Ümmü Gülsüm

By islamihikayeler

4.2K 110 84

Güzeldi.. Güzelliği dillere destandı... Onu gören bir kez daha bakardı... Peki ya o her yerde karşısına çıkan... More

Ümmü Gülsüm-Bir İnternet Fenomeni

4.2K 110 84
By islamihikayeler

     "Ümmü Gülsüm, kızım, kalk hadi sabah oldu. Neredeyse öğlen olacak... Bak kalkmıyor... Ümmü gülsüm."

     Kırk yaşlarında, oyalı yazmalı, tatlı bir hanım kızını uyandırmak için odasına girmişti. Elinde tespihi ile perdeleri açtı. 

     "Yine mi geceye kadar telefonunla meşguldün? Bak bir de koynunda telefon ile uyuyor..."

     "Ya anneciğim, lütfen birazcık daha uyuyayım, ne olur..." diyerek tatlı tatlı annesine baktı Ümmü Gülsüm. 

     "Beş dakika içinde masada ol," diyerek, kızının başını okşayıp içeri gitti genç anne. 

     Ümmü Gülsüm oflayarak hemen yastığının altından telefonunu çıkardı. Bir sürü bildirim gelmişti yine. Heyecanla gülümsedi. Deminki uykusuz halinden hiçbir eser kalmamıştı. Sekiz saat içinde elli iki takipçisi daha olmuştu. Bu çok büyük bir sevinçti. Hemen resimlerin altına gelen yeni yorumlara ve mesaj kutusundaki mesajlara cevap verdi. 

     "Ümmü Gülsüm!" diye yine çağırmıştı annesi. Sevinçle telefonunu yastığına bırakarak yerinden zıpladı. Elini yüzünü yıkayıp kahvaltı masasına oturdu. Annesi Ümmü Gülsüm'e "anneannenin getirdiği eşarbı dolabına koydun mu, feraceyi dolabına astın mı?" diye sordu. "Çok yakıştı, değil mi? Özel günlerde giyersin."

     "Asmadım anneciğim, boşuna kalabalık yapmasın dolabımda. Zaten taşıyor dolap. Hem ben öyle giyinmem ki, bilmiyor musun sanki? Boşuna almış, geri versin. Resmen içinde kayboldum."

     "Kızım ne var elbisede," diye söylendi annesi. "Rahatça giyersin işte."

     Ümmü Gülsüm "of anne, seninle mi tartışacağım, bak kızlarla dışarı çıkacağım bugün. Hemen hazırlanmalıyım," diyerek ağzına bir şeyler daha atıp hızla masadan kalktı Ümmü Gülsüm. 

     Hafta sonuydu bugün, arkadaşlarıyla dışarı çıkmak için sözleşmişti. Odasına gidip hemen giyindi: Dar bir kot pantolon, üzerine kırmızı ve kısa bir gömlek, onun da üzerine siyah, kısa, dar bir ceket...

     Ardından hemen aynanın karşısına geçti. Topuzunu yaparak başına hızla bir şal doladı. Gözlerine kalem, rimel çekti. Dudaklarına da hafif renk verdikten sonra çabucak telefonunu eline alıp bir fotoğraf çekindi ve profiline yükledi. Yükler yüklemez yorumlar gelmişti bile. Gülümseyerek parfüm de sıktı ve evden çıktı. Şimdi okumaya vakti yoktu. 

     Yarım saat sonra arkadaşlarıyla sözleştiği yerde buluştu. "Ümmü Gülsüm!" diye atılmıştı kızlar boynuna. Herkes tarafından sevilen bir kızdı. Sevinçle kahkaha atarak bir Nargile Kafeye girdiler. Güzel bir köşe bulup oturdular. Sohbetleri gayet neşeli ve sesli geçiyordu. Kafedeki herkes onlara bakıyor, onlar bu duruma daha da gülüyorlardı. 

     Biraz sonra Ümmü Gülsüm tekrar telefonunu çıkardı. Arkadaşları resim çekinmeye başladı. Telefonuna bakıp durmadan gülüyordu. Yan masadaki genç delikanlılar da ara ara kızlara bakıp fısıldaşıyorlardı. Çok zaman geçmeden içlerinden en yakışıklı olan ayağa kalkarak Ümmü Gülsüm ve arkadaşlarının yanına geldi. "Merhaba," diyerek kafasını kaşıdı. Arkasını dönüp arkadaşlarına güldü. Genç erkeklerin hepsi Ümmü Gülsüm'lerin masasını izliyordu. 

     "Merhaba, buyurun?" diye sordu Ümmü Gülsüm. 

     "Sen şu İnstagram'daki Ümmü Gülsüm değil misin?" diye ona baktı genç.

     "Evet," dedi Ümmü Gülsüm. "Oyum."

     "Biliyordum ya, çocuklar inanmadı, osun işte. Gerçekten de güzelmişsin," diye gülümsedi genç. 

     "Olabilir, teşekkür ederim," diye sert bir ifadeye büründü Ümmü Gülsüm. 

     "Kaç yaşındasın?"

     "On sekiz, gider misin şimdi?"

     "Ben de yirmi altı. Yaşlarımız da uygunmuş. Akşam yazarım sana."

     Kızlar hep bir ağızdan kahkaha attılar. Kahkahalara Ümmü Gülsüm de katıldı. Çocuk arkadaşlarının yanına döndü. 

     Akşam olmuştu, caminin önünden geçiyorlardı. Sessizleşseler de arada bir kahkahalar yine gökyüzüne kadar duyuluyordu. Karanlıkta hiçbir şey görülmüyordu. Etraf iyice sessizleşmişti. Kızlar arkada iken Ümmü Gülsüm elinde telefon ile önde yürüyordu. Köşeyi dönmek istedi. Birden şiddetle karanlıkta bir şeye çarptı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Öyle bir çığlık atıyordu ki bütün kızlar çığlık atmaya başladı.

     Kocaman heybetli bir adam sinirle onlara bakıyordu. Ümmü Gülsüm onun bal rengi gözlerinde donakalmıştı. Nasıl da korkmuştu. Genç adam başındaki beyaz takkeyi düzeltti ve hiçbir şey söylemeden karşı kaldırıma geçti. "Tövbe estağfurullah," diyerek yoluna devam etti. Ümmü Gülsüm hemen evinin yolunu tuttu. Ne kadar çok korkmuştu öyle. Kendini oyalaması gerekiyordu. Canavar sandığı o adamın sert bakışlarını unutmalıydı.

     Eve varır varmaz kendini yatağa attı. Şarjı bitmişti tabi. Telefonunu şarj aletine taktı hemen. Sırt üstü uzandı. Bildirimlerini okuyordu. Bildirimler iki yüz, mesaj on bir... Üstelik Nargile Kafedeki çocuk gerçekten yazmıştı. Heyecanla yatağından fırladı. 

     'İyi Akşamlar :)'  diye mesaj çekmişti çocuk. 

     Ümmü Gülsüm gülümseyerek delikanlıyı engelledi. Biraz sonra başka bir profilden tekrar mesaj geldi. 

     'İnat etme sadece tanışmak istiyorum'  diyordu genç bu sefer.

     'Ben istemiyorum' diye mesaj attı Ümmü Gülsüm. Birilerini postalayınca çok iyi hissediyordu. 

     Günler geçiyor, her gün böyle şen şakrak devam ediyordu. Fotoğraflar, videolar gün geçtikçe artıyor, beğeniler çoğalıyordu. Ümmü Gülsüm sayfalara resmini yolluyor, takipçileri günden güne yüzer yüzer artıyordu. Bütün gün elinde telefon ile dolaşıyor, namazlarını sürekli aksatıyordu. İçine ateş düştüğünde seccadesini seriyor, o vaktin namazını kılıyordu. Seccadesinin ve tespihinin resmini çekiyor, dini paylaşımlar yapıyordu. Lakin diğer vakitlerden ne haber? Paylaşımlık namazlardı onlar. 

***

     Haftalar geçmişti aradan ve nihayet beklenilen kermes günü gelmişti. Ümmü Gülsüm sabah erkenden kalkıp en güzel kıyafetlerini giyindi. Namaza yetişmeye çalışıyordu ama yetişip yetişemeyeceğini bilmiyordu. Biraz sonra camide kadınlar mescide girdiğinde vaaz seslerini duydu. Genç kızlar "hoş geldin Ümmü Gülsüm!" dediler. Bütün ilgilerini ona veriyorlardı. Kadınlar mescidinin yarısı hocanın verdiği vaazı dinlerken, yarısı da mescide giren güzel kıza bakıyordu. Konudan uzaklaşmışlardı iyice.

     "MaşaAllah, ne güzel kız." ya da "Tam bir genç kız gibi giyinmiş, manken gibi bak." diye birbirleri ile konuşuyor ve parmakları ile Ümmü Gülsümü gösteriyorlardı. Ümmü Gülsüm üzerindeki bakışları hissederek mescitte en ön sıraya, arkadaşlarının yanına oturdu. Kızlardan kimisi konsantre olmuş halde tevazu ile vaazı dinliyor, kimisi sohbet ediyor, kimisi arada direklerin arasından erkekler mescidinde kimin olup olmadığını kontrol ediyordu.  

     Ümmü Gülsüm yine telefonu ile uğraşıyor, nerede ve kimler ile olduğunu etiketlemek istiyordu. Hocanın sesi bütün mescidi hatta yeri göğü inletiyordu:

     "Nerede edep, nerede hâyâ, nerede ahlak, genç kızlarımızın ahlakı nerede, nerede iffet timsali kızlarımız? 

"Soruyorlardı Hz. Fatıma'ya 'Ya Fatıma, Ey Fatıma, Ey Rasul (sallallahu aleyhi vesellem)'in inci çiçeği, en hayırlı kadın kimdir?' diyorlardı.

"Ne diyordu Hz. Fatıma..." Sessizlik çökmüştü mescidin üzerine. Vaaz veren genç hoca öyle bağırıyordu ki, öyle öfkeliydi ki kuşlar minareden cami avlusundan uzak, yaklaşmaya bile korkuyorlardı sesinin yankısından. 

     "...'Başka erkeklerin aklında, hayalinde gezmeyen kadındır.'"

     Vaaz sürdükçe sürüyor, genç hoca medyayı ve gençlerimize yapılan oyunları şiddet ile kınıyordu. Müslüman kızların ne kadar değerli olduğunu anlatıyor, onların tıpkı el değmemiş pırlantalar gibi muvaffak edilmesi gerektiğini açıklıyordu. 

     Ama dinliyor muydu Ümmü Gülsüm? O hâlâ telefonu ile meşguldü. Arş-ı Alâ'nın dahi duyduğu, gökteki kuşların bile işittiği o gür sesi o duymuyordu. Çünkü kalbi mühürlenmişti. 

     Vaaz bitiminde çadırlara çekilmişti kızlar. Ümmü Gülsüm çadırın da, kendinin de fotoğrafını çekip hemen paylaştı. Binlerce kız ve erkek yorum yapıyor, aynı sırada kermes anında bir sürü kız ona kıskançlıkla bakıyor, bir sürü erkek onunla biraz olsun bakışmak için çırpınıyordu. 

     Erkeklerin çoğunun kadınlar mescidindeki bir çadıra girdiğini fark eden genç imam, sebebini anlamadığı için o çadıra gitti. Güzeller güzeli bir genç kız kollarını sıvamış, hafif açık olan gerdanından düşen şalını sürekli arkaya doğru iterek eğile kalka servis yapıyordu. 

     Ümmü Gülsüm "buyurun?" diyerek başını kaldırıp yine kocaman, heybetli, set bakışlı o genç adamla karşılaştı. Aylar önce karşılaştığı genç adamdı bu. Yanakları kızardı. Gözlerinin içine bakarak tekrar sordu: "Buyurun, ben yardımcı olayım?" Genç adam Ümmü Gülsüm'e sinirlenerek onun yanındaki teyzeden yardım istedi. Servis tabağını alarak oradan uzaklaştı. 

     Kimdi bu? Ona ilgi göstermeyen bu yakışıklı adam... Herkes beğenirdi Ümmü Gülsüm'ü. Gözlerinin içine bir kere bakmak için sıraya girenler vardı. Bu ilgisiz alakasız delikanlı da kimdi? 

     Ümmü Gülsüm çok öfkelenmişti. Artık her gün çadırda yardım ediyordu. Sırf onu bir kere daha görebilmek için... Türlü türlü en güzel elbiselerini giyiniyordu. En güzel şekilde gözlerini ortaya çıkartan ama hâlâ doğal gösteren makyajlar yapıyordu. Sırf bir kere daha o genç adam görsün diye... 

     Kimseye de bahsetmemişti o genç adamdan hoşlandığından. O Ümmü Gülsüm'dü. O meşhurdu. Kimseye gönlünün kolayca kaptırmamalıydı. Kimseye bilmemeliydi kendisine ilgi göstermeyen birisine aşık olduğunu. 

     Sonunda bitmişti kermes, Ümmü Gülsüm onu yalnızca uzaktan seyredebilmişti. Herkes onu seviyordu; yaşlı amcalar, gençler, çocuklar... Herkes ona geliyordu. Acaba o da mı meşhurdu? Yakışıklıydı, olabilirdi. Artık ne zaman bir mesaj, bir bildirim gelse heyecanla 'acaba o mu?' diye bakıyordu lakin en bir ses, ne bir seda...  

     Günler geçti aradan. Ümmü Gülsüm arkadaşları ile camide bir sohbet için buluşmuştu. 

     "Kızlar, burada bir kutu var. İçindeki dergiler işimize yarayabilir. Bir bakıp gelebilir misiniz?" diye sordu sohbet yöneticilerinden biri. Ümmü Gülsüm hemen atıldı. "Biz hemen bakarız!" diye arkadaşı da atıldı. Birlikte büroya gittiler. Bir umut vardı içinde, bir his... Biliyordu sanki, bir şey olacaktı. Acaba görecek miydi onu? Belki gelirdi. Sonuçta Allah'ın Eviydi burası, elbet gelirdi. 

     "Yardımcı olayım?" dedi bir genç bir ses. Elinde kitapla bir delikanlı bürodan çıkmıştı.

     "Biz, bir kutu alacakmışız, içinde dergi olan..." diye ellerini arkasına atıp birleştirdi Ümmü Gülsüm. Utangaç, küçük bir kız çocuğu gibi bir sağa bir sola sallanmaya başladı. Genç delikanlı onu çok tatlı bulmuştu. Yanındaki arkadaşını fark etmedi bile. 

     "Tabi, buyurun. Ben Muhammed. Vereyim hemen," diyerek Ümmü Gülsüm'ü büroya davet etti. Bir şey söylemek ister gibi gülümsüyordu. Eğilerek kutuyu açtı. 

     "Evet, bu kutu olmalı," diye Ümmü Gülsüm'e dönerek baktı. Tekrar gülümsedi. "Ya, bir şey soracağım. Sen şu İnstagram'daki Ümmü Gülsüm değil misin? Kermeste de gördüm seni."

     Ümmü Gülsüm camide bile tanınmış olmaktan gurur duymuştu. Gülümsedi. "Evet, nereden biliyorsun?" diye gülümseyen gözlerle Muhammed'e baktı. Eğilip kutuyu alacakken "dur, ağır biraz," dedi Muhammed. "Yerden ben kaldırayım." 

     Sonra Ümmü Gülsüm'ün gözlerine bakarak kutuyu uzattı. "Görmüştüm, unutmamışım," dedi. Uslu uslu eline değdirdi Ümmü Gülsüm'ün elini. Ümmü Gülsüm rahatsız olarak geri çekildi. Bürodan çıkmak için arkasını döndü. 

     Fakat o da ne? Karşısında kocaman bir duvar ile çarpıştı. Siyah gömlekli, sert bakışlı bir duvar. Gözlerinden ateş püskürüyordu. Bu sefer Ümmü Gülsüm'e değil, Muhammed'e bakıyordu. Bu, Ümmü Gülsüm'ün hoşlandığı esrarengiz adamdı.  

     Ümmü Gülsüm hemen kenara çekildi. Genç adam "ne oluyor lan burada?!" diye içeri girdi ve Muhammed isimli çocuğa yumruk attı. "Ne oluyor burada, dedim! Siz de çabuk çıkın buradan!" diye kızdı kızlara. Ümmü Gülsüm korkudan hızla çıktı oradan. Genç adamın sesi bütün camide yankılanıyordu. "Kıza mı asılıyordun?!" diye bağırıyordu. 

     "Abi, affet. Nefsim..." diye yalvarıyordu Muhammed. 

     "Üstelik görevli de değilsin. Ne hakla yardım ediyorsun?! Bunun hesabını benden sorarlar!" 

     "Bir daha olmaz, tövbe!" dedi Muhammed. 

     "Böyle şeyler istemiyorum bir daha, şimdi gözüme gözükme!" diye Muhammed'i yolladı genç hoca. Ümmü Gülsüm yukarıdan her şeyi dinliyordu. Nasıl da hoşuna gitmişti. 'Nasıl kıskandı beni. Biliyordum, o da benden hoşlanıyor.' diye düşünerek sevinçten uçuyordu. Kıskanılmak dünyanın en güzel duygusuydu. 

     Havalanarak devam etti sesleri dinlemeye. Sesler kesilmişti. Biraz sonra genç kızlardan sorumlu olan orta yaşlı bir abla genç adamla konuşmak için geldi. 

     "Ne oluyor hoca efendi? Niye bağırıyorsun? Ta dışarıdan duyuluyor sesin."

     Ümmü Gülsüm duyduklarına inanamıyordu. Demek ki hocaydı. İmamdı. ondan bakmamıştı Ümmü Gülsüm'ün yüzüne. 

     "Erkeklerden birini bir kıza asılırken gördüm de hizasını verdim hoca hanım, kusura bakmayın. Koruma altına almak zorundayım."

     "Kime ve neden?" diye sordu hoca hanım. Ümmü Gülsüm yerinde duramıyordu. Ah nasıl da bağırmıştı, nasıl kıskanmıştı, nasıl vurmuştu, ne kadar da güzlüydü. Hepsi Ümmü Gülsüm içindi. Demek ki onu korumak zorunda hissediyordu kendini. 

     "Talebelerimi," diye bağırdı genç hoca. "Talebelerimi korumak zorundayım. Ahir zaman fitnesinden, nefislerinin arzusundan... O kızların burada ne işi var? Bir daha erkeklerle bir arada olmalarını katiyyen istemiyorum. Böyle bir şey olmamalı. Böyle bir hataya düşülmemeli. Kızlarınız mahremiyet sınırlarını aşarak gelip benim talebelerimle konuşamazlar!"

     "Haklısın... Haklısın hoca oğlum. Sakin ol, hemen celallenme. Ben ilgilenirim," dedi hoca. 

     "Derhal ilgilenin o zaman. Camiye, kermese mermese kimleri aldığınıza dikkat edin. Her elini sallayan kızı alacak mısınız? Kızlardan biri sosyal medyada meşhurmuş. Alın, benim talebelerimden bile tanıyan çıktı. Bu kız nasıl burada görev yapar? O kadar vaaz veriyorum. Benim adımı, camimizin adını, her şeyi geçtim dinimizin adını nasıl kirletir? Gereğini yapın lütfen."

     Ümmü Gülsüm yerle bir olmuştu. Kahrolmuştu. O genç hocanın onu koruduğunu sanıyordu. Ondan hoşlandığını, onu kıskandığını... Nasıl çirkin şeyler söylemişti. Gözlerinden bir bir yaşlar geldi. 

     "Haklısın hoca oğlum," diyerek kızların yanına gitti hoca hanım.

     Ümmü Gülsüm çantasını alıp eve gitti. Yıkılmıştı. O alışık değildi bir erkekten hakaret dinlemeye. Herkes beğenirdi onu, severdi... Ne hakla böyle konuşurdu o kendini bilmez hoca? 

     Artık paylaşımları daha da artmıştı Ümmü Gülsüm'ün: Müslüman kızlarını kısıtlayan anlayışlara karşıyım. Bir kız kapalı diye hiç erkekle konuşmayacak mı? Resim çekilmeyecek mi? Gece arkadaşlarıyla uslu uslu dışarı çıkamaz mı? Modaya uygun giyinmez mi? İlla yaşlı kadınlar gibi mi giyinmeli? Ne kadar saçma bir anlayış! diye nefret dolu, kin dolu paylaşımlar yapıyordu. Sayfasındaki erkekler onu daha fazla resim yapması için teşvik etmek istiyorlardı. Elbette hak veriyorlardı: Yürü be! Helal sana Ümmü Gülsüm, sonuna kadar haklısın! diyerek onun nefsini okşuyorlardı. Allah güzellik vermiş, niye saklayacaksın! Meydanı yobazları bırakma! Kapalı kızlar hep yaşlılar gibi giyinerek insanları dinden soğutuyorlar! Sen çık meydana, alem manken görsün, İslam'a özensin! 

     Maalesef durum buydu. Ahir zamandı...

     Bir gece Ümmü Gülsüm tekrar fotoğraflarını ve videolarını paylaştı. Ardından sırf sürmeli gözlerinin göründüğü peçeli bir resim altına da Hz. Fatıma'nın iffetinden bahseden çok fiyakalı bir söz yazarak paylaştı. Onca erkek en güzel yorumu yapabilmek için birbiriyle yarışıyordu. Şımararak güzellik uykusuna yatmak istediğini söyleyip ayrıldı Ümmü Gülsüm takipçilerinden. Ve yüzüne bir maske yapıp uykuya daldı. 

***

     Uyuyordu. Vakit teheccüd vakti. Anlından terler akıyordu Ümmü Gülsüm'ün. Ümmü Gülsüm yerde yatıyordu. Sürünüyordu. Neden kalkamıyordu? Ya o acı... Yüzü, elleri, bütün vücudu ağrıyordu. Her yeri, saçları bile yanık haldeydi. Çok çirkin olmuştu. Güzelliğinden eser kalmamıştı. Dışarısı kalabalıktı. Herkes ona bakıyordu. Üzerinde yalnızca minicik bir elbise vardı. O da paramparçaydı. Herkes ona iğrenerek bakıyordu. Hele ki erkekler... Kaçacak yer arıyordu Ümmü Gülsüm. Çok yakınında küçük bir kaya gördü. Kaya nur gibi parlıyordu. Üzerinde bir yazı yazılmıştı. Kayanın üzerinde kocaman bir elbise ve büyük bir başörtüsü duruyordu. Fakat o da neydi? Bunlar anneannesinin aldığı ferace ile başörtüsüydü. Üzerinde de bir Kur'an-ı Kerim vardı.

     Uzanıp o örtüyle örtünmek istiyordu Ümmü Gülsüm. Ama ne mümkün? Ulaşamıyordu örtüye. Kendisine bu kadar yakın olmasına rağmen Allahü Teala'nın ayetine, o örtüye uzanamıyordu. Ne zaman elini uzatsa, acılar içinde kıvranıyordu. Kayanın önünde bir engel oluşuyordu. 

     Diğer yanda üst üste dizilmiş vaziyette kendi kıyafetlerini gördü Ümmü Gülsüm. Dar pantolonu geldi eline ama işe yaramıyor, bir türlü örtmüyordu üstünü. Yarım kol bluzları, kısa ceketleri... Hepsine uzanabiliyordu. Ama çöp gibilerdi. Hiçbir değerleri yoktu o alemde. 

     Ümmü Gülsüm ağlamaya başladı. Biraz sonra kendi ağlama seslerini uzaktan duydu. Hayır, kendi ağlama sesi değildi o. Gerçekten birisi ağlıyordu. Uzaklara baktı Ümmü Gülsüm. Nur üstüne nur, kim vardı orada? "Biri bana yardım etsin!" diye çağırdı. Beyaz elbiseli, bembeyaz örtülü, nur yüzlü güzel bir hanım geldi yanına. İnsanlar yok olmuştu çoktan. 

     O nur yüzlü hanım ağladıkça göz yaşları toprağa düşüyor, düşen yerlerde toprak nurlanıp çiçek açıyordu. Daha da yanaştı Ümmü Gülsüm'e. Göz yaşları Ümmü Gülsüm'ün üzerine damlıyor. Ve damladığı yerler iyileşiyordu. 

     "Kimsin sen? Sen bana yardım edebilirsin. Bak gidiyor yanıklarım. Ne olur yardım et," diye elini uzattı Ümmü Gülsüm. Nur yüzlü kadın üzgün bir halde başını eğmişti. Yardım edemeyeceğini belirten bir halde arkasını görmüş gidiyordu. Ümmü Gülsüm tekrar ağlamaya başladı. "Lütfen dur, bana elini uzat, dur, lütfen. Neden ağlıyorsun? Benim yüzümden mi?" Ve... Ve bir ayet yankılanıyordu kulaklarında. Okuyan da ne güzel okuyordu. Tanıdık bir sesti bu. Ve nur yüzlü kadın arkasını dönerek başını eğdi. 

     "Sadece ben ağlamıyorum, babam Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) de ağlıyor. Abdullah oğlu Muhammed Mustafa'nın kızı, Ebu Talip oğlu Ali'nin karısı Fatıma'yım." 

     Şaşkın halde bakıyordu Ümmü Gülsüm. "Avucunu aç," diye seslendi güzeller güzeli. Ümmü Gülsüm avucunu açtı. Bir damla yaş düştü avucunu. Birden etraf nurlandı. "Aman Allah'ım! Nedir bu?" diye ağlıyordu Ümmü Gülsüm. 

     "O, babamın gözlerinden sakalına, gül kokulu sakalından da avucuna düşen bir damla yaş!" diye seslenildi ona. 

     Ve "Allahuekber!" diyerek uyandı Ümmü Gülsüm. Titriyordu. Sanki vücudundaki yanıkları ve elindeki o bir damla yaşı hâlâ hissediyordu. Yanıklar yoktu. Sonra sağ eline baktı. O göz yaşı hâlâ oradaydı. Kokladı. Eli gül kokuyordu. Ümmü Gülsüm ağlayarak hıçkırıklara boğuldu. 

     "Ben hak etmedim bunu! bu kadar günah işlerken, neden ben Allah'ım! Anam babam yoluna feda olsun canım Peygamber'im diye ağladı saatlerce. 

     Sonra bir mendil alıp elini sildi ve mendili Kur'an-ı Kerim'in arasına koydu. Nur suresinin ayetleri arasında sakladı. Hemen abdest alıp tövbe etti. Saatlerce ağladı. Hıçkıra hıçkıra. gözleri şişmişti ağlamaktan. Aklına durmadan Hz. Fatıma'nın sözleri geliyordu. Aklına geldikçe daha da ağlıyordu. 

     Bütün gece secdeden kalkmamıştı. Dizleri ağrıyordu artık. Gözleri ağrıyordu. Yine de kalkmadı yerinden. Annesinin ricasıyla toplandı ancak. Kimseye rüyasından bahsetmedi. 

     İlk işi eline telefonunu alıp sosyal medyadaki tüm hesaplarını silmek oldu. Ama resimlerini bir türlü silemediği bir sürü sayfa vardı. Yine ağlamaya başladı. Telefonun duvara fırlatıp kırdı. Aynalara küstü Aynaya baktıkça aklına sayfalardaki boy boy resimleri geliyordu. Sonra da rüyasında gördüğü yanıklarla kaplı yüz. Ağlamaya başlıyordu yine. 

     "Lanet olsun bu yüze! Eğer ben Peygamberimi göremeyeceksem ne işe yarar bu güzellik. Nedir bu beğenilme arzusu Allah'ım! Yardım et bana!" diye dua ediyordu. Dolabında ne kadar dar elbise, kot pantolon, kısa ceket, dikkat çekici kıyafet varsa hepsini yırtıp attı. Dolabına bir türlü sığdıramadığı, üzerine bir türlü yakıştıramadığı ferace geldi aklına. Anneannesinin aldığı ferace... Hâlâ kapısının arkasında asılı duruyordu. 

     Onu giyindi. Hiçbir şekilde fiziği belli olmuyordu. Yaşını olduğundan daha olgun gösterse de nefis oynatacak hiçbir özelliği yoktu. Tek kıyafeti o olmuştu artık. Sürekli Kur'an-ı Kerim ve hanım sahabeleri anlatan iffet konusunu içeren kitaplar okuyordu: Hz. Amine, Hz. Hatice, Hz. Meryem ve tabi ki Hz. Fatıma... Özellikle Hz. Fatıma'yı anlatan kitapları okuyordu. En çok onu seviyordu. Onunla ilgili kitapları okurken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. 

     Ya evdeydi, ya evinin bahçesinde... Dışarı hiç çıkmıyor, camiye hele hiç gitmiyordu. Hoşlandığı genç imamla karşılaşmaktan çok korkuyordu. Ona öfkelendiğine çok üzgündü, çok pişmandı. Oysa o sözlerinde ne kadar da haklıydı. Lakin artık çok geçti. Geçmişti bir kere, onu unutmalıydı. Ona kavuşmak nasıl aklından geçmişti ki? Hiç layık mıydı ona? Bu düşüncelerden kurtulmalıydı.

     Bir gün eve bir telefon geldi. Ümmü Gülsüm'ü görüp beğenen beğenen bir teyze evlerine gelmek istiyordu. Ümmü Gülsüm çok dua etmiş, hep hayırlısını istemişti. Demek ki hayırlısı buydu. Görüşmeyi kabul etti. 

     Çok yakışıklı ve dindar bir çocuktu. Kendinden yalnızca iki yaş büyüktü. Sakallı ve çok mütevazi bir duruşu vardı. Ümmü Gülsüm kalbi ona ısınmadığı halde onunla evlenmeyi kabul etti. Artık toplum baskısından kurtulmak, sokağa çıkabilmek istiyordu. Bu onun için bir fırsattı. Bir kurtuluştu. Ailesi de uygun görmüştü bu aileyi. 

     Hemen bir hafta sonra nikah yapılmıştı. Ümmü Gülsüm nişanlısına çok saygılıydı. Onun karşısında ağzını bıçak açmıyordu. Ona kalbinin ısınacağı, onu seveceği günleri bekliyordu. 'Evlenince severim, evlenince kesin aşık olurum ona' diyordu. Kendini çok şanslı hissediyordu. Artık düştüğünde onu kaldıracak, ellerini bırakmayacak biri vardı. 

     "Bir kafeye gidelim diyorum, nişanlandığımızdan beri hiç yalnız kalmadık, kız kardeşim de gelecek, merak etme. Utanmana gerek yok. Yavaş yavaş açılmanı rahat olmanı istiyorum benim yanımda," diye davet etti onu nişanlısı bir gün. Ümmü Gülsüm kabul ederek onunla kafeye gitti. Yol boyunca hiç başını kaldırmadı yerden. Bu nişanlısı Hasan'ın çok hoşuna gitmişti. Kendini şanslı saymalıydı. Bu zamanda böyle iffetli bir hanımı oluyordu. SübhanAllah. 

     Öyle mutluydu ki bir an önce müstakbel eşi ile oturup sohbet etmek istiyordu. İçeri girdiler. Küçük bir masa bulup oturdular. Biraz sonra Hasan üç tane kahve söyledi. Gözlerini Ümmü Gülsüm'den alamıyordu. Ne kadar da güzeldi. Ne kadar da narindi elleri. Bir an önce o ellere dokunmak, kalbinin ritmini nasıl değiştirdiğini anlatmak istiyordu Hasan. 

     Karşı masaya dikildi bir an gözleri. Sanki masadaki erkekler sürekli Hasan'ların masasına bakıp birbirlerine bir şeyler fısıldaşıyorlardı. "Onlar bize mi bakıyor?" diye sordu kız kardeşine. Ümmü Gülsüm'ün o herifleri tanıdığına ihtimal bile vermiyordu çünkü. "Onlar Ümmü Gülsüm'e mi bakıyor?" Çok sinirlenmişti. Çok kıskanmıştı nişanlısını. Biraz daha baksalar kalkıp dövecekti adamları. Karşı masadaki gençler tekrar Ümmü Gülsüm'e bakarak bir şeyler fısıldaştılar. Hasan daha fazla dayanamadı. Hızla yerinden kalktı. Bütün kafe birden ona bakmıştı. Herkes donmuştu. 

     "Lütfen!" diye Hasan'ın elinden tuttu Ümmü Gülsüm. "Lütfen, yapma!" diye ağlamaya başladı sessizce. Hemen, hemen yanına oturdu. Dona kalmıştı. Ümmü Gülsüm'ün bir dokunuşu onu yatıştırmıştı bile. Eli elinde gözlerine baktı. Ümmü Gülsüm pişmanlıkla hemen ellerini geri çekti. Tövbe etti içinden. Dokunmak istememişti ona. Refleks olarak yapmıştı. 

     "Özür dilerim, elini tuttum," diyerek eline çekti. Başını hemencecik eğdi. Oradan gitmek istediği çok belliydi. Hasan'ın içi eridi. O da tövbe etti içinden. Nişanlısına daha nikahları olmadan dokunduğu için hâyâ etti. Kıyamıyordu ona. Oysa o özür dilediği an helalinden, onun anlından öpmeyi ne kadar çok istemişti. "Kalkalım o zaman en iyisi, rahatsız oldum ben," deyip kalktı yerinden Hasan ve kasaya doğru ilerledi. Hasan'ın kardeşi Ümmü Gülsüm'ü sakinleştirmeye çalışıyordu. Oysa Ümmü Gülsüm daha büyük felaketlerin olmasından korkuyordu. 

     Hasan gider gitmez de zaten bir felaket koptu. Karşı masadan bir delikanlı kalkıp Ümmü Gülsüm'lerin yanına geldi. Tam o anda Hasan da sert bakışlarıyla delikanlının arkasında durmuş onu dövebilmeyi bekliyordu. 

     "Vay, instagram fenomeni Ümmü Gülsüm, naber ya! Ortalıktan kayboldun. Çok değişmişsin."

     Ümmü Gülsüm'ün gözleri dolmaya başlamıştı. Yer yarılsaydı da içine girseydi. Hasan duyduklarına inanamıyordu. Delikanlı arkasındaki Hasan'dan habersiz konuşmaya devam etti. 

     "Hanım kız rolü de çok yakışmış ama biliyor musun, hâlâ hayallerime çok yakışıyorsun."

     Hasan daha fazla dayanamadı ve Ümmü Gülsüm'e saçma sapan laflar atan genç adamın yakasına yapışıp ona kafa attı. "Ne oluyor lan!" diye yerden kalktı genç adam. Karşı masadaki erkekler de ayaklandı bir an.

     "Nişanlımla, müstakbel karımla ne cürretle öyle konuşuyorsun sen?!" diye kızdı Hasan. Hiçbir şey anlamamıştı. 

     "Ooo, bir de nişanlın mı? Vay, Ümmü Gülsüm!" diye baktı delikanlı. "Bu mu nişanlın? Adama yazık be! Efendi bir çocuğa benziyor. Nasıl kandırdın onu?" diye Ümmü Gülsüm'e alaylı alaylı sordu. 

     Hasan tekrar adamın yakasına yapıştı. Sert bakışlarla Ümmü Gülsüm'e baktı. "Ümmü Gülsüm! Ne diyor bu?" 

     Ümmü Gülsüm, sadece için için ağlıyordu. Ayakta durmaya hali kalmamıştı. Titriyordu. Gözlerini kapatarak başını eğdi yalnızca. 

     "Birader, sen bu kızın kim olduğunu gerçekten bilmiyor musun? Bak bekle sana ne göstereceğim," diye yakasını bırakmasını istedi delikanlı. Hasan genç adamın yakasını bırakarak tekrar nişanlısına baktı. Başını yerden bir an olsun kaldırmamıştı. Korkuyordu onu kaybetmekten. Uygun olmayacak şeyler duymaktan. 

     Genç adam cebinden telefonunu çıkarıp Hasan'a gösterdi. Ümmü Gülsüm adlı bir albüme tıkladı. Hasan gördüklerine inanamıyordu. Ümmü Gülsüm'ün boy boy fotoğrafları ve videoları doluydu. Hasan donakalmıştı. "Haa, bu resimler ve videolar yalnızca ben de yok aha şu arkadaşlarımda da var. Ve daha burada olmayan bir sürü erkekte de... Ama senin güzel hatırın için siliyorum, madem evleneceğim, karım olacak diyorsun..."

     Hasan öfkeden delikanlıyı yere yatırıp onu iyice dövdü. Arkadaşları araya girmeye bile çalışmadı onun korkusundan. Kafenin sahibi hemen telefonunu çıkartıp polisi aradı. Ama Hasan biraz sonra bırakmıştı genç adamı zaten. Ümmü Gülsüm perişan halde oturduğu yerden kalktı. Hasan nişan yüzüğünü parmağından çıkarıp masaya fırlattı ve kardeşini de alıp öfkeyle kafeden ayrıldı.

     Nişanı atmıştı.

     Ümmü Gülsüm hıçkırıklara boğulup daha da çok ağladı. Geride kalmıştı tek başına. Yalnızdı artık. Onu kurtaracak, düştüğünde ellerinden tutacak adam kaybolmuştu artık. 

     Dayak yiyen çocuk yediği yumrukların acısını çıkartmak istiyordu. Gülerek arkadaşlarına baktı. Sonra Ümmü Gülsüm'ün masasına oturdu, yanaştı. "Bak, nişanlın da bıraktı seni. Gerçekten evlenmeyi düşünmüyordu değil mi, Ümmü Gülsüm?" Gülerek arkadaşlarına baktı. 

     Ümmü Gülsüm kalkmak istiyordu ama delikanlı ona engel oluyordu. "Moralin de bozuk, bak bana takıl seni nasıl mutlu edeceğim. Gel üstüne başına adam gibi bir şeyler alalım. Koca karılar gibi olmuşsun. Gel bak neler sunacağım sana..." 

     Ümmü Gülsüm bunları duyacağına ölmeyi tercih ederdi. Ayağa kalktı. Sesini dahi çıkarmadı. Sesini bile duyurmak, kendinden ödün vermek istemiyordu. Tam o anda imdadına polis yetişti ve delikanlılardan kurtardı Ümmü Gülsüm'ü. 

     Ümmü Gülsüm, ağlaya ağlaya evine gitti. Gitmez olaydı. İşkenceler orada da bitmek bilmedi. Hasan'ın ailesi aramış, nişanı attıkları söylemişti. Hasan, ailesine bir şey söylemese de kız kardeşi her şeyi anlatmıştı. Ümmü Gülsüm'ün ailesine kızlarının namusu hakkında demedikleri kalmamıştı. Oysa Hasan bilse her şeye rağmen yine de müsaade etmezdi buna. Ayrılmış olsalar da hoş bir şey olmazdı bu. Eski nişanlısına bir zamanlar hanımı olarak hayal ettiği bir kıza asla laf getirmezdi. 

     Ama Ümmü Gülsüm'ün ailesi her şeyi öğrenmişti. "Al işte, yirmi dört saat telefonunu elinden bırakmıyor, şimdi bizde de insan içine çıkacak yüz bırakmadı. Tek kendi adını değil, ailenin adını da lekeledin Ümmü Gülsüm!" diyerek annesi de ona küsmüştü. Bir tek anneannesi onu dizine yatırıyor, kucağında ağlamasına izin veriyordu. "Tevbe et yavrum, tevbe..." diyor ve onun saçlarını okşuyordu torununun. 

     "Anneanneciğim, daha ne kadar? Gözümde yaş kalmadı. Daha ne kadar tevbe edeceğim? Neden bitmiyor benim imtihanım?" diye ağlıyordu Ümmü Gülsüm. Anneannesi tekrar saçlarını okşadı. "Ümmü Gülsüm'üm... Güzel kızım..."

     Gecelerini ibadetle geçiriyor, isyan etmemek için içini bir tek Allah'a döküyordu. Ama evinin duvarları dar geliyordu artık. Camiye gidip oranın manevi ortamından yararlamak istiyordu. Hazırlanarak evden çıktı ve cami yolunu tuttu. 

     "Allah'ım ne olur genç hocayı görmeyeyim!" diye yalvarıyordu. Bir de onu çekemezdi. Bir de ondan laf işitmeye dayanamazdı. Hem ya yine kalbi farklı atmaya başlasaydı. Ya ondan yine umutlansaydı. Korkuyordu. 

     Korka korka caminin bulunduğu sokağa girdi. Az ötedeydi cami. Birden arkasından bir ses duydu. Başını çevirip bakmadı. Sesi duymamazlıktan geldi. Ama tekrar bir ses duydu. "Vay! Eskiden her bildirime, her yoruma cevap veren kız şimdi yüzümüze bakmıyor."

     Ümmü Gülsüm korkuyla daha hızlı yürümeye başladı. Hemen girmek istiyordu içeriye. Ne kalmıştı ki? Dışarıda kimsecikler yoktu. Korktu, adımlarını hızlandırdı. 

     Birden birisi kolundan tutup Ümmü Gülsüm'ü kendini çekti. Ümmü Gülsüm içinden sadece dua ediyordu. Genç serseri belinden tuttu. "Yardım edin!" diye bağırdı Ümmü Gülsüm. Bu kadarı fazlaydı. Ümmü Gülsüm tepinmeye başladı. Bağırdı. 

     Serserinin arkadaşlarından biri "Yusuf Hoca geliyor," diye seslendi. Serseri inanmadı. "Şaka yapacak zaman değil şimdi," diğer genç seseri. "Burası cami sokağı Ümmü Gülsüm, gel bak şuraya gidelim," diyerek Ümmü Gülsüm'ü çekiştiriyordu. 

     Birden yediği bir yumrukla kendini yerde buldu. Ümmü Gülsüm hemen kenara çekildi. Bu oydu. Ne kadar da dua etmişti onu görmemek için. Şimdi Allah'a duasını kabul etmediği için şükrediyordu. Onu kurtarmıştı. Demek adı Yusuf'tu. Ne güzel ismi vardı. 

     Yusuf Hoca serseriyi iyice dövdü. Adeta kendinde geçmişti. Ümmü Gülsüm korkudan ve mahcubiyetten yere çöktü. Yüzünü kapatıp ağlamaya başladı. Ya ona bir şey olsaydı? Korkuyordu, bakamıyordu. Yusuf'un öfkesi ona Hz. Hamza'yı, Hz. Ömer'i hatırlatıyordu. Tıpkı kitaplardaki gibi... Gözü dönmüştü Yusuf Hocanın. Cemaatten birkaç adam gelip yalvardı. Onu tutmaya çalıştı. Sonunda zar zor çektiler. 

     Adamlar hocayı sakinleştirdiler. "Kan ter içinde kalmıştı. Genç kızlarımızın namusuna, iffetine göz dikene affım yok abi!" diye nefes nefese söyleniyordu. Yerde ağlayan kıza döndü sonra. "Bacım, iyi misin? Abi, Ayşe Hocaya haber versinler, ilgilensin," diye emir verdi adamlara. 

     Ümmü Gülsüm, yavaşça başını kaldırdı. Yusuf Hoca tanıdı onu. Tekrar öfkelendi, bakışları sertleşti. Sürekli olay çıkarıyor, onun karşısına çıkıyordu. Bu kadarı da fazlaydı. Fakat biraz olsun değiştiğini görmüştü Yusuf. 

     Onun olduğunu anlayınca bağırmadan sert bir dille seslendi. "Ayağa kalk!" Ümmü Gülsüm kakmıyordu. "Ayağa kalk, bak bir daha söylemeyeceğim!" diye emir verdi Yusuf. Ümmü Gülsüm ayağa kalktı. Adamların hepsi başını eğmişti, bakmıyorlardı. Yusuf Hocanın bu konularda ne kadar titiz olduğunu biliyorlardı.

     Yusuf da karşısında mahcup mahcup dikilen genç kıza bakmadan seslendi. "Müslüman kadın, çökmez böyle. Güçlü olur. Güçlü ol! Bir daha seni ağlarken görmeyeceğim. Hele de böyle bir belayla hiç... Tamam mı?"

     Ümmü Gülsüm kısık bir sesle "tamam..." diyebildi sadece.

     "Allah yardımcın olsun," diye arkasını döndü Yusuf ve adamlarla oradan uzaklaştı. Ayşe Hoca da ilgilenmek için gelmişti zaten. Beraber mescide gittiler. Ağladılar. Onları gören genç kızlar geliyordu. Hepsi üzgün üzgün sitelerde hâlâ resminin dolandığını anlatıyordu. Okullarda hâlâ konuşulduğunu, erkeklerin nereye gittiğini merak ettiğini... 

     Artık sanal alemin bir kızın hayatını nasıl mahvettiğine şahit olmuştu Ümmü Gülsüm. 

     Ayşe Hoca güzel bir sohbet vererek diğer kızları da bilinçlendirmişti. Ama Ümmü Gülsüm onu dinlemeyi çoktan bırakmıştı. Onun gözü mescidin bir köşesinde namaz kılan çarşaflı kadına takılmıştı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Rabb'ine aşkla bağlandı adeta. MaşaAllah dedi içinden. Ve müsaade isteyerek evine vardı.

     Günler sonra da kafasına koyduğunu yapmıştı. Ümmü Gülsüm artık çarşaflıydı...

     Gözleri dahi görünmüyordu. Tam peçeli olmuştu. Artık toplum baskısından kurtulmuştu. Yine sürekli ibadet ediyor, sürekli tevbe ederek ağlıyordu. 

***

     Aylar geçti aradan; bir sene, iki sene... 

     Derken yine bir kermes gününde yolu camiye ulaştı. Bu zaman zarfı içinde genç imama, Yusuf'a hiç rastlamamıştı. Artık sakindi Ümmü Gülsüm'ün hayatı. Camiye adım atabilirdi. Kim bilir, belki Yusuf Hoca atanmıştı. Hiç haberi yoktu Ümmü Gülsüm'ün. O Rabb'ine teslim olmuştu. Rabb'i elbette ya unutturacak, ya kavuşturacaktı. Duası bunaydı.

     Yanında annesi ile mütevazi bir halde kermes alanını dolaştı Ümmü Gülsüm. Bu sefer yardım etmedi. O, orada yardım etmeye layık değildi. Yusuf'un sözleri geliyordu sürekli aklına. Arkadaşlarını görünce onlara selam veriyor, devam ediyordu dolaşmaya. 

     "Ümmü Gülsüm," diye bir arkadaşı çağırdı. "Yardım edebilir misin?" Ümmü Gülsüm istemiyordu aslında ama bunu Allah rızası için yapacaktı. 

     Ümmü Gülsüm annesini arkadaşlarına teslim edip oturtarak hemen tezgahın arkasına geçti. Ne zaman bir erkek gelip kızlara sipariş verirse tezgahın arkasına gidiyor ve oradaki işlerle meşgul oluyordu.

     Biraz sonra gördüklerine inanamadı. Yusuf... Yine heybetli heybetli yürüyerek tezgaha doğru geliyordu. Tezgahın arkasından hafif kilolu kısa boylu bir kadın Yusuf'a seslendi. "Oğlum, sen yedin mi bir şeyler?" Yusuf kadının tek koluna nazikçe dokunup "iyi misin, anne?" diye sordu. 

     Yusuf o kadına anne demişti. Demek ki annesiydi. Başka bir yere tayin de olmamıştı. Allah'ım bu nasıl bir kaderdi, nasıl bir imtihandı? Ümmü Gülsüm hâlâ arka işlerle meşguldü. Dönüp bakmadı bir daha. Sadece sesleri duyuyordu. 

     "Bırak beni oğlum, sen yememişsindir, dur sana bir tabak hazırlatayım." 

     "Gerek yok anne," demeye kalmadan herkes meşgul olduğu için Ümmü Gülsüm'den yardım istendi. 

     Ama Ümmü Gülsüm bir erkek var diye tezgaha yanaşamıyordu bile. Uzak duruyordu ki kimse istemesin yardım etmesini. Utancından ne bir şey söyleyebiliyordu, ne de yüz ifadesi okunabiliyordu. Kimseye dememişti ki neden ara ara arka işlere koştuğunu. İffeti ile riya edemezdi, övünemezdi asla. Sadece sustu. 

     Yusuf Hoca şaşırmıştı. Herhalde kocasına çok sadık çarşaflı bir abla diye düşünmüştü ve kim olduğunu bilmediği o çarşaflı kadından dini adına gurur duymuştu. 

     "Tamam anne, kalsın," diyerek oradan uzaklaştı. Ne kadar da sevinmişti. Ahir zamanında hâlâ böyle iffetli kadınlar vardı demek... Keşke diğer Müslüman kızları da böyle olsa, hatta çarşaf nefislerine çok ağır gelir ya, dine uygun giyinip erkeklerden uzak dursalar kafi, diye düşünüyordu. 

     Akşama kadar garip bir tefekkür içindeydi. Bu düşüncelerine kermes bitip eve vardıklarında annesi de katılmıştı.

     Akşamüstü anne oğul birlikte sohbet ediyorlardı. "Oğlum, artık büyüdün. Bak şimdiye kadar evlilik mevzularını hiç açmadım kızıyorsun diye. Kimi önersem öfkelendin ama ben yaşlı bir kadınım, senin mürüvvetini görmeden mi gideceğim bu dünyadan? Kızma oğlum."

     "Ah anneciğim," diye içini çekti Yusuf. İçi yanıyordu. Annesinin elini tuttu, öptü. "Niye kızayım, canım anam? Ama istediğim gibi bir kız oldu da ben mi evlenmedim?"

     Annesi "bak bugün çadırda bir kız vardı," dedi. 

     "Anne, bizim camiden falan kesinlikle istemiyorum. Öyle, basit bir kız değil istediğim. Benim hanımım nasıl olmalı, biliyor musun..?" Annesi dikkatle dinliyordu. 

     "Hâyâsından, daha benim gözlerimin içine bakarken bile utanmalı benim hanımım. Benim her sözüme itaat etmeli. Bana teslim olmalı. Yanımda başka bir erkeğin ismini bile telaffuz etmemeli, kıskandırmak için bile... Yok sanatçıymış, oyuncuymuş, anlamam. Benden başka hiçbir erkeğe bakmamalı, yaklaşmamalı, konuşmamalı. Onu ömrümü veririm anne. Ben, kendime zıt bir kadın arasam hemen bulurum, ben aileme ve bu ümmete güzel hizmet edecek bir gelin, evlatlarımı iyi yetiştirecek bir anne ve eşini memnun etme çabalarından dolayı yolu cennete varacak bir kadın arıyorum. Hani çadırınızda çarşaflı bir bayan vardı, maşaAllah. Eminim beyine olan saygısından öyle davranmıştır. Örtünerek gizlenmesinden ziyade bana hizmet etmemesi çok hoşuma gitti. Beyinden başkasına hizmet etmiyor besbelli. Hiç bakmadı. Benim hanımım da öyle olmalı işte." 

     "Ben de onu diyorum ya oğlum," diyerek gülümsedi Yusuf'un annesi. "Kız bekarmış, sordum soruşturdum. Üstelik senden yalnızca iki üç yaş küçükmüş. Yirmi yaşında, yaşı da uyuyor. Ben münasip gördüm."

     Yusuf susmuş, gözlerini masa örtüsüne dikmişti. "Kimmiş, kimlerdenmiş?" diye sordu. Hiç aklının ucundan geçmemişti böyle bir şey. Ama annesi söyleyince aklına yatmıştı.

     "Ailesi çok dindar, dedesini bilirsin belki. Cuma namazlarına gelirmiş hep. Ahmet ağanın torunu."

     Yusuf iyice düşünmeye başladı. Bir münasebeti olmamıştı Ahmet amcayla. Annesi devam etti anlatmaya. "İsmi neymiş biliyor musun?" diye onu heyecanlandırmaya çalıştı annesi. Yusuf utanmıştı. Utancını gizlemek için sert bir yüz ifadesine bürünerek gözlerini masa örtüsünden ayırmadı. "Ümmü Gülsüm. Eskiden camide görevliymiş. Yıllardır gelmiyormuş ama."

     Yusuf'un annesi anlattıkça anlatıyordu. Ama Yusuf, Ümmü Gülsüm'ün adını duyduğunda zaten konu kapanmıştı onun için. Kesinlikle istemiyordu o kızı. "Hayır, olmaz," diye ayağa kalktı. 

     "Neden oğlum? Bak güzel değil diye diyorsan, kusur etmiş olursun. Çok güzel bir kızmış. Gören övüyor, gören övüyor. Neden istemiyorsun?"

     "İstemiyorum anne, sorma lütfen," diyerek odasına gitti Yusuf. Ümmü Gülsüm ile olan bütün karşılaşmalarını getirdi hakkına. Hep bir olay oluyordu. Hep bir bela buluyordu Yusuf. Üstelik o, gelecekti eşiyle kesinlikle böyle tanışmış olmak istemiyordu. Kitaplarda okuduğu gibi bir aşk istiyordu. Hz. Abdullah'ın, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'in , Hz. Ali'nin evlendiği gibi evlenmek istiyordu. Ve eşini öyle mütevazi bir şekilde tanımak istiyordu. 

     Ümmü Gülsüm defterini kapattı. Yatsı namazını kıldı. Namazın sonunda uzunca dua etti hayırlı bir eş için... Ve usulca yatağa girip uykuya daldı.

     Üzerinde beyaz uzun bir entari ve başında bir sarık vardı. Bir gül bahçesinin içindeydi. Her yer gül kokuyor, gül dallarına kuşlar konup ötüyordu. Yusuf yürüye yürüye bir masaya oturdu ve etrafını seyre daldı. Her şey o kadar güzeldi ki, Yusuf gördüklerine inanamıyordu. 

     Biraz sonra güllerin arasından beyaz çarşaflı, peçeli bir kadın gördü. Kadın yavaş yavaş yürüyerek Yusuf'un yanına oturdu. Ve şahit olarak iki kadın daha gelmişti. Nur üstüne nur. Hiçbir şekilde görünmüyorlardı Yusuf'a. Yalnızca parıldayan iki nur görünüyordu Yusuf'un yanında. 

     Şaşırmıştı. Birden bir ses duydu Yusuf. Nereden geliyordu bu ses? "Kimsin?" diye sordu Yusuf. Gül dallarına konmuş iki beyaz güvercin kanat çırparak yanına geldi. Güverinler birden yok olup yerlerini nur topları aldı. Bunlar müjdeci iki melekti. 

     "Ey Yusuf!" diye seslendiler. "Peygamberimiz nikahını kıyıyor, kabul ediyor musun?" 

     Yusuf hıçkırarak ağlıyordu. "Nasıl yani, kiminle? Ben bunu hak etmedim."

     Tekrar seslenildi Yusuf'a. "Ey Yusuf! Peygamberimiz nikahını kıyıyor, kabul ediyor musun?" 

     Yusuf ne diyeceğini bilmiyordu. Göz yaşlarına hakim olamıyordu. Yanında beyaz çarşaflı, peçeli kadına baktı bir daha. Güçlüce seslenildi ona. "Ey Yusuf! Kabul ediyor musun?"

     "Kabul ediyorum ey efendim!" diyordu Yusuf ağlayarak. Nasıl bir müjdeydi bu? Nasıl bir armağandı? 

     Sonra... Sonra tekrar meleklere döndü. "Peki bunlar kim?" diyerek masada oturan iki şahidi sordu.

     "Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem)'in kızı Fatıma (radiyallahu anh) ve eşi Hz. Hatice (radiyallahu anh). Nikah şahitleriniz," diyordu melekler. Yusuf olayları anladıkça daha da ağlıyordu. 

     Birden gözyaşlarını silen bir el uzandı. Beyaz eldiveniyle Yusuf'un gözyaşlarını siliyordu eşi. Yusuf eşine dönüp peçesini açtı. Karşısında... Ümmü Gülsüm.

     Demek ki Ümmü Gülsüm ona bir müjdeydi. Ne kadar da güzel olmuştu. Kapandıkça güzelleşmişti Ümmü Gülsüm. Yusuf eşinin anlından öptü ve tekrar bir ses duydu. 

     "Ey Yusuf! Cennet ile müjdelendin! Mübarek olsun," deniyordu. 

     Yusuf cezbe halinde kalktı. "Hu Allah! Ya Allah!" diye bağırıyordu. Dili sadece "Allah, Allah!" diyordu. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Yanıyor, aşk ile yanıyordu. 

     Yusuf'un annesi koştu hemen yanına. Oğlunu o halde görünce çok korkmuştu. Oğlu kendinden geçmişti. "Allah! Allah!" diyerek kendini yere atıyordu. 

     Ancak saatler sonra kendine geldi ve ağlayarak annesiyle konuştu. "Oğlum, korkuttun beni," diye ağlıyordu annesi. Yazmasıyla göz yaşlarını siliyordu. 

     "Anne, yarın hemen, yarın kız istemeye gidelim," dedi Yusuf. Onun da gözlerinden yaşlar damlıyordu. 

     "Kimi oğlum?" diye şaşkınlıkla sordu annesi. 

     "Hemen yarın, anne. O benim cennetim," diyordu Yusuf.

     Annesi şaşırmıştı. Oğlunun rüyasında bir şeyler gördüğünü anlamıştı. Sevinçle hemen hazırlıklarına başladı. Ve Ümmü Gülsüm'ün ailesine haber verildi. 

     Gece nasıl uyuduğunu bilmiyordu Yusuf. Gecenin bir bölümünü ibadetle geçirmiş, bir bölümünde ise rüyasını ve Ümmü Gülsüm'ü düşünmüştü. Hemen olsun istiyordu her şey. Bir an önce evlenmek istiyordu Ümmü Gülsümle. Bu acelesi iki aile için de münasipti. İki taraf da işi fazla uzatmamaktan yanaydı.

     Ümmü Gülsümü Allah'ın emri Peygamberin kavli ile Yusuf Hocaya istemişlerdi. İşi nişanla uzatmak istemiyordu Yusuf. Bir hafta sonra hemen düğünü yapmaya karar verdiler. 

     Düğüne yalnızca iki gün kalmışken eşiyle ilk defa baş başa kalmak istiyordu Yusuf. Hemen onu bir odaya aldılar. Neler söyleyeceğini kuruyordu aklında. Fakat kapının açılmasıyla her şeyi unutmuştu bir anda. Ümmü Gülsüm, beyaz başı eğik halde, peçesi ile içeri girdi. Gözleri bile görünmüyordu. 

     Yusuf konuşmaya çalıştı ama dili tutuldu. Bir cümle dahi söyleyemiyordu. 

     Söze Ümmü Gülsüm başladı, kısık bir sesle seslendi. "Yusuf..." 

     Adını söylemesi bile Yusuf'un kalbinin ritmini değiştirmişti. Ancak sözlerinin devamı onu yaraladı. "Sen daha iyilerine layıksın."

     Ümmü Gülsüm devam etmek isterken Yusuf onu susturdu. "Hayır Ümmü Gülsüm, sakın... Sakın öyle bir şey söyleme."

     "Bak Yusuf, ben geçmişte çok hata yaptım. Bir erkek arkadaşım olmadı. El ele tutuşmadım, göz göze bakışmadım ama internette sürekli kendi resimlerimi..." 

     "Hayır!" diye susturdu onu Yusuf. Kızmıştı. "Bunları duymak istemiyorum," diye kaşlarını çattı. "Geçmiş, geçmişte kaldı. Unut bunları. Benim yanımda bir daha asla bu konulardan bahsedilmeyecek."

     Ümmü Gülsüm başını eğdi. Ellerini peçesinin altına götürüyor yaşlarını siliyordu. 

     "Sen benim eşim olacaksın, Ümmü Gülsüm. Geçmişin, günahın... Hiçbir şey umurumda değil. Rabb'imin bile sildiğini, unutturduğunu ben mi hatırlatacağım? Tövbe edeni niye hor göreyim? Bazı insanlar öyle günahlarla imtihan edilir. Hz. Ömer'i hatırla, kendi öz kızını diri diri o toprağa gömmemiş miydi? Fakat ne oldu ömür boyu tövbe etti de cennetle müjdelendi." 

     Ümmü Gülsüm yalnızca sustu. Yusuf devam etti.

     "Özür dilerim. Senin hakkında söylediğim sözler için. Asıl ben bunca hakaret etmişken seni hak etmedim. Beni affedebilecek misin? Hakkını helal eder misin?"

     "Geçmişimi hatırlamadan gözlerimin içine bakabilir misin?" diye ağlıyordu Ümmü Gülsüm. 

     "Sen benim geleceğimsin, ezelden beri ömrüme yazılanımsın, Kalu Bela'dan beri tuttuğum aşk orucumsun. Gözlerine baktığımda yalnızca sevda görür gözlerim, aheste ruhlu yüreğim. Daha... Daha ne diye seni suçlayayım, Ümmü Gülsüm? Belli ki sözlerim seni çok yıkmış. Asıl sen beni bağışlayabilecek misin? Yüreğin küsmeden gözlerime bakabilecek misin, Ümmü Gülsüm? Rabb'im yardımcımız olacaktır," dedi Yusuf.

     Ve yavaş yavaş işi tatlıya bağladılar. 

***

     Çok mütevazi bir düğün yaptılar. Bembeyaz bir elbise içindeydi Ümmü Gülsüm. Peçesini yine unutmamıştı. Gözleri bile görünmüyordu yine. Herkese örnek olacak, Müslümanlara nasıl düğün yapılacağını gösterecek bir düğün olmuştu bu. 

     Düğünden sonra evlerine gittiler. Yusuf, Ümmü Gülsüm'e Hifa Hatun ve Süheyb'in hikayesini anlattı. Ümmü Gülsüm başı eğik halde dinledi bu güzel hikayeyi. Ve Yusuf'un isteği üzerine o geceyi hikayedeki gibi namaz kılarak geçirdiler.

     Bir müddet sonra Yusuf Ümmü Gülsümü bekledi. Peçesini açmak üzere onu ellerinden tutup karşısına aldı. Yavaşça peçesini aldı. Ümmü Gülsüm utanarak yere baktı. 

     Yusuf onun başını iki elinin arasına aldı ve kaldırdı. Gözlerine baktı. Yusuf'un gözlerinden sakalına yaşlar düşüyordu. Ümmü Gülsüm Yusuf'un gözyaşlarını sildi. 

     Yusuf, ağlayarak seslendi. "Cennetimsin sen benim," diyerek Ümmü Gülsüm ellerini öptü. Sonra uzunca alnında öptü. Artık vuslat mührünü sevdiğinin anlına vurmuştu.

***

     Aylar geçti aradan. Ümmü Gülsüm'de bir halsizlik vardı. Yusuf, bu durumu hissetse de aldırış etmiyor gibi görünüyordu. Çok iyi davranıyordu sevdiğine. Onu hiç üzmüyor, el üstünde tutuyor, ellerini hiç bırakmıyordu. Dua ile besliyorlardı evliliklerini. Gözlerine baktıkça şükrediyorlardı. 

     Ancak Ümmü Gülsüm'ün halsizliği arkalarına bir mesafe koymaya başlamıştı. Mide bulantıları, baş dönmeleri...

     Yusuf, tatlı düşücelere daldı. 'Yoksa...' diye düşünüyordu içinden. Yoksa hamile miydi Ümmü Gülsüm? Bunu eşinin kendi ağzından duymak istiyordu. Kendi kendine sorup bu sürprizi bozmak istemedi. 

     Ona artık hiç iş yaptırmıyor, onu sevdiğini her fırsatta belli ediyordu. Bekliyordu Ümmü Gülsüm'ün onunla bu konu hakkında konuşacağı anı. 

     Bir gün yine birlikte namazlarını kıldılar. Ardın Ümmü Gülsüm kalkarak kitap rafına yürüdü. Eline bir şey alıp Yusuf'un yanına geldi. Belli ki bir şey saklıyordu. Bir bebek patiği, bir bebek ayakkabısı, bir emzik... 'Ne acaba?' diye düşünüyordu Yusuf. 

     Ümmü Gülsüm eşinin elini alıp öptü. Sonra avucunun içini açarak içine bir mendil koydu. Bu, zamanında o kutsal göz yaşını emdirip Kur'an-ı Kerim'in arasında sakladığı mendildi. Yusuf'un avucunu kapatarak elini kalbine koydu. Mendille elini bastırdı.

     "Hissediyor musun, Yusuf?" diye sordu.

     Ama Yusuf hiçbir şey duymuyordu. Cezbe haline girmişti. "Allah! Allah!" diye bağırıyordu. 

     Ümmü Gülsüm, başını omzuna koyup ağladı. İkisi de aşka tutulmuştu. Yusuf'un gözyaşları yarinin yanaklarına akıyordu.

     Ümmü Gülsüm sarıldı Yusuf'a. "Seni benden hiç kimse ayıramaz, bizi ayırırsa ölüm ayırır," diye ağlıyordu. 

     Yusuf ağlamaya başladı. Neden duygulanmıştı ki Ümmü Gülsüm bu kadar? Hele... Hele son söylediği söz şimşek gibi çakmıştı Yusuf'un beynine. 

     "Belki, sevdamız ahirete ertelendi, Yusuf'um."

     Yusuf daha çok ağlamaya başladı. O da hissetmişti. Sevdiğinin gideceğini hissetmişti. Yüreğine ateş düştü. Sımsıkı sardı Ümmü Gülsüm'ü. Ümmü Gülsüm'ün başı Yusuf'un omzuna düştü. Kucağına bayılmıştı.

      Yusuf onu uyandırmaya çalıştı. Uyanmıyordu Ümmü Gülsüm. Hemen ambulansı aradı. "Kalk cennetim, kalk ne olursun!" diye yalvarıyordu. Aklına gelen her duayı okuyordu. 

     Ümmü Gülsüm gözlerini açtı. Yusuf'un dizlerinde yatıyordu. "Al bu peçeteyi, her zaman Kur'an'ın içinde olsun," dedi sessizce. 

     Yusuf'un gözyaşları sevdiğinin yüzüne damlıyordu. Ümmü Gülsüm, gülümseyerek derin bir nefes aldı. "Kokuyu alıyor musun, Yusuf'um? Sanki gül bahçesindeyiz."

     Yusuf, sevdiğinin başını kaldırarak sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, "bırakma beni," diyordu. 

     Ümmü Gülsüm, usulca şehadet parmağını havaya kaldırdı ve Yusuf'un kulağına sessizce Kelime-i Şehadeti okumaya başladı. 

     Yusuf seslice eşine eşlik etti. O da şehadet parmağını kaldırarak şehadet getirdi ve tekrar Ümmü Gülsüm'ün başını okşadı. Üzmek istemiyordu onu. 

     "Bak bana," dedi. "Bizim nikahımız Arş-ı Ala'da kıyıldı. Cennetin kapılarını birlikte açacağız sevdiğim. Nefesim yettiği kadar seni dualarımda anacağım, cennetim!"

     Ve sessizce şehadet getirerek gözlerini kapattı Ümmü Gülsüm. 

     Yusuf da gül kokusunu duyuyordu artık. Ümmü Gülsüm'ün gözyaşlarını sildi. "Sen de şehitsin ey sevdiğim... Sen de şehitsin." Ve başını okşayarak sevdiğini ahiret yurduna yolladı Yusuf. 

***

     Ümmü Gülsüm'ün cenazesini yıkayan kadın hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Ümmü Gülsüm resmen gülümsüyordu. Ondan etkilenerek Ümmü Gülsüm'ü bir gelin gibi hazırlıyorlardı. Çünkü biliyorlardı, mübarekler tarafından karşılanacağını. 

     Ve Ümmü Gülsüm toprağa verildi. Yusuf, başını dik tutmaya çalışıyordu ama yüreği yanıyordu. Sevdiğine doyamadan toprak onu almıştı. 

     O gece Yusuf bir rüya gördü. Ümmü Gülsüm ona gülümsüyordu. Çok mutluydu. Yusuf'una sesleniyordu. "Beni... beni Fatıma annem karşıladı Yusuf. Seni bekliyorum. Cenet kapısında bekleyeceğim seni sevdiğim," diyordu. "Cennet kapısında..." 

***

Selamün Aleyküm :) 

Yazdığım bu yaşanmış kıssayı umarım beğenmişsinizdir. Bu ilk kıssaydı ve inşaAllah devamı da gelir. Elimden geldiğince en azından iki haftada bir beğeneceğiniz kıssalar yüklemeye çalışacağım. 

Hepiniz Allah'a emanet olun!! :))

Continue Reading

You'll Also Like

ünlü By şev

Short Story

490K 24.5K 47
Dünya çapında belli başlı kitlesi olan bir aktör arkadaşına sinirlenip mesaj atar fakat mesaj attığı kişi aynı ülke sınırları içinde yaşadığı bir Tür...
2.2M 70.6K 60
Öpüşü beni darmaduman edebilecek, yok edebilecek, lezzetli bir azabı verebilecek şeydi. Bir ateş yandığında, yakar. Yakarsa kül ederdi, yok ederdi. O...
53.8K 2.8K 38
"Tutsak mıyım ben Barış?" "Tutsaksın."
8.6K 705 13
Tutkudan doğan bir hikaye.
Wattpad App - Unlock exclusive features