2010…
David beni ağaçla kendisi arasında sıkıştırmıştı. Kampta 2. günümüzdü ve Harry tüm zamanını; beni umursamayarak, dün gece öpüştüğü o kızla geçiriyordu. Kampa geldiğimizden beri yaptığımız şeyse ‘sıradan‘ arkadaşmışız gibi selamlaşmaktı.
Selamlaşmak-
David: Rahat dur!
Düşüncelerimi bölen acımasız sesi bulunduğumuz durumu ve pozisyonu hatırlamama neden olmuştu. Bu sefer bağırması işe yaramıştı. Çünkü cidden düşüncelerime dalıp istemim dışında kollarımı ve bacaklarımı onun elinden kurtarmaya çalışıyordum. Bu kendimi kurtarmaktan çok, onu daha fazla sinirlendiriyordu.
Kendime geldiğimde; bu sefer dizimle erkekliğine vurmak için hazırlanmış olsam da, bu girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Kendini bana daha çok bastırmıştı. O lanet olası iğrenç erkekliğini hissediyordum ve arzuyla kararan gözleri gözlerime kenetlenmiş gibiydi.
Tanrı aşkına.
Tecavüze uğramak üzereydim.
Uzun süredir bana karşı takıntılı olan bir psikopat tarafından.
Kampta ve evet, ormanda.
Ah, tanrım.
Angela: Çekil üzerimden!
Yüzüne dağılan sinsi gülümsemesi sinirlerimi daha da çok bozmuştu.
David: Benden asla kurtulamazsın.
Asla mı?
Hah.
Yüzünü yüzüme daha çok yaklaştırdı. Nefesini yüzümde hissettiğimde, iğrenerek yüzümü buruşturdum.
O iğrenç dudaklarını boynuma yaklaştırırken, biri onu benim üzerimden hızla çekti. Onu üzerimden çeken her kimse, David’in lanet dudakları boynuma değmeden çekmesi iyi olmuştu.
David’in; üzerimden çekilip suratına hızlı bir şekilde inen sert yumrukla yere yığılması bir olmuştu. Yere düştüğünde, ona vuran her kimse, üzerine çıkıp yine sertçe yumruklarını yüzüne indirmeye devam ediyordu.
Asla demiştin değil mi David?
Evet, asla.
Hah.
Ben daha olanları kavrayıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Resmen transa geçmiştim. Beni kurtaran – umarım tek amacı kurtarmaktır. – her kimse David’i dövmeyi bırakmıştı. Bense öylece David’e bakıyordum. Beni kurtaran kişinin nerede olduğuna bakamadan, başımı kavrayan iki el, gözlerimi David’den çekip yeşillere dikmeme neden olmuştu.
Ha?
Yeşiller?
Angela: H-Harry?
Harry: İyi misin?
Şaşırmama ve kekelememe aldırmadan bana hızlıca cevap vermesini umursamadım. Belli-belirsiz başımı sallayarak sorduğu soruya cevap verirken, hala onu gördüğümden beri girdiğim şoktan çıkamamıştım. Gözlerim irice açılmıştı ve hala o yeşillere bakıyordum.
Harry: O pislik sana bir şey yapmadı değil mi?
O konuşurken, kendime gelmiş gibi gözlerindeki öfkeyi fark ettim. Yeşiller resmen öfkeyle kaplanmıştı. Başını hafif yana çevirip yerde, acı içinde kıvranan David’e baktı. Gözleri tekrar benim gözlerimi bulduğunda, yine konuşarak cevap vermek yerine, başımı iki yana sallayarak ona cevap verdim. O da beni başıyla onaylarken, bu sefer; yarı isteyerek, yarı istemim dışında, aklımdaki soruyu ona yönelttim.
Angela: Bizi nasıl buldun?
Harry: Herkes David’in seni zorla ormana sürüklediğini konuşuyordu.
Susup başını öne eğdi. Konuşmasına öyle devam etti.
Harry: Tam zamanında yetiştim. Tanrım. Sana bir şey yapsaydı, onu gebertir-
Angela: Sshh. Hiçbir şey yapamadı.
Elimle çenesini tutup başını kaldırdım. Gözleri yine gözlerime kenetlendiğinde, daha söyleyeceklerimin bitmediğinin farkındaydım.
Angela: Teşekkür ederim.
O soru soran gözlerle bana bakarken, biraz da bu ‘’ Teşekkür ederim. ‘’ ‘in nedenini biliyor gibiydi. Beni kurtardığı içindi evet, ama başka bir şey daha vardı.
Dudaklarımı ısırmaya başladığımda, elimi çenesinden çekip söyleyeceğim şeyi düşünürken kaşlarını kaldırmıştı. Dudaklarımı ısırmayı bırakıp konuşmaya devam ettim.
Angela: Beni kurtardığın için ve… Ee, o kızı bırakıp beni kurtarmaya geldiğin için.
İkinci teşekkür nedenimi söylerken, sesim tereddüt ettiğim için kısılmıştı.
Harry: O hiç önemli değil.
Beni; elleriyle belimi kavrayarak hala yaslı olduğum ağacın iri gövdesinden çekip başımı göğsüne bastırdı. Ben kokusunu çoktan, bağımlılık yapmış bir uyuşturucuya ihtiyacım varmış gibi içime çekmeye başlamışken, onun dudakları saçlarıma küçük bir öpücük bırakmıştı.
Harry: Önemli olan sensin…
Yüzünü saçlarıma gömerken, konuşmasını kesip birkaç saniye içinde konuşmaya devam etti. Sesi bu sefer daha yüksek çıkıyordu.
Harry: Angel.
Şimdiki zaman…
Dudaklarıma bıraktığı ateş hissi yavaş yavaş etkisini kaybederken, tekrar ağzından dökülmeye başlayan söz ateşi yeniliyordu.
Harry: Asla.
Sanki konuşmayı yeni öğrenen bir bebek gibi, bildiği tek kelime buymuş gibi sürekli aynı kelimeyi tekrarlıyordu. Ama bu artık konuşmaktan çok mırıldanmaya dönmüştü. Ve dudakları her saniye dudaklarıma değdiğinde öpüşmekten bir farkımız yok diye düşünüyordum.
Harry: Asla…
Bu sefer sözünü yarım bırakıp hızla dudaklarını ateş gibi yanan dudaklarıma bastırdı. Ateş bu sefer değdiği her milimi değil de, tüm dudağımı sarıyordu. Sıcaklık bu sefer daha hızlı vücuduma yayılmıştı ve beynim resmen uyuşmuştu. Hissettiğim erkekliği ve dudakları…
Lanet olası.
Birkaç saniye ona karşılık verme isteğiyle yanıp tutuşurken, benim kararsızlığımın arasında o dudaklarımı deli gibi sömürüyordu. Karşılık vermem ya da vermemem umurunda değilmiş gibi öpmeye devam ediyordu.
Tam karşılık verecekken, yine lanet bir düşünce aklıma girmişti.
Onu dün gece reddetmiştim.
Evet, ben reddetmiştim ve şimdi karşılık vermem beni sadece küçük düşürürdü.
Benim de gururum var tamam mı?
Dudaklarımı geriye çekmeye çalıştığımda, başımı ağaca çarpıyordum. Ellerimi göğsüne dayayıp onu itmeye çalıştığımdaysa, bu hareketim hiçbir işe yaramıyordu. Durduğu yerden kıpırdamıyordu bile. Bedeni benim bedenime sabitlenmiş gibi, ayakları yere çivilenmiş gibi olduğu yerde duruyordu. Heykelden farksızdı ve çok güçlüydü. Lanet olsun ki fazla güçlüydü.
O gözleri kapalı bir şekilde benim dudaklarımı sömürürken, arada dudaklarımı ısırıyordu. Bunu her yaptığında ağzımdan ufak inlemeler kaçırsam da, hala ondan kurtulmaya çalışıyordum. İnlemelerim onun hoşuna gidiyormuş gibi dudaklarımı daha çok ısırıyordu. Tanrım. Beni delirtecek gibiydi. Kesinlikle bunu istiyordu. Beni delirtmek istiyordu.
Sonunda ondan kurtulmanın yolu aklıma gelmişti. Yani sanırım. Eğer işe yararsa, evet, gelmişti.
Ama hayır. Bu sefer ‘’ Senden nefret ediyorum. ‘’ gibi bir şey değil.
Dudaklarım sadece bir anlığına öpüşüne karşılık verdikten sonra, o kendini, ona karşılık vermemden dolayı sıkmayı bırakmışken, dişlerimle alt dudağını kavrayıp tüm gücümle ısırdım. Ağzından kaçırdığı, benimkilerden daha büyük olan inlemesi dudaklarını çekmesini sağlamıştı.
Asla demiştin değil mi Harry?
Evet, asla.
Hah.
Ve evet. Başarmıştım.
Fırsattan istifade ellerimi bir kez daha göğsüne yerleştirip tüm gücümle ittirdim. Son birkaç saniyede olanlar yüzünden sersemlemiş olmalı ki sendeleyerek birkaç adım geri gitti. Anlaşılan onu heykel hale getiren buzda çözülmüştü. Güzel.
Aramızda açılan boşluktan yararlanıp ağaçla onun arasından çıktım. Öfkeyle kaplanan gözlerimle son kez ona baktığımda şoka girmiş gibiydi. En son kampa geldiğimizde beni psikopatın elinden kurtaran kendisiydi. Ama şimdi, ben kendim psikopatın elinden kurtulmuştum. Ve evet, roller değişmişti. Bu sefer psikopat oydu ve kurtarıcım yoktu. Kendi kendimin kurtarıcısı olmuştum. Gerçi Harry’nin amacının, bana David’in amacı gibi tecavüz etmek falan olduğunu sanmıyorum ama olsun.
Kamp alanına geri dönmek için koşmaya başlamadan önce, dudaklarımı aralayıp dişlerimin arasından tıslar gibi çıkan sert sesimle, sözcüklerin ağzımdan dökülmesine izin verdim.
Angela: Yenildin Styles.
Arkamı ona dönüp koşmak için hazırlandığımda, kısık ve acıyla çıkan sesi olduğum yerde durmama neden olmuştu. Evet, bu sefer heykel olan bendim. Çünkü sesi bana acı verirken bütün bedenim buz kaplanmış gibi olmuştu.
Harry: Bir kez daha.
Sözleri üzerine fazla etkilenmemek için hızla başımı iki yana salladım ve yanaklarıma süzülen sıcak gözyaşlarımı umursamayarak tüm gücümle koşmaya başladım. Hızlı ve güçlü adımlarım kuru yaprakların üzerine bastıkça çıtırtıya benzer bir ses çıkarırken, arkamda duyduğum benzeri bir ses falan yoktu. Hala oradaydı. Arkamdan gelmiyordu.
Kamp alanına geldiğimde ortada hiç kimse yoktu. Herkes yatmış olmalıydı ve gördüğüm tek şeyse sönmeye yüz tutmuş kızıl ateşti.
Sönmeye yüz tutmuş ateş.
Kızıl ateş.
Bir süre ateşe baktıktan sonra karar vermiş gibi adımlarımı hızlandırıp ateşin başına gidip oturdum. Bağdaş kurup ellerimi ateşte ısıtırken, ateşin sıcaklığı yüzüme vurdukça aklıma gelen anı bana resmen acı veriyordu. O zaman, bu anıyı tüm gerçekliğiyle yaşarken mutlu olduğum şey şimdi bana acı veriyordu.
-
Ateşin başında oturan ikimiz vardık ve o dudaklarını benimkilere yaklaştırmıştı. Dudaklarımızın arasında neredeyse hiç mesafe yokken ben zorlukla yutkunuyordum. Az önce bir psikopat tarafından tecavüze uğramak üzereydim ve şimdi ilk aşkım beni öpmek üzereydi.
Harry: Benim için çok değerlisin Angel.
Gülümseyişim yüzüme dağılırken, o konuştuğunda dudaklarıma değen dudakları yine kızarmama neden olmuştu.
Angela: Sende benim için çok değerlisin Harold.
Onunda gülümseyişi yüzüne dağılıp hayran olduğum gamzesi belirirken dudaklarımız çoktan birleşiyordu. Dudaklarımız masumca birbirine uyum sağlarken ikimizin de gözleri huzurla kapanıyordu.
-
Dudağımda bir kez daha hissettiğim sıcaklıkla gözlerimi peş peşe kırpıştırıp kendime gelmeye çalıştım. Bu sıcaklık anı yüzünden miydi? Olabilir. Ama asıl nedeni bu değildi. Bay Styles az önce dudaklarımı sömürmüştü değil mi? Unutmuşum. Aslında unutmadım. Her neyse.
Yanımdaki kuru yaprakların çıkardığı çıtırtı ve benim gölgemin yanına düşen gölge üzerine zorlukla yutkunmuştum. Kim olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Gölgedeki kıvırcık saçlar kendini çok belli ediyordu.
Duygu değişimleri, pes etmemesi, istediğini alma çabaları…
Beni şaşırtıyorsun Harry.
Harry: Konuşmamız gerekiyor biliyorsun.
Gözlerimi ateşten ayırmadan dudaklarımı araladım.
Angela: Biliyorum.
Aklıma gelen diğer sözlerle onun konuşmasına izin vermeden ben konuşmaya devam ettim.
Angela: Ama seni reddeden benim. Öpüşüne karşılık vermeyip senden kaçan benim. Hala niye peşimdesin?
Konuşmamı bitirdiğimde tereddüt ederek başımı ona doğru çevirdim. Onun da gözleri ateşe odaklanmıştı. Aynı benim gibi bağdaş kurmuştu. Benim ona baktığımı fark edince konuşmadan önce o da başını çevirip bana baktı. Gözlerimiz buluştuğunda çarpılmışa döndüm. Gözleri kızarmıştı. Sanırım o da benim gibi ağlamıştı. Sanırım mı? Hadi ama Carter. İkimiz de ağlamıştık işte. Ve galiba benim de gözlerim kızarmıştı. O da benim ağladığımı anlamış olmalı.
Harry: Yaptığın hiçbir şey umurumda değil.
Angela: Ama seni üzdüm, ağlattım-
Harry: Umurumda değil. Bende sana aynılarını yaptım. İkimiz de aynı durumdayız. Ben sadece seni istiyorum. Eski bizi istiyorum.
Angela: Eski biz kardeşti Harry.
Başımı önüme çevirip umutsuzca, belli-belirsiz sallarken sesi hareketimi yarı da kesip tekrar ona bakmamı sağlamıştı.
Harry: Sözde kardeştik. Kalplerimiz aynı şeyi söylemiyordu. Eskisi gibi olacağız. Ama tek fark; sürekli kardeş olduğumuzu söylemeyeceğiz.
Angela: Bunu sadece sen söylüyordun. Bense mecburen onaylıyordum. Bir kere söyledim. Onu da biliyorsun zaten.
O başıyla onaylarken aklıma gelen soruların hiç beklemeden ağzımdan çıkıp ona yönelmesine izin verdim.
Angela: Neden bana acı çektirdin? Neden sürekli başka kızlarla oldun? Neden duygularını söylemedin?
Harry: Peki, sen-
Angela: Önce ben sordum.
Kararlı çıkan sesimle inadımı fark etmiş olmalı ki, gözlerini devirdi. Birkaç saniye içinde yine ciddi bir hal alırken, cevap vermek için dudaklarını aralamıştı.
Harry: Bilerek yaptım. Senin beni abin olarak gördüğünü sandım. Daha fazla acı çekmemek için seni kendimden uzaklaştırmak istedim.
Angela: Denemeliydin. Belki o zaman tüm bunları yaşamazdık.
Başımı önüme çevirip gözlerimi tekrar ateşe diktiğimde hiç beklemeden bana cevap verdi.
Harry: Ya kardeş olduğumuzu düşündüğümüz zaman ki gibi yakın olmasaydık? Buna dayanamazdım. Benden uzaklaşmana dayanamazdım.
Angela: Senden asla uzaklaşmam ben.
Harry: Bilmiyorum. Beni, benim seni sevdiğim gibi sevmediğini düşünüyordum.
Angela: Aptal.
Harry: Ne?
Başımı hızla ona çevirip kıstığım gözlerimle ona baktım.
Angela: Aptalsın. Hiç mi anlamadın? Birbirimizin bakışlarından her şeyi anlayan biziz Harry. Bakışlarımdan seni sevdiğimi hiç mi anlamadın?
Bu sefer o başını önüne çevirdi.
Harry: Bilmiyorum. Kafam karışıktı. Anlayamadım işte.
Gözlerinden süzülen yaşlar, yerdeki kuru yapraklara damlamaya başladığı anda, içinde bulunduğumuz ciddi konuşmayı umursamadan, ona doğru döndüm ve ellerimle başını kavrayıp kaldırdım. Yaşlarla dolan yeşil gözleri benim gözlerimi bulduğunda zorlukla yutkunmuştum. O yeşillerde bu sefer yine saf acı görüyordum. Bana en çok acı veren şeyi.
Angela: Ağlama. Lütfen.
Harry: Sende ağlıyorsun.
O söyleyene kadar fark etmediğim sıcak yaşlarım, aynı onunkiler gibi yanaklarımdan süzülüp yerdeki kuru yapraklara damlıyordu.
Ağladığımı fark ettiğimde ister-istemez gülmüştüm. O da gülmeye başladığında ellerimi başından çektim. Sanırım deliriyorduk. İkimiz de.
Yanağında beliren gamzesi yerini kaybetmeden gülümsemeye dönerken, benim de gülüşüm o hale gelmişti. Onun yeşil gözlerini ve benim siyah gözlerimi kaplayan yaşlar yok olurken, yanaklarımızdaki hala taze olan yaşları, elimizle sildik. Gözlerimiz yine birbirine kenetlendiğinde birkaç saniye tereddüt ettikten sonra dudaklarını araladı.
Harry: Lütfen Angel. Engel olma.
Angela: N-Neye…
Anlamamla sözümü kesmem bir olmuştu. Dağılan kıvırcık saçlarını düzeltip gözünün önüne düşen bukleleri eliyle çekti. O da bana doğru döndü. Elleriyle belimi kavrayıp beni kendine çekti. Bağdaş kurduğum bacaklarımı açıp beline doladım. Kucağında oturuyordum ve evet, erkekliğini yine hissediyordum. Tanrım.
Ondan biraz daha yüksekte olduğum için bu sefer ben başımı eğmek zorunda kaldım. Başımı onun yüzüne eğdim. Düzleştirdiğim siyah saçlarım onun yüzünü çevrelerken, gözlerimiz hala birbirine kenetlenmiş gibiydi. Kollarımı boynuna doladım. Dudaklarımı onun dudaklarına yaklaştırdım. Yine dudaklarımızın arasında hiç mesafe yoktu ve yine konuşsak birbirine değecekti.
Ve tabi ki bu sefer ben konuştum. Bu sefer aynı şeyi ben ona yapacaktım. Aynı hissi ona yaşatmak istiyordum.
Angela: Seni seviyorum Harold.
Önce benim hissettiğim ateş hissini hissetmiş olmalı ki zorlukla yutkunuyordu. Sonra kendine gelmiş gibi dudaklarımın değdiği dudaklarını araladı.
Harry: Bende seni seviyorum Angel.
Daha fazla beklemeyip dudaklarımızın birleşmesine izin verdim. Bu kaçıncı gerçek öpüşmemizdi bilmiyorum ama her seferinde olduğu gibi çok güzeldi. Kesinlikle güzeldi. Fazlasıyla.
Dudaklarımız önce masum hareketler yaparken gözlerimiz uzun süreden sonra huzurla kapanmıştı. Bu masumluk kısa sürmüştü ve tabi ki yine lunaparktaki gibi ve az önce Harry’nin yaptığı gibi – tek fark bu sefer ben karşılık veriyordum – sertçe öpüşmeye başlamıştık. Öpüşmemize, dudaklarımızı açlıkla aralayan dillerimiz ve birbirimizin dudaklarını sertçe ısırıp ağzımızdan küçük inlemeler kaçırmamızı sağlayan dişlerimizde katılınca kendimizden geçmiş gibiydik.
Birilerine yakalanma korkum aklıma geldiğinde, her ne kadar dudaklarımı, o pembe ve yumuşak dudaklardan ayırmak istemesem de mecburen geri çekildim. Dakikalardır öpüşüyorduk. Nefessiz kaldığımızda ayrılıp aldığımız derin nefesler sayesinde tabi.
Harry: Ne. Oldu?
Nefes nefese kaldığı için kesik kesik konuşuyordu. Bu haline sinsice gülüp sorusuna cevap verdim.
Angela: Öğretmenlerle dolu bir kamptayız ve onlardan herhangi birine yakalanmak istemiyorum Harry.
Sıkıntıyla nefesini verdiğinde nefesi yüzümü sarmıştı. Kendimden geçmeye başlamışken, kendime engel olmak için gözlerimi kırpıştırdım. Bunu fark etmiş olmalı ki o da sinsice güldü.
Harry: Beraber uyuyamaz mıyız?
Angela: Mm, herkesten önce güneş ışıkları bizi uyandırırsa… Olabilir.
Son sözümü sevimli bir şekilde gülümseyerek söylemiştim. Bu halime masum bir gülümsemeyle karşılık verip hala belimi kavrayan ellerini belimde daha da sıkılaştırarak beni kucağından indirdi. Ben iyice sönen, gerisinde hafif kızıllığını bırakan ateşin yanına uzanırken, o da yanıma uzanıyordu. Bir yandan da söyleniyordu.
Harry: Yarım kalmasından nefret ediyorum.
Angela: Neyin?
Anlamamış gibi yapıp kaşlarımı kaldırdım.
Harry: Boş ver.
Onun bana bakmadığı bir sırada başımı diğer tarafa çevirip güldüm. Dudağımı ısırırken başımı çoktan ona doğru çevirmiştim. Tabi dudaklarımı ısırmayı bırakarak.
Kollarını belime sarıp beni yine kendine çekti. Başımı göğsüne bastırıp kokusunu, yine bağımlısı olduğum bir uyuşturucu gibi beni kendimden geçirmesine izin vererek içime çektim. Muhteşem kokusu başımı döndürürken, göz kapaklarım çoktan huzurla siyah gözlerimin üzerine kapanmıştı.
Harry: İyi geceler meleğim.
Gözlerimi bir an olsun açıp ona cevap vermek istesem de yapmadım. Aynı şekilde durdum. Bulunduğumuz pozisyonu bozmak istemedim. Bacaklarımız birbirine dolanmıştı ve bana sarılmıştı. Benim ellerimde onun göğsündeydi. Başımın hemen altında. Sıcaklığı benim vücudumu da sarıp üşümememi sağlıyordu.
Sözleri beynimde yankılanırken, uykunun üzerime çökmeye başlaması rahatsız ediciydi. Tamam, uykum vardı ama kokusunu içime çekmek varken uyuyacaktım. Mecburen. Lanet olsun.
Dudakları saçlarıma masum bir öpücük bıraktı. Yüzünü siyah saçlarıma gömdüğünde onun da benim kokumu içine çektiğini biliyordum.
Sanırım tanıştığımızdan beri, bütün gerçeklerle, bütün gerçek duygularımızla birbirimize en yakın olduğumuz zaman buydu. Bu olmalıydı. O kadar huzurlu ve mutluydum ki. Sanırım o da öyleydi.
Bedenim uykuma yenik düşerken, beynimde yankılanan sözleri yerine sadece tek bir sözü kalmıştı. Bana ilk defa söylediği sözü.
Meleğim.