arkasında birleştirdiği elleriyle çevreye tehditkar bakışlar atmaya devam ediyordu, Baekhyun'un dediğini duyunca yanağına vurduğu diliyle ona doğru döndü. ''Şu anda ülkemi tehdit ediyorsun.'' İkimizde Baekhyun'un amacının kötü bir şey olduğunu düşünmüyorduk ama Jongdae sonuna kadar tedbiri elden bırakmayan biriydi.

''Üzgünüm ama peşimizdekiler tarafından tuzağa düşürüldüğümüzde buraya yakındık.'' Şimdi işler değişiyordu, Baekhyun'un bize sığınması her kimden kaçıyorsa onu karşımıza aldığımızı gösterirdi. Elini ensesinde gezdirdikten sonra uyumadığını belli eden gözlerini arkasında kalan devasa kral çadırında gezdirdi.

''Kimden kaçıyorsun Baekhyun?'' Sorumla bakışlarını bana çevirdiğinde gergince baktığı çadıra baktım. ''Yanındaki kim?'' Derin bir nefes alıp güldükten sonra kendine inanamıyormuş gibi başını salladı. ''Bu durum biraz karışık Minseok.'' Jongdae biraz arkamda durmuş kıpırdamadan Baekhyun'u dinliyordu. Üçümüzün ayaküstü böyle bir konuşma yapması gitgide daha garip gelmeye başladı.

''Yok artık!'' Jongdae'ye dönüp şaşkınlıkla baktığı tarafa döndüğümde Baekhyun'un arkasında gelen Chanyeol'u görmek beklediğim son şeydi. ''Yok artık!'' Aynı tepkiyi verdiğimde yeni uyandığı belli olan Chanyeol karışmış siyah saçlarıyla Baekhyun'un arkasında durup koluna tutundu. 

''Chanyeol!'' Şişmiş gözlerini zorla açarak ikimizi de selamladığında Baekhyun yanımıza kadar gelmesine izin vermedi, ona güvence vermediğimiz sürece bize güvenmeyecekti. Karşımda gördüğüm görüntüyü hala anlamlandıramıyordum. Bu ikilinin bir gün yan yana duracağını biliyordum ama uykulu gözleri ve beyaz gömleğiyle bir anda karşımda beliren bir Chanyeol beklemiyordum.

''Tüm deliler bir araya toplanmış,'' Jongdae hala inanamayarak bir Baekhyun'a bir Chanyeol'a bakıyordu. ''Oğlum senin ne işin var burada?!'' Chanyeol omuzlarını silkti. ''Kaçtım.'' Kendimi ailelerinden gizlice evlenen gençlere yardım eden yaşlılar gibi hissederken Chanyeol hala gururlu bir ifadeyle Baekhyun'un arkasında durmuş, gülerek bize bakıyordu.

Soru dolu bakışlarımız üzerinde hisseden Baekhyun bir türlü yerinde duramayan Chanyeol'u sakinleştirip boğazını temizledi. ''Burada anlatılacak bir şey değil, içeri gelin.'' Arkasına dönüp çadıra doğru ilerleyecekken onu durdurdum. ''İkinizde burada kalmayacaksınız, hazırlanın saraya gidiyoruz.'' Jongdae komutanın bende olduğunu söylediği için kendine sövüyordu. Böyle bir durumun neler doğuracağının farkında olduğundan onları tamamen kabul etmenin karşımıza alacağımız onlarca kişi anlamına geldiğini biliyordu. 

Baekhyun ve Chanyeol çadıra dönüp birileriyle konuştular. Jongdae sinirli olduğunu gösteriyordu ama bu durum benim sadece hoşuma gidiyordu. ''En azından bizi öldürmek gibi bir amaçları yok, biraz sakin ol.'' Diğerlerinin gelmesini beklerken komutanlara haber verip hazırlıkların başlamasını söyledim. Birilerini karşıma almaktan kutlama yapacak kadar korkmuyordum. Şehrin her yerinde karşılama için kutlamalar yapılacak, gelişlerinin bizim için bir onur olduğu gösterilecekti. Tabii bu durum delinin birine kaçan oğlanın ailesini sinirlendirecekti ama şu anda bu umurumda değildi. Yanarındaki herkes halkımın arasına bizden biriymiş gibi karışacaktı. 

''Olacakların farkında mısın sen güzelim?'' Etrafta koşuşturan insanlar bizim yanımızdan geçerken bir anda durup selam veriyorlardı. Jongdae'ye yaklaşıp bir elimi göğsüne vurdum ve hatırladığım şeyle gülümsedim. ''Savaşa bile yol açabilecek bir sorun değil mi?'' Gülerek söylediğim şeye kaşları çatık bir şekilde başını sallayarak karşılık verdi. ''Kıyameti koparır değil mi?'' Onunla neden dalga geçtiğimi anlamadığında sinirli bir kedi gibi bakmaya başladı. Onu sinirlendirmek kadar hoşlandığım başka hiçbir şey yoktu.

''Koparmaz Jongdae, koparmaz.'' Rüzgardan dolayı bozulmuş saçlarını düzeltirken ne demeye çalıştığımı halen anlamamıştı. Atıma tekrar binmek için yanından ayırıldığımda ne demek istediğimi merak eden bakışlarını sırtımda hissediyordum.

*** 

Yanımda önüne bakmadan ilerleyen Chanyeol'un  adımlarına onun yerine dikkat etmek zorunda olduğumdan kendimi yeni yürümeyi öğrenen oğlunun peşinden endişeyle ilerleyen bir baba gibi hissettim. Sarayın denize bakan bahçesinde yaptığımız yürüyüş boyunca bakışlarını bir an olsun denizden çekmemiş, büyülenmiş bir şekilde sonu görünmeyen suları izliyordu. 

''Chanyeol, konuşalım mı?'' Yavaşça koluna dokunduğumda doğuştan sürmeli olan gözlerini bana çevirdi ve koluma girip her zamanki gibi uzun uzun övgülerini yağdırmaya başladı. ''Akesyan'ın denizini duymuştum ama bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim Minseok.'' Chanyeol'un ülkesi Kirsi denizden çok uzak dağlık bir yerdi. Senenin yedi ayı karın yerden kalkmadığını duymuştum. Şimdi ise yüzünü okşayan ılık meltem ona inanılmaz güzel geliyordu.

''İstersen denize girebiliriz bu öğleden sonra.'' Hevesle başını salladığında artık sıra benim isteklerime gelmişti ve Baekhyun'dan dinlediğim şeyi birde Chanyeol'un ağzından dinlemek istiyordum. ''Ama önce şu durum hakkında konuşalım.'' Saray köpekleri parlak tüylerini havada uçurarak etrafta koşturuyorlardı, hepsinin boynunda birer değerli taş asılıydı. Chanyeol boğazını temizledikten sonra güzel köpeklerimi izlemeye devam ederek anlatmaya başladı.

''Babamın ölümünden sonra haliyle en büyük abim tahta geçti ve bu durum benim diğer kardeşlerimle birlikte sürgün edileceğim anlamına geliyor.'' Kirsi ve katı kanunları herkes tarafından bilinirdi. ''Babamın büyük bir adam olduğunu herkes bilir, özellikle seksen bir tane oğlu olduğunu bilenler.'' Bunu ne zaman duysam istemsizce gülmeye başlıyordum ama bu sefer ölen kralın arkasında gülememem gerektiğini bildiğimden sessiz kaldım. Adamın tam seksen bir tane çocuğu vardı ve nasıl başardıysa bunların hepsi oğlandı. Bazen bu kadar denemeyi bir prensesi olmasını istediği için mi yaptı diye düşünüyordum, eğer  öyleyse en küçük oğlu Chanyeol'dan sonra pes etmişti.

Bir prensesimin olmasının ne kadar güzel olacağını düşündüm. Olabilecek en güzel tesadüflerin birleşmesiyle meydana gelmiş dünyalar güzeli bir kız çocuğunun sürekli etrafımda koşturma düşüncesi beni heyecanlandırıyordu. 

''Taç giyme töreninin ardından artık beni nereye gönderiyorsa oraya gitmek için bir arabaya bindirildim. Büyük bir ihtimalle beni yoldayken öldürtecekti.'' Kolunu sıvazladığımda bana gülümseyerek baktı. Şu anki halinden hiçte rahatsız görünmüyordu. ''O sırada neler olduğunu Baekhyun daha iyi biliyor, benim tek bildiğim alayın önünün kesilmesi ve herkesin öldürülmesiydi.'' Jongdae Baekhyun'la konuşmak için onu çekiştirdiğinde bende Chanyeol'un ağzını aramak için onu bahçeye çıkarmıştım. 

''Kapılar kilitli olduğundan aşağı inemedim, birkaç dakika sonra kapı kırıldığında gerçekten öleceğimi düşündüm.'' İkimizde güldüğümüzde bunlar yaşanırken Chanyeol'un yüzünün halinin nasıl olduğunu hayal etmeye çalıştım. ''Gelen Baekhyun'muş.'' Aşık çocuğumun bir anlık dalması dudaklarımı kulaklarıma kadar ulaştıracak bir şekilde gülümsememe neden oldu.

''Olanları duyup beni almaya gelmişmiş, Selebre kralının koruması altındaymışım, at üzerinde günlerce durmaya katlanabilirmiş miyim.'' Komik konuşma tarzı yüzünden koluna bir tane geçirdim, o da dilini çıkarıp güldü. ''Aslında bir prensi kaçırarak başına büyük bir bela aldı, abim hem onun hem de burada olduğumuz için sizin karşınızda yer alacak.'' Böyle bir haldeyken peşlerine gönderilmiş cellatlardan iki at ve koca bir bez parçasıyla kaçamayacaklarında bize sığınmışlardı ve ikisine de özür dilemeleri için fırsat vermiyordum. İkisinin de yeri çok ayrıydı ve ne olursa olsun onları kanatlarımın altına almaya hazırdım.

''Anlayacağın büyük abilerinin arkasına saklanmış küçük veletlerden farkımız yok.'' Göz ucuyla tepkime baktığında beklediği sinirli tavır yerine anlayışlı bir gülümsemeyle karşılaştı. ''Her zaman yanınızdayız merak etmeyin.'' Canının beni sinirlendirmek istediğini yerinde duramamasından anlıyordum. Diyecek bir şeyleri vardı ve doğru zamanı bekliyor gibiydi.

''Sonuçta görmüş geçirmiş kişilersiniz, bize yardım edersiniz diye düşündük.'' Bir gün önce yaşadığım şoktan dolayı yaşlanmayla ilgili bir şey duymak gerçekten de sinirimi bozuyordu. ''Yaşlı mı olduğumu ima ediyorsun?'' Kaşlarımı havaya kaldırıp uyarıcı bir bakış attığımda masummuş gibi omuzlarını silkti. ''Yani aramızda bir yüz yaş falan vardır herhalde.'' Dışarıdan bakıldığında yanında oldukça kısa kalıyordum ve aramızda bir fark yokmuş gibi görünüyordu ama konu yaşa geldiğinde Chanyeol henüz dün doğmuş gibiydi.

''Denizde yüzemeden boğulacaksın galiba.'' Tehdidi alsa da pek umurunda değildi. 

''Jongdae'de de bir farklı geldi gözüme..'' 

''Chanyeol!'' Yanımdan uzaklaşıp ağaçların arsına daldığında ona dersini vermek için peşinden koştum. ''Chanyeol?'' Bani beklemeden ilerlemeye devam ediyordu. ''Çok mu farklı geldi gözüne?''

***

''Onu bir süre yanımda tutamam Jongdae biliyorsun.'' Odanın içinde bir o yana bir bu yana dolaşan Baekhyun ellerini çenesinin altında birleştirmiş bir şekilde ne yapacağı hakkında düşünüyordu. ''Ortalığın alevini almadan onu tehlikeye atamam.'' Jongdae böyle bir tehlikeyi göze almanın ne anlama geldiğini biliyordu. Baekhyun ve Chanyeol'u burada tuttukları için Kirsi'yi de karşılarına alacakları kesindi. Onları geri çevirmek gibi bir şey yapamazdı, Chanyeol'u da Baekhyun'u da çok uzun zamandır tanıyordu. Dostlarını bir kurt sürüsünün önüne atmaktansa o kurt sürüsünün hakkından gelmeyi bilirdi.

''Ne yapacaksın?'' Baekhyun ellerini masaya dayayıp ağırlığını bileklerine verdi. ''Grupları bir araya toplayıp olası bir saldırıya karşı önlem alacağım, ayrıca elçiler gelmeye başlayacaktır.'' Günlerdir uyumamasının sonucu olarak ağrıyan başını ovdu. ''Kimseyi hiçbir yere vermediğimi göstermem lazım.'' Jongdae bu kararlılığın karşısında güldü.

''Bizde sadece Chanyeol'un bakıcılığını mı yapacağız?'' Jongdae'nin ifadesinden kabul mu ettiği yoksa defolun mu dediği belli olmuyordu. ''Sizden oldukça büyük bir şey istediğimin farkındayım ama başka bir şansım yok Jongdae.'' Jongdae masanın üzerine kaldırdığı bacaklarını indirip ayağa kalktı ve pencerelerden birine gidip dışarıdaki güzel manzarayı izledi. 

''İstediğin kadar asker al, seninkilerin birleşmesi haftalar alacaktır.'' Günlerdir diken üzerinde durmasına neden olay tam istediği gibi sonuçlandığında rahatlama hissiyle gözlerini kapatıp yumruklarını sıktı. Bu iki adama olan minnetini herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı savaşın ön saflarında gösterecekti.

Jongdae aşağıdaki taş yolda beliren iki kişiyi izlemeye başladığında Chanyeol'a bakıp Baekhyun'un onun için neleri göze aldığını görüyor, Chanyeol'un hemen sağında ilerleyen ve insanı kıskandıracak bir şekilde gülen Minseok'a baktığında hissettiği şeyleri dile bile getiremiyordu. Dalgın bir şekilde ilerleyen çocuğu yanına çekip koluna girmesini izlerken Baekhyun kalçalarını masaya dayamış Jongdae'nin bir şeyler demesini bekliyordu.

''Gerçekten bu kadar çok mu seviyorsun onu?'' Jongdae gülerek Chanyeol'u işaret etti. ''Kaçıracak kadar.'' Baekhyun'da yanına gelip pencereye yaslandı ve kollarını birbirine bağlayarak dışarıda yürüyen ikiliyi izlemeye başladı. 

''Suikasta uğradı Jongdae.'' Bu sözleri en iyi anlayacak kişinin o olduğunu çok iyi biliyordu, herkes bilirdi. Jongdae'nin en zayıf noktasının ne olduğunu şu dünyada herkes bilirdi ve şu anda o zayıf nokta kendinden uzun bir adamın saçlarını karıştırarak onun adımlarına uyum sağlamaya çalışıyordu. Gerçekten onu her görüşünde ilk defa görüyormuş gibi hissettiren bir şeye sahipti. Sanki yere dokunmuyormuş gibi attığı adımlarından parmaklarının diğerinin kolunda gezinişine kadar her bir hareketi adamı kendine kilitliyordu.

''Yapılabilecek en iyi şeyi yapmışsın o halde,'' Eğer Jongdae bir gün ölecekse işte o güne kadar Minseok'u kaybedişinin ızdırabını çekecekti, bunu Minseok bile durduramazdı. ''Onu kurtarmışsın.'' Baekhyun Jongdae'nin yüzünü gölgeleyen kara bulutları fark ettiğinde sessiz kalmayı tercih etti, onun yaşadıklarını bilemeyeceği kesindi.

***

Chanyeol saatlerdir yüzdüğü denizden sonunda çıkabildiğinde bizim yanımıza bahçeye gelip Baekhyun'un yanındaki yerini aldı. Baekhyun Chanyeol'un ıslak saçlarını karıştırıp koca bedenini onun üzerine uzatmasını izledi ve suyun yorduğu çocuğu kollarının arasına aldı. ''Odanız hazırlandı, istediğiniz zaman dinlenebilirsiniz.'' İkisinin de bir süredir uyuyacakları en huzurlu uyku olacağı kesindi ama Baekhyun ılık rüzgarın saçlarını uçuşturmasına izin vererek batan güneşin altında kalmak istediğini söyledi. Onları zorlamadım, Baekhyun yarın gideceğini söylüyordu ve Chanyeol'la uzun bir süre birlikte olacaktık.

''İmkanım olsa denizin ortasına bir ev yapardım.'' Sudan çıkmak istemeyen küçük çocuklar gibi davranan Chanyeol'un dediği şey beni güldürdüğünde onu götürecek onlarca yerin listesini kafamda çıkarmaya başlamıştım bile. Akesyan'da müthiş bir hava vardı ve çetin bir coğrafyada büyüyen biri için cennet sayılıyordu. ''Sana harika yerler göstereceğim Chanyeol. Belki denizin ortasında bir evimde vardır.'' Şaka yaptığımı düşünerek beni ciddiye almadığında yanımda oturan Jongdae söze karıştı.

''Gölün ortasında koca köşkü var Chanyeol, inan bence.'' Gerçekten de gölün ortasına bir köşk yaptırmıştım. Sadece bir kayıkla karşıya geçebiliyordun ve yere kadar uzanan pencereleri açtığında gölün sularıyla karşılaşıyordun. Jongdae ne zaman ortadan kaybolsam beni orada arardı. Bazen kavga ettiğimizde oraya gidiyordum ve o da peşimden tıpış tıpış geliyordu ama haklı olan kişinin ben olmam şartıyla. Aksi takdirde boş yere özür diletemezdin ona. Eğer haklı taraf oysa benimle konuşmayı kesiyordu, ta ki ben bir şekilde gönlünü alana kadar. Ve Jongdae'nin gönlünü almaya çalışmak beni en çok zorlayan şeylerden biriydi.

Doğup yan yana geldiğimiz günden beri oldukça garip olan ilişkimizde kimse kimseyi alttan almazdı. Aramızdaki yazılı olmayan kurallardan biride hata yaptıysan bir şekilde telafi etmekti. Bazen o kadar sinirleniyordum ki onunla dövüşmek için üzerine yürüdüğümde ortamın gerildiğini anlayıp elimden yakalayarak bir şekilde beni kontrol altında alır, nasıl yaptığını bilmiyorum, dans etmeye başlamamıza neden olurdu ve ben buna ölürdüm.

''Jongdae yolunu benden daha iyi biliyor, o götürebilir seni.'' Bir saattir elinin içinde ellerimi gezdirerek oynadığı parmaklarımdan başını kaldırmadan güldü. Baekhyun boğazını temizleyip biraz doğrulduğunda Chanyeol'da onunla birlikte kalktı ve gözlerini ovuşturdu. Şu anki halimiz uzun bir süredir düşünmediğim eski halimi hatırlamama neden oldu. Sıcak yaz akşamlarından birinde sevdiklerimle birlikte terasta oturup sanki hiçbir sorunumuz yokmuş gibi sohbet ettiğimizi hatırlamam ne kadar hoşuma gitse de yine bir burukluk hissetim.

''İkinize de tekrar teşekkür etmek istiyorum,'' Sabahtan beri tekrarladığı sözleri tekrardan duymamak için ofladığımı görünce gülümsedi. ''Burada olmadığım süre boyunca Chanyeol'un güvende olacağını biliyorum, bunun karşılığını ödeyeceğimden şüpheniz olmasın.'' Chanyeol kaşları çatılmış bir şekilde yanındaki Baekhyun'a bakmaya başladığında bir şeyleri bilmediğini anladım.

''Seninle gelmeyecek miyim?'' Jongdae Baekhyun'un bunu söylemediğini bildiğinden derin bir nefes alıp olacakları izlemeye başladı. ''Bir süre burada kalman gerekiyor Chanyeol, seni yanımdayken koruyamam.'' Chanyeol inanamayan gözlerini bir bizim üzerimizde birde Baekhyun'un üzerinde gezdirip histerik bir şekilde güldü. ''Beni tek başına bıraktığında korumuş mu olacaksın?!'' Baekhyun'un bunu beklediği yüzünden belliydi.

''Biz gitsek iyi olacak.'' Jongdae'nin kulağıma fısıldadığı şeyle başımı sallayarak yerimden kalktım ve Baekhyun'un minnet dolu bakışlarına karşılık verip Jongdae'nin peşinden içeri girdim. ''Baekhyun'un hemen mi gitmesi gerekiyor?'' Yanından geçtiğimiz pencerelerden ikisine bakmaya devam ederken düşmemek için Jongdae'nin kolunu girdim. ''Ne kadar erken giderse ikisi için o kadar iyi olacak.'' Haklıydı. Chanyeol'un burada kalmasında bir sorun yoktu ama Baekhyun bir kral olarak burada uzun süre kalamazdı.

''Uzun süredir bir şeyler yapmadık, canım sıkılıyor.'' Odaya girdiğim gibi terasa çıktım ve hala aşağıda olan ikilinin ne durumda olduğuna baktım. Soğuk mermere çıplak kollarımı yaslayarak aşağı sarktığımda Jongdae'de arkamdan gelerek beni kollarını arasına hapsetti ve omzumun üzerinden aşağı bakmaya başladı. Biraz daha konuştuktan sonra anlaşmış olacaklar ki Chanyeol Baekhyun'un boynuna sarılıp çocuğu bağırtacak kadar çok sıktı. ''Ne istiyorsanız onu yapalım efendim.'' Aşağıda durumların iyi olduğuna karar verip Jongdae'nin kolları arasında dönerek kollarımı omuzlarına bıraktım.

''Serin bir yerler gidelim.'' Başını salladı. ''Yarın ata binip ormana gidelim.'' Hoşuma gittiğini belli eden bir ses çıkardığımda tamda her isteğimi otomatik olarak kabul edecek bir halde olduğunu fark ettim.

''Saçlarını boyamak istiyorum.'' Aslında istemiyordum sadece verdiği cevapların en fazla ne kadar absürt olabileceğini merak ediyordum. ''Boya güzelim.'' Başımı geriye atarak yüzüne baktığımda bazen durduk yere sarhoş gibi davrandığını fark ettim. Arada kafası güzelmiş gibi davranıyordu bana karşı ama tamamen kendinde olduğunu biliyordum. Ona bunu sormuştum daha önce, bebeğiymişim gibi davranmak hoşuna gidiyormuş.

''Bıyık falan mı bıraksan?'' 

''İstiyorsan.''

Gözümün önüne hiç hoş olmayan görüntüler geldiğinde başımı salladım.

''Terastan atla desem atlayacaksın.'' Burunlarımızı birbirine sürtüp mermerde duran kollarını belime sardı. ''Eh, boynum kırılır ama..'' Bugün Chanyeol'la beraber yürürken aklıma gelen şeyi ona da söylemek istiyordum. Şaka yaptığımı sanacaktı ama ben bir anda kafamda beliren bu fikre hayran kalmıştım bile.

''Bir prensesim olmasını istiyorum.'' Birkaç saniye durup düşündüğünde acaba beni ciddiye mi aldı diye düşündüm ama ciddi Jongdae komutadan çoktan çekilmişti. 

''Doğurayım.'' Dediği şeyi duymamla başlayan gülmeme o da katıldığında dizlerimin üzerinde duramayacak kadar çok güldüm. Kendisinin de benden bir farkı olmadığından ikimizde dizlerimizin üzerine çökene kadar güldük. Hayatım boyunca verebileceğim en doğru kararı verdiğimi bir kere daha anladım. 

En yakın arkadaşımla, birlikte en çok güldüğüm insanla evlenmiş olmak başıma gelmiş en güzel şeydi. Sonsuza kadar en yakın arkadaşımla bir arada kalmak kadar güzel bir düşünce daha yoktu. 

''Ayağa kalk salak!'' Kendim çok kalkmış gibi Jongdae'yi de kolundan çekmeye çalışıyordum ama mermere bir seksen uzanmış kalkmaya niyeti yoktu. ''Onun yerine sen gelsen yanıma.'' Bulutsuz gökyüzünün altında biraz garip bir şekilde uzanıp hiçbir şey olmayan gökyüzünü izlemeye başladık. 

İzledik, izledik, izledik.

***

''Sakin ol yavrum, diplomatik kriz çıkaracaksın.'' Jongdae ellerini belinin üzerinde bağlamış bir şekilde kraliçesinin yanında duruyordu. Yaşlı kadının bakışlarını fark etmiş olmasına rağmen hiçbir şeyini düzeltmemiş, öldürücü bakışlarını salonun ortasında dans eden ikiliye göndermeye devam ediyordu.

Kim bilir hangi kralın dölü olduğunu bilmediği bir oğlan ve Minseok sadece ikisi oradalarmış gibi dans etmeye devam ediyorlardı. Minseok'un elinde tuttuğu içki her dönüşünde biraz elinin üzerine dökülüyordu ama kafası kim bilir nerelere uçmuş olduğundan farkında değildi. Gri gömleğinin düğmelerini açmış bir şekilde soylularla dolu salonda onların onaylamaz bakışları altında dans ediyordu.

Veliahtları gören herkesin kafasında oluşan fikir şu ortada dans eden çocuğun tahtın sahibi olamayacağıydı ama onun aksine kraliçenin yanında bir asker edası ve küçük bir yerinde bile bozulma olmayan takımıyla duranda tam bir kral havası vardı. 

''Onu durdurmamı ister misiniz?'' Kraliçe yaşlı gözleriyle izlediği şeyden oldukça memnundu ve Jongdae'nin bu hali oldukça hoşuna gidiyordu. ''Niye durduracakmışsın?'' Çatık kaşları ve dik başıyla tıpkı bir heykele benzeyen Jongdae'yi oturduğu yerden süzdü. ''Bir veliahda yakışmayan hareketler yapıyor.'' Bu sinirin nedeninin bu olmadığını bilecek kadar yaşlı olan kraliçe etraftaki ölü insanların arsında kahkahalarını dört bir yana duyuran Minseok'u izleyerek güldü.

''Doğa onu seçtiyse veliaht odur, hareketlerini düzeltmesine gerek yok.'' İkisini de kendi çocukları gibi sevse de söylediği şeye karşı gelmeyeceklerini biliyordu. ''Burası size emanet Jongdae, ben odama çekileceğim.'' Jongdae ayağa kalkmasına yardım ettiğinde odadaki herkes kraliçeye selam vermek için ayağa kalktı. Elini kaldırarak gerek olmadığını belirten bir hareket yaptığında Jongdae kolundan çıkarak salonu terk etmesini izledi. Kraliçenin gidişinden sonra yerine geri oturan Jongdae karşısında başka biriyle dans eden Minseok'un bunu ona sinirli olduğu için yaptığını biliyordu. 

Adını bile bilmediği çocuk giderek Minseok'a yaklaşmaya başladığında burun kemerini sıkıp sabır diledi. Kendine sürekli sakin olmasını tekrarlıyordu ama gözlerini açtığında çocuğu Minseok'un beline sarılmış olarak gördüğünde burnundan çektiği el birkaç saniyeliğine havada asılı kaldı. Bundan sonra Jongdae'nin nasıl ayağa kalktığını ya da çocuğun üzerine yürüyüp yumruğunu yüzüne geçirdiğini pek kimse göremedi ama salona koca bir sessizlik çöktüğünde bu ölümcül sessizliği Minseok'un alkışlama sesi böldü. Bir dövüş izliyormuş gibi kahkaha atıp alkışlamaya devam ederken başını kaldıran çocuğun burnunun kanadığını gördü.

''Diğer veliahdın ben olduğumun farkında değil misin?!'' Yakalarından tuttuğu çocuk şımarık saraylılardan biri olduğunda ikisinin ruh eşi olmasını falan önemsemeyecek kadar şımarıktı. ''Seni gebertsem kim ne yapabilir?!'' Bu sefer çocuğun boynuna yöneldiğinde her şeyi köşede ifadesiz bir yüzle izleyen Minseok yanından koşarak geçen muhafızların Jongdae'yi ayırmaya çalıştıklarını fark ettiğinde kendine geldi.

''Atın şunu dışarı!'' İnsanlar hala şakın bakışlarla olanları izlerken Jongdae ateş saçan gözleriyle Minseok'u arıyordu. Beyaz gömleğinin üzerindeki birkaç damla kan göze çarpıyordu. Jongdae'yle göz göze geldiklerinde tek düşündüğü acaba adını bilmediği şu çocuğun burnu kırılmış mıydı?

Jongdae korkutucu bir şekilde yanına gelip bileğinden yakaladığında elindeki içkiyi tanımadığı birinin eline tutuşturdu. Etraftaki sessizlik hala sürerken Jongdae'nin sürüklemesiyle neredeyse koşarak salondan çıkıp koridor boyunca yürümek zorunda kaldı. Bileğini kıracakmış gibi sıkmasına bir tepki verebilecek durumda değildi, konuşmasa onun için daha iyi olurmuş gibi hissediyordu. Boş bir odaya girdiklerinde arkasından kapanan kapının gürültüsüyle yerinden sıçradı.

''Ne istiyorsun sen benden?!'' Daha önce olmadığı kadar sarhoş olan Minseok ayakta zor durduğundan sırtını kapıya yasladı. ''Salakça bir şey yüzünden özür dilememi mi?'' Minseok'un yüzündeki gülümseme sinirlerini daha çok bozuyordu.

''Yarın çok büyük bir azar yiyeceksin.'' Jongdae sinirle saçlarını çekiştirip güldü. ''Umurumda mı sence?'' Minseok şöyle bir baktıktan sonra bir karar vermiş olacak ki başını hayır anlamında salladı. ''Çok sinir bozucusun.'' Patlamak üzere olan bir volkandan farkı olmayan Jongdae'ye doğru bir adım atıp kollarını beline sardı ve çenesini göğsüne yaslayarak alttan ona bakmaya başladı.

''Şöyle üste çıkmaktansa benimle düzgünce konuş Minseok!'' Minseok'u itmeye çalışsa da diğeri izin vermiyordu. Kafası karışıp dursa da Jongdae'den özür dilemesi gerektiğinin farkındaydı. Ne yaptığı hakkında emin olamıyordu ama haksız olduğunu hatırlıyordu.

''O çocuğun adını bilmiyorum,'' Ellerini yavaşça boynuna çıkarıp ensesine tutunduğunda Jongdae'nin başını gözlerini kaçıramayacağı bir şekilde sabitledi. ''Ama seninkini biliyorum.'' Jongdae'nin onunla temas kurmayan gözlerini takip etmeye başladı.

''Jongdae, Jongdae, Jongdae...'' Dudaklarının arasında bir nefeslik mesafe kalacak kadar yaklaştı. Hala adını söylemeye devam ediyordu. ''Yarın çok büyük bir azar yiyeceksin.'' Artık gözlerini sabitlese de hala sallanmaya devam ediyordu.

''Siktir et azarı.'' Minseok'a karşı duyduğu sinir ve istek birleştiğinde ortaya çıkan şeyden Minseok'un nasıl çıkacağı meçhuldü ama başını sertçe arkasındaki kapıya çarptığında hareketlerine biraz dikkat etmesi gerektiğini fark etti.

Sert öpücüğü ağzında kan tadı bıraktığında bunun içtiği kan rengi şaraplardan değil de dudağından geldiğini anladı. ''Terbiyeli kon-'' Sözünü bitiremeden ağzını içine inlediğinde sanki hiç sarhoş olmamış gibi kendine geliyordu sanki. İki deli birbirlerini öldürecek gibi birbirini öperken Minseok Jongdae'nin ensesindeki saçlarını sertçe çekerek onu uzaklaştırdı. ''Sözümü kesme!'' 

Sürekli birbirilerini öldürme ve birbirleri için ölme arasında gidip geliyorlardı ama her defasında aralarındaki gerilim darmadağın olmalarını sağlıyordu. Birbirlerine karşı olan tutkularının şiddeti her yerde kendini gösteriyordu ve bu durum ne Minseok yüzünden sinir hastası olan Jongdae'yi ne de Jongdae'yi sinir hastası eden Minseok'u rahatsız ediyordu.

***

Bir prensesimiz olsun istiyorum o yüzden eğer bir yerlerden kız çocuğu bulursam şaşırmayın mpreg sevmiyorum o yüzden benden hamile Minseok falan beklemeyin lütfen.

Bu bölüm geç geldi farkındayım.. ama bayaa uzun bir bölüm oldu umarım telafi eder. 😶

Continue Reading

You'll Also Like

91.9K 16.8K 39
Eski sevgilileri seneler sonra milli takım seçmelerinde tekrar karşılaştıran tatami, bu defa aşka değil rekabete tanıklık edecekti. |semetae| - *tata...
27.7K 2K 27
Aşkta zaafların en kötüsü
52K 6.8K 37
you're not weird, you're just you taekook, düzyazı&texting
273K 38.2K 42
kim taehyung'un sırt çantasına kimden geldiği bilinmeyen bir not bırakılır.♡🌸
Wattpad App - Unlock exclusive features