Gökkuşağının gözleri...

By gulparem

31K 2K 35

Toy, yalnız bir genç kız ve gizemli gözlere sahip bir adam... Sadece ikisinin görebildiği büyülü bir bilinmez... More

*** Bölüm 2
*** Bölüm 3
*** Bölüm 4
*** Bölüm 5
*** Bölüm 6
*** Bölüm 7
*** Bölüm 8
*** Bölüm 9
*** Bölüm 10
*** Bölüm 11
*** Bölüm 12
*** Bölüm 13
*** Bölüm 14
*** Bölüm 15
*** Bölüm 16
*** Bölüm 17
*** Bölüm 18
*** Bölüm 19
*** Bölüm 20
*** Bölüm 21
*** Bölüm 22
*** Bölüm 23
*** Bölüm 24
*** Bölüm 25
*** Bölüm 26
*** Bölüm 27
*** Bölüm 28
*** Bölüm 29
*** Bölüm 30
*** Bölüm 31
*** Bölüm 32
Final Part 1
Final Part 2
Son Söz

***Tanıtım & Bölüm 1

1.2K 86 3
By gulparem


Merhabalar,

Rengarenk hikayem ile karşınızdayım :)

Yanımızda görmek istediğimiz, bir ömrü paylaşacağımız kişiyi gözlerine bakarak tanıyabilseydik hayat ve seçimlerimiz ne kadar kolay olurdu değil mi? Peki ya o kişinin sadece bakışlarıyla buluşmak, ona ulaşmakla eş değer olsaydı. İşte ozaman hayat tadından yenmezdi. :)

Benim hikayemde umutsuzca beklediğimiz ve her daim yanıldığımızı düşündüğümüz kalp aynası, ruh ikizleri ile ilgili. Umarım yüzünüze hoş bir tebessüm, kalbinize tatlı bir umut katabilirim. :)

İyi okumalar...

<<<< Okuduğunuz tarihleri eklemeyi unutmayın. 🥰 >>>>

Gökkuşağının gözleri...

Tanıtım

Toy ve yalnız bir genç kız... Gizemli gözlere sahip ve lanetli
olduğuna inanan bir adam...

Sadece ikisinin görebildiği büyülü bir bilinmez... Bir insanı anlamak için sadece gözlerinin içine bakmak yeterli midir?

Peki ya güvenmek için?

Giriş

8 ay boyunca, verimsiz gibi duran bağların, sarım sarım dallanması ve yeşermeleri için uğraşmıştım. Artık kontrol zamanıydı. Asmaların meyvelerini neredeyse tek tek kontrol ettikten sonra, durumlarının iyi olduğunu gözlerimle gördüğümde anca rahat bir nefes alabilmiştim. Aylar önce acı bir hatırayla sadece bir kez gördüğüm ukala patronum kıt kafalılık yapmasa ve doğal gübre kullandırmış olsaydı şimdi bu kadar panik içinde olmayacaktım tabiki. Neyse ki mahsul oldukça iyiydi. Salkımlar olgunlaşmaya başlamıştı.

İhtiyaç listesinden organik gübre istemimin çıkarıldığını gördüğümde küplere binmiştim. Suni gübre daha temiz olabilirdi ama organik gübrenin yerini asla tutmayacağını birçok kez deneyimlemiştim.

"Kıt kafalı züppe... 5000 km uzaktan bile beni sinir etmeyi başarıyor. İsteklerim ve önerilerim önemsenmeyecekse neden buradayım ki."

Eğer bu işe ihtiyacım olmasa bu saygısızlığı hakaret kabul eder çeker giderdim ama maalesef tanımadığım bu şehirde yalnız başıma olarak bu işe çok ihtiyacım vardı ...

***

Sezen, organik tarımla ilgilenmeye dedesinin ufacık bahçesinde kendi çiçeklerini yetiştirerek, mandalina ağacını sulayarak ve dedesi bahçedeki haşeratı yok etmeye çalışırken ona yardım ederek başlamıştı. Çok yorulmuşlardı ama birkaç hafta içinde sebzelerin canlanmış görüntüsünü tüm ömrü boyunca unutamayacaktı. O gün bahçelerde olmalıyım demişti kendi kendine ve bir daha bahçelerden, seralardan hiç çıkmamıştı. Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybeden Sezen'i dedesi büyütmüştü. Sadece dedesi vardı ailesinden geriye kalan. Okul çağlarında neyse ki dedesi sayesinde hiç aile özlemi duymamıştı. Her derdini paylaştığı dedesi hem annesi hem de babası olmuştu genç kızın.

Güzeldi Sezen. Duru bir güzel. Uzun siyah saçlarını annesinden yadigar alırken, normalin üstünde uzun boyunu ise babasına borçluydu. Yeşile çalan kahverengi gözleri yüzüne yer yer saf bir ifade katarken, yer yer büyülerdi. Güzelliğinin farkında bile olmadan dedesi için en iyi öğrenci olmaya çalışırdı. Yıllar akıp giderken tek arzusu yaşı ilerleyen dedesini rahat ettirebilmek olmuştu.

Üniversitenin üçüncü senesinde dedesinin rahatsızlığı baş göstermiş, bakıma muhtaç hale gelmişti. Doktorların ısrarları üzerine dedesinin tek mal varlığı olan evi, Darülaceze'ye hibe ederek yaşlı adamı anca kabul ettirebilmişti. Tek başına ona bakması ve okuması mümkün değildi. Zaten çalışması da gerekiyordu. Çok üzülerek vedalaşmışlardı.

Üniversiteden aldığı bursla tuttuğu tek odalı ev, garsonluk yaparak para kazandığı iş yerine çok yakındı neyse ki. İşe alınmadan önce patronuyla uzun bir konuşma yapmak zorunda kalmış, bu işe ne kadar ihtiyacı olduğunu anlatmıştı. Sonunda işe alınmıştı. Artık hem okuyor hem çalışıyordu. Zordu ama başarmıştı.

Okuldan mezun olduğunda iş başvurulana başlamıştı. Dedesinden ayrılmak istemese de tarımın yaygın işlevi sebebi ile başka bir ilde daha rahat iş bulacağını biliyordu. Türkiye genelinde yapmış olduğu başvurulardan en makul dönüş, Nevşehir'in bir kasabasında genç mühendislere yardım amacı güden ve şarap imalatı yapan Hancıoğlu Şarapları şirketine aitti.

Sezen, mülakat onayını aldığında havalara uçmuştu. Yıllık izin hakkını kullanarak saha araştırmasına gitmişti iki günlüğüne. Fakat Nevşehir'e adımını atar atmaz aşık olmuştu. Şehrin otantik yapısı ve güçlü enerjisi sanki Sezen'i büyülemiş, bağlamıştı. Kiralık evler konusunda da şanslıydı. İstanbul'da ki evinin kirasından daha ucuza ve daha geniş birkaç ev bakmıştı.

İstanbul'a döndüğünde ilk işi dedesinin yanına giderek yeni işi hakkında onunla konuşmak olmuştu. Dedesinin bir süre sonra kendisini tanımayacağını öğrendiğinde derin bir üzüntü duymuş ama kimselere belli edememişti. Dedesiyle uzun uzun vedalaşıp tüm eşyalarını toplayarak istifa etmişti. Apar topar Nevşehir'e geri dönüp sözleşmesini imzalamış ve şirkete en yakın evi kiralamıştı. Küçücük bir evdi ama yeterliydi.

Her sabah 6'da kalkıyor duşunu alıyor en şık kıyafetini giyerek şirkete gidiyordu. Bağları görebilmeyi çok istiyordu. Fakat Genel Müdürleri olan Yılmaz Bey organik tarım konusunda bilgisinin sınanması gerektiğini söylüyor, birçok evrak işi ve sipariş takipleri konusunda kendisini asiste etmesini istiyordu.

Yılmaz Bey yaşça oldukça geçkin ve tonton bir adamdı. Sezen, hala neden emekli olmuyor acaba diye çok kez meraklanmıştı. Her gün masa başında ürün kontrolü yapıyor arta kalan zamanında da Yılmaz Bey'in telefonlarına bakıyordu. Sezen 'iyice sekreter oldum' diye düşünürken Yılmaz Bey'in özel hattı çalmaya başladı.

"Yılmaz Şenova'nın telefonu. Buyr..."

"Dayımı ver"

"Anlayamadım Beyefendi."

"Sana dayımı ver dedim."

"Üzgünüm ama, Yılmaz Bey şuan bir toplantıda. Müsait değiller"

"Ona söyle şuan onunla konuşmalıyım. Hemen telefona gelsin yada hemen git telefonu dayıma ver."

"Bakın Beyefendi, Kurul toplantısını bölemem. Maalesef yardımcı olamayacağım. Bir notunuz varsa toplantı sonrasında kendisine iletebilirim." dedi Sezen sinirle. Bu ukala züppede kimdi böyle? Dayım dayım diyip durduğuna göre Yılmaz Bey'in yeğeniydi. Acaba Tolga Bey miydi?

"Bak sen, Ben orada olmadan Kurul nasıl toplanıyormuş ufaklık? Zamanım yok hemen dedim. Şimdi telefonu dayıma götür."

Sezen, telefondan gelen keskin sesle irkildi. Bir an için izleniyor hissine kapılıp, etrafına bakındı. Kendini bir şekilde göz hapsinde hissetmeye başlamıştı.

"Hemen efendim" dedi gönülsüzce. Züppede olsa arayan Tolga Bey olmalıydı. 'Yandın' diye düşündü. Sessizce toplantı odasına süzülüp, Yılmaz Bey'in yanına yaklaştı. Yılmaz Bey şaşkınlıkla ve hafif bir sinirle bakışlarını genç kıza çevirdiğinde üzgünce telefonu işaret etti. Yılmaz Bey, sandalyesinde doğrularak müsaade istedi. Yaşlı adam odanın çıkışına yönelirken Sezen'de sessizce peşinden ilerliyordu.

"Efendim"

"Ne kıt bir asistanın var. Telefonu sana gerimekten aciz. Toplantıda diyip durdu."

"Toplantıdayız çünkü. Sen neredesin? Seni 10 kez aradım yeni mi dönüyorsun bana"

"Bağlara bakmaya geldim. Toprağa dokunmayı özlemişim."

"Hayır. Bunu yapamazsın sen çalışan değil, bu şirketin başkanısın ve ben senin görevlerini üstlenmekten sıkıldım. Farkındaysan yaşlanıyorum."

"Buda nereden çıktı. Sen eski topraksın hiç birşey olmaz sana"

"Zırvalamayı kes ve kıçını kaldır buraya gel." dedi yaşlı adam telefonu kapatırken, ama bunun Tolga'yı buraya getirmeyeceğine adı gibi emindi.

Sezen, yaşlı adamın sözlerine, farkında olmadan gülümsedi. Yılmaz Bey ile gözleri buluştuğunda, yaşlı adamın bakışları özür dilercesine bakıyordu. Sezen'in gülümsemesi genişledi.

"Kabalığım için üzgünüm"

"Rica ederim. Ben bir şey duymadım." dedi Sezen. Yılmaz Bey elindeki telefonu ona uzattı. Sezen telefonu yaşlı adamın elinden alarak masasına ilerledi fakat hala izlendiği hissinden kurtulamamıştı. Etrafına bakındığında Yılmaz Bey'in dikkatle kendisini süzdüğünü gördü.

Sezen masasına oturduğunda , "Bir şey mi vardı?" diye sormadan edemedi. Yaşlı adam hafif tebessümle "Evet" dedi. Tolga'nın gelmeyeceğinden okadar emindi ki, kurula ne diyeceğini düşünmeye başlamıştı.

"Kesinlikle var..."

***

Yılmaz Bey'in toplantı salonuna ilerleyişini izlerken, haline acıdım. Kurul satış politikasını konuşmak ve kara vermek için toplanmıştı ama kararı verecek kişi ortalarda yoktu. Beni ilgilendiğini düşünerek işime koyuldum. Offf! Gün çok sıkıcı geçiyordu. Evrak işinden oldum olası nefret etmemin sebebini son 2 aydır tescillemiştim. Bağlara ne zaman gideceğimi bile bilemeden günlerimi bu ofiste geçiriyordum. Tamam Yılmaz Beyin odasının hemen önündeki küçük odam çok rahattı. Çayım, kahvem her daim hazırdı ama toprağın kokusunu çok özlüyordum.

Günün sonuna gelmemize rağmen Yılmaz Bey'in Kurul Toplantısı hala devam ediyordu. Tam 5 kez eşinin o cırtlak sesini duymak zorunda kalmış olmam da cabasıydı tabi ki. Sıkıntıdan patlar olmuştum. Dedemi aramak istiyordum ama bunun için cesaretim yoktu. En son aramamda telefona gelmek bile istememişti. Kim olduğumu bile bilmiyordu. Ona gönderdiğim birçok hediyeden sadece kokulu sabunlar eline ulaştığında sesini 2 dakikacık duyabilmiştim. İyice ağırlaşmıştı ve ben yanında olamıyordum.

Masamdan gelen bir ses, düşüncelerimi bölerek beni yerimden sıçrattı. Kafamı kaldırıp baktığımda üzerindeki tişört terden sırılsıklam olmuş ve toprakla güreşmiş gibi görünen pislik içinde dev gibi bir adamla karşılaştım.

"Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim." Plaza kibarlığı iğrenç birşeydi.

"Adın ne?"

"Pardon"

"Sana adını sordum."

Şok olmuştum. Bir işçinin bu kadar küstah oluşu iyice sinirlerimi bozmuştu. Üstelik ayağını masama vurarak çıkardığı ses yüzünden hala kalbim korkuyla atıyordu.

"Öncelikle, Siz kimsiniz ve eğer adımı merak ediyorsanız kendinizi tanıtmadan size adımı veremem."

Bir şirkette çalışıyor olmak iğrenç bir kibarlık gerektiriyordu. Lanet olsun... Adam pis pis gülüyordu.

"Ben sorduğumda cevap vereceksin." dedi. Küstahlığı karşısında bendeki sabır ipleri koptu.

"Heyy, dur bakalım orada. Sen kim oluyorsun da, benimle böyle konuşuyorsun. Öncelikle karşında bir bayan var ayağını masamdan indir."

Evet işte böyle yola gel ukala. Ayağını masamdan indirip yüzüme şapşal bir ifadeyle bakmaya başladı. Sanki şaşırmış gibiydi. Ne sanıyordu acaba kendini? Eli ile kendisini göstererek,

"Bana mı dedin?" diye sordu. Sesindeki şok içten içe beni sevindirdi. Etrafıma bakınarak,

"Burada başka birini görmüyorum. Sen görüyor musun? Hakkın yokken beni korkuttun ve birde saygı mı bekliyorsun?" diye çıkıştım.

Ama nafileydi. Adam gözlerini yüzüme dikmiş aptal aptal beni izliyordu. Gözleri ne renkti bu adamın böyle? Sarı mı? Oldukça tuhaftı. Sanki kendi şaşkınlığının farkına varmış gibi bir anda toparlandı. Yüzündeki şaşkın ifadenin oluşturduğu gevşeklik yok oldu ve kocaman bir kahkaha patlattı. İşte bu en beteriydi. Hızla ayağa kalktım. Bu züppe kendini ne sanıyordu böyle?

"Kendine gel. İçeride bir toplantı var. Gereksiz ve anlamsız tepkilerin yeri değil burası. Farkındaysan burası kurumsal bir şirket ve ..." Hala deli gibi gülüyordu. Ne diyordum ben. Adamın gülüşü öyle içtendi ki başka bir zaman olsa ona hakaretlerimle dünyaları verdiğimi düşünürdüm. Kahkahalarının arasında,

"Sen... Sen beni tanımıyorsun" dedi mucizevi bir şeyi ilk kez kendisi keşfediyormuş gibi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan gülmeye devam ediyordu. Bir dakika bu adamın gözleri koyu mavi miydi? Aklımı kaçırıyordum sanırım. Kafamı kaldırıp floresanları kontrol ettim. Gözlerimi yanılgıya sokuyorlardı herhalde. Neyse ne dedim içimden bana ne!

"Elbette sizi tanımıyorum. Zaten daha önceden tanışmış olsak bile, siz bu haldeyken tanımamım ihtimalim var mı?" diye sordum gözlerimi kıyafetlerinde gezdirerek.

Tamam, biliyorum bende biraz ukalalaşmıştım. Ama bu adam hak ediyordu. Deli gibi kahkahaları kesilmiş, hareketsizce yüzüme bakıyordu, sanki yeniden kahkahalara boğulacak bir yüz ifadesiyle. Ben daha ne yaptığını anlayamadan toplantı odasına doğru ilerledi ve hızla kapıyı açtı.

"Dursana be adam. Ne yapıyorsun ! "

Dinlemiyordu. Ben daha ona ulaşamadan odaya dalmıştı bile. Kapı ardına kadar açılmış girişte dev gibi dikiliyordu. Adamı kenara iterek odaya girdim.

"Çok özür dileriz. Bir yanlışlık oldu." dedim içerideki kurul üyelerinin şaşkın ifadelerine aldırmadan. Adamın karnına sertçe bir dirsek vurarak "Öyle değil mi?" diye sordum sinirle uyaran bir ses tonuyla. Adam ince bir kahkaha sonrasında "Evet... Evet tabi ki bayan ne diyorsa doğrudur. Anlaşılan bu şirkette sözü geçen biri" diye söylenirken, ben tekrar odadaki kişilerden özür dileyerek adamın koluna yapışık odadan dışarı çıkardım.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen böyle. Burası Dingo'nun ahırı mı? Elini kolunu sallayan herkes önemli bir toplantıyı bölemez böyle..." adam hala gülüyor, derin okyanus gözleri ile beni seyrediyordu. O kadar sinirlenmiştim ki, suratına bir tane patlatmak istedim. Ne yapacaktım bu adamla. Ben endişeyle o ise pis bir sırıtmayla birbirimize bakarken, toplantı odasının kapısı hızla açıldı ve Yılmaz Bey göründü. İçim sevinçle dolarken, sinirle gözlerimi adama çevirdim. Gülme sırası bende der gibi hafif tebessümle adama baktım. İçimden az sonra güvenlik gelir ve bu kendini bilmezi nasılsa dışarı atar diye düşünmeden edemiyordum. Toplantının bitişine az önceki olayın sebep olduğu aşikardı.

"Yılmaz Bey, özür dilerim. Ben engellemeye çalıştım. Fakat laf diletemedim. Bir anda odaya giriverdi. Gerçekten çok üzgünüm." Ben mazeretlerimi sıralamaya çalışırken, Yılmaz Bey adama dik dik bakıyordu. Oldukça sinirli olduğu her halinden belli olan yaşlı adam,

"Bu ne hal?" diye sordu. Bu adamı tanıyor muydu yani ?

"Gel dedin geldim. İyi ki de gelmişim." dedi züppe bana sırıtarak.

"Kızla uğraşmayı bırak. Sana gel diyeli en az 3 saat oluyor. Çamurda yuvarlanmaktan asla bıkmıyorsun. Bir... Bir... " Sinirle dişlerini sıkıyordu. Ne yani 3 saat önce bu adamı mı çağırmıştı? 'Ahhh! Olabilir miydi? Olmasın Allah'ım ne olur olmasın'

"İçeri geç seninle konuşmalıyız. Hala kızla uğraşıyorsun. Aptal aptal sırıtmayı kes"

"Çok eğleniyorum. Muhtemelen beni amele sandı."

"Niye şaşırıyorsun, şu haline bir bak. Ben seni yeğenliğime yakıştıramıyorum, Kız seni şirkete yakıştırmamış çok mu?"

İşte olmuştu. Şokla adama bakıyordum. Ağzımın bile açık olduğunu kalıbımı basabilirdim. Bunlar yetmezmiş gibi odadan içeri girmeden önce sinsi bakışlarını yarım bir sırıtışla bana dikmişti. Tanımadığım ve herkes tarafından korkuyla anılan bu adam tarafından tongaya düşmüştüm. Bütün planlarım alt üst oldu. Hayatım boyunca yaşadığım en büyük şok bu olmalıydı. Arkasından bakakaldığım ukala dev benim patronumdu...

Bölüm Sonu ***

Yorumlarınızı paylaşırsanız beni çok mutlu edersiniz.
Şimdiden teşekkürler🙏😉

Continue Reading

You'll Also Like

1M 7.2K 5
Masum Aşk İki insanın karşılarına çıkabilecek zorluklar ve bu zorluklarla baş etmeye çalışmaları. Adem'in yasak meyve yemesi gibi, yasak olana karş...
144K 6.8K 40
09.08.2021 tarihinde Romantizm ve Aşk etiketlerinin 1 numarası... "Önce flört ederdim. Tabi söz konusu sen olunca bu durum oldukça uzun sürerdi çünkü...
10K 1.4K 31
Dünya'nın son savaşını vermesinin üzerinden yıllar geçmiş, köklü ve yıkılmaz medeniyetler tarihin tozlu sayfalarına karışmıştı. Artık yeni bir dünya...
Sessiz (+18) By mry <3

Mystery / Thriller

56.9K 1.8K 34
Fırtına gibi bir kadın. Rüzgar gibi bir adam. Kadın, cinayet kadar gürültülü. Adam, ölüm kadar sessiz. Peki fırtına gibi esen gözünü intikam bürümüş...
Wattpad App - Unlock exclusive features