Çanakkaleye gidiyordum.Sevgilimle.Yalandan olan sevgilimle.Aslında bizzat hocamla.
Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.Ne içimde bir korku ne de heyecan vardı.Düşünmeden çıkmıştım bu yola sanki… O’ndan kurtulmak adına yaptığım bir girişimdi bu, delilik.
Tanımadığım, isimlerini bile bilmediğim hatta resmen şu an yanımda oturan adam hakkında da tek kelime bilmediğim insanlarla zaman geçirecektim,ama koymamalı bu durum bana yalnızlık alışkanlık yaptı zamanla.
Araba sessizdi ama huzursuz edici bir sessizlik değildi bu aksine buradan bakınca Ender gayet mutlu bile görünüyordu.
Etrafıma sarsak sıkkın bakışlar atarken biraz hareketlenmiş olmalıyım ki “Söyle artık Selin.” Dedi
Dudaklarımı sıktım ve sözcüklerimi iki dudağımın arasında tutamadan konuşmaya başladım.
“Senin hakkında tek kelime bilmiyorum, neyi seversin neyi sevmezsin, ailendeki insanların ismi, huyları… Hiçbir şey bilmiyorum. Bizim sevgili olduğumuza kimse inanmaz, bu bana biraz saçma geliyor.” Dedim
Bana bakmadı ama gülümsedi, ta gözlerine kadar… Gözleri gülümserken küçülmüştü. Öylece adamın yüzüne bakarken buldum kendimi ve silkelendim hemen.
“adım Ender, yaşım 31, Bilkent üniversitesinde İngilizce alanında bir profesörüm. Beyaz renk favorimdir, Beşiktaşlıyım, en sevdiğim yemek kuru fasulye, biradan nefret ederim, marka olmayan hiçbir şey giymem, pazardan terlik alımına karşıyım, kol düğmesi ve saat takıntım var, isyankar tipleri sevmem, bebek gibi konuşan kızların ağzına bir gün tokatı yapıştıracağım ve ayrıca dar pantolon giyen erkekleri samimi bulmuyorum. Yengeç burcuyum ve evet burçlara inanıyorum ama gazetelerden günlük burç yorumlarını takip etmiyorum. Ha birde pislikten kirden nefret ederim. Evet küçük hanım benden bu kadar.” Dedi ve gülümsedi.
Tüm bir konuşma anı boyunca adamın yüzüne hayran hayran baktım ve beklide bu gezinin çok sıkıcı olmayacağını düşünmeye başladım. Aslında şuan bocalıyordum sonuçta ben bu adamı öldürecektim yahu!
Ama hala ailesi bir muammaydı.
“Ailen…” dedim ve hemen ne demek istediğimi anladı hafifçe direksiyona vurdu ve “aa evet onlar..” dedi
Bekliyorum dercesine bir bakış attım.
“Annem Gülay, İngilizce öğretmenidir kendisi, kökenlerim belli yani… Annemi daha fazla anlatmayacağım beklediğin gibi biri mi olacak kendim görmek istiyorum ama sıcaklık bekleme bence.” Dedi ve sinsice gülümsedi
“korkmalı mıyım?” dedim ve bende sinsice güldüm. “belki…” dedi
Aslında hiç korkmuyordum, hele oğlundan sonra korkmak tam bir saçmalıktı.
Egodan bozma adamın annesi de ancak oğlu gibi olabilirdi.
“Babamın adı da Zafer kendisi mütahit ve kordonda bir cafenin işletmecisi. Uysal biri aslında ama yine de çok fazla tiyo vermek istemiyorum. Kız kardeşim var bir de Şeyda evlenecek bakalım hanfendi 6 yıllık sevgilisiyle sonunda, çok uzatmaya gerek yok klasik kız işte kendisi.” Dedi ve kestirip attı.
“çok şey öğrendim ya sağ ol.” Dedim. Sinir olmuştum sanki söylese bi tarafına bir şey olacak
8 saatlik yolu neredeyse bitirmiştik bence 3 saatimiz kalmıştı varmamıza. Balıkesirin çıkışında bir restoran bulduk ve arabadan indik.
Acıkmak bir yana susamıştım, arabadaki sular artık yeterince soğuk değildi.
Enderi beklemeden restoranın merdivenlerine tırmanmaya başlamıştım bile. Böyle zamanlarda ikimizde sessiz oluyorduk. Ortak yönlerimiz de pek yoktu zaten.
Cam kenarında bir yere oturdum, oda tam karşıma geçti. 4 Tane lahmacun ben, 3 tane lahmacunu da o sipariş etmişti ve bana “ayı mısın?” bakışı atmıştı.
“Evet, evet… biliyorum tam bir ayıyım.” Dedim ve mutluca gülümsedim, mideme girecek lahmacunları düşünerek mutlu oldum.
“tipte bi sakatlık vardı zaten.” Dedi.
Gözlerim yerlerinden çıkacakmış gibi oldu ve ona “ne diyon dayı sen?” bakışı atarak içten köpürmeli dıştan meltem rüzgarları estiren cici sözler söyledim sadece.
Lahmacunlarımız gelince mutlu bir şekilde şakıdım ve alkış yaptım.
Ender beyin rahat olduğu pek görülmez ya;
“Tamam, çok ısrar ettin benim lahmacunları da sana vereceğim.Sırf sen açma kalma diye yaptıklarıma bak, gözlerim yaşarıyor.” Dedi ve tabağındakileri benimkine boşalttı.
Normalde kızlar karizmayı çizdirmemek için bağırır çağırır sen kendini ne zannediyorsun nidaları atardı belki ama şu anda o kadar açtım ki hayır demedim.
“Çok sağ ol, çok acıkmıştım.” Dedim. Lahmacunumun içine biraz salatadan ekleyip dürüm yapıp ısırdım ve ağzım dolu bir şekilde sırıttım.
Ender’in bir kaşı ufaktan seğirmeye başlamış ve eli havada kalmıştı.
“kusacağım, kusacağım.” Diyerek sandalyesini kaydırıp ayaklandı.
“Ne var, noldu?” dedim ve kolunu çektim. Tuttuğum kolunu silkeledi ve “Yağlı ellerinle koluma dokunma!” diye bağırdı ve kafasını tırmıklarcasına kaşıyıp dışarıya çıktı.
6 tanesini yemiştim ve sonuncusunu yemeye takatim kalmamıştı, ellerimin yağını temizlemek adına tuvalete gittim. Çıktığımda Ender’in araba da beklediğini gördüm. Hızla merdivenlerden inip arabaya bindim.
“Niye yemedin ki? Acıkacaksın!” dedim. Tamam belki ağzı dolu bir şekilde gülmek doğru değildi ama ne yapabilirdim!
“Sen kendini görmedin galiba, iştah kalmadı ki.” Dedi.
Gözlerimi yere eğdim.
“ Evet iğrençti, özür dilerim.” Dedim
Gözlerini devirdi ve vitesi çevirip arabayı çalıştırdı.
“Bu arada annem öpüşüp sarılmaktan hoşlanmaz, yeltenme bile, üstüne alınır, sen üzülürsün tamam?” dedi.
“Elini sıksam yeter diyorsun?”dedim
“Yeter.” Dedi ciddi bir sesle ve biraz sıkkın.
Ağzımı daha fazla sıkı tutamadım ve
“Beni idare ediyorsun değil mi?” dedim.Cevabı canımı acıtacağını bildiğim halde yine de sordum.
“Çok mu belli oluyor?” dedi. O kadar gıcıktı ki söylediğim her şeye soruyla cevap veriyordu. Demek idare ediliyordum…
Bir anda hırslanmıştım “Döndüğümde bitmiş olacak değil mi?” dedim sıkılı dişlerimin arasından ve içimden bir an en başından beri bana yaptığı her muameleyi ona yedirmek istediğimi düşündüm. Beni üzdüğü, utandırdığı,sinirlendirdiği her an için pişman olsun istedim.
Asla bir hata yapmayacaktım mesela şu iki gün içinde, ona yüz vermeyecektim ama kırmayacaktım da… Sadece geriye dönerken çanakkale’den şuan bana iğrentiyle bakan bakışları değişsin ve bana hayretle baksın diye diretiyordum kafamda.Ve yapacaktım da.
“Bitecek…” dedi biraz sıkkın bir şekilde.
Konuşmadım ama başımı salladım.
2 saat sonra Çanakkale merkezden içeriye girmiştik. Çanakkale’nin içinde biraz daha ilerledik ve iki katlı bahçeli bir evin önünde durduk.
Açık olan kapıdan sarı uzun tüylü bir köpek dilini dışarıya sarkıtarak hızla arabanın yanına gelip kuyruk sallamaya başladı.
Ender “İşte benim oğlum.” Diyerek kapıyı açtı ve köpeğe sarılıp oynadı. Bir an beni bir heyecan almıştı, nerde ne yapacaktım, nasıl davranacaktım bilemiyordum.
Ender köpeği bırakıp bana döndü ve birkaç saniyeliğine taa gözlerimin içine baktı, ikimizde gergindik. Yanıma geldi ve kulağıma fısıldadı.
“Bana yardım et.”
O kadar yakın duruyorduk ki dikildiğinde burnu kulağıma değiyor ve gıdıklanıyordu, resmen kızarmıştım, emindim.
Ender kıpırdamıyordu, benden bir işaret bekliyor gibiydi. Eli bir anda koluma değdi ve bütün vücudum elektrik yemişcesine gerildi. Parmakları yavaşca kolumun aşağısına doğru kat ediyor, iniyordu. Eli elime değiyordu ve parmaklarını tek tek parmaklarıma geçirmeye başladı. Sanki her parmağımın üzerinde özenle oyalanıyordu. İstemsiz gözlerimi yumdum ve içimden “bu da neyin nesi?”diye sayıkladım
Gözlerimi açtığımda Ender yürümeye başlamıştı ve gülümsüyordu. Benimde gülümsemem gerektiğini düşünerek yüzüme bir ifade kondurmaya çalıştım.Kapıdan ikimiz beraber girdiğimizde o kadar gergindik ki…
İçimden ya bana inanmazlarsa, ya oyun oynadığım anlaşılırsa, ya da ailesi beni tersler, küçük görürse diye mırıldanıyordum. O kadar endişeliydim ki bu işe evet dediğimde ki aklım neredeydi diye bir saniye düşündüm.Her şeyi batıracaktım sanki.
Ama sonra bir anda restoranda olanlar geldi aklıma. Nasıl her şeyi iyi yapacağıma dair verdiğim sözler… Başımı biraz dikleştirdim ve korkumun üzerine gittim.
Ender zili çaldı.
O büyük an.
Kapı açıldı saçları fönlenmiş 50li yaşlarında bir kadın boynunda asılı duran gözlüğü takarak kocaman gülümsedi ve tüm içtenliğiyle
“Oğlum…” dedi ve oğluna sarıldı… evet bayağı sarıldı.
“Enderim…” diyerek mırıldanıyordu. Bu adam kaç zamandır evine gelmiyordu acaba?
Gülay hanımla Ender ayrılınca gözleri bir bana bakıyordu bir annesine, onun için o kadar zor bir anmış gibi duruyordu ki…
“Annecim bu Selin..” dedi elini kaldırıp koluma dokunarak.
Kadın bana güzelce gülümsedi ve elini uzattı aha tam tahmin ettiğimiz gibi…
Tüm samimiyetimi kullanarak kadının elini sıktım.
“Bilmez olur muyum? Ne de çok bekletti hanımefendi bizi.” Dedi
Kaşlarımı çatarak Ender’e döndüm ne oluyor diyerek. Ama Ender benden yana hiç bakmıyordu.
Ben bir şey demeyince kadın evhamlandı ve
“Yani Ender’in suçu..” diyerek işi geçiştirmeye başladı…
Bizi evine davet etti ve içeriye girdik. Eve girdiğiniz gibi ahşap kokusunu alıyordunuz çünkü girişte üst kata çıkan büyük ahşap bir merdiven vardı. Merdivenin sol tarafı salondu ve antikayla döşenmişti, her şeyin ne kadar ince düşünüldüğü o kadar belliydi ki.
Ama asıl önemli olan salondaki insan kalabalığıydı. Düğün sebebiyle ev doluydu.
Herkes “ Ender geldin mi oğlum?”
“Hayta hep sona kalıyor.”
“Görmeyeli ne kadar büyümüş.”
“Arayıp sorduğu yok hayırsızın.” Tarzı tonlarca cümle duyduğum doğrudur.
Ama benim arkadan geldiğimi görenlerden sadece tek cümle duyuyordum.
“Bu o mu?”
Ender hızla bana dönüp beni kendine çekti ve elini belime sardı. Elimden geldiğince rol kesmek için kafamı kaldırıp yüzüne “aşkla” gülümsedim.
Ender bir kahkaha attı ve herkesi susturdu.
“ Biliyorum. Çok uzun zamandır meydanlarda görünmedim vs. ama bunların hesabını daha sonra versem? Çünkü şuan size daha önemli bir şey söylemek istiyorum. Şu an yanımda olan bu bayanın adı Selin ve benim sevgilim.” Dedi ve gözleriyle etrafı taradı ve birkaç saniye sonra kalabalıktan ses gelmeye başlamıştı ve bende kızarmakla meşguldum o sıra.
“Selini bilmeyen mi var oğlum.” Dedi birisi.
Kurşun yemişe döndüm ve sesin geldiği yöne baktım. Oldukça yaşlı bir adamdı muhtemelen Enderin dedesiydi. Ama asıl aklımı karıştıran adamın benden bu kadar emin bir şekilde bahsetmesi içimi sıkmıştı… Sanki daha derinlerde bişeyler vardı.
Enderin eli huzursuzca belimde oynadı. O kadar net bir hareketti ki bir terslik olduğu belliydi. Elini belimden çekti ve bana koltuktan yer açıp oturmamı söyledi.
Bana döndü ve “Su ister misin canım?” diye sordu.
“Lütfen.” Dedim ve gülümsedim. Ender de bana gülümsedi ve gözden kayboldu.
Yanımdakilerden birinin omzuma dokunduğunu hissettim ve başımı döndürdüm.
Gülümseyen bir adam vardı karşımda ama sadece dudakları gülümsüyordu,gözleri sanki erimemiş buzların izlerini taşıyordu.
Elini uzattı ve “Ben Zafer Bey, Ender’in babasıyım, az önce tanıştırılmadık, ah Ender!” deyip, gene o yapmacık gülümsemelerinden birini verdi bana. Elimden geldiğince soğukkanlı davranarak gülümsedim ve “ memnun oldum Zafer Bey.” Dedim.
Biraz muhabbet ettik ve –artık sıkılmıştım- Enderin halen daha ortalarda görünmediğini fark ettim. Başımla Ender’in gittiği yola bakıyordum belki bir ihtimal çıkarda, beni kurtarır diye…
Ve bir kez daha kendime hayret ediyordum… O kadar ilginçti ki zamanında nefret ettiğim adam şu an kurtarıcım oluvermişti.
Zafer bey konuşmaya devam ediyordu ve sorduğu soruyla birkaç saniye durakladım.
“Anneniz, babanız ne yapıyorlar?” dedi ilgiyle.
Annem, babam ne yapıyordu… Bilmiyordum… Rüyalarımda görüyordum ama yüzleri hep bulanıktı. Depremi hatırlıyordum… Babamı, kollarının arasında oluşumu… Annemi hatırlıyordum, babamın adını seslenen çığlıklarını… O kadar dalmışım ki Zafer bey koluma dokundu.
“iyi misin?” dedi
“Evet, sağ olun.” Dedim.
Cevabımı bekliyor olmalıydı. Ona bir cevap vermeliydim, ve bunu çabucak yapmalı diye geçirdim içimden.
“İkisi de vefat etti.” Dedim ve gelen o gözyaşlarını geldiği yere göndermek için gözlerimle yukarıya baktım.
Koltuğun kenarında oturan Zafer bey önce yavaşca koltuğun koluna vurdu ve “Anladım.” Diyerek ayaklandı.
İyi dileklerini bulunmadan, yüzüme bakmadan çekip gitmişti. Evet bu devirde annenizin babanızın olmaması bir kusurdu. Ve ben bunun ezikliğini hep hissedecektim. Bir başımı nereye gömsem diye düşünürken Gülay hanım geldi ve elimi ellerinin içine aldı, o kadar şaşkındım ki…
“Dinlenmek, uyumak ister misin tatlım?” diye sordu biraz buruk gülümsemesiyle, sanki tüm konuşmadan haberdarmış gibi…
Ender halen daha gelmemişti…
“Ender?” dedim sorar gibi
“O yemek yiyor şimdi. Hadi kızım sen yukarıya çık ve uyu. İhtiyacın olacak dedi.” Bu soğuk kadın bir an o kadar şevkat dolu gelmişti ki. Başımı salladım ve üst kata çıktım.
Kimse bana odamı göstermemişti ve bir sürü oda vardı. Odaları tek tek açmaktan başka bir şansım yoktu.
Tek tek açtığım odaların çoğu yataklıydı. Acaba Ender’in odası hangisi diye de meraklanıyordum.Bir tane odayı daha açtım ve bavullarımın yerde olduğunu gördüm. Demek benim odam burasıydı. Ender’in odasını bulamadan önce kendiminkini bulmuştum…
İçeriye girdim ve üstümü değiştirme ihtiyacı hissetmeden kendimi yatağa attım. Bir an için kalkıştığım işin boyutunu düşündüm. Zafer Bey’in bana yaptığı ayıbı… Annesinin sonradan bana olan yakınlığı… Ah en önemlisini unutmayalım Ender…
Sanki ona olan sinirimden, kinimden fersah fersah uzaktaydım. Sanki tanımadığım onca insan içinden en çok tanıdığım, güvendiğim, bildiğim insandı. Tüm bilinmezlikler içinde tek bilinen… Kendimi yabancı hissetmediğim tek liman gibi sağlam ve güvenli… Burada bulunduğum süre boyunca, sanki bir birey değildim.. Her şey ender’e bağlı olmuştu.
“Ender nerede?”
“Ender bu kim?”
“Ender şu…”
“Ender bu…”
“Endeer.”
Ama inan kızmıyordum kendime bu sefer…Belki de dedim, belki de iyi biridir. Belki de beklediğim kişidir.
Düşünürken uykuya dalmıştım. Ne kadar uyuduğumdan haberim yoktu bu rahat ve hafif yatağın içinde.Kapının hızla açıldığını duydum ve bir kız sesinin adımı çığırdığını işittim ama gözlerimi açmak istemiyordum.
Gözlerimi hafif araladım ve yatakta oturan ve bana gülümseyen bir kız gördüm, kahverengi gür saçları, sürmeli gibi olan gözleri ve dolgun dudaklarıyla çok güzel bir kızdı.
Uykulu bir halde bende ona gülümsedim.
“Ben Şeyda, Ender’in kardeşi. Burada değildim, tanışmamız geç oldu.” Dedi
“Haklısın, tanıştığıma memnun oldum.” Dedim adımı söylemedim, bildiğini düşündüm
Zaten o da sormadı.
“Ben ve eşim sizi kordona götürelim dedik, bize katılır mısın?” dedi. O kadar kibardı ki… Sonra gözlerim kapıdaki iki adama takıldı biri Ender’di diğeri büyük olasılık Şeyda’nın eşi.
Başımı Ender’e çevirdim ve bir cevap bekledim, inanmıyordum kendime resmen Ender’den onay bekliyordum.
Beklediğim onay çok gecikmeden geldi ve başını sallarken gülümsedi.
“Evet, evet tabiî ki katılırım.” Dedim.
Kız kocaman gülümsedi ve “Çok iyi o zaman sen burada hazırlan, yemeği de dışarıda yeriz. Biz seni aşağıda bekliyoruz.” Dedi ve üçüde kapıdan çıkıp gittiler.
Bir anda elim kolum birbirine girdi. Ne giyecektim ne yapacaktım? Ya Ender’i utandırırsam? Ne zamandan beri Enderi utandıracağım kaygısı taşıyordum onu da bilmiyordum, ayrı mesele.
İçimden birkaç defa ‘iyi olacak, iyi olacak’ diye sayıkladım ve birkaç derin nefes aldım boğuluyormuşçasına. Şu 2 gün hemen geçsin istiyordum. Bildiğim, güvendiğim, basit yurt odama, okuluma, arkadaşlarıma en çokta Ahmet’e dönmek istiyordum.
Beni bilerek aramıyordu beklide. Benden bir arama bekliyordu. Haklıda onu aramalıydım, ama şimdi değil.
Dar koyu bir pantolon giydim altına siyah asker botlarımı çektim üstüne gömlek ve turuncu uzun kollu bir süveter giydim. Saçlarımı salıp biraz şekil verip dişlerimi fırçaladım. Gözlerime biraz rimel sürdüm. Ve sanırım gitmek için hazırdım.
Kapının kulpunu yavaşça açıp gene yavaşça kapattım sanki birilerini rahatsız etmekten korkarak.
Gözlerimi duvara çevirdiğimde kollarını bağdaş yapan duvara dayanıp bana bakan Ender’i gördüm. Keskin çenesi, ve bana bakışıyla çok erkeksi duruyordu. Üstüne giydiği kavun rengi gömleğin kollarını sıyırmıştı ve geniş omuzlarından daralarak giden bu gömlekle oldukça görkemli görünüyordu.
Bakışlarından bir şey düşündüğü belli oluyordu, beni beklediğini de tahmin etmek zor değildi. Kapının önünde dikilmeye devam ederken gözleri gözlerimi buldu. Karmakarışık bakıyordu. Sanki bir şeyler söylemek istiyor ama cesaret edemiyordu.
Sert bir şekilde konuşmaya başladı.
“Hazırsan gidelim artık.” Dedi.
“Alt tarafı dışarıya çıkıyoruz. O zaman bile bu kadar sinir bozucu olmak zorunda mısın?” dedim dişlerimin arasından. Ellerim istemsiz kasılıp geriliyordu.
“Bak canım bizim seninle o tarz bir ilişkimiz yok, hatırladın mı? Heyyyyoooo bana bak! Bunların hepsi saçma bir oyun!” diye hırladı.
Bir anda neden böyle davranmaya başladığını bilmiyordum.
“Neden şuan bana kızıyorsun? Yanlış bir şey yapmadım ki!”
Gözlerinden biraz olsun kendini kaybetmişlik hissinin azaldığını gördüm.
“neyse ne.” Dedi ve kestirip attı.
Önden yürümeye başladı. Hem beni bekliyor hem de öncen çekip gidiyor diyerek iç geçirdim. Merdivenlere yaklaşırken,
“Koluma gir.” Dedi fısıltıyla ve kolunu uzattı.
“Memnuniyetle.” Dedim sıkılı dişlerimin arasından.
İkimizde yüzümüze bir gülümseme formu vermiştik ama aslında ikimizde gülümsemiyorduk, her şey sahteydi.
“bir üniversite öğrencisiyle bunları yapabiliyor olmam...” diyerek bir cümleye başladı ve sonra bu durumdan sıkılmışçasına inledi ve cümlesini tamamladı,
“beni ucuzlatıyor.” Diyerek bitirdi.
Sinir içimde hat raddeye çıkmıştı gözlerimi ona çevirdim ve koluna asıldım dönüp gözlerime bakması için.
“Unuttun mu? Sen yalvardın bunu yapmam için. Şimdi mi aklına geldi ne kadar ucuz olduğun?” dedim.
Gözleri böyle bir cümlenin gelmesini beklemiyormuşçasına büyüdü, ağzı ince bir ip halini aldı.
“Emin ol, ikinciye yapmayacağım bir hata bu sadece.” Dedi hışımla.
Demek bir hataydım. Demek hata olarak görüyordu beni. Nasıl bu kadar kolay yaralayabiliyordu acaba?
Gözlerimi başka yöne çevirdim, yüzüme bakıp üzüldüğümü görsün istemedim. Merdivenin sonuna geldiğimizde Şeyda ve eşi aşağıda bizi bekliyorlardı.
Şeyda elini bana doğru uzattı ve uzatılan eli tuttum ve dışarıya çıktık. Enderi dönüp bakmayarak arkamda bırakmıştım.
“Ne yapmak istersin tatlım?” diye sordu gülümseyerek.
Kendimi Enderle ilgili her şeyi unutmaya zorlayarak,
“Yemek.. yemek harika olurdu.” Diyerek mırıldandım.
Daha sonra Ender’in yanıma gelip yavaşça koluma dokunduğunu hissettim.
“Hayatım arabam şu tarafta.” Dedi ve beni Şeydanın kolundan çıkararak elimi tuttu.
Şeyda şaşkın bir bakış atıp gülümsedi ve “of Endeer.” Diyerek bağırındı.
Ender elimi tutmayı hala bırakmamıştı ve elimi kurtarmak için çabaladım. Ama bu sefer daha sıkı tutmaya başladı. Arabaya ulaşana kadar ellerim Ender’in ellerinin sıcaklığına bulaşmıştı, ve bu sıcaklığın Ender’den mi yoksa kendinden mi kaynaklı olduğuna karar veremiyordu.
Benim için arabanın kapısını açtı –lütfetti beyfendileri-.
Arabaya bindim ve onunda binmesini bekledim.
Araba binip koltuğuna yerleşti. o sert ifadesini takındı ve motoru çalıştırdı. Yüzüme bir an bile bakmıyor konuşmuyordu.
Neye bu kadar kızdı bilmiyordum. Ankaradan buraya gelirken yolda bile böyle davranmamıştı bana.
“Konuşmamız gerek.” Dedim.
Umursamazca “olur.” Dedi.
İçimden seviyesiz salak diye geçirdim.
“Bak. Bana pislik yaratmaktan vazgeç. Buraya beni sırf kendi menfaatlerin için getirdin. O yüzden beni kırmaktan, üzmekten vazgeç. Buraya güle oynaya gelmedim, gelmek istemedim. Sırf senden kurtulmak için yapıyorum bunu. Ben sana tek kelime kötü söz söylememeye çalışırken sen sürekli beni aşağılıyorsun! Aşağılıyorsun da sen kim oluyorsun?” dedim. Derin bir nefes aldım ve sustum.
Yola bakmaya devam ederek,”bitti mi?” dedi.
İsyan edermişçesine “Evet!” dedim.
Bir anda bir pislik gibi sırıtmaya başladı ve “Sadece 2 günüm kaldı değil mi?” dedi. Ve sonra devam etti “Bu iyi.” Dedi.
Başta ne kastettiğini anlamadım ama ikinciye düşündüğümde bana eziyet etmesi için 2 günün kaldığından bahsettiğini anladım.
“Çok yazık.” Diye mırıldandım hayal kırıklığıyla.
Arabayı sağda bir yerde durdurdu ve hemen kapıyı açıp aşağıya indim. Onu beklemeden kaldırıma geçtim ve içimden rol yapmak yok artık diye geçirdim.
Artık rol yapmayacaktım. Ne olursa olsun yapmayacaktım. Şu anda beni anlamayan bir adamın ne sevgilisi ne de kölesi olacaktım. Arkamı dönüp etrafa bakındım ve bir saat kulesi gördüm. İzmirdeki kadar büyük olmasa da güzel gözüküyordu.
Şeyda ve eşi Cihan yanıma geldiler ve beklemediğim bir şey oldu.
Cihan ilk defa bana laf attı, “iyi misin Selin?” dedi bir terslik olduğunu hissederek.
“Önemli bir şey yok, ufak tartışmalar.” Diyerek yanımıza geldi Ender. Tam ağzımı açıp Cihana cevap verecektim ki,
“Bunu hep yapıyoruz.” Dedi bana dönüp sahte bir gülüş vererek.
Gözlerimi devirip başımı salakça salladım ve gözlerimi ondan uzaklaştırıp etrafa bakınmaya devam ettim. Karşıda bir iskele vardı ve deniz kenarına yakın bir yerde duruyorduk. Oraya gidip bir bank bulup oturmak istedim. Tek başıma, kimse olmadan…
Düşünmek istediğim o kadar çok şey vardı ki… Bir an onlarla takılıp yemek yemeye bile gitmek istemedim. İştah bile bırakmamıştı bende.
“Hadi şurada bir İskender yiyelim.” Dedi Şeyda eliyle restoranı göstererek.
El mahkum başımı salladım. Şeyda bana güç verirmiş gibi gülümsedi ve Cihan’ın elini tutara yürümeye başladı. Ender önümdeydi bana bir bakış attı ve yanıma geldi.Elimi tutmaya kalktı ve hızla elimi çektim.
“Sakın..” dedim
“Sakın deneme bile.”
Bana uzun uzun baktı ve usanmış gibi önüne dönüp adımlarını hızlandırdı ve arkadan yürümeyi sürdürdüm.
Restorana girip yerlerimize oturduk. Cihan siparişleri verdi ve kendi aralarında konuşmaya başladılar.
Hiçbir konuşmayı dinlemediğim gibi hiç birine de katılmadım. Şeyda ilgimi çekmek için bir çok şey anlatmıştı ama dönüp bakmadım. Moralim o kadar bozuktu ki.
Şeyda dudaklarını kemirdi ve elini elimin üstüne koydu, “ iyi misin? İyi görünmüyorsun.” Dedi.
Yorgunmuşum gibi başımı salladım ve “Biraz yorgunum.” Dedim.
“Keşke uyandırmasaydım .” dedi pişmanmış gibi yaparak.
“Hayır saçmalama! O yüzden değil..” dedim. Yorgundum çünkü nedeni yanımda oturan ve dönüp tek kelime etmeyen bu adam yüzündendi.
Yemeklerimiz geldi ve gergin bir şekilde herkes yemeğine odaklandı. Kimse konuşmuyordu ta ki Cihan ortaya bir laf atana kadar,
“Çaylarımızı babamın mekanında içeriz değil mi?” dedi.
Şeyda ellerini çırpıp “harika fikir.” Dedi
Gözlerimi Ender’e çevirdim.
“Önce kordonda bir tur atalım. Ne dersin Selin?” dedi. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi
“Bana fark etmez.” diye mırıldandım. Bana kalsa bi otobüse atlar yurt odamın sıcak yatağına atardım kendimi ama neyse.
Kordonun bir başından bir başına gezmeye başladık. Karşıdaki dağda “dur yolcu”nun duvardaki işlemesi ve dalgalanan Türk bayrağıyla bir an buranın büyülü olduğunu düşündüm. Kordon boyu sesleri duyulan denizin şıpırtısı ve sessiz esintisi yüzüme vuruyor sanki yüzümü daha da mazmunlaştırıyordu.Kızını oğlunu alıp çıkmış analar babalar sessizce hoşsohbetle yürüyüp geçiyordu yanımızdan. Çocukların elinde balon kimisinde pamuk şeker mutlu bir şekilde koşturuyorlardı ailelerinin etrafında. Kim yaşlı neneler, başıboş insanlar kumruları seyrediyor ya da bir şeyler atıyorlardı. Erkekli kızlı kalabalık gruplar gelip geçiyordu önümüzden kimisinin elinde top, kiminin ayağında kaykay ya da paten… Her şey çok güzel ve fazla huzurlu duruyordu buradan bakınca.
Halen daha hiçbir konuşmaya katılmamakta kararlı bir şekilde yürüdüm ve Şeyda’nın “işte burası” dediği mekana baktım.
İskele karşısında, loş sarı ışıklarla aydınlatılmış ahşap bi yapıydı bu. Her yeri renkli dilek kutularıyla aydınlatmışlardı ve dolu masalarda egzotik renklerdeki mumlukların ışıkları parıldıyordu.
Bir masaya oturduk ve garson geldi ve önce çakmağıyla mumumuzu yaktı.
Ender bana baktı gözlerinde yorgunluk vardı ama bedenen değil zihnen.. Sanki daha ılımlı yaklaşıyordu bana. Beni ne kadar üzdüğünü anlamış mıydı acaba?
Sesi sakin bir şekilde sordu “Ne içersin?” diyerek.
Yüzümü garsona çevirdim ve “Bir çay, bol demli.” Dedim.
Diğerileri de siparişlerini verdiler. Ve arkama yaslanıp konuşmaya başladım. “ üzgünüm bugün bu kadar sessiz kaldığım için.” Dedim.
Şeyda “Nedenini tahmin ettiğim için susuyorum, bugün sen ne dersen o.” Dedi ve Cihanda olumlu bir şekilde başını salladı.
Onlara teşekkür eder gibi gülümsedim.
Çaylarımız geldi ve yudumlamaya başladık sonra aniden bir kızın yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bize doğru koştuğunu gördüm
Kız “Endeeeeeeeeeeer!” diye bağırdı ve kolunu sallamaya başladı.
“Döndün, inanmıyorum.” Diye bağırınıp duruyordu.
Karamel saçları, ince bir vücudu ortalama güzellikte bir yüzü vardı.
Ender sakarca gülümsedi “evet ama geri döneceğim.” Dedi. Ender bir anda heyecanlanmıştı. Bir an ne yapsa bilemiyormuş gibi hareketler yapıyordu.
Acaba eski sevgilisi mi diye düşünürken kız sordu “bu kim?” diyerek. Başımı önce kıza sonra Ender’e çevirdim. Enderin ne diyeceğini duymak istiyordum.
Ender elini omzuma atıp beni biraz kendine çekti ve “ sevgilim, sedef.” Dedi.
Kızın yüzünden hayal kırıklığı hızla gelip geçti.”ha öyle mi?” dedi sanki hayal kırıklığını gizlemek ister gibi.
O sırada telefonum çaldı, ve çıkarıp baktığımda arayanın Ahmet olduğunu gördüm. Bir anda keyfim yerine geldi ve hızla telefonu açtım.
“Ahmeet.” Diye haykırdım sevinçle ve hızla oturduğum yerden kalkıp deniz kenarına ilerlemeye başladım.
“Selin!” diye karşıladı beni ve devam etti konuşmasına “Aramayacaktım ama dayanamadım. Daha doğrusu dayanamadık.” Dedi ve kıkırdadı.
O kadar özlemiştim ki arkadaşlarımı.
“Burada boğuluyorum Ahmet! Günler geçiversin de döneyim istiyorum.” Dedim.
Ahmet bir an telaş yapmış gibi “Seni almaya gelelim mi?” dedi
“Hayır asla! Bu işi bitirmeden dönmeyeceğim Ahmet.” Dedim ve devam ettim.
“Şu salak adamla her şeyi bitirip, önüme bakmak istiyorum.” Dedim.
Arkamı dönüp kafeye baktığımda kızın hala konuşmakta olduğunu ama Ender’in bana kötü bakışlar fırlattığını fark ettim ve dişimle alt dudağımı dişledim.
“Hala bunu neden yaptığını bilmiyorum ama daha fazla deşmeyeceğim merak etme.” Dedi biraz bıkkın.
“Bunu neden yaptığımı şuan bende bilmiyorum ve sadece içimdeki bu geçmeyen bu pişmanlığı dindirmenin yollarını düşünüyorum. Çok pişmanım.” Dedim sitem ederek.
Sonra aniden Aslı’nın cırlayan sesini duydum ve kıkırdadım.
“Seliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiğğğğğğğğğğn! Şu adamı balık gibi oltala artıkkkk.” Diye hırladı.
Sesim kahkahaya dönüşmeye başlamıştı. Bu kız hep böyleydi artık diyecek sözüm yoktu.
“bu adam tam bir köpekbalığı Aslı!” dedim.
Biraz daha konuştuk tam kapatacakken telefonu Ahmet aldı ve “özledim.” Dedi
Sessiz bir mırıltı gibi “bende…” dedim.
Ve telefonu kapattım. Arkaya baktığımda bizimkilerin ayaklanmış olduklarını gördüm.
Ender yanıma geldi ve “ gidiyoruz.” Dedi.
Sadece başımı salladım. Ve onu takip ettim. Arabanın koltuğuna yerleştim o da motoru çalıştırdı. Başımı koltuğa dayadım ve gözlerimi kapattım.
“Ahmet mi aradı?” diyerek sordu sesinden merak akıyordu.
Uzun süre sessiz kaldım çünkü canım konuşmak istemiyordu. Daha sonra “hı-hı” diyerek mırıldandım.
Araba durdu ve arabadan indik.
Karanlıkta kolumu yakaladı. Beni kendine çevirdi ve iki eliyle kollarımı tuttu ve gözlerimin içine baktı. “Biliyorum istemiyorsun.” dedi ve elleri yavaşça kolumdan aşağıya kaymaya başladı, gözlerimle ellerinin gittiği yeri takip etmeye başladı ve ne yapmak istediğini anlayınca hızla başımı kaldırıp yüzüne baktım “bu seferlik ellerini tutabilir miyim?” diyerek sordu
Cevap vermek istemeyerek başımı eğdim. Ellerimizin olduğu yere bakıyordum. Ender parmaklarını parmaklarıma doladı ve bir süre bekledi. Ellerimi çekmediğini fark edince gülümsedi ve beni kapının önüne kadar sürükledi. Zile bastı.
Kapıyı daha önce görmediğim biri açtı ve Enderle bir şeyler konuştular. Dinlemedim çünkü canım bir an önce odaya çıkıp uyumak istiyordu.
Ellerimi ellerinden ayırdım. Sessizce “Odaya gidiyorum.” Dedim. Oda onaylarcasına başını salladı.
Merdivenleri hızla çıktım ve odamın kapısını açtım. Kendimi yatağa attım ve öylece kaldım. Daha sonra Ahmet’e mesaj atmak aklıma geldi ve ceplerimi yokladım bulamadım çantama baktım ortalıklarda gözükmüyordu. Herhalde arabada unuttum diyerek odadan çıkıp merdivenleri kat ediyordum ki bir kalabalığın içinde adımın geçtiğini duydum.
“Ender gerçekten bu kızla mı çıkıyorsun?”
“Kız tek kelime konuşmadı yahu.”
“Annesi babası yokmuş doğru mu?”
“Annesi babası olmayan bir kızı eve nasıl getirirsin?”
“Kızın hiçbir şeyi yok baksana.”
“Bizim aileye bir öksüz yakışmaz.”
“Onu getirmeye utanmadın mı?”
“Ne konuşmasını biliyor ne de aileden anlıyor.”
“Düğünden sonra ayrılın.”
“O kızın düğün fotoğraflarında yeri yok, görmeyeceğim bak söylüyorum.”
“Ender nasıl oldu da yakıştırdın bu kızı kendine, haline bak bu kadarlık mısın?”
.
.
.
Daha bir sürü söz dönüp dolaşıyordu. Merdivenlere oturdum ve gözlerimden yaşların akmasına izin verdim. Kendimi durduramıyordum. Sessiz gözyaşlarım hıçkırığa dönüşmüştü artık. Enderin sesini duydum.
“Ben seviyorum, sizi ilgilendirmez.” Diyerek bağırıyordu.
Kapı hızla açıldı ve Enderin gözleri beni buldu. Ve tıkanıp kaldı. Tutuk bir şekilde kapıyı kapattı.
Sessizce “Selin…” diye seslendi ve merdivenlere doğru benim olduğumdan emin olmak istercesine yöneldi.
Oturduğum yerden kalktım ve sakince geldiğim yere –odama- döndüm.
Hiçbir şey hissetmiyordum. İçim boşalmış ölmüş gibiydi. Hıçkırıklarım dinmişti, sadece burnumu çekiyordum.
Sessiz sakin ve hissiz bir şekilde bavuluma yöneldim. Bavulumu alıp yatağın üstüne koydum kapağını açtım. Yerleştirdiğim kıyafetleri bir bir içerisine geri koymaya başladım. Bu sırada kapıyı çalma gereği duymadan içeriye girmişti Ender.
“Selin nereye?” dedi endişeyle.
Ona gram kızmıyordum şuan, kızmıyordum çünkü hissetmiyordum. Acımı da, hüznümü de hiçbir şeyi…
“yurda..” dedim sessizce
“gitme.” Dedi ciddi bir sesle..
“buna hakkınız var mı zannediyorsunuz hocam?” dedim dalga geçer gibi.
“Bana böyle seslenme Selin.” Dedi acı çeker gibi.
“Hocam değil misiniz? “ dedim.
“Hayır…” dedi soluyarak.
Ciddi bir sesle “Yanlış biliyorsunuz.” Dedim.
Sesini yükseltti ve “Sen yanlış biliyorsun asıl!” dedi.
“git dediğinizde gideceğim, kal dediğinizde kalacağım, yap dediğinizde yapacağım mı zannettiniz hocam?” dedim.
“Hayır! Hayır tabiî ki öyle değil.” Diye bağırınmaya başladı.
Bavulumun fermuarını kapattım ve yere indirdim. Hırkamı giyip Bavulumu çekeledim.
“Hayır.Selin gitme!” dedi endişeyle
Sinir hat raddeye çıkınca “Nereye gitmiyorum ya nereye? Sen onu söyle bakalım! Sana ne ulan sana ne! Nereye gidiyorsam gidiyorum! Ben sizin ne hakaretinize mecburum ne de bu kadar aşağılanmaya! Sen ne sanıyorsun ha kendini ne sanıyorsun?” ona yaklaştım ve parmağımla omzuna vurmaya başladım ve o durmam için hiçbir şey yapmıyordu
“Hoca olmuşsun ne boka yaradı ha? Adam olamadın baksana haline! Bak bi bak! Seni zavallı herif! Seni de aileni de…” derken hızla elimi tuttu ve kendisine çekip yatağa oturdu. Tepinmeye başladım “bırak beni gerizekalı ucube!”
Kucağında oturuyordum ona vuruyordum ama o tek kelime etmiyor bana sarılmaya devam ediyordu. Göz yaşlarım hızla akmaya başlamıştı kendimi tutamıyordum delirmiş gibi hissediyordum.
“bırak beni bırak.” Diye çığlık atma başladım.
Kolları bir anda daha çok sıkıldı. Beni o kadar güçlü tutuyordu ki tek kelime de etmiyordu.
Bir anda kendimi çok yorgun hissettim. Yoruldum, uykum geldi..
Göz yaşlarım kurudu.
Dakikalar geçti.
Daha çok dakika geçti.
Kolları hala sıkılı kucağında oturuyordum.
Kollarını saldı ve yatağa uzandı, üstüne düştüm.
İkimizde önemsemedik.
“Selin.” Dedi bana seslenir gibi. Kafamı kaldırıp baktım
Kolunu anlına dayamış, tavana bakıyordu.
Gözünde yaş damlası birikti ve aktı..
Öylece aktı, tek damla.
Ve sadece “Özür dilerim.” Dedi.
Başımı kaldırdığım yere geri koydum.
Ve tek kelime “sus.” Dedim.
Aradan dakikalar uçarak geçiyordu.
“Selin.” Dedi bir ses gene
Bu sefer başımı kaldırmadan “Ne?” dedim kabaca
“Sadece yarın için, ama sadece yarın için, bi kere olsun rol yapmaktan vazgeçer misin?” dedi
“Ne saçmalıyorsun?” dedim aklım karışık.
“Sadece yarınlığına, benim gerçekten sevgilim olur musun?” dedi.
Duyduğuma inanamayarak başımı kaldırıp ona baktım…
Ve baktım..