"Bu alemde cambazın yolundan gidenden başka zararlı yoktur, gel gör ki o cambaz ki binbir surette yansır aleme, her maskesini ayrı ayrı düşürmeden er kişiye kurtuluş yoktur."
Eren için o sabah şaşkınlıkların sabahıydı.
Bütün uykusu kaçmış, karmakarışık bir kafayla reklamdaki adamın gözlerine tekrar baktı. Bu adamı henüz rüyasında gördüğüne yemin edebilirdi! Oturup uzun uzun konuşmuşlardı sanki, ona birşey vermişti konuşma biterken... neydi? Gözlerini kapatıp odaklanmaya çalıştı. Ellerini ter basana kadar zorladı beynini, hatırlamaya çalıştıkça daha uzağa gidiyor gibiydi; o uzaklaştıkça sanki derinden bir haykırış yükseliyordu... ne diyordu?
İçindeki his ona hatırlayamadıklarının hem çok önemli hem de çok karanlık şeyler olduklarını söylüyordu. Çekine çekine reklamdaki gözlerini yeniden reklamdaki adama dikti. Sanki gazete kağıdının içinden çıkıp karşısına oturacak kadar canlıydı bu sırıtışıyla, Eren'e çakmak çakmak gözleriyle birşeyler söylemenin derdinde miydi?
Abdülgambaz... Kimdi? O muydu? Adı bu muydu adamın? Böyle isim mi olurdu bir kere? Ama içten içe bunu biliyordu Eren, reklamdaki adamın adı gerçekten de Abdülgambaz'dı.
Daha da ilginci, hayal meyal de olsa adının anlamını ona sorduğunu hatırlıyordu şimdi. Bu garip adamla ilgili diğer herşey gibi, sorulara ulaşabiliyordu ama cevapları bulup yetiştiremiyordu beyni.
Okula gitmesi gerektiği sonunda aklına gelebildi Eren'in. Kendi kendine omuz silkti, öyle ya, belki de bu akşam ona çok yabancı ve önemsiz gelecekti bu sabah yaşadığı herşey; böyle düşünmek ona iyi geldi, düşünmatik cep telefonundan son iletilere baka baka odasının yolunu tuttu.
Eren odasında çantasını topluyorken mutfak masasındaki gazete pencerenin aralığından sızan rüzgarla hışırdayıp duruyordu.