Ve yine, ve yine bağırmaya başladı. Allah'ım ben bu işten ileri ki zamanlarda ayrıldığımda, bu ses kulaklarımda kesin çınlayacak. Böyle bir ses yok! Kabusların fon müziği adeta. Ben onun sesinin kargaladığına içimden hakaretler savururken, o da bana "sakar, beceriksiz" ve bla blalar söylemeye başladı. Hatta hâlâ söylüyor. Ama söylediklerinden bir cümleyi algılamamla neye uğradığımı şaşırdım. "Evime gidip bana takım elbise, gömlek ve kravat getir. Hadi, çakıldın kaldın yerinde!"
"Ne!? Şaka yapıyorsunuz? Ben sizin bırak kravat çekmecenizi, evinizin semtini bilmem. Hem ne ile gideceğim ben oraya?" dedim, daha doğrusu diyebildim. Zar zor.
"Sen şimdi bu beceksizlikle, taksilerde kıyafetlerimi perişan edersin. Danışmada ki Pelin'e de, şirketin arabalarından biri götürsün seni." dedi.
Her zaman ki robot itemiyle "Peki, Savaş Bey." "Hadi hırçın şey, hadi. Naş naş." Ayaklarımı sürüye sürüye danışmaya doğru gittim. "Pelin, bana bir araba ayarlar mısın? Savaş Bey'in evine gitmem gerekiyormuş da." "Tamam, sen kapının önünde bekle, 10 dakikaya gelir araba." "Teşekkürleeer." diyerek kapının önüne çıktım. Fazla beklemeden gelen arabaya bindim.
...Evin kapısında duran arabadan inip direkt evi incelemeye başladım. Kusursuz bir dış mimariye sahipti. Dilim tutulup kalmışken telefon sesiyle çantama yöneldim. Arayan numarayı bilmediğim için kapattım. Ve ısrarla bir daha çalmaya başladı. Telefonun melodisi sinirimi bozmaya başladığında sinirle, telefonu yanıtladım.
"Alo?"
"2. kata çıkıp soyunma odasına gir, kravatımı ve diğer şeyleri orada bulabilirsin."
"Peki." diyerek geçiştirdim.
...Merdivenleri bir yandan çıkıp diğer yandan salonu inceliyordum. Dış mimarisi kadar iç mimarisi de nefes kesiyordu. Acaba kendi zevkine göre mi döşenmişti yoksa başka birinin zevkimi bu seçimler? Ne biliyim bir öküz bu kadar zevkli olamaz da...
Ama keşke aradığında umursasaydım. Nerede demişti bu oda? 2. kat mıydı? Kravatları nereden alacaktım? Ben böyle düşünerek, inceleyerek ve merdivenleri çıkarak, eşkenar üçgenimi oluştururken aniden birine çarptım. Sabahtan beri bu ne ya! İki oluyor şimdi? Daha başımı kaldıramadan bardağın kırıldığına dair o tiz ses kulaklarımı doldurdu. Önüme düşen gölgeyi fark edince hemen kafamı kaldırıp karşımda ki kıza baktım. Benim yaşlarımdaydı. Belki 1 yaş ya vardı ya yoktu aramızda. Uçları sarı olan saçları, omzunun biraz altındaydı. Yüzünde emanet gibi duran makyajı, 10 kilo sanırım. Sinir edici bir yapmacıklık ile "Önüne baksaydın, daha memnun olabilirdim. Kahvemi döktürdün. Hem sen kimsin? Ne işin var Savaş'ın evinde?" Önini biksiydin, dihi mimnin ölibilirdim. Ni işin vir Siviş'in ivindi? İçimden ne kadar kızı terslemek gelse de, patronumun evindeydim ve ters bir hareket yapmamam lazımdı. Ekmek bulduğum yeri taşlayacak değilim ya.
Kafamı sağa doğru hafif savurarak "Tövbe estağfurullah. Çattık anasını satayım." diye fısıldadım. Ve omzuna çarparak yürümeye başladım. Sanırım dediğimi duymuş olacak, "Yoksa Savaş'ın dün gece yattığı kız sen misin? Yaşında küçükmüş. Savaş genelde kendinden büyük kadınlarla ilişki kurardı. Neyse, bana ne canım? Çantanı, telefonunu, bir şeyini falan mı unuttun?"
"Ne diyorsun kızım sen? Ya da dur, bak ben de seni tahmin edeyim. Yoksa sen şu Savaş Bey'in umursamadığı, bana "Şu adrese çiçek yolla, üstüne sevgi sözcükleri falan yaz." dediği, Savaş için kendini yırtan kız mısın?"
Bu dediğim lafa kahkaha atarak "He tabi o kızım ben. Sende Jennifer Lopez olmalısın. Laf kalabalığı yapmazsan sevinirim, tatlım. Sen şu yeni gelecek asistan kızsın değil mi? Dikkat et, herkese böyle asabi davranırsan fişini çekiverirler, hırçın kız." Göz kırpıp soldaki koridora geçti. Ayaklarımı yere sürüye sürüye kapıları açıp, dediği soyunma odasını bulmaya çalışıyordum. Ama bulamadım tabi. Merdivenin ucuna geldiğimde biraz önceki yapmacık kızı ararcasına gözlerimi salonda gezdirdim. Ama o ortalarda yok. Sonra aklıma patronların en öküzü Savaş Bey geldi. Çantamın içindeki eşyalarla 10 dakika cebelleşmenin sonunda telefonumu buldum. Arama kayıtlarından az önce arayan numarayı bulup aradım. Sanırım telefon elindeydi. İlk çalışta açmıştı çünkü.
"Savaş Bey, soyunma odanız 2. kattaydı değil mi? Eğer 2. kattaysa odayı tarif eder misiniz? Bulamadım da."
"Beceriksiz derken seni kızdırmak için demiştim. Cidden beceriksiz olacağını düşünmemiştim. Neyse, tamam. Soldan 3. oda. Mavi kapı kolu olan oda."
"Tamam, hemen getiriyorum. Bu arada sevgilinizle tencere kapak olmuşsunuz." diyip konuşmasına izin vermeden telefonu yüzüne şapbadanak kapattım. Zevksiz adam, zaten sevgilisi de ayrı bir Venüs'te. Ne Venüs'ü Nazlı demeyin. Dünya için büyük bir atık o kız. Şunu da demeden edemeyeceğim aklı bir karış havada. Havadan taş yağsa ilk o yürüyen fondötenin kafasına düşer.
...
Odanın önüne geldiğimde kendimi silkeledim, yoksa bu düşüncelerden kurtulamayacaktım.
Ve tabi bu odaya nasıl bakmayı unuttuğumu fark ettim. Nasıl bakmadım ben bu odaya? Nasıl? Tabiii, o yürüyen fondötenden akıl mı kaldı bende? Sinirimi bozdu, dün gece yattığı kız mısın sen, demek de neyin nesi?! Acaba makyaj malzemelerini yese, içi de güzelleşir mi? Hani bir ihtimal.
Odaya girdiğimde direkt olarak dolaba yöneldim. İçinden, çok açık mavi bir gömleği askısıyla beraber alıp pofuduğun üstüne bıraktım. Takımları ise yan taraftaki dolaptaydı. Oradan da lacivert bir takım çıkardım. Gömleğin yanına koydum. Sıra kravattaydı. Kravatları bulmam biraz zor oldu ama onları da sağ sağlim buldum. Kravatları, gömlek ve takıma tutarak hangisinin daha iyi olabileceğini aklımda tartarken, bir ses:
"Şu kravat olabilir, gömleğin solundaki 4. kravat." eliyle söylediği kravatı işaret etti.
"Savaş'ın en sevdiği kravattır. Zaten seçtiğin şeylere de uyuyor." tabi ya bu biraz önceki yürüyen fondöten!. Kapıya dayanmış, elinde ki kocaman fincanla beni izliyordu.
"Aslında haklısın. Olabilir. Ama bence şu daha hoş duruyor." diyerek elimle işaret ettim. Hem sana fikrini soranda olmadı ama neyse "Bu evde olduğuna göre kıyafetlerin kılıflarının nerede olduğunu da biliyorsundur?"
"Evet, kapının sağındaki dolapta kılıfları bulabilirsin." Hızlıca kılıflarını taktığım gibi evden çıkmak için kapıyı açtığımda arkamdan "Savaş'a 'Sarı papatyan seni çok öpüyor.' dersen sevinirim." Neee? Ara konuş, kardeşim. Elinizde 3 bin liralık telefonlar. Boşuna mı veriliyor o para, o telefonlara?Düşüncelerim, dilimden dökülmemek için sınır kapısını yumruklamaya başlasa da hızla kapıdan çıktım. Daha fazla o kızla aynı havayı solursam, akciğer kanserinden dolayı öldüğüm için mezarımın başına gelebilirsiniz.
...
Çok uzun sürmeyen yolculuğun ardından bagajdan kıyafetleri alıp Savaş Bey'in odasına gittim. Sertçe kıyafetleri koltuğun kenarına bırakırken
"Sarı papatyanız, sizi çok öpüyormuş. İletmemi istedi de."
"Sarı papatyam mı varmış benim? Kimle karşılaştın sen evde? Bu ne haller? Telefonu da yüzüme kapattın zaten."
"Neyse, Savaş Bey. Başka bir isteğiniz yoksa ben masama dönebilir miyim?"
"Tabi, tabiki. Dönebilirsin masana. Bir şey olursa ben seni ararım."
Odadan çıktığım gibi sinirle ayağımı yere sürüyerek bana ayrılan masaya oturdum. Bu kız neydi ki şimdi? Hayır yani, sarı papatya ne?! Tövbe ya Rabbim. Allah'ım aklıma mukayyet ol. İlk iş günümden nelerle uğraşıyorum ben?
-Savaş-
Bu da neyin nesiydi? Tamam, ilk iş gününden eziyet etmiş, evime göndermiş falan olabilirim ama O'da diretmedi sonuçta. Doğrusu karşı çıksa bile onu eve gönderecektim, orası ayrı bir konu.Sonuçta şirkette yedek kıyafet bulundurmuyordum. Ben böyle vicdanımı düşüncelerimden arındırmaya çalışırken bir yandan da düşünmeye başlamıştım.
Acaba sevgilisi falan var da gıcıklık yapıyorum diye mi? Nazlı da sevgilisinin sinir olmaması için mi benimle soğuk? Bir saatte ne değişebilir ki, ne olabilir de ben ile arasına bu kadar mesafe girer? Düşüncelerimin içerisinde savrulup giderken birden söylediği cümle aklımda şimşeklerin çakmasına sebep oldu. Ne demişti?
"Sarı papatyan, seni çok öpüyormuş.."
Sarı papatya diye kimden bahsediyordu acaba? Dün ki esmer değil miydi? Ne esmeri oğlum, dün ki kızıldı. Esmer olan ondan öncekiydi. Yokla aklını, yokla. Sarışın da sevmem ki ben. Doğrusu bu yakışıklılığa kim etkilenmez? Cazibeme kim dayanabilir? Aslan gibiyim maşşallah. Her neyse, şuan asıl önemli olan, neden Nazlı bana karşı bu kadar soğuk davranmaya başladı? Kesin biri var hayatında. Kesin. Başka bir açıklaması olamaz. Bir an şu çok izlediğim dizi aklıma geldi. N'apıyordu, ne diyordu Galip Derviş? Hah, olay aynen şöyle oldu:
*Arabadayken sevgilisi aradı. Ne yaptığını, nerede olduğunu sordu. O'da patronun üzerine kahve döküldüğünü bu sebeple benim evime gittiğini söyledi. Arada da benim davranışlarımdan bahsetmiş olacak ki sevgilisi benden huylanıp uzak durmasını söyledi.*
Nazlı da benden bu yüzden uzak duruyordur , olasılık, düşünce aklıma gelmiyor. Artık nasıl daldıysam elimle ritim tuttuğumu bile fark edememiştim. Kafamı çevirdiğimde masasında sinirle kendi kendine söyleniyor bir yandan da kalem kutusundan aldığı kurşun kalemi çat diye kırıyordu. Sonra yine hareketini yeniledi. E, yeter artık. Koltuktan bir hışımla kalkıp yanına fırladım. Karşısında beni beklemediği yüzünden belliydi.
"E, yeter artık. O kırdığın kalemlerin maaşından kesileceğini biliyorsundur umarım?" Bu söylediğime şaşırınca bir tane daha kalem kırdı. Ve bir tane daha.. Artık, sabrımın son damlası da buharlaşmıştı. Tam bir kalemi daha eline aldığında bileğini kavradım. Bileğini nasıl sıktığımın bile farkında değildim. Gözüm dönmüştü resmen. "Sana dur diyorum. Dur!" Kalem narin ellerinin arasından kayarak yere düşmüştü, dahada sinirlenmiştim. Yere çarpan kalemin tiz sesi kulaklarımıza dolduğu sıra, adeta bir inlemeyle "Bileğimi bırak! Canımı acıtıyorsun!" Bileğini bıraktığımda, dolan gözleriyle yeniden bana bakmaya başladı. Lanet olasıca aklım! Kızın bileğini neden bu kadar sıkıyorsun ki? Geri zekalısın oğlum, geri zekalı, hemde harbi gerizekalı! Nazlı'ya bakmaya devam ettiğimde bileğini ovuyordu. Kötü kızarmış!
Yanına eğilip "Özür dilerim." dedim ama neye yarar ki? Bileğini ellerimin arasına aldım. "Cidden çok kötü yapmışım. Valla, isteyerek olmadı. Bi anda sinirlendim. Nasıl sıktığımın bile farkında değildim. Çok özür dilerim. Çok çok özür dilerim."
Kolunu adeta ışık hızıyla ellerimin arasından çekti. "Ama yapma böyle. Pişman oldum. Valla, ağlama artık." Şu kadarını biliyorum ki ilk defa biri için bu kadar korkmuş ve yine ilk defa biri için bu kadar özür dilemiştim.
"Heralde sevgilinize de böyle yapıyorsunuz?"
"Hayır yapmıyorum."
"Yani bence de yapmayın sonra siz suçlu olursunuz." Bu kız kaç saattir ne sevgilisinden, ne sarı papatyasından bahsediyor? Anlamadım öğretmenim bir daha anlatır mısınız?