GİRİŞ
CANAVARIN SIRTINDAKİ KADIN
"Yedi tası alan yedi melekten biri gelip benimle konuştu: "Gel!" dedi. "Sana çok suların kenarında oturan büyük fahişenin çarptırılacağı cezayı göstereyim. Dünya kralları onunla fuhuş yaptılar. Yeryüzünde yaşayanlar onun fuhşunun şarabıyla sarhoş oldular."
"Bundan sonra melek beni Ruh'un yönetiminde çöle götürdü. Orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. Kadın, erguvan ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. Elinde iğrenç şeylerle, fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kâse vardı. Alnına şu gizemli ad yazılmıştı:
BÜYÜK BABİL,
DÜNYA FAHİŞELERİNİN
VE İĞRENÇLİKLERİNİN ANASI"
"Bunu anlamak için bilgelik gerek. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır. Bunların beşi düştü, biri duruyor, ötekiyse henüz gelmedi. Gelince kısa süre kalması gerek. Yaşamış, ama şimdi yok olan canavarın kendisi sekizinci kraldır. O da yedilerden biridir ve yıkıma gitmektedir. Gördüğün on boynuz henüz egemenlik sürmemiş on kraldır; canavarla birlikte bir saat egemenlik sürmek üzere yetki alacaklar. Düşünce birliği içinde olan bu krallar güçlerini ve yetkilerini canavara verecekler. Kuzu'ya karşı savaşacaklar, ama Kuzu onları yenecek. Çünkü Kuzu, rablerin Rabbi, kralların Kralı'dır. O'nunla birlikte olanlar, çağrılmış, seçilmiş ve O'na sadık kalmış olanlardır."
...
Bu nedenle başına gelecek belalar
-Ölüm, yas ve kıtlık-
Bir gün içinde gelecek.
Ateş onu yiyip bitirecek.
Çünkü onu yargılayan Rab Tanrı güçlüdür.
"Kendisiyle fuhuş yapan ve sefahatte yaşayan dünya kralları onu yakan ateşin dumanını görünce onun için ağlayıp dövünecekler. Çektiği ıstıraptan dehşete düşecek, uzakta durup,
'Vay başına koca kent,
Vay başına güçlü kent Babil!
Bir saat içinde cezanı buldun' diyecekler.
"Dünya tüccarları onun için ağlayıp yas tutuyor. Çünkü mallarını satın alacak kimse yok artık. Altını, gümüşü, değerli taşları, incileri, ince keteni, ipeği, erguvan ve kırmızı kumaşları, her çeşit kokulu ağacı, fildişinden yapılmış her çeşit eşyayı, en pahalı ağaçlardan, tunç, demir ve mermerden yapılmış her çeşit malı, tarçın ve kakule, buhur, güzel kokulu yağ, günnük, şarap, zeytinyağı, ince un ve buğdayı, sığırları, koyunları, atları, arabaları ve köleleri, insanların canını satın alacak kimse yok artık.
"Diyecekler ki,
'Canının çektiği meyveler elinden gitti,
Bütün değerli ve göz alıcı malların yok oldu.
İnsanlar bunları bir daha göremeyecek.' Babil'de bu malları satarak zenginleşen tüccarlar, kentin çektiği ıstıraptan dehşete düşecekler. Uzakta durup ağlayacak, yas tutacaklar.
" 'Vay başına, vay!' diyecekler.
'İnce keten, mor ve kırmızı kumaş kuşanmış,
Altın, değerli taş ve incilerle süslenmiş
Koca kent!
Onca büyük zenginlik
Bir saat içinde yok oldu.'
"Gemi kaptanları, yolcular, tayfalar, denizde çalışanların hepsi, onu yakan ateşin dumanını görünce uzakta durup, 'Koca kent gibisi var mı?' diye feryat ettiler. Başlarına toprak döktüler, yas tutup ağlayarak feryat ettiler:
'Vay başına koca kent, vay!
İki denizde gemileri olanların hepsi
Onun sayesinde, onun değerli mallarıyla
Zengin olmuşlardı.
Kent bir saat içinde viraneye döndü.'
"Yeni Ahit Vahiy 17,18"
I
BAŞLANGIÇ
...
19.yüzyıl sonlarından kalma gri çehreli beş kattan ibaret binanın en üst katının yüksek tavanlı geniş salonu içerisinde ancak iki adamın oturabileceği kadar boşluk vardı.
Oda, bulundukları yere ilk konuldukları andan itibaren unutulmuş ahşap yazı masası, kütüphane blokları, sandıklar, gelişi güzel yığılmış çerçeveli tablolar ve her birinin üstünü, ardını , etrafını yosun gibi saran yüzlerce cilt kitap ve tomarlanmış kağıtlarla işgal altındaydı.
Kalın, kemerli pencerelerden giren akşam güneşi her hareketlerinde havalanan toz taneleri üzerinden yansıyarak soluk hüzmeler halinde sıkış tepiş eşya kalabalıklı odayı aydınlatıyordu.
İstanbul Üniversitesinde doktorasını yaptığı yıllarda Profesör Aytmanov ile onun yeni kiraladığı bu evde defalarca bir araya gelmişlerdi. Bina yapıldığı ilk yıllarda devlet dairesi olarak kullanılmıştı.Kesme taş bir binaydı. Yaşlı Profesörden önce bulundukları binanın bu çatı katı fason imalat yapan bir şirket tarafından tekstil atölyesi olarak kullanılmıştı.
Duvarlara, taş bloklar ve nişler arasına ve kirişlere sinen kumaş ve iplik tozlarının kokusu yıllarca çıkmamış, ancak zamanla kitaplardan yükselen küf ve selülöz ile ahşap mobilyaların kendine münhasır ağaç kokuları ile karışarak hafızalara kazınan gizemli, ağırbaşlı, bilge bir hal almıştı.
O koca atölye boşluğunun tüm mobilyası başlangıçta ortada büyük masif ahşap bir çalışma masası ve etrafında üç yeşil desenli kadife kaplı berjerden ibaretti.
Yine aynı yerdelerdi. Aradan otuz yıldan fazla zaman geçmişti. Eski ve değerli hocasından en son Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi adresli bir mektup almış ve düne kadar başkaca irtibatları hiç olmamıştı.
Dün. "Uluslararası Deprem ve Jeoloji Kongresi" nin açılış galasında eline tutuşturulan bir not ile buraya, eski buluşma adreslerine davet edilmişti.
Yaşlı adam belki de Bolşevik dönem'in güvenlik ihtiyaçları gereği hiç telefon kullanmazdı. Gelişen zaman ve teknoloji hatta Sovyetler Birliği' nin yıkılması bile bu alışkanlığını değiştirememişti.
Profesör İlyiç Aytmanov uzun konuşmasının eski öğrencisi üzerinde meydana getirdiği etkiyi bir süre gözlemledikten sonra, oturdukları döşemeleri eskimiş ,yüksek arkalıklı koltuktan eğilerek, parmağı ile aralarındaki sehpanın üzerine açtıkları kabartmalı harita üzerinde bir noktadan diğerine hat çizerek konuşmasına devam etti.
"Mesela."dedi. "Bir örnek vereyim sana."
"Beklenenin aksine, Çekmece gölünden kuzeybatı istikametinde Durugöl ile birleşerek Karadeniz levhasına ulaşacak bir kırılma olacak."
Nerede ise formülize edilmiş Tarot kartları gibi önüne açılan bilgileri sindirmeye çalışan Ataberk için falın bu vurucu final yorumu şaşırtıcı olmuştu.
Kongre öncesi eski,yeni bütün bilgi birikimlerini gözden geçirmiş ve tazelemişti. Ezber bozan bu kanaat karşısında istemeden de olsa tepki verdi.
"Bu tahmin!? Hiçbir bilimsel veriye dayanmadan mı?"dedi genç bilim adamı. Sesi fısıltı halinde çıkıyordu.
Eski öğrencisinin saatler süren son dersinden hiçbir şey anlamamış olmasının verdiği hayal kırıklığına benzer bir ifade ile sordu:
"Bilimsel!?"
"Evet bilimsel." Oturduğu koltukta biraz toparlanarak devam etti. "Bakın üstad, elimizde milyonlarca veri var. Yapılmış yüzlerce ulusal ve uluslararası tektonik araştırma sonucu var. Beklenen kırılma Kuzey Anadolu Fay hattı devamında adalar açığında olacak. Neredeyse kıyıya paralel olarak Çorlu ya doğru..."diye yine terbiyeli bir ses tonuyla açıklama yapmaya çalışırken sözü sertçe kesildi.
"Neden?"
"Nedeni ; Tüm çalışmaların analiz..."
"Neden?" Genç adamın sözünü tekrar kesti ve devam etti. Ayağa kalkmış ,bu sefer anfi kürsüsünde ders verdiği yıllarda olduğu gibi bulunduğu dar alanda kendi etrafında dönerek anlatmaya başlamıştı..
"Neden? Neden böyle bir kanaate varıldı? "
Çünkü, depremler ve yer hareketleri ile ilgili elimizdeki tüm veriler sonuçtur. Sebep ile ilgili elimizde neredeyse hiçbir şey yok. Bir bilim üzerine kurduğumuz şey bir teoriden ibaret. Tek teorimiz " levha hareketleri."
"Bu Teoriyi de bir kenara bırakırsak elle tutulur hiçbir dayanağımız yok.. Sadece bir teori üzerine inşa edilmiş koca bir bilimdalı? Sebebini bilmeden , bilinmeyen bir sebebin sonuçlarını toplayarak tahminde bulunmaya çalışmak!?..."
Kendi etrafında dönerek konuşmasına devam etti. Etrafı görünmez bir öğrenci çemberi ile sarılmış gibi titreyen elleri ile ile boşlukta her kelimesinin altına çizgi çekiyormuş gibi konuşmasına devam etti.
"Bu güne kadar yaptığımız şey hastanın ateşi yükseldiğinde gidip ateşini ölçmekten ibaret. Hastanın ateşini neyin yükselttiğini bilmiyoruz. Hastanın ateşinin ne zaman yükseleceğini de bilmiyoruz. Söyleyebildiğimiz tek şey 'bir gün mutlaka yükseleceği'nden öteye geçemiyor. Tıpkı deprem tahminlerimiz gibi.Haksız mıyım?".
"Elbette ama tüm bilim çevrelerinde görüş birliği bu yönde."
"Evet, eskiden dünyanın düz olduğu görüş birliği gibi."
Son cümleden sonra ikili uzun süre sessiz kaldılar. Sessizlik tozlu kitaplarla dolu kestane raflardan gelen ahşap kurtlarının kıtırtıları içinde sürdü.
Adam nihayet kıvırcık kırlaşmış sakalından bir tutamı parmakları ile tararken sessizliği bozdu. Sesi daha sakin ama aynı kararlılıktaydı.
Sabahın ilk saatlerinden itibaren üzerinde uzun uzun konuştukları kağıtları eline alarak hafifçe salladı.
On kadar sayfadan oluşan destenin bir kısmı kenarları hırpalanmış, kısmen sararmış ve buruşmuş kağıtlardan oluşuyordu.
"Bu parşömen...Sadece basit bir jeoloji anahtarı değil. İnsanlık tarihi boyunca binlerce yıldır inşa ettiğimiz herşeyi ama herşeyi açıklayabilecek kodlara sahip.Bu kodları doğru okuyarak, olması gereken yerlere doğru parçaları koyarak silbaştan başlamalıyız. Bu sayede geçmişi daha doğru kavrayabiliriz. Geçmişi anlayabiliriz, geleceğimizi de..."
Bu binayı ve odayı son ziyaretinden yıllar sonra tekrar gördüğünde eskisinden daha ağır ama daha hoşuna giden kokusunu derin derin ciğerlerine çekmişti.
İlk, yeni halini bildiği berjer'ine hocasının tam karşısına oturduğunda eski dostunun yıpranmış kumaş kaplama kolluklarını gizlice okşayarak içinden "Tekrar merhaba" demişti.
Aytmanov'un saatler süren konuşması ve gerektiği zamanda paragraf aralarında eline sırası ile tutuşturduğu kağıtlarda yazılanlar önce ilgisini ziyadesi ile çekmiş, geçen saatler içerisinde bu ilgi önce hayranlığa ve nihayet nedenini bilmediği bir endişe ve hatta korkuya sebep olmuştu.
Bilinmeyen insanı korkutur. Bu gerçektir. Ancak nadir olmayarak bilgi de insanda korkuya sebep olur.
Ve tüm bu tozlu, kasvetli atmosfer içerisinde beyin kıvrımlarını acıtacak yoğunlukta aldığı bilgi, kuramların, kavramların ve ezberlerinin zihninin derinliklerinde yaptıkları kavganın yorgunluğu ile odadan ayrılmıştı. Sarılarak vedalaşırken adamın iri ve kitap kokan gövdesi ona "Bilgiyi kullan lütfen." Mesajı vermişti.
Ertesi gün güzel asistanı ile katıldığı oturumların hiç birisinde dün öğrendiklerine dair hiçbir bilgiyi seslendirememişti.
Bilim dünyasında aykırılığın sınırları vardır. Az olanı kısmen kabul görür. Ama o, onun bildikleri bu sınırların çok ötesinde onu sorgulamadan "Soytarı." Yapmaya yeter.
Sunum yapan meslektaşlarının gözleri önünde kayıp giden slaytları içerisinde sadece Marmara Denizi haritaları sabitleniyordu. Bilinen ve çizilmiş fay hatlarının aksine kendi kafasında kırmızı ,kalın bir hat İstanbul'u Marmara Denizinden, Karadeniz'e doğru birleştiriyordu. Üzeri kırmızı kalemle çizilmiş bir iş başvurusu formu gibi.
II
İSTANBUL?
O uzun ve yorucu randevunun üzerinden neredeyse on yedi yıl geçmişti.
Turpan*'da mütevazi evinin salonunda ,geniş kanepenin ortasına oturmuş başı elleri arasında Çin ulusal televizyon kanalından geçen haberleri izliyordu.
Bir hafta önce tüm dünya ile beraber İstanbul'un 10.4 şiddetinde dev artçıları ile beraber toplam 34 dakika süren deprem fırtınası ile nasıl yok olduğuna tanıklık etmişti.
Ve arkasından yükselen sularla şehirden kalan ne varsa silinip süpürüldüğüne.
Deprem, Marmara havzası, Balkan Yarımadası ve hatta Ukrayna kıyılarında bu güne kadar benzeri görülmemiş bir hasara yol açmıştı. Milyonlarca ölümün yanında on milyonlarca insanın evsiz kalması ve çaresizce güvenli coğrafyalara göçün başlamasına sebep olmuştu.
Şimdiye kadar bilinmeyen tektonik hareketler Avrupa Kıtası'nda alışılmadık sallantıları tetiklemişti.
Üç gün önce Zürih ve ardından Berlin 7 ve üzeri büyüklüğünde depremler yaşadı.
Son yıllarda giderek kırılgan hale gelen ve neredeyse tamamen spekülatörlerin denetiminde olan dünya ticareti aynı şiddette ekonomik depremler yaşıyordu...
Göçmen hareketleri ile başlayan suni milliyetçi muhafazakar gösteri ve eylemler kısa sürede Orta Avrupayı karıştırmıştı. Dünyanın kimyası bir haftada değişmişti. Hemen her ülkede ayaklanmalar, sivil itaatsizlik ve terör salgın gibi yayılıyordu.
Felaketin kalbinde ise durum çevresi ile kıyaslandığında oldukça bilindik ama insanı dehşete düşüren boyutlarda şekillenmişti.
Deprem Trakya'nın her şeyi ile birlikte coğrafyasını da değiştirmişti.
Şimdi güneyden, kuzeydoğu istikametinde kırılan fay hattı boyunca meydana gelen çöküntü ilkinden daha sığ ama daha uzun bir boğaz daha kazandırmıştı bu kadim topraklara.
Profesörün tahmin ettiği hat üzerinde kırılmıştı plaka. Ancak tahminden daha uzun ve geniş bir yanal atılım oluşturarak.
Peki ya İstanbul?
İnsanlık tarihinin bilinen en eski yerleşim yeri değil ama bilinen en eski yönetim merkezi...
Medeniyetlerin, imparatorlukların, kralların göz bebeği. Fethetmek ve sahip olmak için sayısız canın feda edildiği şehir...
Üç büyük dinin merkezi...
Tarih sahnesindeki en güçlü ticaret merkezi...
Felaketten önce "yarı özerk" yapısı ile nüfusu yirmi beş milyondan fazla olan bu kadim şehir ne haldeydi?
Tektonik hareket güçlü bir şekilde Çekmece göllerinden Karadeniz'e doğru uzanmış, oradan Bulgaristan kıyıları ile birleşerek dev bir göçük yaratmıştı. Adeta Tanrının kılıcı İstanbul'un bulunduğu yarımadaya bir kuzunun boynuna iner gibi inmiş ve onu ana karadan ayırmıştı.
Meydana gelen göçük Karadeniz ve Marmara Denizinin buluştuğu ikinci bir boğaz kazandırmıştı coğrafyaya.
İlk olandan daha sığ ama daha uzun olan bir boğaz.
Eski ve yeni boğaz arasında insanlık tarihinin en eski, en yetkin, en güzel şehrinin kurulduğu topraklar artık yeryüzünün derinliklerinden gelerek kaynayan, fokurdayan kükürtlü suların meydana getirdiği ince bir sis tabakası içine haps'olmuş büyük bir adadan ibaretti.
Ada üzerinde nefes alan hiçbir canlı yaşamıyordu artık.
Ataberk, televizyonda bölgenin yeni coğrafyasının uydu görüntülerini izlerken acı ile gülümsedi.
Yıllar önce politik bir liderin "İkinci Boğaz Projesi" ni hatırladı. Gerçekleşmişti işte... Beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir şekilde...
Belki !?
O gün yaşlı profesör için sadece basit bir örnekti İstanbul depremi.
Yeni ahitte bahsedilen Babil'in bu şehir olma olasılığını basit örneklerle anlatmıştı.
Ne diyordu Hristiyanların Kutsal kitabı?
Yok olacak bir şehirden "canavarın sırtındaki kadın" olarak bahsediyordu.
"İşte!" demişti Aytmanov. Önlerindeki atlasa dikkatini çekerek. "Marmara Denizinin şekline bak. " Ataberk Marmara Denizi'nin atlasdaki görüntüsüne bakarken adam parmağı ile gösteriyordu.
Gerçekten deniz, burnu İzmit körfezi, kuyruğu Çanakkale boğazı olacak şekilde bilinmeyen bir dinazor silüeti gibiydi.
Trakya kıyılarında sırt kamburları ve adalarda gözleri ile şekillenen bir canavar. Ve bu canavarın tam başı ile sırtı arasına oturmuş büyük şehir. İstanbul.
"Canavarın Sırtındaki Kadın..."
Kadın?
İstanbul yüzyıllardır şairler için hep bir kadındı. Çok güzel, güzel olduğu kadar da vefasız bir kadın. Cilveli, işveli, veren ama verdiğinden fazlasını da alan hafifmeşrep bir kadın.
Sıfatı buydu.
Ama Yeni Ahit daha ileri giderek "Fahişe." bir şehirden bahsediyordu. Krallarla zina yapan bir şehir.
Asıl sahibinden ziyade kendisine zorla sahip olana karşı verimliliğini sunmaya devam eden, tecavüzcüsüne şan, şöhret ve kudret veren bir kadının yaptığı zina gibi...
Sonra sırası ile şehrin diğer özelliklerini anlatıyordu kutsal metin.
Ataberk ayrıntılardan o kadar etkilenmişti ki! O zaman hocasının örnekleri sakin sakin sıralaması esnasında ürpermiş ve elleri soğuk soğuk terlemeye başlamıştı.
"Bunu anlamak için bilgelik gerek. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır. Bunların beşi düştü, biri duruyor, ötekiyse henüz gelmedi." Vahiy,Bap 17,9-10
İstanbul'un şairane sıfatlarından birisi "Yedi tepeli şehir." Değil miydi.
Ve metnin yazıldığı tarihte var olan krallık Roma İmapatorluğuydu. O tarihte henüz gelmeyen krallık son sahibi olacaktı bu şehrin. Nihayet bu son fatihler hüküm sürerken yıkılacaktı. MS 1453 den yıkılana dek hüküm sürecek son kırallık.
Krallarla fuhuş yapmış, işgal edilmiş, işgal etmiş. Onu arzu eden krallar onu elde ettiklerinde anlamış asıl sahiplenilenin kendileri olmuşlar. Saraylarında sefahat içine gömülmüşler!..
Hem karadan, hem iki denizden görülen bir şehir.
Her dinin merkezi...
Yüzyıllardır deniz ve kara ticaretinin merkezi, ince keten, erguvani ve kırmızı esvapları olan şehir.
"Vay, vay,zarif keten,erguvani ve kırmızı kuşanmış ve altın ve kıymetli taş ve inci ile bezenmiş büyük şehir!.."Vahiy, Bap 18, 16.
Erguvani rengi dikkatini o zaman da çekmişti. Hangi şehrin kendisine ait böyle bir rengi vardı ki?
New York ? Paris?, Pekin? Tokyo? Bu şehirlerin hangisi bir renk ile birlikte anılmıştı ki! Tarih boyunca?
Ama Erguvani rengi İstanbul'un rengiydi. imparatorluk ve şehrin rengi olarak hala bilinirdi. Şehrin yamaçları bile on binlerce Erguvan ağacı ile süslenmişti.
Canavarın sırtında oturan erguvani, kırmızı, ince keten giyen , kırallarla fuhuş yapan din ve ticaret merkezi,işveli kadın...Büyük şehir yok olmuştu...
....
Oturduğu kanepede yorgun, uykusuz, şiş göz kapaklarını ovuşturdu. Televizyon kumandasına uzanarak ekranı kapattı. Kollarını başının arkasında kenetleyerek gerindi. Olduğu halde loş tavana bakarak düşündü.
"Din kitapları, mitler, efsaneler hatta kadim masallar ve atasözleri."demişti yaşlı kurt. "Hepsinin içinde bir sır, bir gerçek veya mesaj saklı olabilir."
Arkasından iki yıl önce tesadüfen buldukları parşömenin fotokopilerini ve runik alfabe ile bilinmeyen bir dilde yazılan metnin çevirisini uzatmıştı ona.
Önündeki tozlu kürede bir noktaya parmağı ile basıp, parmağını oradan ayırmadan delici açık mavi gözleri ile gözlerinin içine bakarak "Buradan başlayacağız." Demişti.
"Tüm bildiklerimizin ve bilmediklerimizin başladığı bu yerden başlayacağız"
Parmağı ile ısrarla bastırdığı yer Asya'nın merkezinde bir bölgeyi işaret ediyordu. Eski küre üzerinde iyice silinmeye başlamış harflerle "Takla Makan Desert"yazısı parmak ucunun yanından belli belirsiz okunuyordu.
III
ÇIKIŞ
"Ve tahtın önünde billur'a benzer bir deniz vardı."
M.S: XVI.yy :Günümüz Kaşgar Yakınları.
Kıyafetlerinin ilmiklerine kadar işlemiş kum taneleri, attıkları her adımda dökülmeye devam ediyordu. Fırtınadan çıkalı neredeyse iki gün olmuştu. Geniş çöl düzlükleri bitmiş, uzayıp giden gölgeler eşliğinde, tek bir fırça darbesi ile aynı boz ,bulanık renge boyanmış sıra sıra insan ve hayvan kalabalığı sürekli bir tırmanışla Tengri dağları eteklerinde ilerliyordu.
Kervana son saldırı üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Alışık oldukları güney rotasından saparak çöle girmek zorunda kalmışlar, kuzeybatı yönündeki kaçışları, son rehberin de aldığı yaralardan iltihap fışkırarak ölmesi ile tam bir kayboluş haline gelmişti.
Tüccarlar, maceraperestler, misyonerler ve her konakladıkları kentte peşlerine takılan muhacir aileler ile oldukça kalabalık ve kozmopolit bir topluluk halindeydiler. Bu insan kalabalığı içinde ihtiyaç duydukları ; bölgeyi bilen, önlerinde duvar gibi yükselen dağlar arasında onları medeniyete yaklaştıracak bir geçit hakkında bilgi sahibi biri, bir rehberdi.
İşte, çaresiz gurup içerisinde kendiliğinden şekillenen, üç adamdan oluşan bir ekip ellerinden geldiği kadar bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyordu.
Karanlığın çökmesi ile giderek sessizleşen kalabalığın biraz ötesinde, aralarında yanan ateşin yüzlerini renklendirdiği bu üç adam nerede ise kıpırdamadan bir şeyler konuşuyor, bu halleri ile uzaktan üç kaya parçasından çok da farklı görünmüyorlardı.
Sıska ve uzun yapılı arap çevirmen o kadar kısık bir sesle konuşuyordu ki; dediklerini duymak için Lucilius oturduğu yerden kalçasını kaydırarak biraz daha ona doğru yanaştı.
"Neredeymiş?" diye sordu o da fısıldayarak.
"Batıda. Kırk ok atımı kadar batıda." Dedi Alaaddin.
Alaaddin; yaşlı arap, kendini bildi bileli doğudan batıya, batıdan doğuya kervanlarla gider gelirdi. Ticaretin aktığı güney yollarını ezbere bildiği gibi, zamanla bu yolların içinden geçen her medeniyetin dilini de anlar ve konuşur hale gelmişti. Yaşadıkları talihsiz ve beklenmedik eşkıya saldırısı sonrası sürüklendikleri bu yeni coğrafya hakkında bilgi sahibi olmasa da elindeki tek güç olan çokca dil bilirliği şimdi tüccar tarafların pazarlığında değil, bir çıkış yolu bulma umudu ile bilgiyi toplayan ve bilgiyi değerlendiren bu iki adam arasında kullanmak zorunda kalmıştı.
Genç Latin Lucilius Hristiyan bir misyonerdi. Xjan 'dan başlayan yolculuk boyunca ne bir malın ne de bir esirin ticareti ile ilgilenmemişti. Kervan'ın her konakladığı yerde haraket zamanına kadar ortadan kaybolur ve çoğunlukla koşturarak arkadan guruba yetişirdi. Diğer çoğunun aksine saldırıya kadar saç ve sakal tıraşı günlük, elbiseleri yolculuğa yeni çıkmış kadar temiz ve düzenli olurdu. Bilinmezliğe doğru kaçışları sonrası Lucilius öncelikle ellerinde sağ kalan son rehberin sağlığı ile ilgilenmişti. Rehberin ölümü sonrası ise panik halde dağılan gurubu bir arada toplayarak tartışmasız bir kararlılıkla yeni rotalarını belirlemişti.
Ancak bu rota bilinen bir yol değil, atlı Kırgız gencin her yeni gün getirdiği bilgiler ile yeniden şekillenen bir hat üzerinde ilerliyordu.
İşte tam da burada Kırgız dilini bilmeyen Latin misyoner ile binici delikanlı arasındaki bağlantı görevi Alaadin'in üzerine kalmıştı.
Ateşin başında ki diğer üçüncü gölge, çıkık elmacık kemikli, çekik gözlü,doru bir tayın yağsız adaleli anatomisine sahip genç Kırgız Bektur'a aitti. Turfan'da ailesi ile birlikte muhacir olarak bu yolculuğa katılmıştı. Kırım'a gitmek üzere yola çıkan ailesinin son saldırıda katledilmesi ile tek başına kalmıştı. Bu yabancı kalabalık içerisinde onu özel kılan tek şey kervanda başkaca bir at binicisi ve sahibi olmamasıydı.
Çöle savruldukları günden itibaren, her gün, gün doğuşu ile birlikte atına atlar, genellikle kervanın aktığı yönde dörtnala gözden kaybolur ve güneş tam tepeye gelmeden geri dönerdi. Doğru yönü bulmaya çalışan konvoy için bir nevi öncü, pişdar vazifesini kendisine iş edinmişti.
Hayatta kalma adına verdiği bu kişisel reaksiyon ve üzerine aldığı bu sorumluluk kervan'ın ileri gelenleri tarafından hemen cevap bulmuştu. Ona ve bu tip uzun yolculuklar için yaratılmamış hayvanına özel bir ilgi, bakım ve ihtimam esirgenmiyordu.
Bektur, kıpırdamadan yine kısık sesli ama hararetli konuşmasına devam etti. Son keşfi ile ilgili detayları Lucilius'a anlattı...
İlk ön inceleyici, ön keşifçi olarak nitelenebilecek çıkışından itibaren gördüklerini anlatmak üzere Lucilius'u seçmişti. Bu seçiminde temiz yüzlü genç misyonerin yolculuk boyunca her fırsatta bir şeyler yazıp çizmesi, diğerlerinden farklı olarak heybelerinde incik, boncuk ve baharat yerine tomar,tomar yazılı kağıtlar ve deri parçaları taşıması etkili olmuştu. Bunun yanında yakışıklı misyoner,pusulası ve dürbünü ile yıldızlara, güneşe bakarak yaptığı çalışmalarla şangırtılı tüccarlar ve gürültücü diğerleri içerisinde bulduklarını paylaşabileceği ve onları bu çıkmazdan kurtarabilecek ip uçlarını değerlendirebilecek tek aklı başında yolcuydu.
"Bektur'a sor."dedi Lucilius. "Suyun yanında gördüğü yazılı kayalardan daha önce görmüş mü?"
Zayıf tercüman ve Bektur, Lucilius için çok yabancı bir dilde ses ve tınılar çıkararak bir süre konuştular.
"Evet. Doğuda. Kitay'da da görmüş. Ama bu kayaların oralarda gördüklerinden çok daha güzel ve farklı olduğunu söylüyor. Su gibiymiş... Kayaların yüzü yani." Dedi. Alaaddin.
Çevirmen, bu genç Latin'in' asıl ihtiyaçları olan taze su kaynağının bulunmasından çok neden kayalarla ilgilendiğine bir anlam verememişti. Bir de neden bu kadar kısık sesle konuştuklarına.
Lucilius, bir çeviri hatası ile karşı karşıya olup olmadığını merak ederek sordu.
"Su gibi, yazılı kayalar?"
Bektur, bu soruyu anlamış gibi başını onaylar şekilde salladı ve daha heyecanlı bir şekilde bağdaş kurduğu yerin önündeki toprağı avucu ile ovalıyarak düzeltti. Düzelttiği sathın üzerine heybesinden çıkardığı işlenmiş ince tay derisini iyice gererek serdi. Elinin sırtı ile derinin yüzeyini hafifçe okşadı. Bunu yaparak kayanın yüzeyinin nasıl su gibi olduğunu anlatmak istiyordu. Ne kadar pürüzsüz ve kaygan.
"Sabah"dedi Lucilius. " Sabah kervandan önce oraya gidelim."
Üç adam,birkaç sarhoş yolcunun kırdığı şarap çömlekleri ve közü sönmemiş ocaklar arasından yürüyerek hayvanlarının yanına uyumak üzere dağıldılar.
...
Son metrelerde üzerinde oturdukları develer taze suyun kokusunu almış ve neredeyse Bektur'un atına yetişmişlerdi. Dar kanyonda bu sakar koşucuların üzerinde Lucilius ve Alaaddin ziyadesi ile yıpranmış halde küçük derenin kenarına ulaştılar.
Develer su içerken çökemezler. Aslında, su içerken çökertilemezler demek daha doğrudur. Bu durumda onlardan inmenin tek yolu sırtlarından aşağıya atlamaktır.
Gereken bu atlama sonrası yuvarlanmanın üzerlerinde bıraktığı fazladan tozu silkme gereği duymadan toparlandılar. Uzaklaşmalarını engellemek için gürültü ile su içen develerin gemlerini kayaların arasına sıkıştırdılar. Arkalarında doğan güneş, dar kanyon girişinin gri kayalık duvarları ve bu duvarlar arasından akan küçük derenin oluşturduğu birikintilerde yansımaya henüz başlamıştı.
Lucilius uzun kayalık koridor boyunca onlardan önce girişe varan ve gözden kaybolan Kırgız'a seslendi.
"Bektur!.."
Bektur'un yankılanan cevabı bilmediği bir dildendi ama onu kalyonun derinliklerinde yoğunlaşan karanlığa doğru yönlendirmeye yetti.
Eliyle Arap çevirmene "Burada bekle" işareti yaparak sesin geldiği yöne doğru çakıllı dere kenarı boyunca ilerledi.
Gözleri artık gölgeli çevreye alışmıştı ki; ince kaslı vücudu ile atının yanında heykel gibi dikilen Kırgız genci farketti. Genç, başını biraz kaldırmış, sol eli ile küçük derenin karşı kıyısında bulunan yüksek kayalığı işaret ediyordu.
Yanına kadar gitti ve gencin parmağı ile işaret ettiği kayalıklara baktı.
Derin kanyondan sızan zayıf ışık, birikintilerdeki su üzerinden kayanın levha gibi düz bir parçasına yansıyarak küçük ışık oyunları yapıyordu. Ala karanlığa iyice alışan gözleri ile ilk çizgileri fark etti. Daha iyi görmek için birkaç adım ilerleyerek sığ dere yatağına girdi. Karşısında, başının tam da birkaç metre üzerinde Kırgız delikanlının dediği gibi dümdüz, pürüzsüz, parlak "su gibi" bir satıh ve sathın üzerine kazınmış düzenli geometrik şekilleri hayranlıkla seyretti.
Atın sulanırken çıkardığı mutluluk kişnemeleri eşliğinde üzerinde biriken kumdan tamamen arınmasını sağlayan soğuk banyo ve yakılan ateş etrafında ısınmaları sırasında geçen saatler boyunca gözlerini bir an olsun yazılı kayadan ayıramamıştı.
Lucilius,yedi yaşından beri gezgindi. Gözü kara tüccar babası ile eski dünyanın her yerini dolaşmıştı. On üç yaşından itibaren ise bu seyahatleri o çağın geleneği olarak kilise adına misyoner olarak yapıyordu. Otuzbeş yıl boyunca bu yolculuklarında dev tapınaklar, dağ kadar heykeller ve sayısız yazıt görmüştü. Ancak, onlarla kıyaslandığında aslında mütevazi sayılabilecek bu "yazılı kaya" kadar onu etkileyen insaneli eseri ile karşılaşmamıştı.
Onu ilk gördüğü an ve sonrasında, dereyi geçip biraz tırmanarak sathında avuçlarını gezdirmesi ile şaşkınlığı artmış. Bu şaşkınlık biraz detaylı incelemesi ile hayranlığa dönüşmüştü.
Kaya, "Ki aslında kaya olduğundan da çok emin değildi. Çünkü teması ile onda kayadan çok metal hissi uyandırmıştı." Farklıydı. O, o doğanın bir parçası değildi. Tekrar çıkarılmak üzere taşlar arasına saplanmış, ancak kırılarak içeride kalmış dev bir mızrak ucu gibi bütünden ayrı ama bütünün bir parçasıydı.
Daha önce gördüğü yazıtların aksine üzerine kazınmış çizgi ve işaretlerde en ufak bir pürüz yoktu. Yüzey eliyle her okşadığında ipek kumaş kadar kaygandı. Çizgi ve şekiller bu sert yüzeye bir şekilde yazıldıktan sonra sanki üzerleri adeta şeffaf bir sihirli bir cam ile kaplanmış gibiydi.
Sonra; yakınlaştıkça artan ve onu çevresindeki her şeyden farklı kılan bir koku yayıyordu "yanmış kemik kokusu"na benzer bir kokuya sahipti.
Geometrik çizgiler, şekiller, dağınık, gelişi güzel değil, bölük, bölük düzenli bir ordunun lejyoner taburları misali alışılmadık bir intizamda kusursuz olarak nakş'edilmişti.
Ateşin başında, esvabı ile yıkanmış, hafiflemiş hali ile Kırgız gencin avladığı dağ tavşanının etini sıyırırken bunları düşünüyor ve hala gözlerini büyülendiği kayadan ayıramıyordu.
"Dün alt kısmı görünmüyordu"dedi Bektur. "Bak! Bu gün orası da açılmış." Taş levhanın altında biriken molozları gösterdi
"Dağ yürüyor." Diye ekledi.
Geldiklerinden beri küçük heyelanların kanyon zeminine patırtı ile dökülmesinin çıkardığı seslerin yankılarını duyuyorlardı.
Bu mevsimde, ısınan hava, kış boyunca taşların arasında donarak genişleyen suyun önce parçaladığı, buzun erimesi ile ana gövdeden serbest kalan kaya parçalarının aşağıya döküldüğü minik heyelanlara sebep olurdu.
Genç Kırgız her mevsim bu doğal döngü ile şekillenen kanyonun daha büyük ve hızlı bir değişim içinde olduğunu ifade etmeye çalışıyordu."Dağlar yürüyor." Diyerek. Çöl sonrası yürüdükçe üzerlerinden dökülen kum taneleri ile bir bağlantı kurmuş olmalıydı.Veya onun kültüründe bir deyimden ibaretti. Yoksa dağların yürüdüğü nerede görülmüş?
Artık temizlenmiş, üzerilerinde aylar içinde birikmiş, kum, toz ve hayvan kılından arınmış üç adamın keyifli öğünleri bitmek üzereydi ki zemin hafifçe beşik gibi sallandı.. Bu sallantı karşılarındaki kaya levhasının çok az öne eğilmesi ve daha gürültülü birkaç büyük kayanın dere yatağına düşmesine neden oldu.
Lucilius içinde bulunduğu dingin ruh halinden hızla sıyrılarak çevirmene seslendi.
"Bana parşömen ve yazı takımlarımı getir Alaaddin!"
Lucilius,devam eden saatler boyunca, ufuk çizgisine inen ve azalan gün ışığına aldırmadan önündeki kağıtlara kayanın üzerindeki her işareti sabırla kopya etti.
Kanyondan ayrıldıklarında devesinin yedeğindeki heybede seyahati boyunca biriktirdiği; deri, kumaş ve parşömenlere yazılmış, çizilmiş ne varsa artık daha kabarıktı.
Alaaddin yaşanan son gün Lucilius'un konakladıkları yerlerde nereye kaybolduğunu anlamıştı artık. Bu genç Latin yazı toplayıcısıydı. Ne işine yarar bilemiyordu ama?
Ertesi gün kervanı kanyonun derinliklerine sokmadan su yedeklerini temin ederek geçit girişi olarak tahmin ettikleri alçak yamaçlardan batıya doğru ilerleyeceklerdi.
...
Konvoy tahmin ettiklerinden çok daha az yolcu ve deve kaybıyla Kırım düzlüklerine ulaştığında Bektur onlardan ayrılmıştı. Çevirdiği yirmi kadar yılkı ile beraber akrabalarının olduğunu tahmin ettiği doğu Karadeniz sahiline doğru at koşturarak uzaklaşmıştı.
Alaaddin ve tüccarların bir kısmını geride bırakarak, müteşekkir veda kucaklaşmaları sonrasında eski limandan Konstantinapolis'e, oradan Cenova'ya ulaşmaları için geçen iki aylık deniz yolculuğu boyunca Lucilius hemen her gün kayanın üzerinden itina ile kopyaladığı şekillerin anlamını çözme ile uğraştı.
Bu, uzun ve tekne kamaralarında sallantı ile geçen zaman içerisinde en ufak bir ipucu elde edememenin verdiği tatminsizlikle yolculuğa ilk çıktığı limana ulaştı.
Seyahati boyunca biriktirdiği tüm diğer dökümanları ve kopyaladığı kaya metinlerini Şarap eşliğinde kısa süreli bir sohbet sonrasında bağlı olduğu Cenova klisesinin Piskoposuna teslim etti.
Bu teslim sırasında tutulan tutanaklarda o yazılara karşı hissettikleri ile ilgili bir dip not ve önemleri ile ilgili en ufak bir ayrıntı belirtmemişti.
Dökümanlar, "Lucilius Dominatius-Xjan-XIII" olarak damgalanıp klasörlenerek her sefer sonrası getirdikleri gibi merkeze, Vatikan'a gönderilmişti.
Lucilius bir daha seyahate çıkmadı. Kiliseyi rahatsız etmeden misyonunu bıraktı ve ölene kadar tüccar babasından kalan ambar işleri ile ilgilendi.
Onaltıncı yüzyılın son günlerinde sevgili kızlarının refakatinde gözlerini son kez yumarken ruhu tekrar kalyonun içine gitti. Akan küçük derenin şırıltısı, sırtını üşüten serin hava akımı ve küçük heyelanların çıkardığı seslerin yankıları arasında sanki tekrar kaya levhayı kopya ediyordu.
Omzunun hemen arkasında, gözünün gölgesi ile fark ettiği manzarayı hatırlayıp yüzünde hafif bir tebessüm ile bu dünyaya veda etti.
O manzara da Bektur, küçük kaması ile elindeki tay derilerine, zaman zaman onun yaptıklarını da izleyerek aynı metni kopyalamaya çalışıyordu.
Bu, o gün fark ettiği ve Bektur ayrılana kadar ve daha sonrasında da sorgulamadan yok saydığı bir sanrı gibiydi.
Parşömenlerin Vatikan'a yapacağı yolculuğun nihayetinde bir daha gün yüzüne çıkma ihtimallerinin olmadığı küflü dehlizlere haps'olacağı gerçeğini biliyordu.
O fark ettiği ve sessizce göz yumduğu ikinci el ile metin, en azından iki kopya halinde doğmuştu. Kanyondan uzaklaşırken yaşadıkları ikinci sallantı, gözleri önünde küçük dağın ve girişin çökmesi orjinalini yok etse bile!..
IV
O!W4At