Zilin çalmasına yaklaşık yirmi dakika vardı. Bu dersten sonra Buğra'yla dışarı çıkacaktık. O ego yığınıyla dışarı çıkmayı istemiyordum ama güzelleşmek de istiyordum. Neredeyse uyuklayacakken Buğra öküzü kapıyı bile çalmadan sınıfa girdi. Ben tuhaf tuhaf ne yaptığına bakarken hoca hiçbir şey olmamış gibi dersine devam ediyordu. Yanıma gelip seslice "Kalk gidiyoruz" dediğinde kaş göz işareti yaptım. Hoca göz ucuyla bile bakmıyordu ona. Sanki dokunulmazlığı vardı. Kalkmadığımı görünce kolumdan çekiştirip ayağa kaldırdı. Ben şaşkın gözlerle olup biteni anlamaya çalışırken hoca hiçbir şey demiyordu. Kapıdan çıkarken "Bizim çıkmamız gerek. Yok yazmayacağınızdan eminim" diyip kapıyı kapattı. Bu çocuk kendisini bu kadar korkutacak ne yapıyor anlamıyorum.
"Sen nasıl bir manyaksın ya. Önce bi izin istersin hocadan. Nasıl beni mahcup ede..." derken yine eliyle ağzımı kapattı. Eliyle ağzımı kapatması susucağım anlamına gelmezdi. Boğuk seslerle hala ona kızıyordum.
"Biraz daha söylenmeye devam edersen boğulmak zorunda kalıcaksın" dedi ama onu dinlemedim. Buğra sonunda
"Ya susarsın ya da daha çirkin bir şey olursun" dediğinde susmak zorunda kaldım. Elini çektiğinde gözlerimi kısarak ona baktım. Umursamadan önden yürümeye başladı. Sinirden ayaklarımı yere vurduğumda bana bakmadan
"Şansını fazla zorlama" dedi homurdanarak
"Ne yaptım ben ya"
"Hala şansını zorluyorsun" dediğinde "Tamam be" demek zorunda kaldım. Göz ucuyla ona baktığımda sırıtıyordu. Bir insanın sırıtışı bile sinir bozucu olabilir miydi ?
"Niçin bana yardım ediyorsun ?"
"Sana yardım etmiyorum. Kendi çıkarım için uğraşıyorum"
"Başka kız yok herhalde. E tabi bu tiple seni hiçbir kızın kabul etmemesi çok normal" dediğimde bana "Sen de kendi dediğine inanıyor musun ? " bakışı attı. Açıkçası sadece ona laf vurmak istiyordum. Yakışıklı olduğunun farkındaydım ama insan birini sevince çevresindeki hiç kimseyi görmüyor. Buğra Gökhan'dan daha yakışıklıydı ama umrumda bile değildi. Benim için sadece Gökhan vardı.
Sonunda otoparka gelmiştik. Her yerde son model arabalar vardı. Buğra bana bakmadan arabasına bindi. Üstü açık siyah gayet spor bir arabaydı.
"Ya kapımı açmayacak mısın ?"
"Onu genelde kızlara yapıyorum"
dediğinde yine sinirlendirmişti. Neden kabul etmiştim ki şu çocuğun yemek teklifini.
"Bence onu kendi cinsine değil de karşı cinsine yapsan daha uygun olur" onu kız yerine koymuştum.
"Madem öyle" Diyip arabadan çıktı ve kapımı açtı. Şu an sinirden tepinmek istiyordum ama bu çocuğun ne yapacağı belli olmazdı. Bu yüzden susmak zorunda kalmıştım. Nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu. Birden Buğra'nın telefonu titredi. Kimmiş diye bakarken 'Babam' yazısını gördüm fakat Buğra telefonunun çaldığını fark ettiği halde açmamıştı
"Baban arıyor açsana" dedim kısık bir sesle.
"Açamam" dedi ciddi bir şekilde.
"Ama neden?" Dediğimde sinirle "Canım açmak istemiyor. Israr etme" dedi ve gözlerinde az da olsa o sinirli bakışları vardı.
"Olsun. Belki önemli bir şey var. Belki çorabının teki kayboldu." Dediğimde dudaklarını açarak güldü. Aslında devamlı sinir bozucu sırıtışlarıyla karşılaştığım için yadırgamıştım. Gülerek açtı telefonu. Aralarında bir şeyler konuşuyorlardı ama fazlasıyla ciddiydiler. Buğra sinirle telefonunu kapattı. Ona bir şey sormaya çekiniyordum çünkü baya sinirli gözüküyordu. Çekingen bir tavırla
"Kavga mı ettiniz" diye sorduğumda bir müddet sustu. Eliyle direksiyona sert bir şekilde vurdu.
"Sana 'ısrar etme' demiştim. Sana mı kaldı telefonumu açıp açmamam." diye kükredi. Buğra'yı bu kadar sinirli görmemiştim. Yine gözleriyle ateş püskürtüyordu. Aslında ondan korkmuyordum ama sinirlendiğinde de hiçbir şey diyemiyordum "Ben kavga edeceğinizi nerden bilebilirdim" diye kendimi savunduğumda "Tek kelime dahi etme" diye bağırdı. Hiçbir şey diyemedim. Yol boyu konuşmadık. Yine o kötü duyguyu içimde hissettim. Benim yüzümden kavga ettiklerini düşünüyordum. Her ne kadar saçma da olsa kendimi suçlu gibi görüyordum. Özür dilemek istiyordum ama gururum el vermiyordu. Arabayı sahilin kenarına park etmişti. Arabadan indi ve bankın birine oturdu. İyi gözükmüyordu. Ona bir şey desem patlayacak gibi duruyordu ama bu sessizliği sürdüremezdim. "Babanla kavga mı ettiniz ?" diye sorduğumda yüzüme bile bakmamıştı. Bu çocuğa karşı bile bir gün kendimi suçlu hissedeceğim aklıma gelmezdi. "Ben kavga edeceğinizi bilemezdim. Belki çorabının teki kaybolmuştur diye aradığını sanmıştım. E sonuçta çorap önemli" dedim. Bağırdığından beri suratıma ilk kez bakmıştı. Artık gözlerinde o ateş yoktu. Daha yumuşaktı bakışları. Aslında ne korkutacak derecede ne de içtenlikle bakıyordu. Susmaya devam edince babası hakkında konuşmaya çalıştım.
"Bir keresinde çocukken babamdan bisiklet istemiştim. Mahalledeki her çocuğun vardı. Bir tek benim yoktu. Onlara hep imrenerek bakmıştım. Babamdan istediğimde ise bana bir ay boyunca para biriktirmemi, bu sayede kendi paramla alabileceğimi söylemişti. Bir ay boyunca paramı hiç harcamadan biriktirmiştim. Bunun yanı sıra babama da öfkeliydim. Kendisi alabilcekken bana para biriktirmemi söylemişti. Bir ay gelmiş geçmişti ve babama 'bana bu parayla bisiklet al' diye kumbaramı fırlatmıştım. Sonunda eve bisikletle gelmişti babam. Sevincime diyecek yoktu. Babama da anlam verememiştim. Bu yüzden de bir yanım hep kırgındı ona. Aradan yıllar geçti ve ben çok sonradan anladım. Meğersem babama verdiğim para o bisikletin pedalını almaya bile yetmezmiş. Ben onu suçlarken o aslında bana tasarruf edip kendi paramla bir şeyler alabileceğimi göstermeye çalışmıştı." diye anlatmıştım ona. İlk başta umursamazmış gibi yapmıştı fakat sonra gözlerimin içine bakarak dinlemeye başlamıştı
"Sen ne kadar onu suçlarsan suçla. Senin için iyi gelen şey acı ilaçsa, baban sana tatlı ilacı veremez ." diye babasını haklı çıkardığımda bakışları yine eskisine döndü.
"Sen ne kadar babanı..." derken bağırarak "Kes sesini" dedi. Hiçbir şey diyememiştim ama yüzündeki ifadeyi anlatmaya kelimeler yetmiyordu. Hayal kırıklığı vardı gözlerinin içinde. Sinirle ayağa kalktı ve önünde ne varsa bağırarak tekme attı. Onun bu durumu beni korkutmuştu. Hiçbir şey demeden arabasına doğru gidiyordu. Her ne kadar Buğra'yı sevmesem de o da bir insandı ve onu bu halde bırakamazdım. Öfkesi hala sürüyordu. Bana bağıracağını bildiğim halde ben de arabaya bindim.
"İn şu arabadan" dedi sakin bir şekilde. Sakinliği bile ürkütücüydü. "İnmiyorum" dedim inatla. Yalnız kalmasının ona daha fazla zararı olacağını biliyordum.
"İn dedim arabadan" diye kükredi. Çevremizdeki onca yüz bize dönmüştü. Bağırışından korkmaları çok normaldi. Onun bu halinden korkmuş olmama rağmen "İnmeyeceğim" dedim biraz yüksek sesle. "İyi o zaman sen bilirsin" diyip gaza bastı Buğra. Son süratle gidiyorduk. Buğra'ya ne kadar "Çok hızlı gidiyorsun. Yavaşla artık" desem de sözümü dinlemiyor tam tersi daha da hızlanıyordu. Elimi kalbime koyduğumda yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama yol gittikçe ıssızlaşıyordu. Buğra arabayı çok ama çok hızlı sürüyordu. Öfkesi dinmiyor, sanki gittiğimiz her kilometre onun öfkesini arttırmasına sebep oluyordu. Birden Buğra ters şeride geçti.
"Ne yapıyorsun sen ? Bak lütfen karşı tarafa geç." dedim telaşla. Buğra'nın pek de önemsiyormuş gibi göründüğü söylenemezdi. O hala deli gibi arabasını kullanmaya devam ediyordu. Gözümü kısarak baktığımda karşıdan bir tırın geldiğini fark ettim.
"Buğra kendine gel" diye onu sarstım fakat o hala son sürat ilerliyordu. Karşıdan gelen tır kornaya basılı tutmuştu ama nafile. Buğra sanki dünyayla olan bütün irtibatını kesmiş ve başka bir boyuta geçmiş gibiydi. Tır iyice yaklaşmıştı ve hala kornasına basıyordu. Burun burunaydık ki son hamleyle direksiyonu sola çevirmiştim ve Buğra da arabayı durdurmuştu. Göğsüm son hızıyla kalkıp iniyordu. Korkuyla karışık içimde telaşlanma hissi de vardı. Buğra ise geriye doğru yaslanmış tek bir noktaya bakıyordu. Bir müddet sessiz kaldık. Hem o hem de ben yaşanan şeyin korkusunu atlatmaya çalışıyorduk.
"Hadi in oradan arabayı ben kullanacağım" dedim fakat o dediğimi duymamış gibiydi. Mecburen onu arabadan indirdim ve direksiyonun başına ben geçtim. Hala kendinde değildi. Sabit bir noktaya bakıyor, başka bir yerdeymiş gibi davranıyordu. Arabayı bir yere park ettim ve Buğra'yla uçurumun kenarına oturdum. Sessizliği bile çok şey söyler gibiydi. Ama sessizliği bozan taraf Buğra oldu.
"Neden bana böyle davranıyorsun ?" dedi kısık bir sesle. Çok yorulmuş gibi çıkıyordu sesi. "Benden nefret etmene rağmen neden bana yardım ediyorsun. Sakın bana acıdığını..." dediği an
"Sana acıdığım falan yok. Tamam her ne kadar senden haz alamasam da, hatta bazen seni öldürme planları kursam da, senin yardıma ihtiyacın olduğu zaman seni kendi haline bırakamam. Bu kişi düşmanım dahi olsun, böyle bir şey yapamam ben"
gözlerimin içine bakmaya başladı. Üstelik bu bakışları ne küçümser gibiydi ne de alaylıydı. Az önceki her yere gözleriyle ateş püskürten Buğra yoktu karşımda. Onun yerini dondurması yere düşmüş ağlayan küçük çocuk almıştı.
"Vay vay vay..." dedi gülerek. Sesi çok kısık çıkıyordu. Onu duymakta biraz güçlük çekiyordum. Bir gün Buğra'yı bu şekilde göreceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.
"Canının acıdığının farkındayım Buğra. İyiymiş gibi davranmana gerek yok. Bana anlatabilirsin ne yaşadığını. Kimseye de söz etmem. Karizman çizilmez merak etme." dedim içtenlikle çünkü onun bana anlatmaya ihtiyacı olduğunun farkındaydım. Bir müddet sustu. Ondan bir açıklama bekliyordum. Gözlerimin içine bakmıyordu. Tüm görkemiyle karşımızda duran İstanbul'u seyrediyordu. Sonunda sessizliği bozdu.
"Hiçbir zaman istediğim hayatı yaşayamadım. Yaşadığım her anın saniyesine kadar babam karar verdi. Seçeceğim meslek, gideceğim okul, giyeceğim kıyafet. Bana ait olmayan bir yaşamın içine girdim ve ne yaparsam yapayım hiçbir zaman babamı memnun edemedim. Takdir edilen taraf hep abim oldu. Bazen keşke annemle beraber ben de öl..." diyip sustu. Sanki ağzından devlet sırrı kaçırmış gibi bi hali vardı.
"Hayır hayır. Daha fazla şey öğrenmeni istemiyorum" diyip kalkmaya yeltendi ama onu kolundan tutup oturttum. "Anlatmaya ihtiyacın var. Gururun sırası değil." dediğimde gözlerimin içine baktı. Çok derindi bakışları. Susarken bile o bakışlarıyla çok şey söyler gibiydi. Sanırım mavinin en güzel tonuydu. Kafamı başka bir yöne çevirmek istiyordum fakat bu bir türlü olmuyordu. Sanki... Sanki gözlerinin derinliklerinde kaybolmuş gibiydim. Boğazımı temizledim ve zor da olsa başka bir yöne çevirdim bakışlarımı. Onun gözlerini hala üzerimde hissedebiliyordum. Bakışlarımı ona çevirmemek için yanağımı ısırıyordum.
"Yapma böyle. Bana iyi davranma. Ben alışık değilim" dedi sesini çıkartabileceği en kısık haliyle. Onu duymak için büyük uğraşlar veriyordum. "Neyse hiçbir şey söyleme eve gitmek istiyorum ben" diyip arabasının olduğu tarafa ilerlemeye başladı. Sürücü koltuğuna binecekken onu yan tarafa geçirdim. Oradan ayrıldık. Arkasına yaslanmış dışarıyı izliyordu. Galiba annesini kaybetmişti. Dışarıya gülücükler atarken aslında içinde büyük bir savaş veriyordu. Evinin ne tarafta olduğunu sormuştum. Evin önüne geldiğimizde "Gerisini ben hallederim." diyip indi arabadan. Arabanın anahtarını fırlatıp arkamı döndüğümde
"Ha bir de bu yaşananlardan üçüncü bir kişinin haberi olmayacağından eminim" diye seslendi. Bu durumdayken bile sinir bozucu olabiliyordu.
"Güvenebilirsin" dedim ben de kısık sesle o da arkasını dönüp gidecekken "Ha bir de sadece küçük bir teşekkür bile yeterli olabilirdi" dediğimde güldü sadece. Tam arkamı dönüp gidecekken "Bu kelimeyi kullandığımı hiç hatırlamıyorum ama her şey için teşekkür ederim." diyip evine ilerledi.
Evim buraya çok uzak değildi. Ben de yürümeyi tercih ettim. Seviyordum yürümesini. Öyle iki adım attı diye yorulan kızlardan değildim. Beni rahatlatan en büyük şeylerden bir tanesiydi. Düşünmek için de en iyi fırsat. Bugün yaşadıklarımı göz önüne getirecek olsam, Buğra'nın böyle bir tarafı olduğunu hiç düşünmemiştim. Dışarıdan odun, ruhsuz, duygusuz gibi gözükse de içinde hayata küsmüş küçük bir çocuk yatıyordu. Tüm bu düşüncelerin içinde kaybolmuşken evin önüne geldiğimi fark ettim. Hava çoktan kararmıştı. Okul çantamın içini kurcalamaya başladım. Her yer karanlık olduğu için zor da olsa bulmuştum evin anahtarını. Kapıyı açmaya çalışırken arkamdan gelen ayak seslerini fark ettim. Gittikçe yaklaşıyordu ayak sesleri. İstemsizce ürktüm. Kapı hala açılmamıştı ve arkamdan gelen kişi bana çok yakınlaşmıştı. Çantamın içinden yanımda taşıdığım elektroşoku çıkarttım
"Kimsin sen ?" diyip elektro şoku ona çevirdim ama yanlış alarmdı. Hem de çok yanlış. Gökhan karşımda ellerini yukarı dikmiş "Masumum ben" diyip gülüyordu. İçimden büyük bir "oh" çektim. Hemen çantamın içine attım elektroşoku. Gökhan'ın yüz ifadesi fazlasıyla tatlıydı. Gözleri kahverenginin en güzel tonuydu ve gülüşü içime düşen kıvılcımı harlamaya yetiyordu. Sadece ona bakıp gülüşünü izlemek istiyordum. Yaklaşık beş dakikadır ifadesizce yüz ifadesini izliyordum. Sanki gözlerinin içine hapsolmuştum
"İyi misin ? Çok korkuttuysam özür dilerim." diyip beni kendime getirdi. Ona tavırlı olduğumu tamamen unutmuştum. "Evet de sen niye geldin" diye lafı çevirdiğimde gözlerinin içindeki o sevinç yoktu artık. Yerini hayal kırıklığı almıştı. "Bilmem ben arkadaş olduğumuzu düşünmüştüm. Sen öyle bana tavır yapınca ben de rahat edemedim" ondan ayıramadığım gözlerimi şimdi onun bakışlarıyla karşılaşmamaları için başka yöne çeviriyordum. Onun o bakışlarının içimi fazlasıyla acıtacağından emindim.
"Arya neden bana tavırlısın ?" diye sorduğunda diyecek hiçbir şey bulamamıştım. Gerçekleri yüzüme vurmuştu sadece ve bu benim kalbimi paramparça etmeye yetmişti.
"Sana tavırlı değilim ki" dedim kekeleyerek. İnanmamış gibi bakıyordu bana "Sabah okulda hiç öyle gözükmüyordu. Bak Arya eğer bir konuda kalbini kırdıysam gerçekten özür dilerim çünkü...çünkü sana değer veriyorum ve benim yüzümden üzülmeni istemiyorum" demişti içtenlikle. Karşısında gözlerimin dolmaması için elimden geleni yapıyordum. Bakamıyordum gözlerinin içine. Sanki bakarsam kalbime hançer saplayacaklarmış gibi hissediyordum. Bakışlarım yerdeyken eliyle çenemi hafifçe yukarı kaldırdı. Elleri yumuşacıktı ve tenime dokunuşu adrenalin patlaması yaşatacak etkideydi. Gözlerinin içindeki o saflığın o temizliğin tarifi yoktu ve en önemlisi bana değer veriyordu. Beni önemsiyordu. Ben ise sadece kuru bir "Teşekkür ederim" demiştim.
"Diyeceğin başka bir şey yoksa ben artık gideyim" dedim kısık bir sesle
"Var. Arya neden benden kaçıyorsun ? Ben sana kötü bir şey mi yaptım."
"Hayır hiçbir şey yapmadın. Kaçmıyorum ki senden" yalan söylediğimi anlamış gibiydi.
"Arya ben sadece seninle vakit geçirmek istiyorum çünkü bana kendimi iyi hissettiriyorsun. Eylül kabuk tutmuş yaralarımı kanatırken sen onlara yara bandı oluyorsun. Lütfen benden kaçma. Değer verdiğim her insanı kaybetmek istemiyorum" dediğinde göz pınarlarımın dolduğunu hissettim. Gökhan'ın bu söylediklerinin beni mutlu etmesi gerekirken ben kendimi daha kötü hissediyordum. Konuşmaya devam edecekken
"Gökhan tamam. Yeter. Ben gerçekten konuşabilecek durumda değilim. Başka bir zaman konuşuruz. İyi geceler" diyip hemen yüzüne kapıyı kapattım ve tuttuğum gözyaşlarıma engel olamadım. Hıçkırıklarla ağlıyordum. O her şeyden habersizdi. Belki de hala kendisini önemsemediğimi sanıyordu ama Gökhan'ın karşısında ağlamak istemiyordum. Buna mecbur kalmıştım. Kapının deliğinden baktığımda arkasını dönmüş gidiyordu. Niçin ona böyle davrandığımı asla öğrenmeyecekti. Buna izin vermeyecektim...