BÖLÜM 13
06 NİSAN 1982
18.30
İSTANBUL / BEŞİKTAŞ
Orta yaşlarda bir kadın evde televizyon seyrediyordu. Eşini iki yıl önce kaybetmişti. Dış kapı açıldı, içeri genç bir adam girdi.
" anne! Erken gelmişsin eve"
" işten erken çıktım. Sen niye geç kaldın"
Genç, annesinin yanına gelip yanağından öpüp yanına oturdu.
" şu sorularını abime de sorsana"
" o senden üç yaş büyük ve çok çalışıyor"
" anne bende üniversiteye gidiyorum dimi. Kütüphaneye gitmem gerekiyordu."
" bu saate kadar açık mı bu kütüphaneler. Adı ne bu kütüphanenin, yoksa seda kütüphanesi mi"?
" süpersin valla,"
" ne zaman tanıştıracaksın seda ile beni"
" biz ne zaman yemek yeriz anne. Çok acım"
" gelir şimdi abin hazırlarım sofrayı. Ha bak hatırladım şimdi sınavın nasıl geçti"
" iyi anacağım, sen hiç zayıf not aldığımı gördün mü ama tabi akıllı olan senin diğer oğlun"
" saçmala"
" ben odama gidiyorum,"
Genç annesinin yanından kalkıp odasına girdi. Odada iki yatak bir elbise dolabı ve bir boy aynası vardı. Boy aynasının karşısına geçip saçını taramaya başladı.
" yakışıklısın be oğlum"
Odanın kapısı açıldı. İçeri abisi girdi.
" gene mi aynada seyrediyordun kendini"
" senden daha yakışıklıyım diye kıskanıyorsun değil mi"?
" ya ne demezsin kardeşim. Sınavın nasıl geçti"
" sorman hata"
" böyle giderse bir bakmışsın profesör sonra da doçent "
" abartmayalım istersen"
" vay be kardeşim profesör olacak. Düşünsene Tarih profesörü Faruk gezgin"
" sen onu bırak da yarın arkeoloji müzesine gidiyorum gelecek misin"?
" oğlum ben fizik okuyorum sen git"
Gülüşürlerken içerden annelerinin sesi geldi.
" hadi yemeğe"
07 NİSAN 1982
12.45
İSTANBUL / ARKEOLOJİ MÜZESİ
Faruk müzeyi dolaşırken mısır firavun lahitlerinin bulunduğu bölüme geldi. Tek, tek bakıyor notlar alıyordu. Bir lahitlin önünde durdu.
" ilk defa not alan biri görüyorum"
Faruk sesin geldiği yere döndü. Yetmişli yaşlarda bir adamdı.
" alışkanlık. Çok mistik şeyler değil mi"?
" öğrenci misin"?
" evet. Tarih okuyorum. Üniversitede"
" ooo tarih demek. Bir zamanlar bende tarih okurdum"
" öylemi hangi üniversite"
Yaşlı adam gülümsedi.
" üniversite değil. Benim ki biraz farklıydı. Merak ettim ne not alıyorsun"
" tabutlarda genelde RA'dan bahsediliyor. RA mısırda güneş tanrısıdır"
" biliyorum genç. Güneşin bir dönüşü yirmi beş gün olduğunu biliyor muydun"?
" hayır, ama mısırla ne alakası var"
" eski mısırda yirmi beş kutsal bir sayıydı"
" ilginç bunu hiç duymamıştım"
" çok daha eski tarihte mısır'da her yirmi beş günde bir kurban verilirdi tanrılara"
" öğretmen misiniz"?
" hayır, genç bir zamanlar bende senin gibi öğrenciydim. Komik olan ne biliyor musun"?
" ne efendim"
" sen bunlara bakınca hoş şeyler görüyorsun ben ise sadece atalarıma yapılan zulmü"
" pardon atalarım derken"
" ben Yahudi'yim."
" anladım, haklısınız. Bu arada ben Faruk gezgin"
Yaşlı adam Faruk'un uzattığı eli sıktı.
" bende Yagop. Ben senin yerinde olsam bu yirmi beş hakkında çok araştırma yapardım"
" neden efendim"
" belki bir gün birileri senin yardımına ihtiyaç duyar ve yirmi beş beklide o birilerin hayatını kurtarabilir"
" nasıl yani"
" Faruk unutma! Geçmiş her zaman geleceği kaostan kurtarır. Neyse güzel bir konuşmaydı. Kendine iyi bak tarih profesörü Faruk gezgin"
" sizde efendim"
29 TEMMUZ 1999
14.15
İSTANBUL – HUZUR EVİ
Faruk huzurevin koridorunda elinde çiçek ile yürüyordu. Koridorda bakıcı ile karşılaştı.
" günaydın Mehmet"
" günaydın hocam, gene ziyarete gelmişsiniz. Sizi görünce bugün Cuma diyorum"
Faruk gülümsedi.
" iki haftada bir işte, nasıl odasında mı"?
" artık odasından da çıkmıyor, kimseyle de konuşmuyor"
" evet, benimle de pek konuşmamıştı"
" hocam hep aynı şeyleri söylüyor. Siz ne olduğunu biliyor musunuz? Sizden başka gelen de yok zaten. "
" nerden bileyim evlat yaşlılık işte. Hadi görüşürüz ben geç kalmayayım"
" tamam hocam... Hocam akraba mısınız"?
" buda nerden çıktı evlat"
" ne bileyim tüm masraflarını üstlenmeniz"
" eski bir dost diyelim. Vefa borcu. Hadi senin bakacak insanların yok mu, hadi işine"
" tamam, tamam hocam gene kızma"
Faruk odaya doğru yürüdü. Odanın kapsını açıp içeri girdi. Odada tekerlikli sandalyede oturmuş pencereden dışarı seyreden yaşlı bir adam vardı. Devamlı aynı kelimeleri söylüyordu.
" yedi kutsal sayıdır. Aynı yirmi beşin olduğu gibi. İki ile beşin toplamıdır. Verilmesi gereken zor karar ise Yedinciniz kim olacak, yedi kutsal sayıdır. Aynı yirmi beşin olduğu gibi. İki ile beşin toplamıdır. Verilmesi gereken zor karar ise Yedinciniz kim olacak"
Faruk yaşlı adama yaklaştı, çiçekleri kucağına koydu.
" nasılsın hocam"
Yaşlı adam aynı şeyleri tekrarlamaya devam ediyordu.
" hocam ben Faruk,"
Faruk eliyle yaşlı adamın yüzünü tutup yavaşça kendisine bakmasını sağladı.
" ben geldim, Faruk, öğrencin"
Yaşlı adam Faruk'a baktı.
" Faruk, profesör"
" yakında hocam yakında"
"yedi kutsal sayıdır. Aynı yirmi beşin olduğu gibi. İki ile beşin toplamıdır. Verilmesi gereken zor karar ise Yedinciniz kim olacak,"
" hocam yediyi hiç söylemediniz, bilmem lazım. Lütfen söyle artık"
Yaşlı adam gene bakışını dışarıya çevirdi. Faruk'un yüzü değişti. Ayağa kalktı.
" haftalardır geliyorum, tam bunayacak zamanı buldun değil mi, kim bu yedinci... !" diyerek bağırdı
Yaşlı adam hiç oralı olmadı. Tekrarlamaya devam ediyordu.
" lanet olasıca yaşlı bunak"
Faruk kapıya sinirle yöneldi, kapıyı açtı. Yaşlı adam;
" Faruk, profesör"
Faruk yaşlı adama baktı. Yaşlı adam bir an sustu, sonra
" yedinciye dikkat et, "
" yedinci kim olacak"
" günü geldiğinde anlayacaksın"
" nasıl"
" tanrı dünyayı altı günde yarattı, yedinci günde yok etti"
" yedincinin ismini söyle"
"günü geldiğinde anlayacaksın"
Yaşlı adam tekrar bakışlarını cama çevirip,
" yedi kutsal sayıdır. Aynı yirmi beşin olduğu gibi. İki ile beşin toplamıdır. Verilmesi gereken zor karar ise Yedinciniz kim olacak"
Faruk yaşlı adama tebessüm ile baktı.
" sağ ol Yagop"
29 TEMMUZ 2001
14.15
AMERİKA – CİHAGO
" evin güzelmiş" dedi Faruk.
" evet, eskisine göre daha iyi"
" iyi kazanıyorsun desene"
" oğlum burası Amerika, bilim ile uğraşan her zaman rahat olur. Sana kaç kere dedim gelin yerleşin diye. Senin gibi bir bilim adamını alacak bir sürü üniversitede var burada"
Faruk kanepeye oturdu.
" taş yerinde ağır abi. Bak ne güzel Amerika'da bir yerim var senin de Türkiye'de"
" haklısın oğlum neden seda'yı da getirmedin"
" abi bilmiyor musun gelmez o"
" ne hazırlayayım Faruk,"
Faruk kalktı bavulunu açıp içinden bir şişe içki çıkardı.
" sen şöyle mezelik şeyler hazırla, aslan sütüyle atıştırırız"
" o ha yani Faruk, bu saatte mi, oğlum erken değil mi"?
" abi Türkiye'de gece olacak nerdeyse, hem aslan sütü içeceğiz hem de Amerika saatine mi bakıcağız, olmaz"
" ilahi adam, hala çocuk gibisin, iyi gel mutfakta yardım et bana"
İkisi mutfağa geçip bir şeyler hazırlamaya başladılar.
" annem nasıl Faruk, iyi mi"?
" aynı abi, bana abin bu gidişle evde kalacak diyor, bende anne gidişi mi kalmış, adamı bu yaştan sonra hangi akıllı kadın alır diyorum"
" hadi oradan, ben kendimi bilime adadım"
" tabi, tabi ne demezsin"
" e oğlum en azından birimiz evlendik"
Ellerinde tabaklar bardaklar solana geçip masayı hazırladılar. Faruk abisini gördüğü için çok keyifliydi.
Bardaklara içki konuyor muhabbet koyulaşıyordu.
"ne oldu katılacağın proje" diye sordu Faruk
" yakında gideceğim İsviçre'ye"
" tanrı parça çığı ha"
" ya tanrı parça çığı, sen hala diğer konularla ilgileniyor musun"?
" seviyorum abi, bana hep ilginç geliyor bu konular"
" neydi adamın ismi ya"
" hangi adamın"
" sana bu tür şeyleri başına saran"
" ha Yagop mu"?
" evet Yagop. O yaşlı deli ne yapıyor"
" gecen sene öldü"
" hadi ya, toprağı bol olsun"
" yarın geleyim seninle üniversiteye hem şu meşhur çocuk ile de tanışırım"
" hangisi be Faruk"
" ya arada sıra söylüyordun ya, Almanya'da doğan Türk"
" ha... Rap şarkısı gibi oldu, neydi Almanya'da doğan çılgın Türk ama Faruk acayip bir çocuk, müthiş zeki, bak göreceksin yakında en parlak fizikçilerden biri olacak"
" iyi de bunu strefan hawkıns düşünsün bana ne, ben şu söylediğin şey ile ilgileniyorum merak ettim, hani yirmi beş ile ilgili"
" hazırladığı tez, inan aklıma sen gelmiştin"
" sinemadaki yirmi beşinci kare değimli tezi"
" evet, sinemadaki yirmi beşinci kare... Adam getirdi koydu tezini önüme"
" öyle biri ile tanışmak keyifli olur abi"
" baştan söyleyeyim biraz fazla ukala"
" sorun değil, neydi adı"
" atamer, atamer deniz"
03 Şubat 2013
11.25
İSTANBUL – BEYAZIT
Cemal üniversitedeki odasında çalışıyordu. Kapı açıldı, cemal geleni görünce gülümsedi ayağa kalktı.
" Faruk, hoş geldin"
" yolum geçti bir uğrayayım dedim"
" geç otur, ne ikram edeyim sana"
Faruk koltuğa oturdu.
" geç sende otur, iki laf edip gideceğim"
Cemalde yerine oturdu. Havadan sudan sohbet etmeye başladılar. Beş dakika geçmemişti ki kapı açılıp içeri murat girdi.
" cemal misafirin olduğunu bilmiyordum ben sonra gelirim" dedi murat.
" gel murat, Faruk'u görmüşündür"
Faruk gülümseyerek
" bir kere karşılaşmıştık bilim fuarında ama tanıyamamanız normal, göbek bu kadar yoktu"
" ha evet doğru, neyse ben sonra gelirim cemal" diyerek dışarı çıkıp ardından kapıyı kapattı murat. Faruk ne bu der gibi elini sallayıp
" ne soğuk bir adam bu ya cemal"
" murat bu, bu aralar biraz kafası dalgın, emekli olunca kendisini kabalaya verdi, "
" kabala mı, bu adam fizikçi değimliydi"
" öyle, öyle de ne diyeyim murat bu"
" senin nasıl gidiyor çalışmaların"
" ödenek de hep sıkıntı yaşıyorum Faruk, zor ya bu ülkede bilim ile uğraşmak"
" bak sana birisini önereyim. Çocuk fizik konusunda dahi. Atamer deniz"
" atamer deniz, yabancı gelmiyor şu kapaklara çıkan delikanlı"
" adam kırkını geçti be cemal. Ama çok hızlı yükseliyor. Bak herhangi bir konuda sıkışırsan atamer sana yardımcı olur"
" ne diye sıkışayım ki Faruk burada bizim yaptığımız şey belli. Derse gir not ver"
" cemal, kim bilir belki bir gün sıkışırsın öyle bir duruma düşersin ki, atamer sana yardım eder"
" Faruk gene başladın şifreli konuşmalara"
" sen gene de bu ismi unutma. Atamer deniz"
" tamam, tamam unutmam ama sıkışacak pek durum olmaz be Faruk"
" sen dediğimi dinle etrafında murat gibi adamlar olduğu sürece bir gün sıkışırsın"
Cemal. Faruk'un söylediğini düşündü.
" bu da nereden çıktı Faruk"
Faruk gülümsedi
" öylesine be oğlum adam çatlak, baksana"
Cemal'de tebessüm etti.
" haklısın galiba, söz konusu murat olunca"
9 NİSAN 1982
15,45
İSTANBUL / KURTULUŞ
Sokak da yürürken, ayakları kararsızlığının ağır yükünü çekmekten yavaşlatmıştı adımlarını... Uzun yürüyüşünde, tekrarlanan durmalara bir yenisini daha ekledi... Durdu... Hava soğuk olmamasına rağmen içinde bir ürperti vardı. Sokağı aydınlatan direğe yaslandı. Gözlerini iki apartman sonrası iki katlı eve dikti. Nisan ayına has yumuşaklıkta bir hava vardı. Evler eski, semt eski, yoksulluk eskiydi. İstanbul un en eski semtlerindendi Feriköy. Üvey evlat muamelesi görmesi kadardı, yaşı. Oda İstanbul un diğer eski semtleri gibi hızlı gelişimin esareti altındaydı. Gömleğinin yakasını ilikledi, kravatını düzeltti. İki eliyle saçına şekil verdi. Birkaç adım attı, evin ikinci katından gözlerini ayırmadan. Hala ayakta diye düşündü. Daire ziline basarken son kez vazgeçmeyi aklına getirdi ama üst katın penceresi açılıp aşağıya bakan yaşlı adamın sesi ile artık dönemeyeceğinin kararını verdi.
" kim o"
"geldim... Aşağıdayım..."
" basıyorum otomatiğe"
Kararsız benliğinin sesine hükmetmesi zordu... Sesi ürkek ve kısıktı.
" tamam... "
Evin dış kapısının otomatiğinin sesi, sessiz sokağı sanki çınlattı. Kapıyı açıp içeri girdi. Dar girişin önünde duran merdivenlerden yavaş, yavaş çıktı. Açık kapıdan içeri girdi.
" geleceğini biliyordum" dedi yaşlı adam " gir içeri"
" eve geç kalmamam lazım "
" annenin haberi yok mu"?
" ayarladım sıkıntı olmaz en azından abimin haberi var"
Faruk odaya baktı. Ev eski eşyalar ile dolu tam bir salaş ev idi.
" gelme ile gelmeme arasında gittim geldim"
" ama buradasın. Çünkü merak ediyorsun"
" bilmem "
" müzede arkamdan gelip öğrenmek isteyen sendin"
" evet, öğrenmek istiyorum, kabalayı, tüm bildiklerini"
" tamam, bende sözümü tutacağım, tüm bildiklerimi öğreteceğim sana"
" tamam efendim"
" efendim demene gerek yok, ismimle hitap et bana"
" tamam, Yagop, ben öğrenmeye hazırım"
25 Haziran 2014
20.25
İSTANBUL / KURTULUŞ
Faruk evin banyosunda korku dolu gözlerle aynaya bakarken bir yandan da burnundan gelen kanı suyla temizlemeye çalışıyordu. Telaşla banyodan çıktı. Koltuğun üzerinde duran ceketini alıp dışarı kendini attı.
" atamer... atameri durdurmam lazım"
Çaresiz ne yapacağını bilmez haldeydi. Koşarak caddeye çıkıp bir taksi aramaya başladı. Başında korkunç bir ağrı vardı. Kendi kendine söyleniyordu.
" sakın... Sakın yapma evlat... Allah'ım nasıl böyle bir hata yaptım"
Faruk birden kendini kötü hissetmeye başladı, ayakları titriyor bayılacakmış gibi hissediyordu, o an birden yerinde durdu.
" çok geç... Çok geç kaldım"
Faruk hareketsiz kaldırımda öylece duruyordu. Gelip gecen insanlar ona bakıyor o ise sanki donmuş gözleri sabit öylece duruyordu. Bir adam yaklaştı.
" beyefendi... Beyefendi iyi misiniz"?
Faruk birkaç saniye sonra adamın sesi ile kendine geldi.
" efendim"
" iyi misiniz"?
Faruk bir adama baktı bir de etrafına sonra hiçbir şey demeden uzaklaştı.
Eve geldiğinde hala istem dışı hareketler yapıyormuşçasına hareketleri çok anormaldi.
" Faruk sen mi geldin"
Faruk eşine cevap vermeden çalışma odasına gitti. Ayakta öylece duruyordu. Eşi seda yaklaştı
" Faruk iyi misin"?
Omzuna dokundu eşi. O an Faruk sıçradı.
" seda !"
" iyi misin sen Faruk"
" ben ne zaman geldim buraya"
" tatlım şimdi geldin sen içki mi içtin"
" bilmiyorum kendimi iyi hissetmiyorum, ben gidip yatacağım"
Faruk gidip yattı. Seda Faruk'un bu halini anlayamamıştı.
Ertesi sabah Faruk uyandığında başı çatlayacak kadar ağrıyordu. Elini yüzünü yıkadı, içeri geçti.
" seda kahvaltı hazır mı"?
" evet"
Solonda kahvaltıyı hazırlamış seda başlamıştı bile
" seda, başlamışsın"
" tatlım kaç kere seslendim sana, saatten haberin yok galiba... Saat onbir..."
" hadi ya... Hiç bu kadar uyumazdım"
Faruk da sofraya oturup yemeğe başladı. Seda;
" dün akşam ne oldu Faruk"
" dün akşam işten çıktım geldim ne olsun seda"
Seda masada yanında duran anahtarlığı göstererek
" nerenin anahtarları bunlar peki"
" ver bakim"
Seda Faruk'a anahtarları uzattı. Faruk anahtarlara baktı.
" bilmiyorum üniversitede bir yerin anahtarıdır, nerden çıktı"
" pantolonun cebinden"
" ilahi seda bu yaştan sonra ceplerimi de karıştırmaya başladın."
" hayır, tatlım, yıkayacaktım da ondan boşalttım cebini... Hem bunlar ev anahtarlarına benziyor"
" şimdi de çilingir mi oldun... Ne bileyim ben nerenin anahtarını kaldır koy bir yere belki bir yerindir. Seda kimliğimi gördün mü bir yerlerde"
" nüfus kâğıdını mı gene mi kaybettin"
" ne bileyim seda neyse çıkartırım artık bir daha"
" Atamer ne yapıyor gecen akşam ki yemeğiniz nasıl geçti. Bak gene gelmedi yanıma"
" aman bilmez misin deli oğlan, cemal ile geldiler yanıma bir heykel gösterip bir şeyler sordu. atamer bu"
Faruk yemeğine devam ederken bir yandan da bilmediği bu anahtarların neden cebinde olduğunu düşünüyordu.
25 Haziran 2014
20.25
İSTANBUL / FATİH - KURTULUŞ
Cemal elinde kamera ile Atamer'e bakıyordu
" hadi yapalım şunu. Kamerayı hazırla" dedi atamer
" istemediğini söylemiştin"
" inanmadığım zamandı. Şimdi her şey değişti."
" nasıl yaptıysan aynısını yap. Ne zamana gideceksin"
" elimizdeki veriye göre. Kaza anı"
" evveline gitsen"
" ne diyeceğim. Murat ben gelecekten geliyorum. Murat da sana gelmiş olabilir. Nergis kürtaj olmadı. Kaza yapacaksın öleceksin..."
" tamam, tamam anladım uzatma"
" Murat'ı yaşatalım derken akıl hastanesinde ömrü tükenmesin... Tek anımız bu... Hazır mısın?"
Cemal kamerayı hazırlayıp çekmeye başladı.
" tamam... Başlayabilirsin"
Cemal çekmeye başlayalı iki saniye geçmemişti ki atamer yere yığıldı. Titriyordu. Cemal, murat'ta yaşadıklarının tekrarlanması korkusuyla Atamer'in yanına koştu. Atamerin burnundan kan geliyordu.
Aynı saatlerde Kurtuluş'ta Faruk evin banyosunda korku dolu gözlerle aynaya bakarken bir yandan da burnundan gelen kanı suyla temizlemeye çalışıyordu. Telaşla banyodan çıktı. Koltuğun üzerinde duran ceketini alıp dışarı kendini attı.
" atamer... atameri durdurmam lazım"
Çaresiz ne yapacağını bilmez haldeydi. Koşarak caddeye çıkıp bir taksi aramaya başladı. Başında korkunç bir ağrı vardı. Kendi kendine söyleniyordu.
" sakın... Sakın yapma evlat... Allah'ım nasıl böyle bir hata yaptım"
Faruk birden kendini kötü hissetmeye başladı, ayakları titriyor bayılacakmış gibi hissediyordu, o an birden yerinde durdu.
" çok geç... Çok geç kaldım"
Faruk hareketsiz kaldırımda öylece duruyordu. Gelip gecen insanlar ona bakıyor o ise sanki donmuş gözleri sabit öylece duruyordu.