''Tanrıya şükürler olsun!'' Üşümüş burnumu tutarken arkamdan gelen sese doğru yavaşça döndüm. ''Seni sonunda buldum!''
Michael, büyük bir kolej ceketinin içinde küçük kalmış bir şekilde bana koşarken bir yandan da ceketini çıkartıyordu. Uzun bacakları ile kısa sürede yanıma geldiğinde ilk başta sarılacağını sansam da ceketi omuzlarımdan geçirip önümü gevşekçe kapattığında sarılmasındansa bu yaptığının daha iyi hissettirdiğini anladım. Ama çok sürmeden beni omuzlarımdan kendine doğru çekip sarıldığında soğuktan uyuşmuş kollarımı onun bedenine dolayamadım. Zaten onunda benden böyle bir beklentisi yok gibiydi.
''Seni çok merak ettim, aman Tanrım,'' Michael'in sesi kulağıma dolarken elleri de sırtımı sıkı sıkı sıvazlıyordu. Sesinde ki çaresizlik tonu ruhumun konuşuyor hali gibiydi. ''Seni çok-çok ama çok merak ettim, hepimiz ettik.'' dediğinde ise alaylı gülüşüm boş alanda yankılandı.
''Ne o? Acıdınız mı? Ailes-''
''Sus. Sakın tamamlayayım deme.'' Michael'in kolları benim için sıcak bir ısı peteği olmuşken ağlamaktan ağırlaşmış göz kapaklarımı kapattım ve yorgunluktan bir saniye için olduğum yerde sendelediğimde Michael bana sorma gereği bile duymadan kolunun birini diz kapaklarımın altından geçirdi ve diğer kolu sırtımda kalarak beni havalandırdı ardından gövdensine yasladı.
Huzursuzca kıpırdandığım da inmek isteyeceğimi belli etsem de beni reddetti. ''Lütfen, rica ediyorum. Sadece kendini bana bırakamaz mısın?'' Yorgun bakışlarım Michael'i bulduğunda göz bebeği büyümüş yeşil gözlerinin ileriye, çok ileriye emince baktığını gördüm. Soğuk Halifax gecesinde yaralı ruhumu taşımasına izin verdim. Çünkü bunu ben yapamıyordum. Artık.
Sessizlik kulak zarımı delip geçerken gözlerimi açamayacak kadar yorgun hissediyordum. Bir kaç saniye sonra ısınmış bedenimi hissederken uzaklardan insan kahkahaları duyduğumda merakıma yenik düşerek şişmiş gözlerimi araladım.
Boğazımda ki acı boynumu hatta diş etlerimi bile delip geçerken gördüğüm ilk şey karşı koltukta oturmuş ve öylece beni izleyen Michael Clifford'du. Uyandığımı fark edince donuk gözleri yerini ışıltılı bir bakışa bıraktı ve sarkıttığı dudakları ile bana en az oda kadar sıcak bir gülümseme yolladı. ''Hey,'' diye mırıldandı. ''Uyanmışsın.''
Kaşlarımı çatarken ona aynı şekilde gülümsedim ve burnumu kırıştırdım. Boğazımı temizledim ve etrafa baktığımda burasının bana ve Liana'ya ait olan kulübe olmadığını hemen anladım. Kokusu bile farklıydı. Burası basık, erkek parfümü ve birazda ter(?) kokuyordu. Dağınıklık kulübeye hükmediyordu. Yavaşça doğruldum ve Michael çevik bir hareketle yattığım yastığı dikleştirdi. Ayak ucumda kalan boş kısımın ucuna oturdu ve battaniyeyi hafifçe çekti.
''Benim ve Luke'un kulübesindesin.''
''Pekala,'' Boğazımı temizlememe rağmen pürüzlü çıkan ses tonuma yüzümü buruşturdum. ''Su ister misin?'' Kafamla onu onayladım ve Michael hemen koltuğun yanında ki sehpada duran sürahiden plastik bir bardağa su doldurup bana uzattı. ''Teşekkür ederim.''
''Daha iyi misin?''
Öylece Michael'in gözlerinin içine baktım. İyi miydim? Kafa dağıtmak için geldiğim kampta dağılmış, dibe batmış hissediyordum. Her yanım sadece UV ışığı ile gözükebilecek bıçak yaraları ile dolu gibi geliyordu ve canım acıyordu.
Lanet olası dün aklımdan çıkmıyordu. Her saniyesi. Her salisesi her görüntüsü beynimin en derinlerine kazınmıştı ve o görüntüleri öylece söküp atacak güce sahip değildim. Acı çekiyordum ve Liana Carter bana gülümsüyor gibi geliyordu. Bu öylece kaldırabileceğim bir acı değildi.
''B-bilmiyorum.''
''Daha iyi olacak mısın?''
Michael'in karşısında o kadar utanıyordum ki, üstelik bunun sebebi çıplak hissetmemdi. Olduğum kıyafetlerden fazlası üzerimdeyken bedenimin çıplaklığı söz konusu bile değildi ama duygularım, düşüncelerim, hayatım, geçmişim, belki de geleceğim... Hepsi öylece apaçık ortada duruyordu ve onları kavrayıp saklayacak gücü kaybetmiştim. Lanet olsun, Michael şuan bunu bile biliyordu. O yüzden sadece seslice yutkundum. ''Olmuştum.''
''Ben..Ben üzgünüm.'' dedi bir anda Michael. Bakışları artık yerde ki küçük, tüylü posttaydı. Bana bakmaması her ne kadar beni rahatlatsa da kendini üzgün hissetmesi de bir o kadar rahatsız etmişti.
''Bende üzgünüm, ama üzgün hissetmemelisin.''
''Neden? Ona engel olamadım v-ve onu durduramadım. Ona engel olmaya çalıştım. Sana yemin ederim seninle konuşmuyorken bile senin duygularını önemsiyordum ve senin canını yakacak bir ş-şeyin önüne geçmeye çalıştım.'' Dirseklerini dizine koydu ve eğilerek saçlarını kurcaladı. ''Ona yapmamasını, herkesin üzülebileceğini, özel meselelerin sana ait kalmasını söyledim. Ona, sana içini açmış, bu ona ihanet olur dedim.''
Liana, onunla olmadığım zamanlarda yeni arkadaşlar ediniyordu ama ben olmadığımda herkese benim hayatımı anlattığı anı düşünemiyordum. Olmuyordu işte. Ne kadar zorlasamda, üstelik ondan nefret etmek için ihtiyacım olan bu olsa da yapamıyorum. Liana'yı gerçekten de bana ihanet ederken düşünemiyordum. Öyle ki, karşısına geçip ''Neden?'' bile diyemeyecektim.
''Ama Calum dinlemedi. Onun neden böyle davrandığını bilmiyorum Berthe. Biz-biz gerçekten de uzun zamandır arkadaşlarız ama senin düşündüğün gibi Calum kötü birisi değil-değildi. Sana öyle şeyler yapıyor ki, uzaktan ona bakıp onu tanıyamadığımı düşünüyorum. Berthe, gerçekten senden onun adına bile özür dileyemem. Ona kendini açman, senin ona güvenini gösteriyordu ama onun bunu anlatması senin suçun değil. Ben, sadece kendini ona güvendiğin için suçlamamanı istiyorum.''
Michael sessizliğe gömüldüğünde acı ile dolmuş gözlerimi açtım. Fark etmiyordu. Aynı acı, hala oradaydı. Ve gözlerimin açık-kapalı olması da fark etmiyordu, gözlerimin önünden Calum'a içimi açtığım dakikalar gitmiyordu.
Siktiğimin gecesi yok olmuyordu, siktiğimin sigarasını içime çekerken kendimi ona anlatmak, kendimi o bana şarkı söylerken anlatmak, daha önce hiçbir şey bu kadar iyi hissettirmemişti. Ama şimdi, beni zehirlemişti. Beni bulandırmış, beni kusturmuştu ama içimden atarken de dokunduğu her yeri yok etmişti.
Artık, neye nasıl üzüleceğimi kestiremeyeceğimi anladığımda şiddetlice gülmeye başladım. Calum'a da ağlamadan önce böyle güldüğümü hatırladığımda ise daha yüksek gülmeye başladım. Kıstığım gözlerimden gördüğüm manzara da içimi yakıyordu, Calum'da canımı yakıyordu, Michael'in de yanımda olması canımı yakıyordu.
Canım gerçekten hak ettiğinden de fazla yandığında çoktan ağlamaya başlamıştım.
Liana sanmıştım. Liana, herkese anlattı sanmıştım. Siktiğim her kabus dolu günlerimi, orta okulda veli toplantılarına gelen çocukların annelerine-babalarına koştuğunda nasıl baktığımı, aile ile ilgili bir film izlediğimde nasıl duygusal bir pufa dönüştüğümü herkese anlattı sanmıştım.
Yemekhane girişinde acı bir şekilde gözlerini yumarken duymaktan kaçtığı şeyler değilde, en az benim kadar canı acıdığı için öyle davrandığını neden lanet olası bir şekilde geç anlamıştım. Hatta her şey anlamını yitirmişti. Siktiğimin günleri dibimden ayrılmazken her şeyi biliyordu. Sadece benim duymamam için elinden geleni yapıyordu. Ben bilmediğim zamanlarda bile ona üzülüyor, beni yanı başından ayırmıyordu. Beni şefkatiyle boğuyor, yinede yalnız bırakmıyordu. Haberim yokken bana göz kulak oluyordu. Hemde sayısızca defa. Sayısızca defa Liana beni yeniden, yeniden ve yeniden korumuştu. Son nefesine kadar, koruyabildiği, gittiği yere kadar beni bu acı gerçekten sakınmış, bu yükü tek başına omuzlarına almıştı.
Ve Calum Hood, beni vurmasını beklediğim son kişiydi. Ama Calum Hood beni vurmaktan fazlasını yaptı, beni yaktı, beni boğdu, beni dondurdu, beni kesti, biçti... Ama Calum Hood beni öldürmedi. Calum Hood daha çok acı çekmem için beni öldürmedi. İşte bu hepsinden kötüydü.