KIZIL KRAL

By ulgen66

62 3 2

Zamanın tozları arasından yükselen saklı bir tarih... Efsane ve gerçeğin sarmaş dolaş olduğu Sangarus toprakl... More

KIZIL KRAL

62 3 2
By ulgen66



Gök kızıl, yer kızıl, ölümün sessiz kahkaları rüzgara karışmış keder vadisi'nin dörtbir yanında çılgınca dans ediyordu. Toprağın üzeri tamamiyle et ve metal ile kaplanmış, yeryüzü, bugüne kadar aldığı bütün ölüleri geri kusmuştu. Bu derin kan denizinin üzerinde yükselen güneş, etrafta toplanmış leş yiyicilerin sofrasını aydınlatırken, kuzey sınırındaki Tırpan tepelerini yarıp, kahverengi bir nehir benzeri uzanan keder vadisi, birkez daha yutmuştu, doğu topraklarının yiğitlerini.

Geniş vadide ceset tepeciklerinin etrafında, delice esen rüzgarın içinden, zayıf ve titrek inlemeler duyulmaya başladı. rüzgarın çığlıkları ile umutsuzca çarpışan iniltiler, çaresizlikleriyle yalnız bırakılmışlardı, zira onları bu ölüm çukurundan çıkarmaya gelen kimsecikler yoktu.

Biraz daha sonra güneş tepeye yükselirken inlemeler tamamen kayboldu. Vadi etrafınca uzanan yüksek ağaçlar, esen sert rüzgar ile sağa ve sola yatarak, vadiden göğe yükselen ruhları uğurluyorlardı.

Cesaretli bir karga ise, halen hayatta, fakat hareketsiz şekilde yerde yatan yaralı bir şovalyenin göğsündeki derin kesikte, keyifle ziyafet çekiyordu. Bir kaç lokma daha aldıktan sonra aniden beliren ayak sesleri ile ürküp birkaç metre ötedeki arkadaşlarının yanına uçuverdi. 

Yaklaştıkça artan ayak sesleri, Kral Vartan, genç prens Eric ile onları takip eden birkaç askere aitti. Kral, birkaç yüz metre ötedeki ordu çadırlarının önünde, kendisini seyreden Lordları'ının umutsuz bakışları eşliğinde, kadim dostu ve aynı zamanda genç Eric'in babası Lord Leonard Valmor'u arıyordu! Elini geniş ve çıkıntılı çenesine götürmüş, dikkatle Kral vartanı izleyen Lord Kalan, beraberindeki lordlara dönerek ' manasız bir arayış! oradan sağ çıkmış olması imkansız!' dedi.  Ardından başını teyid edercesine sallayan Lord Eledon ise ; evet hepimiz gördük! intihardan bir farkı yoktu, cesurcaydı fakat o çelik fırtınasından tanrılar bile çıkamaz!

Kral Vartan ise umutsuz gözlerle ceset tepeleri arasında eski dostunu ararken, askerlerine alana dağılmalarını emretmişti. Bir kaç metre uzağındaki genç Eric ise çıktığı ilk savaşında babasının kaybı ile adetataşkesmişti . Hiç bir duygu belirtisi göstermesede, bir heykel gibi donuk suratının ardındaki hüzün ve korku, dışarı çıkmak için derisini tırmalıyordu.
Kral ısrarla ve üşenmeden her cesedi kontrol ediyordu, komutanı Sir Wilson bukadar erken savaş alanına inmesini tehlikeli bulup onaylamasada, o' dinlemedi. Koyu kızıl zırhı ve omuzlarından ayak bileklerine kadar uzanan kırmızı pelerini, her cesedin yanında diz çökmekten çamura bulanmıştı. son baktığı ceset tepesinin önünde kanla yuğrulmuş çamurun ortasına çökerek zırhının üzerinde, göğsünün tam ortasındaki tılsım işlemelerine dokundu. Kızıla çalan kahverengi, büyük gözlerini göğe çevirdi, tanrılardan yardım istiyordu. Dua etmeye pek alışık olmasada dostu için denemeye değerdi, fakat ne gökler yarıldı! nede ilahi bir ses duydu. sessizliğin boğduğu umuduyla, başı önde yavaşça ayağa kaltı ve Eric'e baktı, hüzünlü gözler ile içinden' nekadar da genç' dedi .

Yüreği ağzına kadar keder ile dolmuştu, arkasını dönüp askerlerine vazgeçtiğini söyleyeceği sırada vadiyi arayan şovalyelerinden birninin haykırışı, kederli yüreğinin hızla çarpmasına neden oldu. Yaklaşık üçyüz adım ötede, küçük bir tepenin ardından haykıran askerler ; Lord Valmor yaşıyor! diyerek ellleriyle Lord'un bulunduğu yeri işaret ediyorlardı. Kral ve Eric hızla tepenin ardına koştular. Lord Valmor, etrafındaki ceset çeberinin ortasında, diz çökmüş, toprağa sapladığı kılıcına tutanarak zarzor nefes almaya çalıyordu. Başı öne düşmüş gözleri ise kapalıydı. Yıkılmamak için kılıcı rüzgar'ın kartal başlı siyah kabzasını sıkı sıkıya kavramıştı.

Genç Eric'in gözleri dehşetle ardına kadar açılmıştı. Yüzüne takındığı taşdan ifade parçalanarak bütün gücüyle haykırdı! içine battığı çamurla yoğurlmuş kan'a ve üzerine bastığı cesetlere aldırmaksızın babasının yanına koştu. Ona sarıldığı anda  Lord Valmor, kılıcından ayrılarak kendini bırakıverdi. Sanki oğlunun gelşini beklemişti , dudaklarını aralayarak dışarıya küçük bir nefes bıraktı, Artık çektiği acıya son verip gözlerini huzur içinde kapatabile şansına sahipti, öne düşmüş başını zorda olsa kaldırarak, kalan son kuvvetiyle araladığı gözleriyle, oğlu Eric'e baktı ve hafifçe gülümsedikten sonra bilincini kaybetti.  

Genç Eric'in her yeri kana bulanmıştı, kolları arasındaki babasının bilinçsiz bedenini, yüreği taşıyamaz oldu. Göz yaşları koca kan damlaları gibi yanaklarından süzülüp toprağa düşerken, haykırışları bütün vadide yankılanıyordu! Kızıl Kral Eric'ın yanına gelerek, hafifçe omuzuna dokundu, aslında oda kendisini zor tutuyordu, içinden koca koca haykırsada dudakları mühürlenmişti. Ansızın kendisini dikatlice izleyen askerlerini farketti, her biri direncinin son noktasına gelmiş, meraklı gözlerle krallarına bakıyordu, yaşanan savaş oldukça kanlı geçmiş ve büyük yıkımlara sebep olmuştu. Krallarının göstereceği ufak bir zayıflık, yorgun ve bitkin ordu içerisinde kırılmalara sebep olabilirdi, bu yüzden dik durmalı ve sağlam gözükmeliydi. Hızla kendisini toparladı ve Eric'e dönerek ; bırakda onu iyileştirelim! baban bu diyarın en güçlü adamıdır. Ona güven! dedi.

 Ardından muhaffızlarına dönerek , Lord Valmor'u derhal Kral Hekiminin çadırına götürmelerini emretti. Muhafızlar Lord Valmoru götürürlerken Kızıl Kral, acı dolu Erici güçlükle zaptediyordu. Muhafızlar apansız bir şekilde Yaşlı Wise'ın çadırına kollarında Lord Volmor ile girince, ihtiyar Hekim şaşırmış, elindeki sıcak su dolu tahta kaseyi yere düşürmüştü, birkaç saniyelik duraksamadan sonra önündeki ahşap masayı hızla boşaltarak; onu hemen şuraya yatırın!. dedi. İhtiyar Wise deneyimli ve adı gibi bilge bir hekimdi, meslektaşları ona 'Sihirli El' derlerdi, fakat o sihirli eller, Lord Valmorun yaralarına sahip bir insanda çaresiz kalacağa benziyordu, Wise endişeli gözlerle Valmor'un yaralarına baktı, ilk defa neyapacağını bilmiyordu sanki, o ve çırağı acele ile Lordun zırhlarını çıkarmaya başladılar. Wise, çırağı genç jhon'a sıklıkla acele et! diyordu, kısa zamanda kanlı zırhların ardındaki deşilmiş beden ortaya çıkınca ihtiyar Wise'ın gözleri ardına kadar şaşkınlıkla açıldı, daha önce, bir bendende bukadar fazla kesik ve yara görmemişti, telaşla çırağı john'a; çabuk sıcak su,haşhaş sütü ve biraz kanarya otu ile tütün lapası getir! ayrıca dikiş çantamıda ver.. dedi  


KRAL'IN GÖLGESİ bölümünden ufak bir parça...

Harmont, peşindeki 'Dilsizler' adlı ölüm taburunu atlattıkan sonra Orin ormanından çıkarak kuzey yolu üzerinde tekinsiz yolcuların ve hırsızların uğrak yeri olan Emmold'a vardı . Yakındaki bir Han'ın önüne geldiğinde atından inerek onu direklerden birine bağladığı sırada esrarengiz bir yabancının   arkasındaki yalağın önünde atına su içirmekte olduğunu farketti. Kafasını hafifçe çevirip yüzünü görmek istesede yabancının yüzüne kadar düşen robe'nin başlığı ve yarattığı gölge, yüzünü perdeliyordu. Harmont atını sıkıca han'ın önündeki direklerden birine bağladıktan sonra kapıdan içeri girdi! Geniş bir salona sahip olan han'da, sağa-sola serpiştirilmiş yuvarlak tahta masalar üzerinde sızmış insanlar vardı. Hancı ise aldırmaksızın ortalıkta kalan birkaç boş bardak ve tabağı topluyordu. Harmont sesizce selam, Elun! dedi. bu lisan 4 krallıktada konuşulan ortak bir dildi! elfler dünya üzerinde yürürken bütün insanlarla anlaşabilmek için bu dili öğretmişlerdi! aslında kendi aralarında kullandıkları birçok dilden en önemsizini paylaşmışlardı. Hancı kafasını kaldırdı ve ne istediğini sordu.

Harmont pelerininin başlığını geriye doğru attı ve ; önce biraz yemek getir, sonrasında da birkaç saat dinlenebileceğim bir oda ! dedi. Hancı büyük kafasına sonradan yerleştirilmiş gibi duran küçük kısık gözlerini açarak , birkaç saatlik odamız yok! tam gün parası ödersin, bu saatte yemek olarak da ancak, kaz yumurtası ve akşamdan kalma patates puresi verebilirim!


Harmont onaylarcasına başını sallayarak kılıç kemerini çıkadı ve hemen yanındaki masaya oturdu.  Sandalye, kapıya on adım uzaklığındaydı, sandalyesinin sırtını iyice duvara yanaştırdı. Bu açıdan salonun her yanına hakimdi! üstelik kapıya da yakın bir konumdaydı.

Gözleri ve kulakları tetikte, masa üzerine sızmış yada uyuya kalmış insanları izliyordu. Kendini güvende hissedene kadar elini kılıcının üzerinde tuttu. Hancı yemekleri getirdiğinde ise ağır hareketlerle kılıç kemerini oturduğu sandalyenin köşesine astı ve ; bu kasabayı daha önce duymamıştım, çok insan uğrarmı? Hancı tabakları masaya bıraktıkdan sonra; gördüğün yol, bu lanet ormandan kuzeye çıkan en kısa yoldur ! ayrıca her türden misafirimizde olmuştur, buna takılmasan iyi edersin yabancı! diyerek salonun orta kısmında bulunan barın arkasına geçti ve
gün için hazırlık yapmaya başladı.

Harmont koca kaz yumurtalarını yemeğe başladığı sırada salonun diğer ucundaki mutfak kapısının ardından elinde uzun bir çalı süpürgesi ve omzuna gasılı gri toz bezi ile genç bir kız çıkıverdi. Harmontun gözleri ansızın beliren bu güzel kıza takıldı. Aklına sevgilisi Melena gelmişti! O da, bu kız gibi kuzey kalesi yolu uzerindeki Bordrak kasabasında bulunan büyük bir yolcu hanında çalışmaktaydı. Onu yaklaşık 1 haftadır görmemişti. Gözlerini, uzun süre etrafı sesizce temizleyen kızdan ayıramadı. Kız onu fark eder etmezde gözlerini kaçırıp yemeğine devam etti. Yumurtalar, özensiz servis ve çatlamış tahta tabaklara göre gerçektende çok lezzetliydi! Haşlanmış üç kaz yumurtasınıda bir çırpıda bitirmişti. Ardından tüm dikkatini masada kendisini bekleyen pureye çevirdi, iştahla daldırdığı kaşığı dolu dolu çıkartıp ağzına götüreceği anda hanın kapısı büyük bir gürültü ile açıldı! içeri giren altı kişi rahatsız edici kahkahaları ile hanın geniş salonunu gürültüye boğdular, hepsinin omuzunda farklı boyutlarda çuvallar vardı. Elleri yüzleri çamur içerisindeydi. İçlerinden orta boylu, kumral ve tek gözünde bant olan, hancıya yaklaşarak ; bize üç oda ayarla! birazda temiz su getir dedi!

Hancı onları tanıyor gibiydi, biraz mırıldandıktan sonra tezgah'ın altından çıkarttığı bir şişe içkiyi barın üzerine koyarak; spariş ettiğin gibi dedi! Bu arada Harmont yakasının altına gizlediği gümüşten yapılmış küçük kraliyet armasını tedbiren yavaşça eline alarak heybesine gizledi!

Belliki kasaba bir çok suçlunun uğrak yeriydi, adam içkiyi aldı ve köşedeki merdivenlerden üskata çıkıverdi, diğerleride suratlarındaki rahatsız edici gülümseme ile onu takip ettiler.
sonuncu adamda köşeye yöneldiği sırada bir an duraksadı ve dönüp harmonta baktı! Harmont
adamın bakacağını hissetmişcesine başını eğmiş yemeğiyle meşkulmüş gibi yapıyordu. Adam ağır adımlarla Harmont'un masasına doğru ilerledi, Harmont yaklaşan adımları fark etsede
başını kaldırmadı. iki metreyi aşkın boyu ve neredeyse kapı genişliğindeki bu kel kafalı dev adam, Harmont'un masasının önünde öylece dikiliverdi, Harmont'un giydiği yeşil rob ve boynundan göğüs altına kadar uzanan yarım zincir zırh, dikkatini çekmişti! 'Gözcü' kelimesi dilinin ucuna gelsede harmont'un kirli hali, yırtık giysileri ve soğuk kanlı tavrı karşında
kararsız kaldı. Ayrıca çok nadir olarak bu yolları kullansalarda hiçbir Krallığın Orin ormanları içerisinde yetkiside yoktu!

Harmont, karşındaki dev cüsseli adamın bakışları karşısında daha fazla sessiz kalmanın doğru bir hamle olmayacağını düşünerek, kaşığını sinirle masanın kenara fırlattı ve hışımla ayakaltı. Geniş , çıkıntılı alnının altındaki keskin kahverengi gözleriyle önünde yükselen adama biraz baktıkdan sonra belindeki hançeri çıkarıp masaya sapladı ve ardından bir sorunmu var küçük çocuk dedi! Adam böyle bir hareket beklemiyordu! birkaç saniye süren şaşkınlıkdan sonra kocaman kahkasıyla birlikte ; nekadarda cesursun küçük adam? pelerinin ve zırhında pek bir güzelmiş ! dedi. Harmont küçük oyununu devam ettirmeliydi, sert tavrını sürdürerek adama yaklaştı ve ; ''bundan önceki sahibide tıpkı senin gibi gülüyordu''.


Bu iri cüsseli çirkin adam önündeki yabancının gözcü yada muhaffızlardan olmadığına ikna olsada, kendisini bukadar aşşağılayan yabancıya çok öfkelenmişti. Elini sırtında asılı duran baltasına götüreceği esnada barmen elini kavradı ve ; biliyorsun dostum buranında kuralları var! biz burada birbirimize dokunmayız dedi! Gerçektende öyleydi, dış dünyada haydutluk yapıp cinayet işleyen bu adamlar nadir bilinen bu uzak küçük kasabayı sığınakları olarak görürdü 

ve yazılı olmayan kuralları vardı, bu kurallar uzun süre bu kasabayı ayakta tutmuştu, çünki biliyorladıki kaos yaratıp talan yapsalarda kendi aralarında bir çeşit düzene ihtiyaçları vardı.

Dev adam elini baltasından uzaklaştırdı ve ardından hancıya dönerek bu küçük adamın hayatını kurtardın dedi! Ardından harmont'a dik dik bakarak köşedeki merdivenlerden  gürültü ile çıkarak odasına girdi. Harmont içten içe derin bir oh ! çekmişt. Kavgaya ayıracak zamanı ve enerjisi yoktu. Masasına oturup yemeğe devam edeceği sırada Hancı ; gerçekten cesursun dostum, fakat bu ömrünü kısaltır diyerek hafifçe sırıtdı. Hancının alaycı cümlesini görmezden gelen Harmont doğruldu ; odam nerede ? diye sordu.

Hancı ; üst katta, soldaki küçük oda diye cevap verdi. Harmont kılıç kemerini ve heybesini omuzuna alarak köşedeki merdivenlere doğru ilerlediği sırada, temzilik yapan kızın ona baktığını farketti lakin pek oralı olmadı. Kalbindeki yanan ateş, küçük bir göz kaçamağına dahi izin vermiyordu. Merdivenleri çıkmaya başladığı sırada hancı yüzünde alaycı bir gülümseme ile; koridorda yavaş yürü yabancı! koca dostunun dikkatini çekmek istemezsin dedi! harmont hancıya sinirlensede yorgunluğu sebebiyle bitkin bir haldeydi. Birkaç saatlik uykudan sonra, hava kararmadan tekrar yola düşmesi gerektiğinden bir an önce uyumayı istiyordu.

Dar koridordan ağır adımlarla geçerek sondaki küçük odaya geldi. İçeri girip kapıyı sürgüledikten sonra kendini odadaki yatağa öylece bırakıvermişti.

Güneş tepeye biraz daha yaklaşmışken, Hanın kapısından içeriye gizemli bir yabancı sessizce giriverdi, göğsünden sırtına kadar uzanan deri kemerde 1,5 metre uzunluğunda metal bir sopa asılıydı, üzerine giydiği mavi robe'un, yüzüne kadar inen başlığı ardındaki, belli belirsiz bir sima harici suratını seçebilmek oldukça zordu. Hancı döndü ve yabancıya dikkatlice baktı.
Kasabaya uğrayan tiplerle karşılaştırıldığında, harmont ve karşısında oturan bu gizemli adam gibi kişiler buranın yolunu pek bilmez, bilselerde uğramazlardı! hancı merakla adamın oturduğu masaya yürüdü, yabancı sürekli başını öne eğik tutuyordu. yüzünü göstermek istemediği açıkca belliydi. hancı masanın önüne geldiğinde tok bir sesle ; ne istersin? diye soruverdi!

Yabancı ; sadece bal özü dedi ! hancı arkasını dönüp içeceği getirmeye giderken misfirlerimiz sürekli artıyor diye mırıldandı! Birkaç dakika sonra hancı elinde koca ahşap bir bardak ile geri döndü. Elindeki bardağı masaya bıraktıkdan sonra, burada yenisin! dedi

Yabancı bal özünden bir yudum aldıktan sonra; evet ! dedi

Hancı kelime cimrisi bu adamı sevmemişti. Herzamanki yersiz espirilirinden birini daha yapıverdi; endişelenmene gerek yok dostum konuşmalardan ücret almıyoruz !dedi ve tekrar suratına o sinir gülümsemesini yerleştiriverdi.

Yabancı elini belindeki küçük keseye attı ve gümüş bir para çıkartarak, iki parmağı arasında, hancıya yavaşça uzattı! kibarca başımdan git demenin başka bir yoluydu! hancı parayı aldıktan sonra fazla verdiğini biliyorsun herhalde? dedi

Yabancı istifini bozmayarak bal özünden bir yudum daha aldı. hancı gümüş parayı yeleğinin cebine koyarak içeriye, mutfağa doğru yöneldiğinde dışarıdan gelen at sesleri dikkatini çekti.

Bu seferki misafirleri tanıyordu! içeriye asık suratlarla giren bu dört adam Zalos kardeşlerdi! 4 krallıkta da aranan bu haydutlar cinayet dahil birçok olaya karışmışlardı! fakat özel durumlar harici soylulara asla dokunmadıklarından serbest alanda onları rahatsız edecek hiç bir asker yada gözcü yoktu! kurbanları genelde zengin tüccarlar ve rastladıkları yüklü yolculardı! birkaç ilan dışında aranmamalarının başka bir sebebide bazı lordların kirli işlerini yapmalarıydı ! 4 kardeş gizemli yabancının karşısındaki iki masaya oturuverdi. En büyükleri ve acımasızları olan zalos eliyle işaret ederek hancıyı yanına çağırdı! yüzündeki derin kesik izleri, derin göz çukurları ve sararmış dişleri ile dağlarda yaşadıklarına inanılan trolleri andırıyordu. Hancı hızlı adımlarla zalos'nun yanında bitiverdi. Birkaç tavuk ve şarap istedikten sonra karşısında sessizce oturan yabancıyı sordu! Hancı zalosa doğru eğilerek sessizce; onu buralarda ilkdefa gördüm! fakat tahminimce kiralık bir katil olabilir, müşterisiyle buluşacağını söyledi!

Zalos sıratarak tamam ozaman dedi! fakat derin bir çukur içinde olan kirli kırmızı gözlerini yabancıdan uzun süre ayırmadı! Güneş tepeye vardığında yemekler yenilmiş şaraplar içilmişti. Zalos kardeşler yaptıkları gürültülü sohbet sonrası hancı dan oda istediler, hancı odasının kalmadığını söylerek karşıdaki molen evini önerdi! molenler yol kenarlarına kurulan yolcu barınaklarıydı ve sadece yatacak yer hizmeti verirlerdi.


Zalos şarabın etkisi ile biraz sinirlenmişti, ayağa kalkarak bu ikinci oluyor dedi! gözlerini sürekli kırpıştırıp arada ovalıyarak sarhoş gözleriyle daha net görmeye çalışıyordu. Hancı sukünet içindeydi, ses çıkarmadı. Zalos elini hancının omzuna koyarak, sadece şakaydı diyerek gülmeye başladı. kardeşleri ayakta zor duran ağabeylerinin koluna girerek karşıdaki molen evine yöneldiler. Yabancı elindeki ahşap kupayı kaldırarak hancı dan birtane daha bal özü istedi! hancı bal özünü getiriken masalarda salyalarıyla sızmış birkaç kişide uyanmaya başlamıştı. O esnada harmont merdivenlerden aşağıya yavaş adımlarla iniverdi. Kılıç kemerini düzeltip salona adım attıktan sonra kapı girişine yakın bir masada oturan yabancıyı farketti. Bu kişi, hana girerken kendisini izlediğinden şüpelendiği adamdı. Gözlerini ayırmadan çaprazındaki küçük masaya oturdu ve hancıdan biraz keçi peyniri ve bal özü istedi! Bütün dikkati karşısındaki yabancıda olmasına rağmen gizemli adamın suratını birtürlü göremiyordu! birkaç dakika sonra merdivenlerden salona dolan kalabalık ayak seslerini işitti, sabahın erken saatlerinde hana, kahkahalarla giren sevimsiz adamlar salona doluşuverdi! aralarında sorun yaşadığı adeta bir devi andıran Agamon adındaki haydut da vardı! Agamon masadaki Harmontu açıkca süzsede Harmont hiçbir şekilde tepki vermedi! başı önde sessizce yemeğini yemeğe devam etti! Agamont birkaç dakika daha baktıkdan sonra arkadaşlarıyla birlikte masaya oturup hancıdan kuzu eti istediler!

O sırada han'ın temizlik ve yemek işlerini yapan genç kız mutfakdan çıkarak, elindeki su kovasını doldurmak için dışardaki çeşmeye giderken, Agamon'un sinsi bakışlarının üzerinde olduğundan habersizdi. Kız dışarı çıktıkdan biraz sonra Agamon da ayağa kalkarak peşinden gitti. Harmont Agamon'un kötü niyetinden emin olasada, amacından ve yolundan sapmak istemiyordu! yemeğini yemeğe devam ettiysede lokmalar boğazından birtürlü geçmedi.
Bir kaç lokma daha aldıktan sonra hızla masasından kalktı ve dışarıya çıktı. Han'ın birkaç metre yanında yükselen, büyük çam ağacının gölgesinin düştüğü taş çeşmenin önünde korkuyla titreyen kızı gördü! Agamont koca bir dağ gibi üzerine çökmüştü bileğinden yakaladığı kızı yakındaki ahıra götürmek istedi, genç kız çığlık atmak istesede koca eliyle  ağzını kapayarak sesini kesen Agamon için kurallar biraz esnetilebilirdi! hem önemsiz bir hizmetçi için kim nediyebilirdiki? Kızı kucaklayan Agmon, arkasına döndüğünde on ila  onbeş adım önünde dikilen Harmont'u fark etti. 

Gürültülü ve büyük bir kahkaha atarak kızı yere bırakan Agamon; demek ölmeyi bukadar çok arzuluyorsun küçük adam! dedi. Harmont yerde ağlayan kızın gözlerine bakarak yüksek sesle ; git buradan, acele et! dedi. Agamon gibi biri için harmont'u kesmek , garson kızdan daha tatmin edici olacaktı! Bir adım öne atan dev Agamon, belinin iki yanında asılı duran, koca el baltalarını zevkle çıkarıdı ve çapraz şekilde yavaşça sallamaya başladı. Bu ölümcül saldırısı için bir nevi ritüeldi! Harmont hızlı ve dikkatli olmalıydı, karşısındaki gibi biri ile daha önce hiç dövüşmemişti ayrıca o kuvvetde bir adamın, savuracağı büyük başlı baltaları savuşturmanın oldukça zor olacağının farkında idi. Sağ bacağını bir adım geri attı, fakat kılıcını çıkarmadı! sabırsızlanan Agamont! alaycı bir kahkaha ile ; neden kılıcnı çekmiyorsun? dedi. Harmont cevap vermedi, dikkatle karşısındaki dev 'in hareketlerini izliyordu. Agamont adeta kükredi ve iri cüssesi ile Harmont'un üzerine elindeki koca baltaları savurarak hızla koşmaya başladı. 

dördüncü adımında Harmont' sol tarafındaki hançeri çekerek üzerine delicesine koşan Agamont'un alnına doğru fırlattı. Başına saplanan hançerle gözleri yukarı kayan dev Agamont birkaç adım daha attıkdan sonra dizlerinin üzerine çöktüğünde Harmont'un tam önündeydi!

Dev Agamont koca bir çınar misali yıkılırken, Harmont hançerini başından çıkarıverdi!

Agamon'un cansız bedeni toprakda boylu boyunca yatarken aniden önüne çıkan bir meczub, kirden kararmış parmaklarıyla omzuna dokunur! kılıcını çekip arkasını dönen Harmont karşısındaki orta yaşlı iki büklüm bir adam görünce kılıcını indirirek sende kimsin ? diye sorar Yaşlı ve avare görünümlü adamın dudaklarının aralandığı sırada dışarıya çıkan Agamont'un arkadaşları , Harmont'un ayakları dibindeki cansız dev bedenini görünce! kılıçlarını çekerek etrafını sararlar, meczub adam çıkacak hengameden korkarak taş çeşmenin yanındaki ağacın arkasına gizleni verir! Agamon' un arkadaşlarından gözü bantlı olan yüksek sesle! ; onu nasıl öldürdüğünü bilmiyorum ama senin nasıl öleceğini biliyorum yabancı.. seni öldürdükten sonra atımızın arkasında cansız bedenini köpekler gibi sürüyeceğiz! der.  


Harmont'un işi zordu. Beş'e bir kalmışdı! ölüme birkaç kez yaklaşmasına rağmen ..o soğuk nefesi ilk kez şimdi hissediyordu! Elleriyle uzun kılıcının kabzasını sıkıca kavrararken yüreğini tarif edemediği bir korku kapladı. Fakat bu ölmekle alakalı değildi. Ellerine kılıcı aldıkları ilk günden itibaren kendilerini ölüme alıştıran gözcüler için yabancı olmyan bir sözcüktü, ölüm! Asıl neden, tek aşkı Melana'ya bukadar yaklaşmışken onun mavi derin gözlerini bir daha göremeyecek olmasıydı. İşte bu düşünceydi, yüreğine sinsice ve aniden yerleşen korkunun asıl kaynağı.

Etrafını, aç bir kurt sürüsü gibi saran Agamon'un haydut arkadaşları, öfkeleriye biledikleri kılıçlarını Harmontun üzerine indirecekleri sırada arkalarından gelen bir ses ; beş'e bir! siz buna adilmi diyorsunuz? dedi.

Arkalarını dönüp sesin geldiği yöne baktıklarında handaki gizemli yabancıyı gördüler! Harmont şaşırmıştı, Yabancı yüzünü örten başlığı sol eliyle yavaşça geriye attığında harmont un etrafını saran adamların gözleri faltaşı gibi açılıverdi! Yalnızca hikayelerde duydukları elflerden biri kanlı canlı karşılarındaydı! beyaza kaçan sarı uzun saçları, omuzlarına kadar dökülüyordu. ortalama bir boya sahip olmasına rağmen narin bir yapısı vardı. Anlatıldığı gibi kulakları büyük değildi fakat uca doğru sivriliyordu. Gözleri büyük ve renkliydi! Ne yeşil, nede mavi diyebileceğiniz tuhaf bir renk hakimdi derin bakışlarına! Yavaşça sırtındaki metal sopayı çıkararak toprağa vurdu ardından; şimdi bu adamı ya rahat bırakırsınız ! yada bunu daha zor bir yolla çözeriz ve siz çok, ama çok üzülürsünüz dedi! Adamlar biraz ürksede geriçekilmediler. İçlerinden üçü elfe yöneldiler! Gözü bantlı olan ve diğer adam ise aniden harmonta saldırdı. Harmont ilk darbeyi vuran gözü bantlı haydutu savuşturarak diğer adama yöneldi. Kılıçlarının tokuşduğu anda hançerini adamın boğazına saplayan Hamont hemen arkasına dönerek başının üzerine inen kılıcı savuşturdu.

Bu arada gizemli elf, elindeki metal sopayı sıkıca kavradıktan sonra coraxum ( yan ) dedi ve elindeki çelik bir anda kor gibi kızarıverdi. metal sopanın İki tarafından mızrak ucu benzeri bıçaklar çıkıverdi onlarda alev gibi kırmızıydılar. Ardından mızrağını kaldırarak solundaki adamın üzerine sıçradı! Adam metal kalkanını kendine siper etsede Elf'in savurdu alev rengi mızrak metal kalkanı delip geçerek adamın göğsüne saplandı. Yere düşen adamın üzerinde diz çökmüş şekilde duran Elf, üzerine atılan diğer haydut'un kılıç darbesinden ani bir hareketle sıyrılarak diğer adamın üzerine saldırdı. Kor gibi yanan mızrağının sert darbeleri karşısındaki adam daha fazla dayanamadı ve kılıcını düşürü verdi. Elindeki kılıcı kaybeden haydut can havli ile ardına bakmadan kaçarken, diğer adam sinsice yaklaşarak Elf'in boynuna doğru kılıcını savursada başarılı olamadı ve kor gibi yanan çelik mızrak, göğsünü delip geçerken gördüğü son şey, harmontun, tek gözü bantlı arkadaşının kellesini aldığı an oldu!
rakiplerini bir bir yere yıkan Harmont ve gizemli Elf karşı karşıya gelmişlerdi. İkiside silahını birbirine çevirdiler! bu arada kasabadakilerin büyük bir bölümü dışarı çıkmış heyecan ve şaşkınlıkla onları seyretmekteydi!


ELFORD

Elfort'un derinliklerinde, Tarum ormanında, ulu bir ağacın geniş gövdesine yaslanmış olan İdunnin, düşünceli bir halde hemen yanındaki su birikintisine bakıyordu. Arkasındaki koca ağacın dallarından sarkan kozalak benzeri şekle sahip peri fenerlerinin mavi beyaz ışıkları, su üzerinde dans ettikçe, dahada derine dalıyordu. Gün ışığının kardeşi olan peri ışıkları Elfort'daki tek orman olan Tarum' un hayat kaynağıydı. Orman okadar büyük ve görkemli ağaçlara sahiptiki, gün ışığı çoğu yerde onları aşıp toprağa ulaşamıyordu. İşte bu yüzden tanrılar peri ışıklarını ulu ağaçlara yerleştirmişlerdi. Böylece ışık, ormanın derinliklerine rahatça seyehat edebiliyordu. İdunin yapmakla yapmamak arasında kaldığı düşüncelerine sıkışmışken birden küçük bir yaprak savruluverdi suyun ortasına! Üzerinde ise küçük bir böcek vardı. Çaresizce sağa-sola giderek bir kurtuluş yolu arasada, suyun ortasında öylece kala kalmıştı. Arkadaşları ise su birikintisinin etrafındaki minik dal ve çöp parçalarının üzerinden umarısızca geçip gidiyordu. Belki bir kaçı geri dönüp etrafdaki ufak dal parçalarını suya atsa, köprü benzeri bir tepe oluşturarak yaprak üzerinde çaresizce dönen arkadaşlarını kurtarabileceklerdi. Ama hiç biri umursamadı. Hepsi hızla geçip gittiler.. İdunin o anda aniden ayağa kalktı. Aslında, derinlerinde çoktan vermiş olduğu kararını perçinlemişti. Elf kralının vermiş olduğu hükme rağmen geri dönüp insanlara yardım edecekti. Ağaca dayalı asasını sırtına astığı anda aniden patlayıveren kahkaha seslerini işitti. Dönüp çalıların arasından baktığında, üç kafa gördü. Bunlar arkadaşları Erelya, Genastril ve Menor'du. Oldukça eğleniyorlardı. Ses çıkarmadan oradan uzaklaşmak istesede Menor kendisini fark ederek arkasından seslendi.

-Asık surat nereye? Hem bu acelen de ne?
-Siz eğlenmenize bakın! Benim yapmam gereken önemli bir iş var. dedi idunin.
Asası sırtında yoluna devam etmeye yeltendiği sırada, Genastril çaprazındaki ağaca hızla koştu ve geniş gövdesinde birkaç adım attıkdan sonra İdunin'in önüne atlayıverdi.
'Aklından neler geçiyor? Yoksa Kral'ın hükmüne karşımı geleceksin?'
Arkada kalan Menor endişeli bir şekilde yanlarına gelerek İdunine 'sakın böyle bir şeyi aklından bile geçirme! Kral'a karşı gelmek sürgün yada ölüm demektir ' dedi.
İdunin, arkadaşlarından kolay kolay kurtulamayacağını anladığında olduğu yere oturuverdi. Hepsi merak dolu gözlerle ona bakıyordu? sırtındaki asasını çıkararak yanındaki ağaca dayadı. Kelimeler ağzından dökülürken durgun ve karalı bir hali vardı.

İdunin ; İnsan topraklarında Harmontla yürüdüm, gördüm ve işittim. Kötülük sinsice tekrar yükseliyor! karanlığın güneşi esir aldığı zamanlar boynuz sayesinde geri gelecek! İnanın bana anlattıklarım ve yaklaşan tehlike gerçek!

Menor gülerek sordu; yapma ama! Nasıl olurda Holnir'in boynuzu bir insanın eline geçmiş olabilir?
Evet !dedi. Genastril " Menor haklı, kesinlikle sahtedir... İnsanların birbilerini nasıl kandırdıklarını biliyoruz öyle değilmi? "
İdunin sözleri biranda sertleşir ' ben ne gördüğümü ve hissettiğimi iyi biliyorum. O boynuz gerçekti ve akıbetinin neolduğunu bilmiyoruz? Boynuzun varolma olasılığı bile bizim için büyük bir tehdit!

Menor arkasında duran dev muda çiçeğinin koca ve geniş yaprağı üzerine kendini hızla bıraktı. Yüzündeki alaycı sırıtışla bir kaç kez yaylandıktan sonra  gerçektende buna inanıyorsun değilmi ? İdunin ise sadece baktı ve tek bir kelime dahi etmedi. 

Menor - Öyleyse aklındakini yapacaksın? Yani Sangarus'a geri döneceksin?
Genastril – En azından akındakini bizimle paylaş! neyapmayı planlıyorsun?
Erelya –cevabını bildiğiniz soruları neden soruyorsunuz? Tabiki insan arkadaşının peşinden gidecek!
Genastril – Hayır böyle bir şey yapmasına izin veremeyiz! Meclis ve Kral kararını çoktan verdi. Hiçbirşey yapılmayacak! Bizde arkadaşların olarak sana izin vermeyeceğiz.
İdunin sinirli bir şekilde güldükten sonra " gerçektende yapabilirmisinz?" dedi ve ani bir hareketle Genastril'e çelme takarak, ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı.
Menor gülümsedi " bırakın kaçsın! kapıdan geçmek için mühüre ihtiyacı var "
Erelya- Aklındaki de bu zaten, önce mühürü çalacak!
Üç arkadaş kısa bir konuşmadan sonra hızla idunin'in peşinden ormana derinliklerine daldılar. Çok geçmeden İdunin'e yaklaşarak etrafını sarmak için üç kola ayrıldılar. Genastril tam ortalarında koşuyordu. Aralarında idunin'i en iyi tanıyan oydu ve kolay kolay yorulmayacağının farkıdaydı. Erelya ve Menor yanlardan sıkıştırmaya başlayınca İdunin dahada hızlandı. Genastril yetişemiyceklerinin farkına varmıştı belindeki ipli topuzları çıkararak savurmaya başladı, fakat biraz daha yaklaşması gerekiyordu. Bütün gücüyle koşmaya devam etti. Nihayet istediği yakınlığa geldiğinde fırlatıverdi ipli topuzları...
İdunin arkasından yaklaşan tehlikeyi hisseder hissetmez birkaç adım önündeki kaya üzerine sıçrayı verdi. Fırlatılan ip ayaklarını yalayarak boşa savrulmuştu. Sinirlenen İdunin ' buna daha nekadar devam edeceksiniz? ' dedi.
Genastril – seni vazgeçirene kadar devam edeceğiz. Sanırım kaçacak yerin kalmadı?
İdunin üzerine sıçradığı kayadan ardına baktığında, sonu otlarla kaplı uzun ve keskin bayırı farketti. Sağ ve sol tarafından Erelya ve Menor yaklaşıyordu. Hiç düşünmeden kendini bayır aşşağı bırakıverdi, hızla yuvarlanıyordu. Birkaç kez durmak istediysede yapamadı. Sonunda bayırın bitimindeki geniş yapraklı bitkilerin arasında kayboluverdi.
Erelya – çok sert düştü, gidip bakalım
Genastril – haklısın umarım kötü yaralanmamıştır
Menor – Bence kesin kalkıp kaçmaya devam etmiştir. Yandaki patikadan takip edelim eminim izlerini yakalarız.
Genastril – sanmıyorum, hızlı ve kontrolsüz yuvarlandı, zaman kaybetmeden gidip bakalım. Dikaatli ve hızlı adımlarla bayırın sonuna vardıklarında merakla otların arasına bakındılar
fakat İdunini bulamadılar. Menor böbrülenerek ' ben size söylemiştim' dedi.
Birkaç adım ötede Genastril ise toprakda ve kırık dallardaki izleri farkederek küçük bir patika keşfetti ardından arkadaşlarına dönerek ' bu tarafadan ' diye seslendi. Büyük ve geniş yapraklı bitkilerin sakladığı uzun dar patika kutsal tapınak Migrasil'e çıkıyordu. Genastril ve arkadaşları patikanın bitimine vardıkarında karşılıklı iki uzun stun gördüler.
Erelya – burayı hatırlıyorum sanırım Migrasil'deyiz!
Menor- Buraya girmemiz yasak biliyorsunuz! Geri dönmemiz gerekiyor
Genastril – İzler burada bitiyor İdunin'i bulmamız gerekiyor. Hayatını riske atacak bir şey onu yapmadan durdurmalıyız.
Menor- iyi ozaman siz gidin ben burada gözcülük yaparım..
Erelya-Bu kadar korkak olacağını sanmazdım! Haydi daha fazla zaman kaybetmeyelimn bizimle gel!
Genastril- Bırak istediği gibi burada kalsın yakalanırsak ömür boyu dırdırını çekmek istemiyorum.
Taş sütunladan geçtiklerinde üzerine bastıkları toprağın mor-kızıl bir renkde olduğunu farkettiler. Etraflarını saran büyük ve yayvan ağaçların dalları görüşlerini engellesede bu durum fazla uzun sürmedi, birkaç adım sonra devasa Hiybros heykelini gördüler. Heykelin
belden aşağısı toprağa gömülü gibiydi. Başı, yukarı göğe bakar şekilde, bir eli yukarıya uzanmış diğer eli ise toprağa basılı haldeydi. Şaşknlıklarından ağızları açık kalan Genastril ve Erelya kısa süre öylece baka kaldılar. Taştan İçiçe geçmiş sekizgen yıldızın otam ortasında duran Hiybros, tanrıların gözdesi, ilk avatardı. Başta heykelin kime ait olduğunu anlayamasalarda geçmişte bilgelerden duydukları hikayelerden kalma küçük anılar onun Hiybros olduğunu fısıldıyordu. Heykelin ve sekizgen taş zeminin etrafı, daire şeklinde yüksek taş bloklarla çevriliydi. Yıldızların her bir ucuna bakan yönde, küçük taş odalar vardı. Her odanın üzerinde ise büyük meşale çanakları bulunuyordu. Hiybros'a yaklaştıkları anda İdunnin'in heykelin diğer tarafındaki sunak benzeri bir taş'a dayanmış dua etiğini gördüler. Başı öne düşmüş, elleri ise sunağın iki köşesine uzanmıştı. Genastril ve Erelya usulca yanına yaklaştılar. Gözleri kapalı halde mırıldanan idunin'in omuzuna dokunan Erelya ani bir ışık patlamasıyla metrelerce geriye savruldu. Genastril ise dona kalmıştı kendine gelir gelmez
Yerde bilinçsizce yatan Erelya'nın yanına koştu. Önce kalbine bakan Genastril Erelyanın soluk almaya başladığını görünce rahatladı. Başını ellerinin arasına alan Genastril hafifçe yanaklarını tokatlamaya başladı. Gözlerini açan Erelya kendisine doğru koşan İdunin'e baktı
ve 'doğru söylüyorsun' dedi. Vücudu hala titriyordu. Büyüyen göz bebeklerinde anlamsız
bir boşluk, insanı yutan bir derinlik vardı sanki. Genastril ve idunin onu hızlıca sunağın yanına taşıdılar. O sırada Menor koşarak yanlarına geldi. ' yıldırıma benzer bir parlama gördüm! Siz iyimisiniz? ' dedi.
İdunin- yıldırım falan değildi. Erelya bana donunca oldu...
Menor- Nasıl yani? Yıldırım değilse ne ozaman?
Genastril – Bakın öncelikle Eralya'nın dumurunun iyi olduğundan emin olalım sorularımızı
ondan sonrada sorabiliriz.
Erelya ben iyiyim dedi ve ayağa kalktı; Boynuz gerçektende insanların elinde
Genastril- bu nasıl olabilir? Bunu şu garip ışık parlamasındamı gördün?
İdunin kendinden emin bir şekilde gülerek ' size gerçek olduğunu söylemiştim' der.
Menor- anlat o halde neoldu? Nasıl olurda bukadar emin konuşursun?
İdunin- O' dişi bir Mental. Hatta 1000 yıl içerisinde doğan tek, dişi mental! Soru üzerine soru sormayı Bırakda anlatsın!
Erelya derin bir soluk alır; İdunin'e dokunduğumda onun anılarına girdim sanki, görüntüler su gibi dalgalı ve bulanıktı ama koku ve ses okadar gerçektiki dokunmak istedim. Sonra Boynuzun üzerindeki ilk yazıları ve semboleri gördüm. Büyük kitap da anlatılanlara benziyordu, hatta aynısıydı diyebilirim.  Erelya olanları anlatırken titriyordu. Genastril 'titriyorsun iyi olduğundan eminmisin?' dedi. Erelya etrafına baktı. Taş duvarların ardından yükselen yüce ağaçlara kaydı gözleri. Fısıldaşıyorlardı 'duyuyormusunuz?' 'Neyi?' dedi İdunin! Ağaçlar sanki birbirleri ile konuşuyorlar. Ama anlayamıyorum!

Menor- bin asır sonra ortaya çıkan tek dişi mentalimiz aklını yitirdi.
Genastril – böyle konuşma! Mentaller doğa ilede konuşur büyük ihitimalle o garip ışık mental özelliklerini geliştirdi. Alışması zaman alacaktır.
İdunin- umarım artık bana inanıyorsunuzdur.
Genastril – Hernekadar inanması güçde olsa Erelyanın hislerine güveniyorum.
Menor- Durun biraz! gerçektende mühürü çalacakmıyız? delirdinizmi siz? Emin bile olamadığınız bir şey için, asla başaramayacağımız bir planı uygularken yakalanıp idam edileğiz!
İdunin; böyle kötümser olma sevgili dostum. En iyi ihtimalle sürgüne gönderiliriz! İyi olumlu düşünmek lazım.
Genastril; kararına katılıyorum fakat durumun ciddiyetini anlarsan iyi edersin. Yakalanırsak işimiz biter!
İdunin- sakin olmalısınız, nekadar gergin ve telaşlı olursak hata yaparız ve yakalanmamız okadar kolaylaşır. Kaldıki karanlık yükselirken hiçbirşey yapmadan oturursak zaten ölüme mahküm olmuşuz demektir. Bu açıdan bakarsanız yakalanmak okadarda kötü değil!
Menor, sinirli bir şekilde alkışlar ; Bravo... arşa kadar uzanan şu heykel kadar buyük bir olayı peri tozu kadar küçültmenize inanamıyorum. Sizler aklınızı yitirmişsiniz! Ben gidiyorum
Genastril- gitmekte özgürsün dostum lakin bu olanlar aramızda kalırsa sevinirim
Menor arkasını dönerek oradan uzaklaşır. Sadece üç kişi kalmışlardır. Erelya 'kendimi daha iyi hissediyorum' diyerek ayağa kalkar ve şimdi neyapacağız! der.
İdunin- bize inanabilecek birini daha tanıyorum! Kadimlerden Ogalt.
Genastril- Ogalt'mı! O huysuz ihtiyarmı? kovuğundan bir asıra yakındır çıkmadı, hatta yüzünü bile görmedik! nasıl derdimizi anlatacağız? Bizi içeridahi almayacaktır.
Erelya- İdunin haklı. Kadimler arasında büyük savaşı gören bir o kaldı. Bize inanacaktır.
İdunin ve arkadaşları Migrasil'in çıkışına yöneldiklerinde karşılarında Elf taburu belirir. Başlarında yüksek muhaffız komutanı Ursadur vardır. Birkaç adım öne çıkar ve iki elini yana açarak karşılar genç mahkumlarını ' kutsal olanı kirleterek kendinizi mahkum ettinz sevgili dostlarım' şimdi durmunuzu dahada zora sokmadan teslim olun!
Genastril ve beraberindekilerin kaçmasına imkan yoktur. Macbur teslim olurlar. Bileklerine vurulan zincirlerle ormanın içerisinden elforge'a doğru yola koyulurlar.
Epey bir yol adıktan sonra Ursadur, el ve ayaklarındaki zincirlere yürümekten bithap düşen Genastirl ve arkadaşlarına bakar. Suçları her nakadar ağır olsada bu genç elflerin haline dayanamaz ve mola verilmesini emreder. İdunin verilen emirle beraber, yorgun bedenini yanındaki ağacın dibine bırakıverir. Genastril ve Erelya ise hemen yanındaki taşların üzerine otururlar. Ursadur yanlarına geldiğinde üçününde gözleri yerededir. Tek kelime dahi etmezler
belindeki su dolu matarayı İdunin'e uzatarak 'iç' der. İdunin isteksizce mataraya uzanarak bir yudum alır ve arkadaşlarına uzatır.
Büyük Büyük babasını, kadim savaşta kaybeden Ursadur 500 yaşında yeteknekli bir komutandır.
beline kadar uzanan beyaz düz saçları çıkık alnı altında parıldayan gözleri ve yeşil zırhı ile
karşılarında bir savaşçı heykeli gibi yükselen Ursadur ; neden? diye sorar. Önceleri sessiz kalsalarda İdunin cevap verir; Sangarus için!
Sen hala Boynuzun ortaya çıktığını ve insanların elinde olduğunumu söylüyorsun?
Evet dedi Genastril, ona inanıyoruz! Erelya da hisetti.
Ursadur alaycı bir şekilde gülerek küçük ve acemi mentalimiz için büyük bir idda bu!
Erelya; Boynuzun gücü okadar güçliki bıraktığı izleri benim gibi hisleri yarı kör bir mental bile hissedebilir. Ursadur- tamam çocuklar bukadar yeter. Bu konu hakkında Kral ve yüksek meclis kararını verdi. Şimdi biraz daha dinlenin. Elforge'a az bir yolumuz kaldı. ailelerinize de haber verilecek. Umarım ailelerinizin hatırına meclis kararında yumuşak davranarak sizi sürgüne mahküm eder. Ursadur yanlarından uzaklaşır uzaklaşmaz arkalarındaki büyük çalıların arasından Menor seslenir. Genastril ve Erelya şaşırmışlardır.
Genastril- senin ne işin var burada?
Menor – siz üç aptalı yalnız bırakamadım! İdunin'e işaret edinde butarafa doğru yanaşsın ellerinizi çözer çözmez ormanın derinliklerine doğru kaçmanız gerekecek. Menor Erelyanın ellerini çözerken Genastril ise İdunine işaret ederek yanlarına gelmesini ister. İdunin Erelyanın arkasındaki çalı içerisinde Menor'u fark eder etmez usulca yanlarına sokulur.
10 adım ötelerindeki iki nöbetçinin hararetli bir şekilde birbirleri ile konuştuğu sırada menor
eline geçirdiği bir taşı onlardan uzağa bir yere fırlatır. Çıkan ses yönüne doğru hareketlenen nöbetçilerin birazdaha uzaklaştığı sırada üç arkadaş hızla ters istikamete, ormanın derinkiklerine doğru hızla koşmaya başlarlar. Nöbetçiler durmu farketsede onlar çoktan kaçmıştır. Kaçışdan haberdar olan Ursadur askerlerin peşlerinden gitmesini istemez ve şehir yolunda ilerlemeye devam ederler..
İdunin ve beraberindekiler daha önce ormanın derinlerine bukadar inmemişlerdir. Güneş yerini karanlığa bırakmaya başladığında ağaç dallarındaki peri fenerlerinin ışığı zayıflamaya başlar. Ulu ağaçlar gökyüzünü kapadığı için yıldızları göremezler. İstikrarlı bir şekilde gördükleri ilk patika üzerinde yürüselerde yönlerini kaybetmişlerdir. Genastril ve İdunin kaçamak bakışlarla sürekli Erelyayı izlemektedir. Ondaki bu farkediilir değişimin iyi yada kötü olmaasının yaratabileceği sonuçları kestirmeye çalışırlar. Kısa bir süre daha yürüdükten sonra İdunin durmaları gerektiğini söyler. Nereye gittiklerini bilmediklerinden karşılarına çıkabilecek tehlikelere karşı savunmasız kalmak istemezler. Genastril idunine neden durduklarını sorar. İdunin, kadimler'in Ormanın kuytu yerleri hakkında anlattığı hikaleyeleri hatırlatırak, körü körüne yürümenin intihar olabileceğini söyler.
Genastril- peki neyapacağız? öylece oturup bekleyemeyiz!
İdunin – ağaçlar gökyüzünü engelliyor, tepelerine tırmanırsam yıldızları görebilirim
İdunin söylediği gibi hızla ulu ağaçlara tırmanmaya başlar. Fakat Ağaçlar okadar uzundurki bir süre sonra kolları yorulur ve kalın bir dalın üzerinde soluklanır. Genastril ise Erelya ile ilgilenmektedir. Solgun yüzü onu endişelendirsede hiçbireşey belli etmez.
Erelya – sence idunin'in planı işle yarayacakmı? Ogalt bizi dinleyecekmi dersin.
Genastril – Seninde bildiğin gibi ailelerimiz Ay dönümü kutlamaları için ışık dağına gittiler
yol nekadar uzak ve çetin biliyorsun. Lakin onlar birçok aile gibi inançları sayesinde bunu hersene usanmadan yapıyorlar. Bende sana ve idunin'e inanıyorum. Ve biliyorumki inancımız sayesinde birçok zorluğun üstesinden geleceğiz. Şimdi daha fazla nefes tüketme ve dinlen daha nekadar yolumuz var bilmiyoruz.
İdunin sonunda tırmandığı ağacın tepesine varır. Acele ile kendini yukarıya çekerek gökyüzüne bakar. 'Parıldayan flüt'( kuzey yıldızı ) arkalarında kalmıştır. Kendi kendine yakındıktan sonra dikkatlice aşağıya doğru inmeye başladı. O sırada Genastril etrafı kolaçan etmekteydi. Herşey yolunda gibi gözüksede içindeki tarif edemediği sıkıntıyı bir türlü atamıyordu. Etrafda bir kaç adım daha atıp Erelyanın yanına çöktüğü sırada ilerdeki gür çalıların ardından bir çıtırdı duydu. Ayağa kalkarak Erelya'ya arkasındaki ağacın ardına saklanmasını ve sessiz olmasını söyledi. Etrafda gördüğü uzun ve kalın bir dal parçasını eline alarak sesin geldiği yöne doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Her adımında çıtırtılar biraz daha artıyordu. Sesin geldiği çalıya beş adım uzaklıkta durdu ve sesin geldiği çalılara birkaç kez dokundu. Sesler kesilmişti. Ani bir hamle ile çalıları aralayan Genastril birden önüne fırlayan küçük bir peri ile irkilir. Işıl ışıl parıldayan beri havada birkaç kez döndükten sonra ortadan kaybolur. Genastril elindeki sopayı yere atarak geri çekilir. Bu ani çıkış kendisini şaşırtsada aslında perilere alışkınlardır. Bir süre kendi haline gülen Genastril ardını dönerek Eralyanın yanına doğru yöneldiği anda, arkasından gelen bir ses 'hep böyle sinsimi yaklaşırsın ' dedi. Genastril sesin geldiği yöne döndüğünde hayatında gördüğü en güzel varlıkla karşılaştı. Ayak bileklerine kadar uzanan sarı saçları, koca yeşil gözleri ve kiraz kırmızısı dudaklarıyla aniden karşsında beliren bu güzellik tanrıçası, orman perilerinin annesi Aymina'di. Çıplak ayaklarıyla Genastril'in yanına yürürken adımlarının altındaki toprak yeşeriyordu. Vücudunu saran işlemeli ince tül benzeri elbise ise sanki birazdan kayyıp gidecek gibiydi. Erelya oturduğu yerde çakılı kalmış, faltaşı gibi açılan gözlerini defalarca ovuşturuyordu. Genastril ardına kadar açılmış ağzını kapayamadan Aymina narin parmakları ile çenesine dokundu! Nutku tutulan Genastril ışıldayan gözlerden kendini alamadı. Sanki parmak uçlarında duruyordu. Dört nala koşan bir at misali atan yüreği yerinden fırlayacak gibiydi. Güzel ve derin bir girdapa kapılan Genastril büyülenmiş gibiydi. Erelya defalarca adını haykırsada Genastril çoktan düşler dünyasına kapılmış, ruhu ise çenesine dokunmuş ince parmaklardan usulca Aymina'ya akmaya başlamıştı.
Aymina- Ruhunun tadı çok güzel! Hımmm.. sen orman Elflerindensin. Sen ise küçük hanım adın Eralya olmalı! Arkadaşının zihninde oldukça geniş bir yere sahipsin.
Erelya'nın hışımla ayağa kalktığı sırada tırmandığı ağacın kaln dallarından birinde uygun bir anı kolayan İdunin 'bu kadar yeter' diyip aşağı atlar. Aymine ise kendisine kafa tutan bu iki genç Elf karşısında kahkahalarını tutamaz. İdunin ve Erelya iyice öfkelenerek birlikte üzerine yürürler. Ellerinde silahları olmasada arkadaşlarını kurtarmak için çıplak ellerle mücadeleyi göze almışlardır. Yaklaştıkları sırada Aymina ruhlarını okşayan şarkısını söylemeye başlar.
ince ve narin boğazından süzülen nefesi kırımzı dolgun dudaklardan dökülen büyülü namelere dönüştüğünde artık çok geç olmuştur. İdunin ve Erelya da Genastril gibi büyülü bir girdap'ın içine düşmüşlerdir. Aymina'nın ruhları köleden şarkısına bir müddet sonra etrafında aniden beliren onlarca peri de eşlik eder. Genastril'in ruhu tamamiyle Aymina'ya geçmek üzereyken Ulu ağaçların dallarındaki peri tozları delicesine ışıldayarak kuvvetlice parıldamaya başlamışdı. İşte tam osırada aniden havada beliren çelik bir mızrak, kızmızı dudaklardan süzülen büyülü şarkıyı kesi verdi. Aymina acı içinde sağ omzuna saplanan mızrağı görünce hiddetlendi, mızrağı güçlükle çıkararak bir kenara fırlattıkdan sonra bütün öfkesi ile haykırdı!
-çık ortaya seni korkak! Çık ki o çürümüş ruhunu sonuna kadar emebileyim
Menor çalılardan çıktığında gülümsüyordu elf çeliğinden dövülme kısa kılıcını savurmaya başladı İdunin, Genastril ve Erelya sersemlemiş halde kendilerine gelmeye çalışırken Menor hızla saldırdı Perilerin annesine. Aymina üzerine gelen Menordan korkmuyordu sağ elini kaldırması ile ağaçlardan uzanan sarmaşıklar Menor'u yakalayıverdi. Ardından başladı büyüleyici şarkısına daha gür daha içten söylüyordu fakat Menor kahkaha atarak kılıcını savurdu ve kendini sarmalayan sarmaşıkları tek hamlede kesiverdi. Aymina ' nasıl olur ?' dedi Menor zaman kaybetmeden yerdeki mızrağı İdunin'in önüne atarak tekrar saldırdı.
Fakat önüne çıkan periler Aymina'ya ulaşmasına izin vermediler. Ellerindeki küçük bıçaklarla etrafınfa bir girdap misali dönüp, onlarca kesik atmaya başladılar. Menor acıyla bağırıp kılıcını havada savurduğunda birkaç peri can verdi. Nihayet kurtulmuştu vücudundaki kesikler can acıtsada ölümcül değillerdi. İnatla hala gülüyordu, kan dolmuş avucundaki kabzayı sıkarak tekrar saldırmaya çalıştı lakin peri anasının etrafında yüzlerce peri belirmişti.
bir an duraksayarak İdunin'e baktı bukadar peri ve Aymina ile başa çıkamazdı, ' Kalk ve yardım et' diye haykırdı. İdunin Zarzor ayağa kalkarak mızrağını aldı ve yüksek sesle 'Calistro' dedi. Mızrak bir anda alev almıştı. Aymina ateşler içerisindeki mızrağı görünce
'farferil'in mızrağı' dedi. Gözleri büyümüş ve telaşlanmıştı. İdunin mızrağını etrafında çevirmeye başladı. Eralya'da kendine gelmişti ayağa kalkarak daha önce hiç denemediği buz dalgasını yapmaya başladı fakat ağaç ve çalılardan fırlayan sarmaşıklar onu ve Genastrili tekrar yakaladı. Menor ise İdunin'in saldırmasını bekliyordu. İdunin kor haline gelmiş mızrağı ile saldırdı. Yaktığı periler yağmur misali toprağa düşerken Aymina elinden çıkan parlak bir ışıkla İdunini savuşturdu. Işık okadar parlaktıki biraz daha baksa kör olacaktı.
O sırada Ayminanın boşluğundan yararlanan Menor, savurdu kısa kılıcını, peri anasının böğrüne. Derin bir kesiğin ardından akan altın sarısı kanlar toprakda filizlenirken Aymina diz çökmüştü. 'İşin bitti' dedi Menor. İdunin zar zor kendine gelsede hızla toparlanarak Menor yanına koştu ikisi birlikte son vuruşlarını yapacaklardı. İdunin ardına, genastril ve Eralyaya baktı, ikiside emniyetteydi. Menor gür bir sesle hazırmısın? dedi! Ateş mızrağının dağıttığı periler tekrar toplandılar ve bu sefer daha kalabalıklardı, kraliçelerini korumak için ölümüne bir saldırının eşiğinde Ayminanın ağzına bakıyorlardı.
İdunin- ölümle tanışmaya hazır ol peri annesi!
Aymina kocaman bir kahkaha attı – canımı almak isteyen tek senmisin? Senden önce kaç kişi bunu denedi biliyormusun? Buna kalkışan zavallıların hepsi sonunda bana yemek oldu! Şimdi gelin bakalım genç dostlarım!
İkiside aynı anda saldırdılar, İdunin mızrağını savurduğunda önünde etten bir duvar ören perilerle karşılaştı. Menor'un kılıcının önünde ise Aymina vardı. Her savuruşundan kurtulan per annesi son hamle olarak sarmaşıkları tekrar kullandı! Bu sefer işe yaramış Menor'un kılıç tutan elide dahil bütün vucudu sarmalanmıştı. İdunin ise etrafını saran perilerle mücadele etmeye çalışıyordu! Alev saçan kor mızrağı havada savrulur iken bir çoğunu katletsede, önünü açacak kadar yeterli değildi. O an da arkalarında Erelya belirdi. Bu sefer büyüsünü örmek için kısada olsa zamanı vardı. Kadim dildeki sözcükleri söylediği anda sıktığı yumrukları parlak mavi bir ışıkla kaplanmaya başladı. Peri Kraliçesi durumu fark eder etmez ağaçlardan süzülen sarmaşıkları Erelya'nın üzerine gönderdi. Bunu gören Genastril Erelya'nın üzerine yönelen sarmaşıkların önüne atıldı. Kemik kıracak bir güçte sarmalanmaya başladığında ' devam ve et bitir şunu' diye haykırıyordu! Erelya yumruklarını önünde birleştirdiğinde ışık dahada büyümüştü. Gözleriyle birlikte ellerinide açan Erelya'nın fırlattığı soğuk mavi ışık, Ayminaya dokunduğunda hızla buz kesmeye başladı. Kısa süre sonra bir heykeli misali, üzerindeki ince buz tabakasıyla hareketsiz kaskatı kesiliverdi. İdunin'in etrafını saran periler annelerinin donmuş şekilde görünce hızla ona doğru yöneldiler. Kraliçelerini kaybetmenin acısı ile etrafında dönüp, kendi dillerinde ağıtlar yakıyorlardı.
Erelya daha önce böylesine bir büyü kullanmadığı için çok yorgun düşmüştü. Olduğu yere yığılı verdi. Genastril yanına gelerek onu kucağına aldı ve 'bitti artık' dedi.
İdunin ve Menor ise birbirlerine bakıp gülüyorlardı. Fakat perilerin annesi kolay kolay yok olmayacak kadar güçlüydü.Ayminayı kaplayan buzdaki Çatırtıları ilk Erelya duydu. Ayak ucundan başlayan yarık yılan gibi hızla yukarıya doğru büyüyerek uzadı ve sonunda buzlar parçalandı... İdunin ve beraberindekiler şaşırmışlardı. Buzdan kurtulması bir yana Aymina'nın yaralarıda iyleşmişti.
Aymina – Beni bu numaralarlamı durduracaksınız? Sizler gerçekten zavallısınız!
İdunin – Elimdeki mızrağın sana neler yapabileceğini biliyorusu değilmi?
Aymina koca bir kahkaha attı. ' önce onunla bana dokunabilmen gerek'
Menor- Bizim için zorlu bir mücadele olacak ama sonunda kaybeden sen olacaksın
Erelya Genastrilden kendisini yere indirmesini söyledi. Adımları aksak olsada bilinci yerine gelmişti. Aymina ile Arkadaşları arasında bir yerde durdu ve 'savaşmayı kesin' dedi!
Aymina – şu küçük elemental'e de bakın! Oldukça cesurmuşsun! Ama neden duracakmışım
beni bu ziyhafetten alı koyacak olan ne olabilir?
Erelya – Boynuz! Holnir'in boynuzu insanlarda!
Aymina – Boynuzmu? Gerçektende buna inanmamı bekliyorsun! Senden daha iyi ibir yalan beklerdim küçüğüm.
İdunin- Hayır ! o yalan söylemiyor. Boynuz gerçektende insanlarda ve kuzeyde Buz Göz adlı bir insan kral'ın elinde olduğunu düşünüyoruz.
Aymina- Sizi Daha fazla dinleyerek zaman kaybedemem! Savaş başlasın!
Erelya son bir hamle yaparak Ayminanın önüne atıldı ve ' onun ruhunu oku' dedi! ' İdunin'i işaret ediyordu. Aymina, elleri arasındaki Erelya'ya bakarak 'peki cesur kız' istediğini yapacağım! O halde arkadaşın yanıma gelsin...
İdunin elindeki mızrağı Genastril'e vererek Aymina'nın yanına vardı. Peri annesi ellerini uzatarak İdunin'in başını elleri arasına aldı. İlk anda bir şey hissetmedi ama sonrasında boynuzn bıraktığı iz onuda etkileyeme başladı. Damarlarında akan altın sarı hızlanmaya başlamıştı ellerini çekmek istesede yapamadı. Gözlerinden ve ağzından beyaz ışıklar saçılmaya başladığında Erelya koşarak Ayminaya sarılıp iterek onu zorda olsa İdunin'den uzaklaştırdı. Perilerin annesi kendine geldiğinde sarsılmıştı ve bunu gizleyemedi. Açığa çıkan bu güç, kendisini korkutsada içten içe hoşuna gitmişti. Boynuzdan kalan son işaret de, peri annesinin ellerinden akarak son bulmuştu.
Aymina- Haklıymışsınız, onu hissettim ve gördüm! Ondan kalan bu küçük kırıntı bile muazzam bir güce sahipti. Böylesine kuvvetli ve kutsal bir eşya nasıl olurda insanların eline geçer?
İdunin- söylentileri araştırırken Harmont adında bir insanla tanıştım! Oda boynuza şans eseri rastlamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam Dilsizler adında bir grup katilden çalmış. Boynuz kuzey kral'nın armasını taşıyan bir kutudaydı . Ona ilk dokunduğumda hiçbirşey hissetmedim. Belikide onu, o anda ondan almalıydım ama yapamadım. Sonrasında buraya dönerken belirli belirsiz hayaller görmeye başladım. İçimde sıkımış bir güç vardı sanki. Elford'a vardığımda ilk iş olarak Aklımda kalan birkaç sembolü kadim kütüphanede araştırdım ve yanılmadığımı anladım. Boynuz gerçekten var ise, çağırabileceği karanlıkda gerçektir.
Aymina suskunluğa bürünmüştü. Endişeli gözleri boşluğa baka kalmıştı. Aklındaki dehşet, dışına yansımıştı. İdunin ve beraberindekiler peri annesi'nin boynuzun yapabileceklerini bildiğinden emin olmuşlardı. Erelya anlat! Lütfen bizede anlat boynuz neler yapabilir? Bizim bildiklerimiz sadece eski hikayelerden ibaret!
Aymina- kitaplardan okuduklarınız olabileceklerin sadece bir kısmı! Dinlediğiniz hikayeler ise gelecek olan karanlığın gölgesinden ibaret! Tehlike bunların çok daha ötesinde! Daha büyük daha ihtişamlı! Öyleki, o kanlığın sindiği toprak çorak! Dokunduğu ten paramparça olacak. Boynuz sözlerle üflendiğinde çağırılacak olan, durdurulamaz bir kötülük olacak. Yerin altından fışkıran ateşden bir nehir gibi bütün sangarus'u yakıp kavuracak!
İdunin – bizde bunu durdurmayı istiyoruz! Kral Rondalfin bana inanmadı! Bu yüzden ormanın derinliklerine kaçtık
Genastril – büyük savaşı görenlerden biri var hala sağ! Belki bize inanırsa Kral'ıda ikna edebilir.
Aymina- Büyük savaş 6000 sene önceydi! 5000 sene önce ölmesi gerekirdi?
Erelya – savaşta birşeyler olmuş sanırım kimse tam olarak bilmiyor kendiside pek konuşan biri değildir ama Ogalt'ın büyük savaşı gördüğüne eminiz!
İdunin – Sınırlarını aştığmız için üzgünüz. Bunun için senden binlerce kez özür dileriz
eğer bize yardım edersen bütün Sangurs'a yardım edersin.
Menor Genastril'in kulağına eğilerek birşeyler fısıldar.
Genastril – Arkadaşım sana saldırmamız gerektiğini söylüyor ama biz aynı fikirde değiliz
bize yardım edersen bir daha seni kimsenin rahatsız etmemesini sağlarız!
Aymina'nın yüzünden hafif bir tebessüm belirir. Saldırıya hazır gergin elleri yumuşamıştır. birkaç adım atarak İdunn'e yaklaşır. 'Cesaret ve inancın tam gözüküyor genç Elf'
İdunin- Boynuzu nasıl yok edeceğimizi yada nasıl durduracağımızı biliyormusun?
Aymina – Boynuz Holnir'in çekici ile kırılmalı! Ancak ozaman boynuz ve çağırdıkları ortadan kalkar...
Erelya- peki bu çekici nerede bulabiliriz?
Aymina- Boynuzu buzamana kadar elinde tutan, çekicin yerinide biliyordur. Sizlere tek söyleyebileceğim budur.
İdunin – Fakat bizimle gelip yardım edebilirsin!
Aymina güldü, gücüm bu orman sınırları içerisinde bakidir. Buranın dışında size yardımım olamaz! Bundan sonra birbirinize sıkıca tutunmalı ve inanmalısınız, aksi halde karanlık sizleride yutacaktır. ' ama size son bir iyilik daha yapabilirim ' etrafında uçuşan perilerden birini elinin üzerine alarak kendi dilinde birşeyler fısıldadı ' çocuğumu takip edin! O sizi Elford'a götürecektir ' dedi.
İdunin ve beraberindekiler peri annesini ardlarında bırakarak Elford'a doğru ilerlediler.
yolculuk sırasında Erelya, peri annesinin sözlerini Genastril'e hatırlattı , kendisiyle alakalı 'aklınında geniş bir yere sahip ' demişti. Genastril'in yüzü kızarmıştı nediyeceğini bilemedi
Erelya güldüğünde oda gülümsedi. Ardından birkaç öksürükle ' bunu daha sonra konuşuruz'
diyerek geçiştirdi. Erelya ise hala gülümsüyordu. Yol boyunca bakışmaları hariç, tek kelime etmediler. Nihayet ormanın çıkışına vardıklarında önlerinde uçuşan peri aniden kayboldu.
İdunin, arkadaşalarına dönerek ' şehre girerken dikkatli olun' dedi. Elford'un girişine geldiklerinde hava aydınlanmak üzereydi, Mantar çatılı iri ufaklı evlerin gölgelerine sığınarak yürüdüler. Ogalt'ın evi ormana yakın olduğu için kısa sürede hedeflerine varmışlardı. Fakat dikkatlerini çeken şey, ortalıkta hiçbir muhaffızın olmamasıydı, zira aranıyorladı. Bunu büyük bir şans olarak gören idunin, zaman kaybetmeden Ogaltın koca, yaşlı bir meşe ağacına gömülü evinin kapısını çalıverdi. ..

Continue Reading

You'll Also Like

51.2K 3.9K 98
Aria'nın annesi bir fahişedir ve bir kontla evlenir. Aria, Roscent Ailesi'nin kızı olarak bir anda şöhrete kavuşur. Aria lüks bir hayat sürer, ancak...
49.3K 5.5K 12
"Cehennemime hoş geldin, cennete ait olan." Ülkede oldukça tanınan ünlü yazar Adenya Ahravel, Kordelya adlı seri kitabında kendi elleriyle yazdığı şe...
54.7K 4.3K 29
Gözlerini açtığında yazdığı kötü karakterin bedeninde uyanan Esra büyük bir şok içerisindedir ve ne yapacağını bilemez. Bildiği tek şey hayatta kalma...
Wattpad App - Unlock exclusive features