3E: AŞK-I DÖNENCE

By NurdanKeles

3.4M 136K 11.7K

"Bu Nurdan Keleş ve Sezgi Salman'ın ortak hikayesidir." Hayat tarzları farklı bu üç seksi kardeşin dünyasına... More

Tanıtım - Alıntılar
1. Bölüm
2. Bölüm
3. Bölüm
4. Bölüm
5. Bölüm
6. Bölüm
7. Bölüm
8. Bölüm
9. Bölüm
10. Bölüm
11. Bölüm
12. Bölüm
13. Bölüm
14. Bölüm
15. Bölüm
16. Bölüm
17. Bölüm
18. Bölüm
19. Bölüm
20. Bölüm
21. Bölüm
22. Bölüm
23. Bölüm
24. Bölüm
25. Bölüm
26. Bölüm
27. Bölüm
28. Bölüm
29. Bölüm
30. Bölüm
31. Bölüm
32. Bölüm
33. Bölüm
34. Bölüm
35. Bölüm
36. Bölüm
37. Bölüm
38. Bölüm
39. Bölüm
40. Bölüm
41. Bölüm
42. Bölüm
43. Bölüm
44. Bölüm / Part 1
44. Bölüm / Part 2
45. Bölüm
46. Bölüm
47. Bölüm
48. Bölüm
49. Bölüm
50. Bölüm
51. Bölüm
52. Bölüm
53. Bölüm
54. Bölüm
55. Bölüm
56. Bölüm
57. Bölüm
58. Bölüm
59. Bölüm
60. Bölüm / Part 1
61. Bölüm
62. Bölüm
63. Bölüm
64. Bölüm
65. Bölüm
66. Bölüm
67. Bölüm
68. Bölüm
69. Bölüm
70. Bölüm
71. Bölüm
72. Bölüm
73. Bölüm
Üç Büyüklerin Sevgililer Günü
74. Bölüm - FİNAL- I. KISIM
74. Bölüm - Final - II. Kısım
75. Bölüm - SON SÖZ - I. Kısım
75. Bölüm - Son Söz - II. Kısım

60. Bölüm / Part 2

34.5K 1.4K 160
By NurdanKeles

Yazarlar: NurdanKeles&SezgiSalman  

Emre, Sidar'la ayrıldıktan sonra caddenin üzerinde dikkatle etrafına bakınarak yürümeye başladı. Normal ilçe halkının yanı sıra etraftaki jandarma karakollarından, birlik ve taburlardan bir sürü asker bugün güneşin tadını çıkarıyordu. Anadolu lisesinin oradan geçerken kaldırımda kalabalık bir kız grubunun gazabına uğrayınca durup onlara yol vermek zorunda kaldı. Yaşları on beş ila yirmi beş arasında değişen bir sürü kız, Şırnak halkının arasında bir Rus erkeği gibi dikkat çeken Emre'ye bakarak kıkırdaştılar. Kızlar Emre'ye baktıkça Emre de onlara nazikçe gülümsedi. Ardından etraflarından dolaşıp internet kafenin oraya doğru yürümeye devam etti.


Etrafta koşuşturan çocukların arasından slalom yaparak geçip internet kafeden içeri hızla daldı. İçeri girer girmez kapıda duraksadı. Arka fonda davullu zurnalı bir türkü çalıyordu, içerisi devlet okulu erkek soyunma odası gibi kokuyordu ve bilgisayar başında oturan tipler Fikirtepe Spor Kulübünü kuracak fiziksel niteliğe sahip görünüyorlardı. Yavaş adımlarla kafe sahibinin olduğu yere doğru ilerledi. Adamın arkasında bir sürü uyarı levhası falan asılıydı. Fakat Emre'nin en çok hoşuna gideni'Porno izlemek yasaktır' ibaresi oldu.

"Merhaba. Ben bir saat falan kalacağım. Web cam'le görüşme yapacağım." diye belirtti adama. Adam yediği bol soğanlı lahmacunu kenara bırakıp diliyle dişlerini temizledikten sonra Emre'ye kafasıyla en baştaki bilgisayarı işaret etti. "Şu bozuhtur. Diğerlerinin hepsinde kamara vardır."

Emre başıyla adam onay verdikten sonra kendine güzel bir bilgisayar seçmek için etrafına bakındı. Gözlerini tereddütlü bakışlarla gençlerin üzerinde gezdirirken tek tek herkesin ne yaptığına baktı. Kimisi şu online bilgisayar oyunlarından oynuyordu, kimisi Facebook'taydı, kimisi çeşitli sitelerde makaleler okuyordu. İki kişi de web cam'dan kızlarla konuşuyordu. Emre onlara gülerek boştaki bilgisayarlardan birine geçti. Özellikle arka manzarası düzgün olan bir bilgisayar seçti. Ailesinin arka fonda abazan internet kafe erkeklerini izlemelerini istemiyordu.

Skype'ını açıp kendi kulaklığını bilgisayar taktı. Çevrimiçi olan Efe'yle hemen bir görüntülü arama başlattı. Kısa bir süre içinde bağlantı kurulup görüntü geldiğinde gözleri şokla büyüdü. Şu an karşısında on kişi falan duruyor olabilirdi. Efe, Erdem, annesi, babası, Aybike, Burak, Melike teyzesi, Özgür, Metin ve birkaç yakın arkadaşı, sadece kafaları olacak şekilde olsa da kameranın içine sığışmışlardı. Bir tek en önde annesi yaşlı gözlerle oturuyordu. Diğerleri eğilmiş ona bakıyorlardı.

"Kamerayı televizyona bağladık!" diye bağırdı Efe. Vuslat Hanım Emre'yi görünce ağlamaya başladı. Emre babasına dikkat ettiğinde onun da gözlerinin nemli olduğunu gördü. Aybiş'in karnı nasıl da büyümüştü!

"Hey millet!!! Ne kadar kalabalıksınız! Hepiniz benim için mi toplandınız gerçekten de?" diye sordu heyecanla el sallayarak. Herkes hep bir ağızdan bir şeyler geveleyince Erdem onları susturdu. Burnunu çeke çeke ağlayan Vuslat Hanım konuşmaya başladı.

"Oğlum benim! Güzel oğlum nasılsın? İyi misin? Sağlığın sıhhatin yerinde değil mi?" diye sordu can çekişen sesiyle. Emre annesine içten bir şekilde sırıttı.

"Ooo! Değmeyin keyfime valide sultan! Az önce dikiş-nakış kursunun çıkışını yakaladım, bütün Silopi genç kızları ağzının sularını akıta akıta bakıyorlardı bana. O kadar iyi ve formumdayım yani, hiç merak etme sen!" diyerek herkesi güldürdü Emre. Ardından "Asıl sizler nasılsınız? Neler yapıyorsunuz? Ameliyat nasıl geçti Erdem? İyisin değil mi? Uğur nasıl?" diye sordu. Merakla Erdem'e baktı.

"İyiyim iyiyim. Uğur da çok iyi. Her şey yolunda gitti. İyileşiyor, daha da iyi olacak inşallah. Sen bizi merak etme, hepimiz iyiyiz. Tek sıkıntımız seni özlemek."

Emre başını aşağı yukarı sallayıp alt dudağını kemirdi. "Sıkıntım yok, dediğim gibi... Nöbet, iş güç biliyorsunuz. Zamanımın çoğu bilgisayar başında ve nöbette geçiyor. Bugün öğlen çocukları yemeğe götüreceğim."

"Oralarda et yemekleri efsane diyorlar kardo! Nasıl? Cidden güzel mi?" diye sordu Burak heyecanla. Emre gözlerini kapatıp iç geçirdi. "Offf... Var ya... Hem de nasıl... Ben Meksika'da böyle et yemedim sana yemin ediyorum Burak. Mutlaka bu taraflarda acılı herhangi bir et yemeği yemelisin."

Sözlerinden sonra yanındaki çocuğun kendisine tip tip baktığını fark etti. Öyle bir bakıyordu ki sanki sadece bakışlarıyla 'seni buraya kim yolladı' der gibiydi. Ona bakıp başını iki yana salladı 'ne var' dercesine. Çocuk önüne dönünce Emre de gülerek ailesine döndü.

"Oğlum arkada ne çalıyor öyle ya? Neredesin sen?" diye sordu Efe. Emre müziğin sesini yükselten internet kafe görevlisine baktı. Mahsun Kırmızıgül'ün uzun havası internet kafenin içini tamamen dolduruyordu adeta.

"Sanırım Nemrudun Kızı çalıyor..." demeye kalmadan Mahsun'a eşlik eden kalabalık sıra gecesi tayfası şarkının girişini söylemeye başladı. Emre el hareketleriyle adamdan müziği kısmasını rica etti. Emre'nin akabinde biri "La Mahmud! Kıs la şunu!" diye bağırınca adının Mahmut olduğunu öğrendiği görevli adam müziği birkaç kademe kıstı. Emre gülerek önüne döndüğünde annesinin az öncekinden daha fazla ağladığını görünce şaşkınlıkla ona bakakaldı.

"Anne! Niye ağlıyorsun şimdi ya?" diye isyan etti hemen, az önce komik bir olay yaşanmıştı sonuçta... Vuslat Hanım gözyaşlarını silerek "Aman işte! Üzülüyorum haline... Sen öyle yerlerde yapamazsın, bilirim ben seni. Seni ben doğurdum... Sırf biz üzülmeyelim diye bize rol yapıyorsun." diye inledi. Erdem ve Efe annelerinin omuzlarını sıvazlarken Emre gözlerini devirdi. Hah işte! Aybike'yi de ağlatmıştı annesi. "Aybiş'im bari sen yapma ya!" diye seslendi Aybike'ye. Melike teyzesi de gözyaşlarını siliyordu...

"Ya valla iyiyim ben! Çok eğleniyorum görmüyor musunuz? Cidden bu insanlar bize yansıtılanın aksine eğlenceliler. Onlarla vakit geçirmek komedi dizisi izlemek gibi. Anlamadığım bir dilden konuşuyorlar ve ben aşırı derecede keyif alıyorum. Atışmaları bile çok komik. Kürtçe konuşmadıkları zamanlarda aksanlı Türkçeleri ile konuşuyorlar ve ben gene bir şey anlamıyorum. Fakat katıla katıla gülüyorum... Lütfen anne... Üzmeyin kendinizi böyle. Şunun şurasında iki aydan az zaman kaldı. Geleceğim. Ve düşündüğünün aksine ben burayı özleyeceğim. Burada çok şey öğrendim. Çok şey değişti."

Emre herkesin kendisine bi tuhaf baktığını görünce tekrar konuyu dağıtarak milleti neşelendirdi. Aybike'ye bebekleri ve okulu sordu. Burak'a ve arkadaşlarına, milletin neler yaptığını, yeni dedikodu olup olmadığını sordu. Erdem'e ve babasına işleri güçleri sordu. Herkesle sohbet etti. En son millet dağıldıktan sonra Efe ve Aybike'yle tek kaldı. Kem küm ederek onlara Ayşegül'ü sordu. Aybike'nin onunla sık sık haberleştiğini biliyordu.

"Sabah onunla da skype yaptık. Doğum günü diye zorla evden çıkarmışlar arkadaşları. Sabah kahvaltı yapmak için güzel bir kafeye götürmüşler. Bana telefonunun kamerasını çevirerek Eyfel Kulesi'ni gösterdi... Mutlaka sen geldiğinde Fransa'ya gidelim Emre! Efe'yle konuştuk. Bunun için seni bekleyeceğiz. Kış sonu gideriz! Ben doğurmadan hemen gider döneriz. Ayşegül'ü alırı-"

"Senin hamileliğin ilerlemiş olacak Aybike. Fransa'ya gidemeyiz. Hem Ayşegül isterse kendisi döner zaten. Belli ki istemiyor. Sana Eyfel Kulesi'ni falan gösterdiğine göre... Gerçi kameramın kablosu yetişseydi ben de sana Cudi Dağı'nı göstermek isterdim. Burada da görülmeye değer şeyler var, daha şimdiden dağların zirveleri karla kaplı..." diyerek omuz silkti Emre. Efe abisinin üste çıkmaya çalışma yöntemi üzerine, buruk bir gülümsemeyle ona baktı.

"İnan bana Eyfel Kulesi umurumuzda değil. Umurumuzda olan tek şey sizin barışmanız. Fransa'da ya da burada... Bir noktada bu inadı bırakmak zorundasınız. Birbirinizi yanlış anlamaya son vermelisiniz. Ona onu aldatmadığını ispatlayabilirsin Emre. Gerekirse otel kayıtlarını alırız yollarız, bunu biliyorsun."

"Sorun ona bunu ispatlamam değil Efe. Onun bana inanması. Tamam güven veren bir tip değilim belki ama benim de buzdan da olsa bir kalbim var. Ve bu buzdan kalbim diğer kalplere göre kırılmaya daha yatkın."

Aybike, Emre'nin yaptığı benzetme üzerine yüzünü astı. Emre daha fazla ortalığın gerilmemesi adına eliyle 'boş verin' der gibi bir hareket yaptı.

"Kapatayım artık. Haftaya çok soğuk olacakmış, ilçeye inemeyebilirim. Telefonlaşırız ama en kötü. Herkesi öpün benim için. Kendinize ve bebeklere çok dikkat edin, tamam mı? Sizi seviyorum gençler."

"Biz de seni seviyoruz... Kendine iyi bak." Diye gevelediler aynı anda Aybike ve Efe. Emre isteksizce bağlantıyı kesip kulaklıkları çıkardı. Ayşegül çevrimdışıydı. Sabah Aybike ile konuştuktan sonra çıkmış olmalıydı.

Skype'ını kapattıktan sonra tam bilgisayarı kapatacaktı ki son anda durdu. Facebook'unu açıp Ayşegül'ün profiline girdi. Hala nişanlısı olarak kayıtlıydı burada. Düğünden sonrasında Ayşegül bir kez bile Facebook'a girip profiliyle uğraşmadığı için öyle kalakalmıştı her şey. Profil fotoğrafında bile hala Emre'yle beraber bir fotoğrafı vardı. Ağzı kulaklarına varana kadar gülümsüyordu. Emre de öyleydi...

Emre onun çekinerek kendisine "Evlendikten sonra Facebook'ta soyadıma senin soyadını da ekleyebilir miyim?" diye sorduğu günü dün gibi hatırlıyordu. Emre hiç tereddütsüz onaylamıştı onu. Çünkü o zamanlar nasılsa onu terk edeceğini düşünüyordu. Ve Ayşegül'ün öyle bir şey yapamayacağını...

Bugün Ayşegül'ün öyle bir şey yapması için serçe parmağını feda edebilirdi.

Facebook'ta bir süre onun fotoğraflarına baktıktan sonra bilgisayarı kapatmadan ona bir mail yollamaya karar verdi. Mailini açıp boş bir sayfaya Ayşegül'ün mailini girdikten sonra konu başlığına "Doğum Günün Kutlu Olsun" yazdı. Ardından mail kısmına geldiğinde parmakları durdu. Hiçbir şey yazamadı.

Dakikalarca boş boş ekrana baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Ona diyebileceği her şeyi tüketmiş olmalıydı. Sanki sonsuza kadar onunla konuşabilecekmiş gibi hissediyor aynı zamanda ona diyecek bir şey bulamıyordu. Bu çok sinir bozucuydu.

Arkada çalmaya başlayan türkü dikkatini çektiğinde parmaklarını klavyenin üzerinden çekti. Başını çevirip kafeden dışarı baktı. Sabahtan beri güneşli olan hava, şimdi kapanıyordu.

"İki keklik bir derede, imanımda ötüyor.
Ötme de keklik, benim de derdim, artıyor, sana hayran, artıyor.
Emine Hanım, konyak içmiş, karyolada yatıyor.
Yazması oyalı kundurası boyalı, yar, yar benim olsan..."


Birden on parmağıyla hızlıca yazmaya başladı. Aklına gelen her şeyi ama her şeyi sektirmeden yazdı. İçinde kalan her şeyi anlatmaya kararlıydı. Bugün onun doğum günüydü. Geçen sene Emre'nin doğum günü her şeyin başladığı gündü, bu sene Ayşegül'ün doğum günü her şeyin başladığı gün olabilirdi. Düzgünce, sorunsuz şekilde, yalanlar dolanlar olmadan... Eğer bu kez planının doğru şekilde işlemesini sağlarsa, bu sefer gerçekten peri masallarını yaşamayı başarabilirlerdi.

***
Sidar'ı bıraktığı kafeden alırken, son üç ayda dostluklarını baya ilerlettikleri kafe sahibiyle iki kelam etti. Adam hem Türkçe, hem Kürtçe bildiği için Sidar'la da, Emre'yle de rahat rahat sohbet ediyordu. Emre bu adamı ve işlettiği nargile kafeyi seviyordu.

İki arkadaş beraber ilçenin tek caddesinin üzerinde yürürken Emre ellerini ceplerine sokup gülümseyerek gökyüzüne baktı. Bulutlar toplaşmıştı. Belli ki akşama yağmur gelecekti. Ayşegül'ün ışığı da bu kadardı herhalde... Fakat Emre kendisininkini kaybetmemeye kararlıydı.

"Sidar ya... Kürtçe seni seviyorum nasıl deniyor? Otuz altı ayrı dilde bunu söyleyebiliyorum ama Kürtçesini bilmiyorum bak."

Sidar hayretle arkadaşına baktı. "Oss altı? Essah mı?" diye sordu şaşkınca.

Emre omuz silkerek güldü. "Essah tabii!!!" dedi Sidar'ı taklit ederek. Ardından sırtını dikleştirerek devam etti. "Şaka bir yana... Otuz altı abartı olmuş olabilir ama on beş, on altı dilde biliyorum... Hatırlatırım, ben kadınlarla arası iyi olan biriyim. Bütün Avrupa ülkelerinde birer sevgilim vardı. Adeta gemi kaptanı gibi. Hepsine onları sevdiğimi söyleyebilmek için öğrenmiştim."

"Şimdi de burda sevgili yapiysan?" diyerek kıkırdadı Sidar. "Ayşe noliy peki?"

Emre gözlerini devirdi. "Buradan sevgili falan yaptığım yok. Sadece öğrenmiş olmak için soruyorum. Ayşegül bundan sonra tek. Bundan sonra sadece ona bildiğim bütün dillerde seni seviyorum derim..." diye mırıldandı. Ardından tekrar ciddiyetsiz bir ifadeye bürünerek "Hem Kürtçe öğretmiyor muydun sen bana. Şimdi de bunu öğretmeni istiyorum. Nasıl söyleniyor?" diye sordu bir kez daha.

"Ez de hezdıkım."

Emre Sidar kadar genizden aksanlı olmasa da "Ez de hezdıkım..." diyerek onu tekrar etti. Bir süre bekleyip cümleyi sindirdikten sonra "Çok havalı olmasa da bilmek güzel." dedi.

Beraber ocakbaşına geldiklerinde saat ikiye yarım saat vardı. "Ben şu büfeden sakız alacağım, bir şey ister misin?" diye sordu Emre. Sidar hayır anlamında başını salladı. "Du, ben de geliyem."

Beraber büfenin oraya doğru geldiklerinde, yedi sekiz çocuktan oluşan kalabalık bir grup büfenin yanındaki küçük lokantanın önünü sarmışlardı. Emre onların bağrışmalarından ne dediklerini duyamıyordu fakat lokantanın aşçısı olan adam onları "De hayde gidin, kaybolun burdan! Bitmisiiz, dün iki, bugün beş yarın elli olacahsız, ben uğraşamam sizle..." diye azarlayıp dışarı atmaya uğraşıyordu sürekli.

Çocukların Kürtçe konuştuklarını düşünerek "Ne istiyor bunlar? Etraf çok çocuk dolu bugün." dedi Sidar'a doğru. Onun çocukların derdini açıklayabileceğini düşünüyordu. Ama Sidar başını iki yana sallayarak Emre'ye olumsuz yanıt verdi. "Kürtçe deeldir, Arapça konişilerdir."

Tam o esnada büfe sahibi Emre'ye parasının üstünü verirken "Suriyeli çocuklar... Geçen hafta baya kalabalık bi grup kaçmış sınırdan. Mülteci kamplarında yer kalmadı. Çoğu batıya gitmek için ya fırsat, ya para bekliyor. Gidene kadar da buralara yayılmış durumdalar." diye özetledi durumu. Emre aşçıyla dalaşan erkek çocuklarının arkasında durmuş, kocaman ela gözleriyle kendisine bakmakta olan gruptaki tek kız çocuğuna kilitlendi. Emre kıza gülümseyince, kız utanarak bakışlarını kaçırdı.

"Bugün Süpermen olma günü Sidar. Gerçi daha ziyade Halil İbrahim gibiyim ama... Olsun... Bugün pozitif olup sadece iyilik yapacağım!"

Beyaz önlüklü dönerci ustası gibi görünen adama doğru "Ustam! Sen oradan bana sekiz yarım köfte çek! Birer de ayran aç!" diye bağırdı profesyonel bir mahalle çocuğu gibi neşeyle. Çocuklar tepelerinde bir masal kahramanı gibi dikilen Emre'ye hayretle ve büyülenmiş gibi bakakaldılar.

"Bunların sonu yok evlat. Dün üç tanesi geldi. Acıdım verdim. Bugün arkadaşlarını alıp gelmişler. Bugün de versem yarın daha kalabalık gelecekler." dedi aşçı adam. Emre 'olsun' dercesine hızla gözlerini kapatıp açtı ve başını salladı. Az önceki şivesinden eser kalmamıştı bir anda...

"Sen bugünlük benden ver onlara, ben ısmarlıyorum... Hatta... İki ay daha buralardayım ben. Ne kadar gelirlerse gelsin, sen ver. Askerden dönmeden evvel hepsinin hesabını toptan öderim ben sana. Söz!" derken cebinden Sidar'ı almaya gitmeden evvel bankamatikten çektiği gıcır banknotları çıkardı. Sekiz yarım köfte ekmek ve ayran parasını çıkarıp adama uzattı.

Aşçı Emre'nin yaptığı şeyden emin olamayarak tereddütle parayı alıp içeri girdi. Izgaranın üzerinde pişen köfteleri ekmeklere doldurmaya başladı. Emre de bu esnada çocuklara döndü.

"Hun bi Kurdi dizanin?"* diye sordu çocuklara. Çocuklardan diğerlerine nazaran uzun boylu ve zayıf olanı yavaşça elini kaldırdı. "Ez bı Kürdi zanım."**

Emre parmağını şıklatarak önce çocuğu sonra yanında duran Sidar'ı işaret etti. "O zaman sizdeyiz Sidar'cım. Benim Kürtçe bilgim şimdilik bu kadar. Siz anlaşın, bize de anlatın konuştuklarınızı."

Sidar çocuğa Emre'nin onlara bugünkü yemeklerini ısmarladığını ve geri kalan iki ay boyunca buradan yiyecekleri her şeyin parasını ödeyeceğini söyledi. Duyduklarından sonra çocuğun yüzü heyecanla aydınlandı. Arkadaşlarına durumun Arapça tercümesini yaptığında hepsi heyecanla zıplamaya başladı. Emre'nin etrafına dolanıp ona sarılmaya çalıştılar. Emre de devrilmemek için çabalarken gülerek "Durun! Dur oğlum! Beni yiyebilirsiniz demedim. Yiyeceklerinizi ödeyeceğim dedim! Durun la devireceksiniz beni!" diye söylendi. Hepsinin başını okşadı. Gözlerinin içine bakıp gülümsedi.

Çocuklar yemekleri yerken onlarla beraber oturdular. Saat ikiye gelirken de ayaklandılar. Sidar'dan son bir kez dediği şeyin geçerliliğinin ocak ayına kadar olduğunu hatırlatmasını istedi. Sidar da bunu çocuğa hatırlattı.

En son ocakbaşına geçmeden evvel küçük kızın gözlerinin içine baktı. Kız bu sefer gözlerini kaçırmadı. Utanarak Emre'ye gülümsedi. Emre de ona el salladı.

Beş dakika sonra ocakbaşında güzel bir masaya oturmuşlar, etlerini sipariş etmişlerdi. Komutanı ve İzmirli gıcık da buradaydı fakat ayrı masada oturuyorlardı.

Önlerindeki ocakta pişen etin kokusu baş döndürücüydü. Yemek için sabırsızlanıyordu Emre. Başgarson yanlarına gelip "Ağam, senin başka misafir yoksa, başkasını alacağım buralara." Diyerek ocağın etrafındaki oturulacak yerleri gösterdi. Emre saatine baktı. İkiyi çeyrek geçiyordu. Demek ki gelmeyeceklerdi.

"Ben elimden geleni yaptım valla..." diye mırıldandı. Tam "Tamamdır usta." diyecekken "Bizsiz mi başladınız İstanbullu?" diye seslenen adamı duyunca dönüp arkasına baktı. Ankaralı Namık'tı bu. Adındaki ironi soyadından geliyordu. Çocuğun adı Vehbi, soyadı Namık'tı. Ankara'dan geliyordu. O yüzden Emre ne kadar yüzüne demese de arkasından Ankaralı Namık diyordu ona. Atatürk Üniversitesi Makine Mühendisliği mezunuydu. Emre kadar özgüvenli, biraz da uyuzdu. Ya da Emre'ye öyle geliyordu.

"Daha yeni sipariş vermiştik ama... Gelmeyeceksiniz sandık. Yerinizi başkalarına veriyorduk..." dedi Emre de. Vehbi, beş arkadaşıyla beraber ocağın etrafına yerleşti. Emre de, Sidar da hepsiyle tokalaşarak selamlaştı.

"Senin zeytindalı bu galiba?" dedi alaycı bir şekilde Ferhat. Kaşlarıyla önlerinde pişmekte olan en az bir metrelik şiş kebabı işaret etti. Emre gülümseyerek başını salladı. "Hem de bol acılı bir dal..." dedi.

Vehbilerden sonra dört kişi daha geldi. Oldukça kalabalık bir masa olarak beraber güzel bir yemek yediler. Ne kadar içki içemeseler de bardaklarını kalan günlerinde güzel şeyler olmasını dileyerek kaldırdılar. Emre kolasını içmeden evvel bir kez de Ayşegül'ün doğum gününü kutladı içinden. Kadehini biraz da onun için kaldırdı. Kolasını içerken dışarı baktı.

Yağmur başlamıştı...

***

Ayşegül şu an Pont Des Arts olarak bilinen Aşıklar Köprüsü'nün üzerinde tek başına yürüyen tek salaktı. Köprünün ortasında durmuş, Paris'in puslu havasıyla örtülü şehir manzarasını izliyordu. Sabah uyandığında hava çok güzel ve çok soğuktu. Camile, Patrice, Isabelle, Mansel ve Pascal, Ayşegül üzerinde faşist bir baskı uygulayarak sabah onu zorla kahvaltıya götürmüşlerdi. Oldukça birinci sınıf bir kahvaltı ettiğini inkar edemezdi. Türkiye'de yaptığı köy kahvaltılarını aratmayan zenginlikte bir kahvaltı etmişti arkadaşlarıyla. Ayşegül'ün Emre'yi düşünmemesi için çok gayret göstermiş ve de bunu başarmışlardı. Ayşegül'ü birkaç saatliğine de olsa güldürmüşlerdi.

Son yaşananlardan beri Jean Paul'la görüşmemişlerdi. Bugün de gelmemişti. Ayşegül bir açıdan bunun iyi olduğunu düşünüyordu. Onu görerek durumu Jean Paul için daha fazla zorlaştırmak istemiyordu. Fakat daha ne kadar böyle giderdi, onu da bilmiyordu. Böyle yaparak Jean Paul'u arkadaşlarından koparıyordu. Oysa ki senelerdir Ayşegül yokken onların yanında Jean Paul vardı. Jean Paul onların dostluğunu daha çok hak ediyordu. İkinci plana atılması gereken Ayşegül'ken, depresyonu yüzünden ön planda olan hep oydu.

Sabahki güneş, yerini bulutlara ve atıştıran yağmura bırakmıştı. Artık eve dönmesi gerektiğini biliyordu çünkü yakın zamanda yağmur şiddetlenecekti. Fakat uzun bir aradan sonra dışarı çıkıp yürüyünce bu iyi gelmişti Ayşegül'e. Bütün gün şehrin sokaklarında boş boş gezmiş ve hafta sonu kalabalığına karışmıştı. Hayatında geçirdiği en karamsar ve en kötü doğum günü olmasına rağmen tek başına yürümek iyi hissettirmişti.

Köprünün üstündeki çiftlere bakarken yüzünü buruşturdu. Bir süre dikkatini sağındaki Louvre Müzesi'ne verdi. Fakat öpüşen çiftler sürekli gözüne gözüne giriyordu.

"Lanet olası aşıklar şehri!" diye söylendi kendi kendine. Sonra birden söylediği cümlenin asıl manasını düşündü. Paris aşıklar şehriydi. Aşık çiftler şehri değildi. İsterse tek başına da aşık olabilirdi. İkinci bir kişiye ihtiyacı yoktu!

Yine de bu içindeki, köprüdeki tüm kilitleri tek tek söküp herkesi kendisi gibi mutsuzluğa mahkum etme isteğini köreltmiyordu.

Tam artık eve dönmek için hareketlenirken telefonuna gelen bir mesajla doğruldu. Kendisini olduğundan daha da şişman gösteren kalın kabanından telefonunu çıkardı. Aybike Whatsapp'tan mesaj atmıştı.

'Ultrason görüntüsünü yazıcıda taratıp sana maille yolladım. İkisi de efsane güzel çıkmış. Kızım resmen poz vermiş hatta! :)))'

Aybike'nin mesajı Ayşegül'ün yüzüne tokat gibi çarptı. Eğer kendisi de bebeğini aldırmasaydı şu an ultrason görüntülerine bakıyor olabilirdi. Bebeği ona el falan sallıyor olabilirdi...

Gözünden istemsizce bir damla yaş süzülürken köprünün korkuluklarına dayanıp mail kutusunu açtı. Lanet olası asma kilitler sırtına batıyordu!

Mail kutusu açıldığında en üstte Aybike'nin attığı 'Bebişler!' başlıklı e-posta vardı. Onun hemen altındaki posta ise, Ayşegül'ün kalbinin atmayı bırakmasına neden oldu.

Emre 'Doğum Günün Kutlu Olsun' başlıklı bir mail atmıştı.

Bebek resimlerinden önce titrek parmaklarıyla Emre'nin mailini açtı. Gözündeki yaşlardan ötürü görüşü bulanıklaşırken okumaya başladı.

'Sevgili Ayşegül,

Sana ne diyeceğimi bile bilemezken yazmaya başlıyorum. O yüzden saçmalamam kaçınılmaz olacaktır. Bugüne kadar sen söz konusu olduğunda saçmalamaktan başka bir şey yapmadığım düşünülürse bu seni çok şaşırtmayacaktır. Ama lütfen sana yazdıklarımı sonuna kadar oku. Mailimi hemen silip atma.

İyi ayrılmadığımızı biliyorum, doğrusu evlendiğimizden beri hiç iyiye gidemedik. Evliliğin aşkı öldürüp huzuru kaçırdığını söylerlerdi de, ben bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum... Şaka şaka. Tamam kızma... Biliyorum benden nefret ediyorsun ama yine de bugün doğum günün... Seni bir kez olsun güldürmek istedim sadece...

Senden bugüne kadar yaptıklarım için belki de defalarca özür diledim. Hiçbirine inanmadın, haklısın da, bir şey diyemem. Güvensizlik kötü bir zehirdir. Güvensizlik birbirimizi çok fazla yıpratmamıza neden oldu. Sen bunun tek taraflı olduğunu düşünüyorsun fakat bir gerçek var ki ilk güvensizlik duyan taraf bendim bu ilişkide. Sana güvenmek istemedim. Çünkü sen beni kandırmıştın. Sen aylarca bana yalan söylemiştin. Fakat şimdi geri dönüp bakıyorum da, sana kırgın olduğum tek bir gün bile hatırlayamıyorum. Evet, en başından beri aklımda bir intikam planı vardı, en başından beri niyetim belliydi lakin ben seninle olduğum zamanlarda niyetimin ne olduğunu hatırlamıyordum bile. Yanımda sen vardın. Gerisinin bir önemi yoktu. Ben mutluydum, hayatımda ilk kez yaşamaktan bu şekilde keyif alıyordum. İlk kez kalbim bir kadın için çok farklı ritimde atıyordu.

Sen gelene kadar mükemmel bir hayatım vardı demiştim bir keresinde sana, senin yüreğime zerk ettiğin aşkınla bunu mahvettiğini... İtiraf etmem gerekirse benim bugüne kadar sana söylediğim en yalan şey buydu. Bu cümlemden başka kayda değer tek yalanım yok benim. Evet, intikam alacağımı sanarak bazı gerçekleri sakladım ama yalan söylemedim. Ben seni hep sevdim, hala da seviyorum, seveceğim de. Senin aşkın bugüne kadar benim başıma gelen tek güzel şey Ayşegül. Benim bugün geri dönüp baktığımda gurur duyduğum tek bir şeyim bile yok. 'İşte bunu başardım, bununla gurur duyuyorum' diyerek kendimle ilgili övünebileceğim tek bir şeyim bile yok. Senin aşkından başka... Ne kadar ironiktir ki onu da kaybettim. Hem de çok acı bir şekilde...

Aramızda kalan son husumeti de, doğum gününü huzur içinde geçirebilmen için açıkça yazacağım sana. Bana inanıp inanmamak senin nasfet ve merhametine kalmış.

Kıbrıs benim en korkulu zamanlarımı geçirdiğim dönemdi. Evlenmeme sadece birkaç gün vardı. Daha doğrusu kaçışıma... Bunu yapmaya hazır olmadığımı hissediyordum. Şimdi düşününce o zamanlar bunu yapmak istemiyor olduğum için öyle huzursuz olduğumun ayırdına varabiliyorum. Kalbim, o nikah masasında seni bırakmamam için ayaklarıma kapanarak yalvarıyordu, dimağım ise katıydı. Kararından vazgeçmek istemiyordu. Sürekli bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Yirmi sekiz yıldır yaşadığım rutinin dışına çıktığımı fark ettikçe o habis duygu kafamın içine çörekleniyordu. Çok korkuyordum, iliklerime kadar hem de... Hani küçükken aşı olurduk, vücudumuza yabancı bir madde geldiğinde vücudumuzun onu önceden tanıyabilmesi için. Aşk da benim için öyleydi. Aşısını hiç olmadığım yabancı bir maddeydi ve bedenim bu hastalığın yükünü kaldırmıyordu. Oysa ben kendimi güçlü sanırdım. Baksana ne kadar güçsüzmüşüm.

Kafam çok bulanıktı. O adam yüzünden en çok... Onun varlığı beni kafesteki yaralı bir aslana çeviriyordu. O gece... Onu aramıştın... Seninle konuşmak için dışarı çıkmıştı, dakikalarca geri dönmemişti. Ve ben güya bekar günlerimin en eğlenceli dakikalarını yaşıyor olmam gerekirken Jean Paul yüzünden bir cehennemi yaşıyordum. Kıskançlıktan kuduruyordum. Kalbim sana olan aşkımın beni bu hale getirmesi yüzünden zaferle gülerken, beynim sürekli hala beni dürterek kim olduğumu hatırlatmaya çalışıyordu. 'Sen Emre Albayrak'sın, bir kız yüzünden helak olacak bir adam değilsin. Sen hiçbir kadını kıskanmazsın. Sen hiçbir zaman kaybetmezsin.' diyordu.

Sırf sizin basit bir telefon konuşmanız yüzünden ben egomun kurbanı olarak beynime boyun eğdim. Otele onunla beraber gittim. Odamın önüne kadar geldim. Bunu sana söylemekten nefret ediyorum ama bütün gerçekleri tüm berraklığıyla açıklayacağıma söz verdiğim için söyleyeceğim. Onunla öpüştüm, onun bana dokunmasına izin verdim.

Ama sana yemin ederim Ayşegül, onunla sevişmedim. Onunla yatmadım. Çünkü... Pantolonumun altında senin bana aldığın boxer vardı. Evet... Bu kadar basit bir sebepten ötürü ben bir saniyede her şeyden vazgeçtim. Bunu yapamazdım. Benim seni aldatmam imkansızdı. Ki ben zaten bunu seni aldatmak için yapmayacaktım, eğer ben onunla yatmış olsaydım, seni değil ancak kendimi aldatırdım. Tek istediğim hala başka kadınların beğenisine sahip olduğumu bilmekti. Ve ben onunla yatarak bunu kendime kanıtlasaydım yalnızca kendimi kandırmış olurdum... Zira ben artık başka kadınların beğenisine muhtaç değilim. Benim tek istediğim şey senin beni sevmen. Çok sevmen.

Ben parti dönüşü Erdem ve Efe'yle birlikte onların odasında oturup içki içtim. Tek yaptığım buydu. Kendimden de senden de nefret-ettiğimi sanıyordum-ediyordum... Geldiğim noktaya inanamıyordum, anlam veremiyordum. Çünkü ben hala çocuktum! Alışılmışın dışındaki şeylere ayak uydurmamak için isyan çıkaran küçük veledin tekiydim. Sana aşık olduğumu kabul ettiğim andan beri-tam olarak nikah masasındaki evet dediğim ana tekabül ediyor-ise alışılmışın dışında ne varsa yaşıyorum; hayatımda yaşamayı tahayyül bile edemediğim ne varsa hem de... Şu halime bak! Şırnak'ta, bulunduğum noktanın elli kilometrekarelik alan dahilinde dünya çapında bir terörün hakim olduğu bir bölgede, fi tarihinden kalma bilgisayarlarla dolu bir internet kafede, Mahmut isimli apaçi görünümlü bir adamın çaldığı Lorke türküsünü dinliyorum (Paris'in değerini bil derim. Rue de le bla ble bla'de tur atarken bol bol Celine Dion falan dinle).

Sanırım bugüne kadar söyleyeceğim her şeyi söyledim Ayşegül. Artık daha fazla beni affetmen için sana yalvaramam. Seni bu konuda daha fazla sıkmaya hakkım yok. Bil ki artık eskisi gibi korkmuyorum aşktan. Artık cesurum. Senden istediğim tek şey artık kendine iyi davranman. Kendini eve kapatıp(Evet Aybike benden sana laf taşıdığı gibi senden bana da taşıyor)benim yüzümden kendini cezalandıramazsın. Sen zayıf değilsin. Benimle ilk yemeğe çıktığın akşam benim karşımda nasıl güçlü durduğunu hatırla. Sen benim tanıdığım en güçlü kadınsın. Benim aksime sen güçlü kalmayı başarabilirsin.

Nerede olduğunu hatırlamıyorum ama bir yerde okumuştum; 'İlk özür dileyen en cesur, ilk affeden en güçlü, ilk unutan en mutludur...' diye. İlk özrü ben diledim(çünkü artık cesur bir aşığım), umuyorum ki sen de beni affedersin(çünkü sen güçlü bir kadınsın)... Senden vazgeçip seni unutmam mümkün olmasa da, sen beni unutabiliyorsan unut... Ama yaşadığımız acı günleri ikimiz de unutalım, olur mu? Acılar unutulsun, hatta aynı anda unutalım ve ikimiz de ilk unutanlar olup mutlu olalım :).

Yeter ki: Sen üzülme, Gül'üm incinme... (bu şarkı da sana doğum günü hediyem olsun =) )

Doğum günün kutlu olsun gül bahçem. İyi ki doğdun, iyi ki seni tanıdım. İyi ki bana aşkı öğrettin...

Seni çok seviyorum...

Emre'

Ayşegül hıçkıra hıçkıra ve omuzları sarsılarak ağlarken köprünün üstünde yavaşça kayarak yere çöktü. Kalın kabanına rağmen köprünün korkuluklarına takılmış binlerce asma kilit sırtına batarak acı dolu yollar çizdi arkasında. Fakat Ayşegül kilitlerin acısını hissedememişti bile. Kalbi küçük sivri iğneler batırılarak milyonlarca parçaya ayrılmışçasına acıyordu. Sanki kan revan içinde kalmıştı. Bunu yaptığına inanamıyordu! Emre'nin bebeğini aldırmış olduğuna inanamıyordu!

'Sen bu bebeği hak etmiyordun, hiçbir zaman etmedin. Ama o ediyordu. O bunun için çok çabaladı. Sen hayatına girdiğinden beri o bambaşka bir insan oldu. Peki sen ne yaptın? Onu kandırmaktan başka ne yaptın? Sen Emre'nin çocuğuna sahip olmayı hiçbir zaman hak etmedin. O nefretle baktığın Azra, hatta ve hatta o iğrenç Burçak bile Emre'nin bebeğinin annesi olmayı senden çok hak ediyor. En azından onlar Emre'ye oyun oynayarak, onu istemediği bir ömrü yaşamaya zorlayarak hayatını mahvetmediler. Sen onu kendine aşık ettin, onu sadece acı çektiği bir hayata mahkum ettin. Sensiz mutluydu o.'

"Sus artık sus!" diye bağırdı ellerini kulaklarına bastırarak. Vicdanı susmuyordu. Sürekli ama sürekli Ayşegül'e baskı uyguluyordu. Beyni patlayacaktı artık düşünmekten.

"Allah'ım... Nasıl kıydım ben... Nasıl kıydım ona?!" diye titrek bir sesle inledi. Şoka girmiş gibi tek bir noktaya bakakaldığı sırada "Mademoiselle... Tu vas bien?"*** diye seslendi birisi ona. Ardından kişi aynı soruyu İngilizce tekrar etti.

Ayşegül ellerin kulaklarından çekerek ürkek bakışlarla kafasını kaldırdı. Ellili yaşlarında bir kadın dikkatle kendisine bakıyordu. Kucağında duran telefonu alarak hızla ayağa kalkmaya çalıştı. Kabanının etekleri yüzünden biraz yerde sürünse de kadının el uzatmasıyla kalkmayı başardı.

"Je vais bien... Merci... Merci..."**** diye sayıklayarak köprünün üzerinde Camile'in evinin olduğu tarafa doğru hızla yürümeye başladı.

Titreyen elleriyle tuttuğu telefonda bir daha o maile bakamadı. Maili kapatıp geri çıktığında Aybike'nin mesajını görmesi, tekrar ağlamaya başlamasına neden oldu. Kendine daha fazla acı çektirmek ister gibi maili açtı. İkizlerin oldukça net çıkan ultrason görüntüsü bağırarak, daha da gürültüyle ağlamasına yol açtı. Telefonu sımsıkı göğsüne bastırıp, başını hızlanan yağmur damlalarının geldiği gökyüzüne çevirdi.

"Özür dilerim Emre... Yaptığım şey için çok özür dilerim... Ben güçlü değilim... Ben affedemem, benim gücüm yok... Ben bizim bebeğimize kıydım. Asıl ben o kadar korkaktım ki bebeğimize kıydım... N'olur sen beni affet... Sen hem cesursun, hem güçlüsün. Ve biliyorum beni unutursan mutlu da olacaksın, hayatın eskisi gibi olacak. Ben yaptığımın yükü yüzünden asla unutmamaya mahkumum ama sen beni unutmayı başarırsın. Sen her zaman cesur, güçlü ve mutlu olacaksın... Hep beni o yalnızlıktan kurtaran kahramanım olarak kalacaksın..."

***

"...So let it be written
So let it be done
I'm sent here by the chosen one
So let it be written
So let it be done
To kill the first born pharaoh's son
I'm creeping death!!!"


Kafasını sallayarak söylediği Metallica şarkısının zihninde çınlayan melodisine göre parmaklarıyla ritim tutarken, bi elindeki kağıtlara, bi bilgisayarın ekranına bakıp duruyordu. Sadece bir gün işi kendisi yapmamıştı ve ortalık karışmıştı. Dün Emre, Sidar, Ferhat, Cenker, bölük çavuşu, kendi komutanları ve İzmirli yüzbaşıyla birlikte sağanak yağmur altında araziye çıkmışlardı. İzmirli yüzbaşına bu coğrafyayı tanıttıkları, amaçsızca oraya buraya ateş ederek ortalığı patlattıkları ve donlarına kadar ıslandıkları hoş bir gün olmuştu. Bu yüzden dün masada biriken bir yığın evrak işlerini Emre yerine diğer asker arkadaşlarından biri olan İsmail yapmıştı. Bölükte adam gibi bilgisayar ve Microsoft ofis programları bilgisi olan sadece üç kişi vardı. Vehbi, Cenker ve Emre... Vehbi nöbette olduğu için o yapamamıştı. Cenker ve Emre de arazide olduklarından bu iş de dördüncü vasıflı kişiye yani İsmail'e kalmıştı. İsmail'in bilgisayar bilgisi ise Facebook, üniversite otomasyon sistemi ve porno sitelerle sınırlı olduğundan her şeyin ağzına edip bırakmıştı. Emre de bugünkü işlere çoktan başlamış olması gerekirken, hala dün İsmail'in sıçtığı bokları temizlemekle meşguldü. Alt tarafı sadece verileri yazacaktı. Emre Excel'de formülleri hazırlamıştı, tek yapması gereken rakamları yazıp enter'a basmaktı. Fakat dün girilen bütün datalar ve sonuçları yanlıştı, bir de üstüne nasıl becerdiyse Emre'nin bin bir emekle hazırladığı formülleri de bozmuştu!

"Offf!" diye inleyip verileri düzeltmeye devam ederken şarkıyı değiştirip Metallica'nın gelmiş geçmiş en punk şarkısı olduğuna inandığı başka bir tanesini söylemeye başladı. İçinden şarkıyı Ayşegül'den Jean Paul'a gidecek şekilde armağan etti.

"Die, die, die my darling
Don't utter a single word
Die, die, die my darling
Just shut your pretty eyes
I'll be seeing you again
Yeah, I'll be seeing you, in hell!!!"



Ayşegül'ün maile bir cevap verip vermediğini çok merak ediyordu. Aybike'ye telefonda bir şey soramıyordu, eğer kendisi böyle bir şey yapmış olduğunu ona anlatırsa Aybike çıldırırdı. Öbür açıdan zaten Ayşegül Aybike'ye anlatmış olsa Aybike saate bile bakmadan Emre'yi arar onun dediklerini yetiştirirdi. O böyle bir şey çıtlatmadığına göre haberi yoktu. Emre de mail kutusuna bakamıyordu. Bu Allah'ın dağında hiçbir yerde internet yoktu. Zaten bu sağanak yağmurda da ilçeye falan inmelerine imkan yoktu. Bu gidişle uzunca bir süre sonucu öğrenemeyecekti.

"Albayrak! Ne söylüyorsun sen öyle?"

Komutanının sert ve gür sesini duyduğu an her zaman olduğu gibi yerinden zıplayarak ayağa kalktı. Selam durdu. Direkt olarak adamın gözlerine bakamasa da komutanının kendisine gülerek baktığını görebiliyordu. Bu adam cidden gizli tontişti. Eğitimlerde ve özellikle kalabalıklarken, acımasızlığı Schindler'in Listesi filmindeki Ralph Fiennes kıvamında olsa da, böyle yalnız kaldıkları anlarda adam Liam Neeson kıvamına geliyordu.

"Kusura bakmayın komutanım! Yalnızım sanmıştım." Diye açıkladı durumu. Bir de aniden gelişleri vardı bu adamın. Hep olmadık anlarda gelip Emre'yi abuk subuk pozisyonlarda yakalıyordu.

"Bugüne kadar yüzlerce asker gördüm Albayrak, senin gibisini ilk defa görüyorum... Sen askerlik konseptini anlamamışsın. Bitlis'te Beş Minare söyleyeceğine Metallica söylüyorsun."

Komutanı Metallica dediği an Emre'nin şokla büyüyen gözleri bir an için adamın gözlerinin içine bakakalsa da, hızla kendini toparlayıp tekrar saygı duruşuna döndü. Komutan gülerek "Rahat asker!" derken, boynundaki kaşkolü çıkardı. "Sanki biz rock dinleyemeyiz..." diye söylenerek paltosunu da çıkarıp eline alırken, normalde hep boş kaldığı anlarda-ya da geçen seferki dikiş dikme olayı gibi el işi verildiğinde-Sidar'ın oturduğu, masanın öbür tarafındaki koltuğa oturdu. Tekrar bilgisayarın başına oturması için kafasıyla Emre'ye işaret verdi. Emre yavaşça ürkek hareketlerle geri yerine çöktü.

"Ne zamandır evlisin sen?" diye sordu komutanı Emre'nin parmağındaki alyansa bakarak. Emre'nin gözleri kısa bir anlığına alyansına gitti.

"Askere gelmeden birkaç hafta evvel evlenmiştim komutanım."

Emre'nin sözleri üzerine komutan keyifsizce dudak büktü. Kendi alyansıyla oynamaya başladı.

"Böyle yeni evlilerin askere gelmesinden hoşlanmıyorum. Gerçi sen sevdiğinle evlenmeden önce bol bol vakit geçirmişsindir? Genelde evlenip de askere gelen adamlar köydeki sevdiklerini evlenene kadar sadece üç beş kez görebildikleri için hasret gideremeden kopuyorlar birbirlerinden. Senin öyle bir durumun olduğunu sanmıyorum. Ne kadar zamandır beraberdin evlendiğin hanımla?"

Emre önündeki kağıtlarda yazan rakamları Excel'e işlemeye devam ederken "Önümüzdeki ay bir sene olacak. Altı ay kadar sevgiliydik, bir ay nişanlı kaldık." Dedi.

Komutan bu defa hayretle başını salladı. "Demek hızlı kararlar aldınız... İşte senden beklemediğim bir hareket daha... Hanımın çalışıyor mu peki? Ne işle meşgul?"

Emre az kalsın gülüyordu, gülmemek için dudaklarını ısırdı. İlk defa hayatında birisi Ayşegül'den Emre'nin 'hanımı' olarak bahsediyordu. Bir an kafasında Ayşegül'ün kendisine "Bey" diye, kendisinin de Ayşegül'e "Hanım" diye hitap ettiğini hayal etti. Bu sefer yüzünde oluşan tebessümü gizleyemedi.

"Diş hekimi kendisi." Diye mırıldandı. Komutan Emre'nin gizleyemediği sırıtan ifadesine bakarken alaycı bir şekilde "Anlaşılan eşinden bahsetmek seni keyiflendirdi... Ben de ona kızgın olduğunu sanmıştım. Söylediğin şarkının sözleri insanda öyle bir durumun çağrışımını yapıyor." Dedi. Emre bir kez daha hayretler içerisinde komutanına bakakaldı. Adam hem Metallica şarkılarını biliyordu, hem de sözlerini anlıyordu! Bu adamın İngilizce bildiğinden hiç haberi yoktu.

"Neyse... Ben odamdayım. Sen de bugünlük bırak. Gece nöbetin var. Git dinlen biraz akşam yemeğine kadar."

"Ama daha bitirmedim komutanım?"

"Olsun. Hadi kalk! Bu bi emirdir!"

Emre bu cümleyi duyduğu an otomatik olarak panik oluyordu. Alelacele kağıtları toparlayıp bilgisayarı kapatırken komutan gülerek odasına girip kapıyı kapattı. Emre tam çıkmaya hazır hale gelmişken İzmirli deli yüzbaşı kapıda göründü. Ne kadar istemese de adama selam durmak zorunda kaldı. İzmirli, Emre'ye kaş altından bir bakış atıp hiçbir şey demeden yanından geçip gitti. Komutanın kapısını tıklatıp içeri girdi. Kapıyı ardından kapatana kadar Emre selam pozisyonunda kalakaldı. Kapı kapandıktan sonra da dudaklarında bir küfür geveleyerek ofisten çıktı.

***

Ayağının altı aşırı derecede kaşınıyordu ve bu çok sinir bozucuydu. Sabaha kadar nöbet tutacağı ve üzerinde bu kadar yükü taşıyacağı düşünülürse gün ağarana kadar da o ayak kaşınmaya devam edecekti. Lanet hava buz gibiydi. O kadar soğuktu ki Emre'nin küçük tatlı poposu üşüyordu. Ayşegül'ün her daim dikizlemekten zevk aldığı, hemen üzerinde bir çift tatlış gamzenin bulunduğu poposu... Kuzey Irak sınırında, Allah'ın bilmem kaç kilometre rakımındaki yükseklikte birisinin poposuna ısıtıcı tutmasını beklemiyordu tabii. Ama avuçlarının arasındaki metal şeyi saatlerdir tutmasına rağmen ellerinin içi bile ısınmıyordu. Çünkü metal bile ısınamıyordu. O kadar soğuktu! Hayır, altına içlik giydiği halde soğuğu bu denli hissetmesi gerçekten de çok fenaydı. Oysa ki bu içlikler soğuğa karşıydı. Ama şimdi sanki içlikler bile Emre'ye karşı gibiydi.

Kafasındaki beresini düzeltirken yan gözle yanındaki Vehbi'ye, namı diğer Ankaralı Namık'a baktı. Sesli bir şekilde nefes verince yoğun bir duman bulutu çıktı ağzından.

"Tükürsem havada donacak... Bu ne soğuk daha bu ayda ya..." diye söylendi sessizce. Emre de sinirle nefes verdi. Kendini kesmek istiyordu.

"Soğuktan nefret ediyorum... Sırf soğuk diye dünyanın en efsane kızlarına ev sahipliği yaptığı halde Rusya'ya bile gitmedim. Karasal iklim bana göre değil."

Emre'nin sözleri üzerine nöbet arkadaşına yan gözle bakan Vehbi güldü. Başını onaylamazcasına iki yana salladı.

"Sen nasıl oldu da evlendin, asla anlayamayacağım İstanbul bebesi..."

Emre Vehbi'nin asap bozan sözleri üzerine suratını asıp boş gözlerle önündeki dağlara bakmaya başladı. Boş boş bakmak, gece nöbetinde asla yapılmaması gereken bir şeydi...

"Bunu söyleyen bininci kişi olarak Bora Bora adalarına çift kişilik tatil kazandın Namık! Tebrik ediyorum!"

Bu sefer Vehbi sesli gülmek istedi. Ama alt dudağını kemirerek kendini tuttu. "Bu soğukta Bora Bora adalarından bahsetmen iyi ironi İstanbullu... Bu tavırların zamanında bana neden senden kıl kaptığımı hatırlatıyor."

"Aa, çünkü senin bana karşı tavırların çok normal!" dedikten sonra Vehbi'nin taklidini yaptı Emre. "Sen nasıl oldu da evlendin, asla anlayamayacağım İstanbul bebesi!!!" Sesindeki alaycı ton Vehbi'yi germek yerine daha çok eğlendirdi.

"Sahiden, nasıl oldu da duruldun sen? Eskiden azılı çapkınmışsın."

"Sen nereden biliyorsun bunu?"

"Sana ilk böyle seslenildiğinde boşuna bu lakabı takmadı komutan herhalde dedik, çocuklarla çarşı iznindeyken seni internetten araştırdık biraz. Bütün yediğin haltlar sosyete mecmualarında boy boy fotoğraflara ve yazılara dönüşmüş. Sortie'nin bir numaralı müşterisiymişsin birkaç sene önce."

Emre o günlerini hatırlayarak gülümsedi. "Üniversitedeki son yılımı diyorsun. O sene mezun olacağımdan emindim. Yedinci senemin cazibesi..."

"Yuh! Çüş! Oha! Sen okulu yedi senede mi bitirdin? Nasıl üstüne yüksek lisans yaptın lan sen?!"

"Dersleri en az üçer kere alınca haliyle yüksek notlarla veriyordum dersi, dolayısıyla mezuniyet ortalamam da yüksekti. Kendi okulumda yaptım, pek sıkıntı çıkmadı."

"Sen harbi piremses gibi büyümüşsün. Benim babam beni ıslak odunla döverdi okulu o kadar uzatsam."

"İnan bana, babam kıl kapardı bana. Abim olmasa kesin öldürmüştü. Ben abim ve annem sayesinde o kadar rahat yaşadım. Yoksa babamın bana tahammülü yoktu."

"Peki şu düğünün arkasında gizem ne? Olaylı geçmiş düğünün. Hakkında askere gitmenden evvel çıkan son haber oydu."

Emre bu sefer gülmedi. Sustu ve duruldu. Bu hatasından konuşmak istemiyordu. "Hep benden mi bahsedeceğiz Namık? Az da senden bahsedelim. Senin de var mı bekleyenin Sidar ve Cenker gibi?"

Vehbi gülümserken başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Fakat Emre'nin gözleri araziyi incelemeye devam ettiği için arkadaşının tepkisini göremedi. Vehbi de etrafı gözlemeye devam ederken "Yok... Buraya gelmeden evvel o işi hallettim." Dedi. Emre birkaç saniyeliğine ona baktı.

"Askere gitmeden önce sevgilinden mi ayrıldın? Neden ki? Beklemek istemiyor muydu seni? Sen kısa dönemsin, altı ay ne olacak, beklerdi..."

"Hayır. O ayrılmadı, ben ondan ayrıldım... Bunu yapmaya mecburdum. Abisini Diyarbakır'da şehit vermiş dört sene önce... Buraya geleceğimi öğrenince acemi birliğimden döndükten sonra ondan ayrıldım. Ona ciddi ilişki adamı olmadığımı, boşu boşuna beni beş ay bekleyerek gelecek fırsatları kaçırmamasını söyledim. Ama Şırnak'a gidiyorum diyemedim. Ölebilirdim, hala da ölebilirim. Bu yükü onun omuzlarına yüklemek benim haddime değildi... Benim ölümüme üzüleceğine, piç kurusunun teki olduğuma inanarak benden nefret etmesi daha iyiydi. Nefretin üzüntüsü çabuk geçer. Fakat bunun acısını kolay atlatamazdı. Hele de bir ikinciyi..."

Gelen itiraflar Emre'yi bir hayli afallattı. Vehbi'den hiç böyle bir şey beklemiyordu. Bu sahiden çok yürek isteyen bir şeydi. Sırf ufacık bir ihtimal uğruna tüm geleceğini değiştiren bir adım atmıştı. Belki de kızı çok seviyordu... Tabii ki de seviyor olmalıydı. İnsan sevmese böyle bir şey göze alır mıydı?

"Öleceğinden nasıl bu kadar eminsin? Bu yaptığın delilik! Boşu boşuna ondan ayrılmış olabilirsin. Kaç aydır buradayız ve bak, yaşıyoruz. Geriye iki aydan az zaman kaldı. Geri döndüğünde ne olacak? Ya onu başkasıyla beraber bulursan? Ya evlenmişse?"

Vehbi alaycı bir şekilde güldü. "Sağlık olsun... Mutlu olsun da..." deyip derince iç geçirdikten sonra sözlerine devam etti. "Her zaman ölme ihtimali vardır İstanbullu. Etrafında olan bitenleri, ölen binlerce askeri yakından görüyorsun, her gün birliğe haber geliyor, zaman zaman seslerini bile duyuyorsun... Çoğu senin benim gibi tipler. İşin asıl kötü yanı da, bizden çok daha gençler... Hadi sen bugüne kadar yaşayacağını yaşadın diyelim, ben de öyleyim. Peki ya Sidar? Daha yirmisinde... Muhtemelen hayatında bırak çıplak bir kadın görmeyi, daha bir kadını yirmi santim yakınından bile görmedi. Kendi köyünün, kendi şehrinin dışına ilk defa askere gelirken çıktı. Belki de geçen senin ısmarladığın o antrikotu, pirzolayı daha hayatında ilk kez yedi... Bu insanların ölümleri sinirlerimi bozuyor... İşte bu yüzden ilk geldiğinde seni sevmiyordum. Çünkü sen Bodrum'da etrafında yedi sekiz sosyete şıllığıyla güneşin altında malak gibi yatarken bu çocuklar burada ölüyordu. Başlarda hep bekledim, bir haber gelecek, sevgili babacığın senin başka yere tayinini sağlamış olacak diye. Ama beni yanılttın... Bu yüzden sana büyük bi özür borçluyum. Sen olmasan bizim bu askerlik çok daha zor geçerdi biliyor musun? Bize resmen neşe kaynağı oldun."

Emre gece karanlığında Vehbi'yle göz göze geldiğinde ikisi de birbirlerine belli belirsiz gülümsediler. Tekrar görevlerine dönerken Emre gülerek gözlerini devirdi. "Önce bebe dedin, sonra piremses dedin, şimdi de soytarı oldum. Özür dileme yöntemlerin çok ilginç Namık..."

Vehbi güldükten sonra Emre aklına takılan şeyi dile getirdi. "Namık... Ben sizin tayfanın asıl Sidar'ı sevmediğini sanıyordum. Kıl olduğunuz ben miydim en baştan beri?"

"Diğerleri biraz milliyetçi fark ettiysen. Cenker, Ferhat, Ali... Onlar asıl Sidar'ı sevmiyordu. Dolayısıyla sen de kurunun yanındaki yaş olarak yandın. Ama ben asıl seni sevmiyordum. Sidar işin piyangosuydu. Yoksa onunla bir alıp veremediğim yok. Hatta itiraf etmem gerekirse senden daha iyi bir çocuk yani... Nasıl burada kendine arkadaş olarak seni buldu, anlam veremeyeceğim..."

"Senin milliyetçi tayfanın kıtlığı yüzündendir..." diye dişlerinin arasında geveledi Emre. Gerçekten siyası gerçeklerden nefret ediyordu. Ömrü billah şu konuları kafası almamıştı, birçok kez sırf bu apolitikliği yüzünden onu cahil olarak eleştirmişlerdi ama Emre bu sayede hayatı boyunca herkesle iyi anlaşmayı başarmıştı. Çoğu zaman bir devrimciden daha fazla eşitlik ve özgürlük savunucusu olurken, bir milliyetçiden daha fazla toprak ve örf-adet sevdalısı oluyordu... Emre sadece herkese hak vermek istiyordu, herkesi anlamak ve anlayış göstermek istiyordu. Sidar'a da, Ferhatlara da saygı duymak istiyordu ama bir gerçek vardı ki şu dünyada taraf olmayınca bertaraf oluyordun.

Hem Sidar Türk düşmanı değildi ki... Çocuk İstiklal Marşı'nı bile Emre'den daha gururlu okuyordu. Gerçi hayatında ilk kez tümüyle doğru okuyabildiği için-çünkü Emre bin bir emek vererek Sidar'a en doğru nasıl okuyacağını öğretmişti-o kadar heyecanlı okuyordu ama... Sonuçta Sidar'ın onlarla bir alıp veremediği yoktu. Onların da Sidar'la olmamalıydı.

Aralarında oldukça uzun süren bir sessizlik yaşandıktan sonra Emre sıkıntıyla nefes vererek Vehbi'den tarafa baktı.

"Vehbi ya, sigaran var mı?" diye sordu etrafına bakınırken. Arkasına sağına soluna detaylıca bakındı gelen giden var mı diye.

"Var da..." Vehbi mırıldanarak cevap verdi. Emre deyince onun da bi içi gitmişti şimdi.

"Yaksak ya birer tane? Hı? Hemen acele, kimse görmeden... Aşırı soğuk ya, valla, normalde içmezdim ama..."

Vehbi silahını omzuna asıp postalına eğildi. Araya sıkıştırdığı paketi alıp içinden bir dal Emre'ye uzattı. Hemen kendisi de bir tane yerleştirdi ağzına. Paketin içindeki kibrit kutusunu çıkarıp önce bir tane kibrit yakıp kendi sigarasına tuttu. Aceleyle alev sönmeden kibriti Emre'ye verdi. Emre de sigarasını yaktı.

"Oh be!!! Allah'ım iyi ki ateşi bulmuşlar..." diye inledi Emre ilk nefesi verirken. Hızlı hızlı içmelerine rağmen Emre daha beşinci nefesini almıştı ki "Askeeeeeer!" diye bağıran ses yüzünden Emre de Vehbi de oldukları yerde zıpladılar. İkisi de alelacele sigaraları yere atıp söndürmek isteseler de iki saniye içinde önlerinde biten İzmirli yüzbaşının gazabından kurtulamadılar. İkisi de hızla selam dururken yüzbaşının gözlerinden ateş fışkırıyordu.

"Böyle mi nöbet tutuyorsunuz? Ha?! Böyle mi silah arkadaşlarınızı, halkınızı, vatanınızı koruyorsunuz!?"

Emre nefes bile almıyordu. Şu an korkudan ölüyordu. Kendisinden sadece üç beş yaş büyük olan şu adam az sonra Emre'yi dövebilirdi. Her şeyi yapabilirdi. Askeriyede yasaklar çiğnenince çok korkunç şeyler olduğunu biliyordu.

Ama en azından Vehbi'yi kurtarabilirdi. Bu kendisinin hatasıydı. Sigara içme teklifini o yapmıştı. Bu saatte kimsenin kontrole gelmeyeceğini düşünmüştü.

"Sigara içmek benim fikrimdi komutanım! Vehbi içmeyecekti, ben dedim ona!" diye kendinden emin bir şekilde itiraf etti. Yüzbaşının gözlerindeki ateşler artarken Vehbi araya girip "Hayır komutanım! Sigara bana aitti. Paketi de bende. Emre'ye ben verdim!" dedi. O da Emre'yi korumak istemişti.

Tam Emre arkadaşının sözünü yalanlayacakken, yüzbaşı araya girip alaycı bir şekilde güldü. "Birbirinizin kıçını çok güzel koruyorsunuz ama! Bunu yapana kadar işinizi doğru düzgün yapsanıza!.. Züppe şehir çocukları... Siz ne anlarsınız tehlikeden, ölümden!"

Eğer bugünler ilk geldiği zamanlar olsaydı Emre adama hak verebilirdi. Fakat Emre değişmişti. Onun ne demek istediğini çok çok iyi biliyordu. Sadece herkes gibi, her asker gibi ufak bir yanlış yapmıştı şu an. Bu defa zengin züppesi diye yaftalanmayı hak etmiyordu. Bu konunun onunla alakası bile yoktu!

"Nöbetiniz bitene kadar gözünüzü kırpmayacaksınız! Konuşmayacaksınız! Sadece görevinizi layığıyla yerine getireceksiniz! Nöbet saatiniz bittiğinde dinlenmeye ya da yemeğe gitmeyeceksiniz! Cezalısınız! Şimdi, yere attığınız sigaraları alın! Sen! Paketini bana ver!"

'Yere atmak! S*ktir! Şimdi daha fena ceza verecek! Ulan nasıl bu salaklığı yaptık!' dedi içinden Emre kendine küfürler ederek. Askerde yanlış zamanda sigara içmekten daha kötü bir şey varsa, o da izmariti yere atmaktı. Adam her an o sigarayı yedirtebilirdi.

Gecenin kör karanlığında yere attıkları sigaraları arayıp bulduktan sonra Vehbi ayakkabısının kenarında duran sigara paketini yüzbaşına uzattı. Yüzbaşı sinirle paketi aldı. İçine bakarken eline düşen kibrit kutusunu sanki ilginç bir şey görmüş gibi inceledi. Emre yandan yandan bakarak adamın ne yapacağını anlamaya çalışıyordu.

Yüzbaşı kibrit kutsunu iki kez elinde sektirdikten sonra "Al bunu!" diyerek Emre'ye verdi. Emre titrememesi için gayret ettiği elleriyle kutuyu alıp sıkıca tuttu.

"Nöbetiniz bittiğinde sigara içtiğiniz için bu kibrit kutusuyla, ilerideki sancağa kadar olan mesafeyi ölçüp kaç metre olduğunu bulacaksınız. Ve sigaralarınızı yere attığınız için sancaktan başlayıp, karşıki dağdaki işaretli noktaya kadar yol mesafesini ölçeceksiniz! Sadece bu kibrit kutusuyla! Başka hiçbir şeyin yardımı olmadan."

İkinci cezanın boyutunu duymalarıyla Emre ve Vehbi'nin gözleri aynı anda şokla açıldı. Karşıki dağ mı demişti sahiden de??? Buradan o dağa kadar metrelerce yol vardı! Ve o dağın normal bir yolu da yoktu. Keçi yolu vardı ve çok dikti. Daha geçen gün arazi gezmesinde tırmanmışlardı burayı. Emre, İzmirlinin buradan oraya kadar olan mesafeyi adı gibi bildiğini biliyordu. Adam harbi sıkı ceza veriyordu. Kafadan rakam sallayamazlardı. Çünkü gelecek sonucu biliyordu.

"Anlaşıldı mı asker?!"

"Anlaşıldı komutanım!"

"Yarın sizi göreceğim! Eğer kaytardığınızı yakalarsam kendinizi hücre cezasında ya da askerliğiniz uzamış olarak bulursunuz!"

"Emredersiniz komutanım!"

İzmirli son atarlı bakışlarını attıktan sonra ikilinin yanından ayrıldı. Emre ve Vehbi adam gittikten sonra sadece üç saniyeliğine birbirlerine bakabildiler. Konuşamadılar...

Bu soğuk havada... Üstelik sabaha karşı yağmur gelecekti... O dağa tırmanacaklar, üstelik birkaç santimlik kibrit kutusuyla yolu ölçeceklerdi...

Fena sıçmışlardı...

* Hun bi Kurdi dizanin?: Kürtçe biliyor musunuz?
** Ez bı Kürdi zanım.: Ben Kürtçe biliyorum.
*** Mademoiselle... Tu vas bien?: Bayan, iyi misiniz?
**** Je vais bien... Merci... Merci...: Ben iyiyim. Teşekkürler, teşekkürler.



Sosyal medya hesaplarımız;

Instagram: nurdankeles / sezgisalman
Twitter: funnynurdan / zipzipsez

Continue Reading

You'll Also Like

333K 17K 41
Türk Mafya Lideri Harun Cihan Aktan ile, Türkiye Cumhuriyeti Savcısı Firuze Aldinç... Bir aile meselesi ile yolları kesişen bu iki insanın hikayesi, ...
4.6M 140K 69
Azad Karan, yüreğinin tam ortasına kor gibi düşen Nida'nın aşkıyla yanıp tutuşmaya başlamıştır. Ateşi bir türlü dinmiyordur çünkü Nida onun yanından...
4.5M 59.3K 16
Anlaşmalı Evlilik... Yasak İlişki.... Eşinin abisine aşık olan kadın... Kardeşinin eşini elde etmek isteyen adam... Sizce bu bir AŞK üçgeni mi? Y...
340K 13.9K 36
Yatağın baş ucundaki küçük bir kağıt parçasına yazılan iki cümlenin içerisinde kalem delikleri vardı; harfleri bir araya getirirken kâğıdı parçalamak...
Wattpad App - Unlock exclusive features