✵
"Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra güzelce dinlenmek ister misin? Bir son vermen gereken bu feda edişlerin ardında, yeterince çabalamadın mı karanlığı aydınlığa çevirmek için? Gördüğün kâbuslar bir bir gerçeğe dönerken nihayet kararmadı mı aydınlığın? Uğruna ruhunu söküp attığın o yıldızlar bir anda terk etmedi mi seni? Söylesene, sence sabah oldu mu yıllar süren uğraşın sonunda? Ödediğin bedellere karşın, şu an parlak mı etrafın? Yoksa hâlâ gecenin en derin kısmında mısın?
Bazen yaraların acısı geçse de izi kalır. Kaderin hançeri yaralamış o ruhu. Öyle kolay kolay geçmez. Göze görünmez ruhtaki yaralar, zordur tedavisi. Aldığın her nefeste depreşen bir sancı, yalnızca bir şişe sıvıdan ibaret bir ilaç onu kolay kolay iyileştiremez.
Öykünün sonunda kendinden vazgeçen bir prenses... Eğer yıldızlarını kaybettiysen gökyüzündekilere bak. Onlar kaybolmaz. Onlar terk etmez, en ihtiyacın olduğu zamanda bırakmaz seni.
Son olarak da sözlerime şöyle nokta koymak istiyorum sayın dinleyiciler; unutmayın, gece ne kadar karanlık olursa olsun yıldızlar var güçleriyle parlamaya devam eder."
Derin bir nefes aldım ve podcasti durdurdum. Çünkü gözlerim dolmuştu. Fazla, gereksiz anlamlı gelmişti. Kulağımdaki airpodsları çıkardım ve önümdeki masaya fırlatırcasına bırakıp arkama yaslandım.
Tekrar çektim içimi. Bu gösterişli kabinin içinde yankılandı gelişigüzel alıp verdiğim nefesler. İçim içime sığmıyordu. Uçak büyük ihtimalle birkaç dakika sonra Amerika'ya inmiş olacaktı. Adeta kaçtığım, arkama bile bakmadan gittiğim bu ülkeye sanki hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyordum. Şaka gibi...
"Sayın yolcular yaklaşık iki dakika içinde inişe geçeceğiz. Lütfen uçak tam olarak durmadan kabinlerden ve koridorlardan çıkış yapmaya çalışmayınız." Kulağıma ilişen anonsla telefonumu, çantamı ve bavulumu aldım. Kabinin kapısı otomatik olarak açıldığındaysa ceketimi de giyerek dışarı çıktım. Kelimenin tam anlamıyla geri geri giden adımlarla uçağın first class kısmından çıkış yaptım. Şeritlerle ayrılmış olan yoldan yürümeye başladım. Terminalden çıktığımda bekleyen taksilerden birini çevirdim ve adama bavulları alması için işaret verdim. O yerleştirirken çoktan arabaya binip telefonu kurcalamaya başlamıştım.
Yaklaşık bir hafta önce gelen mail, Kanada'daki tüm düzenimi bozup bir çırpıda Amerika'ye gelmeme neden olmuştu. Adını daha önce duymamış olduğum bir şirketten inanılmaz derecede yüksek mevki ve maaşlı bir iş teklifi, kariyerimi oldukça olumlu bir şekilde etkileyecekti bu iş.
Adam arabaya binip çalıştırdığında bekletmeden, "Nereye gidiyoruz?" diye sormuştu. Ben de, "Sür sen, söyleyeceğim." diye cevaplamıştım. Ardından telefonum çalmıştı, burada olmamın başlıca sebeplerinden olan işverenim arıyordu. Anında cevapladım.
"Bayan Hermiston, sağ salim indiniz mi?"
"Evet Bayan Orgen. Teşekkürler." diye tek nefeste konuştum.
"Mükemmel. Eğer yorgun değilseniz şirkete gelin ve görüşmeyi hemen yapalım." O konuşurken gözlerim camda usulca geziniyordu.
"Elbette ki değilim. O hâlde görüşme için geliyorum."
"Anlaştık, görüşmek üzere Bayan Hermiston."
Telefonu kapattığımda oturduğum koltuğa koydum ve arkama rahatça yaslanıp şoföre baktım. "Argen Group'a gidiyoruz, ana şirket binasına." dediğimde adam kafa sallamış ve sürmeye devam etmişti.
Konuştuğum kişi Catherine Orgen'dı. Öğrendiğim kadarıyla Amerika'da business camiasında deli gibi ünlenmiş bir girişimci, genç bir kadın olmasında da bunun payı vardı elbet. Ve ben de bundan itibaren daha otuzunda sıfırdan kocaman bir şirket sahibi olan o kadının şirketinde çalışacaktım.
Camdan şehri izlemeye çalıştım. Bir ay öncesine kadar buraya döneceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Hayat işte, neler çıkarıyor insanın karşısına. Bunca yılın ve yaşanmışlıkların ardından bu ülkenin bende hâliyle kötü anımsamalara sebep olacağını biliyordum. Ama bu korkunun üstesinden gelmeliydim. Zaten şu ana kadar hep kaçmıştım. Daha nereye kadar kaçabilirdim?
"Lüks plazada çıkan yangın büyük bir paniğe yol açtı." Radyodan gelen haber sesiyle adam sesini biraz daha açmıştı. "Verilen bilgiye göre can kaybı yok. Polis yangının sebebini hâlâ araştırıyor."
Habere kulak asmadan telefonumla ilgilenmeye başladım, bacak bacak üstüne atmış şekilde mail kutumu kontrol ediyordum. Tek eksiğim sütlü bir kahveydi. Çünkü bu işi genelde onunla yapardım. O nedenle şu an eksikliğini oldukça çekiyordum. Öte yandan uzun zamandır yurtdışında olduğum için ister istemez garipsemiştim. Evler ve yollar genel olarak çok da farklı bir tarza sahip değildi ama yine de öyle hissetmiştim çünkü burası benim doğup büyüdüğüm ülkeydi, Amerika'ydı burası. Sanırım tüm stresimi sebebi kendimi bu geri dönüşe şartlamış olmamdı.
"Son zamanlarda sürekli bir yerlerden yangın haberleri çıkıyor. Ülkenin hâli nereye gidiyor anlamıyorum doğrusu." Adam benle konuşmaya çalıştığında kaşlarımı sahtece kaldırıp yine sahtece yanıtladım. "Öyle mi?" Alışmıştım artık böyle sürücülere, Kanada'da da vardı bunlardan.
"Ee siz nereden geliyorsunuz? Dış hatlardan indiniz de sanki buralı gibisiniz." Gözlerimi telefondan ayırıp kısa bir süre adama diktim. Neden bu kadar dikkat etmişti ki? Sadece işini yapsa olmuyor muydu? Ayrıca buralı gibi de ne demek? Konuşmak için konuşuyordu, bu ülkede neredeyse her çeşit insan vardı. Ters bir şey söyleyip kalbini de kırmak istemiyordum ama uzatırsa yapacak bir şey yoktu.
"Yolcuyla konuşma gibi durumlar genelde şoförlerin dikkatlerinin dağılmasına sebep olur ve kaza yapmalarıyla sonuçlanır beyefendi. Bence can güvenliğimiz için yolunuza odaklanın." derken sevimli bir gülümseme sundum ona. Bu uzun uzun, kibarca çeneni kapa ve arabanı sür demekti. O da anlamış olacak ki kafasını sallayıp önüne baktı.
Şükürler olsun ki sessiz geçen on-on beş dakikalık yolculuğun ardından araba durmuş ve Argen Group'un devasa şirket binasının önüne gelmiştik. Koluma astığım çantam ve bavulumla şirkete girmiştim. İki dakika önce mesaj attığım Bayan Orgen'ın beni girişte beklediğini görmemle ona doğru ilerledim. O da beni görünce gülümsemişti.
"Merhaba Bayan Hermiston ve siz bu bavullarla..." derken elini alnına koymuştu. "Ah doğru ya! Benim hatam. Uçaktan indiğiniz gibi gelmenizi istedim. En azından gelip sizi almam gerekirdi." dediğinde yüzünde ifadesine kıkırdarken konuştum.
"Sorun değil Bayan Orgen. Görüşmeden sonra otele gidip yerleştiririm zaten." dediğimde ise abartılı bir tepkiyle gözlerini büyüttü.
"Otel mi? Gerçi bunları zaten konuşacağız." dedi ve korumaların gelmesini işaret ettikten sonra bavullarıma bekleme salonunda göz kulak olmalarını söylemişti.
"Beni takip edin lütfen." dedi ve yürümeye başladı. Asansöre binip elli beş katlık binanın elli dördüncü katına çıktık. Sonrasında büyük ve uzun koridorda ilerleyerek sekreterin yanından geçtik. Ardından önünde 'Vanessa Armit' yazan bir kapının önüne gelmiştik. Bu isim istemsizce tüm tüylerimi diken diken etmişti. Yok canım. Sadece bir isim benzerliği. Sakin ol Lucy, koskoca ülkede bu isimden binlerce vardır. Değil mi?
Bayan Orgen'ın kapıyı tıklayıp içeriye girmesiyle arkasından ilerledim. O olma ihtimali o kadar ufaktı ki, bunun için dönüp kaçacak değildim sonuçta.
Tüm düşüncelerimi ve zihnimi yerle bir eden şey ise, karşımda gördüğüm kadının o olmasıydı. Gözlerim şokla açılırken kalbim deli gibi atmaya başladı. Avuçlarımın saliseler içinde sırılsıklam olduğunu hissedebiliyordum. Sanki bacaklarım tir tir titremeye başla bir anda. Oydu. Evet oydu. Uzun zaman sonra onu böyle aniden görmek bende şok etkisi yaratmıştı. Sanki metrelerce yukarıdan dümdüz suya atlamışım da, o suya betona çakılmış gibi çakılmışım. Tüm bu garip hisleri aynı anda hissedince ayrıştırmak da zor oluyordu.
Gözlerinin içine baktım, o da bana bakıyordu. Büyümüştü. Genç bir kadın olmuştu ama yüzü o denli büyük bir değişim geçirmemişti. Beyaz teni, hafiften çekik gözleri ve normale göre biraz daha sivri burnu... O gözlerindeki derin bakış... Karakteristik yüzündeki çoğu nokta hâlâ aynıydı ve zaten çok tanıdıktı. Yalnızca birkaç kademe olgunlaşmakla kalmıştı.
"Buyrun, gelin." dediğinde gözlerini gözlerimden ayırmış; dümdüz, siyah, ve parlak saçlarını düzeltip önündeki dosyalara dönmüştü. Nasıl yani? Ben öylece kalakalmışken o nasıl bu kadar umursamazca bir tepki verebilirdi. En azından ufak da olsa bir şaşırma belirtisi vermesi gerekmez miydi?
Bayan Orgen içeri girdiğinde arkasından girdim. Zorla yaptım bunu, oysaki şu an sadece arkamı dönüp defolup gitmek istiyordum. Bayan Orgen Vanessa'nın masasının önündeki koltuklardan birine oturduğunda ben de onu takip edip karşısındakine oturdum.
Arkasındaki duvar, boydan boya camdı. Geniş ferah bir odası vardı. Beyaz ve grinin birleşimi bir oda ve koyu ton ahşap masası birbirine kusursuz şekilde uyuyordu. Kıyafetleri de aynı şekildeydi tabii. Koyu ceketi ve krem tonundaki boğazlı kazağı; siyah, uzun ve alnının çoğunu kapatan kahkülüyle tarzı oldukça değişmişti. Gerçi onu en son gördüğümde aynı benim gibi bir çocuktu. Bir tarzdan bahsetmek garip kaçardı. Belli bir stile göre değil de gözüne ne iyi gelirse onu giyerdik. Ebeveynlerimiz değil de biz çoğu zaman birlikte karar verirdik buna.
"Lucy Hermiston mıydı?" diye sordu kafasını kaldırmadan hemen önce yüzündeki anlamaya çalışır ifadeyle. Bu ise benim çok ama çok daha fazla kafamı karıştırmıştı. Ne yani beni tanımamış mıydı?
"E-evet..." Kısa bir süre ona nasıl hitap etmem gerektiğini düşündüm. Eskiden farklı lakaplarla seslenirdim. Ama şu durumda saygımı korumak en tabi yoldu. "Efendim..."
"Evet Bayan Hermiston. Ortağım Vanessa Armit." dedi tek eliyle onu gösterirken. Sonra beni göstererek devam etti. "Vanessa, bu da Hukuk Departmanımızın yeni başkanı Avukat Lucy Hermiston. Amerika'ya ineli birkaç saat bile olmadı. Şirketimiz için Kanada'daki hayatını ve düzenini bırakıp buraya geldi." derken içten bir gülümsemeyle bana baktı Bayan Orgen.
"Bayan Hermiston, zaten yaptığımız telefon görüşmesinde alacağınız ücreti, çalışma saatlerini ve pozisyonunuzla alakalı diğer şeyleri konuşmuştuk." O konuşurken gözlerine baksam da gözlerim ara sıra bana bakan Vanessa'ya kayıyordu. Odağımı sağlayamıyordum, ondan başka bir şey düşünemiyordum. Bu da beni o kadar stres ediyordu ki.
"Bayan Hermiston? Bayan Hermiston?" duyduğum sesle kendime geldim. "Ah, pardon. Evet?" dedim toparlamak ister gibi.
"Tüm sorumluluğu alıp, şartları kabul edeceğinizi düşünüyorum. Sonuçta şirketimizi hukuken temsil edeceksiniz. Fakat alanınızdaki başarılarınızı biliyorum ve dediğim gibi size güveniyorum Bayan Hermiston. Ama ondan önce Bayan Armit'in de düşüncelerini duymak isterim."
Konuştuktan sonra Vanessa'ya dönmesiyle ben de daha yeni yeni odağımı ona verebilmeme karşın dönmüştüm oraya. Vanessa ise yüzünde tamamen bomboş bir ifadeyle Bayan Orgen'a bakarken benim de dönmemle kısa bir süreliğine bana dönmüş, o boş bakan gözleriyle bir saniyeliğine karşılaştığımda başını hafifçe eğmişti. Böylelikle göz temasını kaybetmiştik.
"Ne diyebilirim Catherine, umarım kolayca alışırsınız Bayan Hermiston. Yeni işinizde başarılar." Konuşurkenki memnuniyetsiz ifadesi neden kalbimi kırıyordu. Memnuniyetsiz olması gereken kişi bendim, o değil. Gerçi, sadece beni hatırlamadığı için böyle davranıyordu. Sıradan biri olduğumu düşündüğü için. Hatırlasa sevinir miydi? Yoksa benim gibi üzülür müydü? Acaba beni özlemiş miydi?
Memnuniyetsiz olması gereken taraf bendim, doğru bendim. Evet ve şu an resmen işe alınmıştım. İnanamıyorum. Bir şeyler yapmalıydım. Evet. Hayır. Burada onunla çalışamazdım. Bunca yaşantı hiç olmamış gibi yapamazdım. Her şeyden sonra yüzsüz gibi onun altında çalışamazdım. Onun şirketi olduğunu bilmiyordum, çünkü ortağı benimle iletişime geçmişti. Ufak çaplı bir araştırma yaptığımda da şirketin iki ortağı olduğunu görmüştüm ama kamera karşısında yalnızca Catherine Orgen oluyordu bu nedenle fark etmemiştim onun ismini. Etseydim bile yalnızca isim benzerliği derdim gerçi çünkü tanrı aşkına bu nasıl bir tesadüftür. Eğer bilseydim kesinlikle gelmezdim. Kesinlikle. Bir şeyler yapmam gerekti. Benim bir an önce istifa etmem gerekti, üstelik bu iş için ülke değiştirmişken...
"Teşekkürler, elimden geleni yapacağım." dedim moralimin yerlerde olduğunu her tınımda belli ederek. Onlar ise bunu fark etmiş olacaklar ki, bir süre sadece bana baktılar.
"İyi misin?" diye sordu Bayan Orgen. Tam devam edecekti ki Vanessa onu keserek oturduğu yerden konuştu. "İşinden memnun değil misin yoksa?"
Gözlerimi kaçırırken derin bir nefes aldım. Nasıl memnun olabilirdim? Sen burada benimleyken nasıl memnun bir şekilde çalışabilirim? Sen beni hatırlamaya bile tenezzül etmemişken nasıl huzurlu olabilirim. Üstelik senden nefret ediyorken...
"Mümkün mü böyle bir şey? Bayan Hermiston bu iş için geldi Amerika'ya. Nasıl memnun olmaz?" dedi anlam vermeye çalışan ifadesiyle Bayan Orgen.
"Ne var öyleyse?" diye devam etti Vanessa. Yüzünde hâlâ o umursamaz tavır duruyordu. Lanet olsun, sinir olmaya başlamıştım.
"Bir şey yok Bayan Armit. Memnun olmadığımı nereden çıkardınız?" dedim imalı sesimle. Sonrasında ayağa kalkarken devam ettim. "Söyleyeceğiniz başka bir şey yoksa çıkabilir miyim?"
"Bekleyin lütfen." derken koltuğu göstermişti Bayan Orgen. Onun güler yüzü olmasaydı gerçekten buradan çıkıp gitme işini çoktan yapardım.
"Öncelikle prosedür gereği şirketimizin size sağlaması gereken imkânlar var." dedi oturduğumda. Devam etmesini ister gibi kafa salladım.
"Bir ev ve elbette ki bir araba. İçinde başlangıç avansınızın olduğu bir banka hesabı çoktan açıldı. Kart da yarın evinize kadar getirilmiş olur." Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı korumaya çalıştım. Kanada'daki iş yerimde böyle olanaklar kesinlikle yoktu.
"Arabanız şirketin vip otoparkında bulunuyor. Kapıdaki görevli size evinizin ve arabanızın anahtarını verecek, ayrıca otoparka rahatça giriş yapabilmeniz için de başka bir kart verecek. Ben de şimdi yeni evinizin konumunu size göndereceğim. Tüm şartları kabul ettiğinizi düşünerek, sizin ise son olarak bu sözleşmeyi imzalamanız gerekiyor. Herhangi bir sorunuz var mı Bayan Kim?"
"Pekala. Hayır yok Bayan Orgen. Teşekkürler." dediğimde bana önümüzdeki masanın üzerindeki kağıdı bana uzattığı kalem ile imzalamıştım. İmzaladıktan sonra da gözüm yazan yazılara ilişmişti. 'İlk mesai gününden itibaren iki yıl boyunca istifa kabul edilemez.' yazıyordu, ayrıca aksi hâlde tazminat ödemem gerektiği de yazıyordu. Ki bu yüklü bir miktardı, aman tanrım... Çatılan kaşlarımla kağıda bakarken Bayan Orgen ayağa kalkmıştı. Anlık pişmanlıkla dişlerimi sıktım, maalesef artık dönüş yoktu. Görüşmenin bittiğini anlamamla ayağa kalktım ve kapıya doğru yürümeye başladım.
"Bayan Hermiston," Vanessa arkamdan seslendiğini duyduğumda irkilmemle duraksadım. Ne olmuştu şimdi? Beni hatırlamış mıydı yoksa?
"Evet Bayan Armit?" dedim ona döndüğümde. Yavaşça ayağa kalkıp yanıma doğru adımladı.
"İsminiz..." derken hafifçe tebessüm edip başını eğdi. "Çok güzelmiş." Ben afallayarak ona baktığımda dediklerini algılamaya çalıştım. Sonrasında elini uzatarak gözlerime baktı.
"Tanıştığıma memnun oldum." dediğinde anlık olarak ona göz devirmek istesem de uzattığı elini tuttum. Memnun mu olmuş? Tamam ama biz yeni tanışmıyorduk ki. Üstelik bunu ilk gördüğüm an söylemediğim için şimdi söylemeye de çekiniyordum.
"Teşekkürler, ben de." diyebildim sadece. Şaka gibi ama az önce zaten tanışık olduğum bir insanla tekrar tanışmıştım.
O bana bakmaya devam ederken dayanamayıp elimi elinden kurtardım ve arkama bile bakmadan hızla odadan çıktım. Kapıdaki görevliden yeni evimin, yeni arabamın anahtarlarını, otoparkın kartını ve bavulumu aldığımda adamın taşıma teklifini düşünmeden reddedip, yüzüne bile doğru dürüst bakmadan yanından uzaklaşıp koridorda yürümeye başladım. Hızla asansöre girdiğimde gözlerim çoktan dolmuştu. Şaşkın ve kızgındım. Onu böyle aniden görmeyi beklemiyordum ayrıca istemiyordum. Çünkü ondan sadece nefret ediyordum.
Asansör aşağıya kademe kademe inerken elimin tersiyle gözlerimi sildim daha fazla akma ihtimallerine karşı. Ağlamamam ve güçlü durmam gerekiyordu. Çünkü kafamın dağılmaması ve her daim diri kalması gerekiyordu ki ne yapacağıma karar verebileyim. Burada çalışamazdım. Yapamazdım. Ama gidemezdim de. Peki ne yapacaktım? İki yıl sabır mı etmeliydim?
Düşünceler kafamda deli gibi dönerken çoktan otoparka girmiş ve arabamı bulmuştum. Son model şık bir arabaydı. Beğenmiştim, eminim ev de mükemmeldi. Her şey mükemmeldi, onun dışında. Bavulu bagaja koydum. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ve koluma astığım marka çantayı yan koltuğa fırlatırcasına bıraktığımda telefonumun zil sesi gelmişti kulaklarıma. Tekrar çantayı alıp telefonumu çıkardım ve ekrandaki numaraya baktım. Yabancı bir numaraydı, ne diye arıyordu acaba? Bekletmeden cevapladım aramayı.
"Alo?" diye seslendi hattın ucundaki kadın sesi.
"Buyrun, kimsiniz?" dedim resmi bir tonda.
"Merhaba Bayan Hermiston. Ben Doktor Emilie Brown, Vanessa'nın psikiyatristiyim. Lütfen kliniğime gelebilir misiniz? Sizinle onun hakkında görüşmem gereken konular var."
Kaşlarımı anlamazlıkla çattım. Psikiyatrist mi? Vanessa'nın mı? Nasıl yani? Psikiyatra gitmesini gerektirecek ne gibi bir sorunu olabilirdi ki? Ayrıca benim bununla ne alakam vardı? Neden beni çağırıyordu? Üstelik Vanessa beni karşısında görmesine rağmen tanıyamamışken...
"Anlayamadım, ben neden görüşüyorum ki sizinle? Onunla hiçbir bağım yok hanımefendi. Bir yanlışlık olmalı. Bunu size o mu söyledi?"
"Lütfen sadece gelin. Yalnızca bir saatinizi ayırırsanız her şeyi öğreneceksiniz. Ayrıca onunla olan bağınızı biliyorum Bayan Hermiston," dediğinde kısa bir süre duraksamıştı kadın. "Ailesinden kalan tek kişi olduğunuzu da biliyorum."
Duyduğum son cümle ile içime bir öküz oturmuştu sanki. Kaçtığım geçmiş neden bir bir karşıma çıkıyordu? Nasıl teker teker buluyordu beni? Sıkıntıyla nefes verdim ve konuştum. "Pekala, nereye geleceğim?"
"Kabul ettiğiniz için teşekkürler Bayan Hermiston. Size hemen konum atıyorum, görüşmek üzere."
Cevap vermeden kapattım telefonu. Onunla alakalıysa herhangi bir konu, zaten benim moralimi bozmaya yeterdi. Çünkü ben her bir zerremle onun her bir zerresinden nefret ediyordum. Deli gibi sinirimi bozsa da en azından gidip ne sorunu olduğunu öğrenmeliydim. Hepsinin ötesinde bunu merak etmiştim. En azından bunu sadece öğrenebilirdim.
Telefonu araba ile eşleştirdiğimde gelen konum otomatik olarak ekranda belirmişti. Arabayı çalıştırdım ve hızla konuma doğru sürmeye başladım. Bıkkınlıkla telefonumla eşleştirdiğim radyodan şarkılarımdan rastgele birini açtım.
Every morning when I wake, I try to make believe that I'm asleep
(Her sabah uyandığımda kendimi uykusuz olduğuma inandırmaya çalışıyorum)
Denial...
(İnkar ediyorum...)
In the new year
(Yeni yılda)
When you sleep
(Sen uyuduğunda)
When I'm through here
(Buradan çıkmayı başardığımda)
I won't weep
(Ağlamayacağım)
I'm afraid not anymore
(Korkarım artık yanında olmayacağım)
And I know it's hard to say goodbye
(Ve biliyorum ki veda etmek zor)
But you won't see me anymore
(Ama artık beni görmeyeceksin)
Cause when all of it goes down
(Çünkü her şey bittiğinde)
Over and over, I say that it's not enough
(Tekrar ve tekrar bunun yeterli olmadığını söyleyeceğim)
You're in love with yourself
(Sen kendine aşıksın)
And act like the devil to everyone else
(Ve herkese tıpkı şeytanmış gibi davranıyorsun)
So in love with yourself
(Sen sadece kendine aşıksın)
You don't want forgiveness
(Affedilmek istemiyorsun)
You don't want the help
(Yardım da istemiyorsun)
Every morning when I wake's a trial
Make believe that I'm asleep, denial
(Her sabah uyandığımda bir sınavla karşılaşıyorum. Kendimi uykusuz olduğuma inandırmaya çalışıyorum, inkar ediyorum.)
I had visions
(Hayallerim vardı)
I had plans
(Planlarım vardı)
Held it all in my hands
(Hepsini elimde tutuyordum)
My decisions
(Kararlarım)
My demands
(İsteklerim)
Were ignored
(Görmezden gelindi)
Never began
(Asla yeniden başlayamadım)
And I don't wanna waste all of my time
Cause I'dont believe anymore
(Ve tüm zamanımı boşa harcamak istemiyorum çünkü artık hiçbir şeye inanmıyorum)
You're in love with yourself
(Sen kendine aşıksın)
Yarım açtığım camı tam şekilde açtığımda derin bir nefes aldım. Dağıtmaya çalıştığım dikkatim ile ekrana çarptı gözüm, neredeyse varmıştım. Kavşağı geçtiğimde karşımda iki katlı, oldukça geniş kliniği görmem bir olmuştu. Arabayı park ettim ve önce bahçe sonra bina kapısından içeri girdim.
"Bayan Brown ile görüşmeye geldim." dedim ruhsuzca görevli sekreter olduğunu anladığım kadına.
"İsminizi öğrenebilir miyim?" diye sorduğunda yine aynı ruhsuzlukta devam ettim.
"Lucy Hermiston." Sarı saçlarını inanılmaz bir iticilikte savurduğunda önündeki kağıtları kontrol etmeye başladı ve hemen ardından konuştu.
"Doktor Brown sizi bekliyor efendim." dediğinde ona karakteristik bir gülümseme sunup yanından ayrıldım. Sanırım nedensizce sinir olmuştum.
Bekleme alanını geçtiğimde üzerinde 'Doktor Emilie B.' yazan kapıyı gördüm. Kapıyı tıklayarak içeri girdim.
"Merhaba, Lucy Hermiston değil mi?" Kafa sallayarak önündeki tekli koltuklardan birine oturdum.
"Bayan Brown, lütfen hemen konuya girer misiniz? Çünkü gerçekten fazlasıyla yoğunum." Karşımdaki kadın dediğime kaşlarını hafiften çatmış olsa da gülümsemesini kesmeden konuştu.
"Tabii. Öncelikle Vanessa'nın gerçek anlamda hayatındaki yaşayan tek yakını olduğunuzu ve elbette ki yurt dışında olup henüz geldiğinizi biliyorum. Onun bunca zaman sizi çağırıp yardım isteyemediğini ama size çok ihtiyacı olduğunu da biliyorum Bayan Hermiston." dediğinde gözlerimi devirdim ve bir kıkırtı çıkardım.
"Hah! Bana ihtiyacı varmış. Öyle mi?" Kendi kendime konuştuğumda kafamı tekrar kaldırıp, tebessümünü bozup bana ciddiyetle bakan kadına baktım. "Her neyse, onun ne sorunu olduğunu söyler misiniz artık?"
"Onun..." Duraksadığında derin bir nefes aldı. Kafasını kaldırdı ve konuştu. "Dissosiyatif kimlik bozukluğu var."
"Ne?" dedim anlamazlıkla.
"Nasıl yani? Yani, çoklu kişilik bozukluğu mu?" derken kafa salladı.
"Evet Bayan Hermiston. Onun benliği şu an farklı kimliklere bölünmüş durumda. Yani içinde birkaç farklı insan birden yaşıyor gibi diyebiliriz. Ayrıca hastalığı gerçekten çok ilerledi. Tedaviler de işe yaramıyor. Anlayacağınız ona yardım edebilecek tek kişi sizsiniz."
Hâlâ şok içinde karşımdaki buğday tenli kadına bakıyordum. Bu nasıl olur diye geçirmekten alamıyordum kendimi. O gerçekten hasta mıydı?
"Şaka yapmıyorsunuz değil mi? O gerçekten hasta?" diye saçmaladım şaşkınlıktan. O ise ciddiyetle kafasını olumlu anlamda salladı. "Ama nasıl? Neden? Ben gerçekten anlamıyorum."
"Geçmişte yaşadığınız yaşantılar onda travma etkisi yaratmış olmalı, siz de zaten o yaşantıları biliyorsunuzdur. Tedavi de bundan kaynaklı olarak işe yaramıyor bir türlü. Çünkü geçmişi iyileşmedikçe o da iyileşemiyor. Onu ancak geçmişiyle birlikte iyileştirebiliriz Bayan Hermiston. Bu yüzden vereceğiniz karar çok önemli."
"Peki, beni nasıl buldunuz? Beni çağırmanızı o mu istedi Bayan Brown?" Dediklerinden bağımsız sakin merakla sorduğumda bir nefes verdiğini görmüştüm.
"Eğer yardım etmeyi kabul ederseniz size her şeyi anlatacağım Bayan Hermiston. Şimdi, onu iyileştirmek için işbirliği yapmayı kabul ediyor musunuz yoksa etmiyor musunuz?"
Başımı eğdim ve ellerimi dizlerime koydum. Stresten kalp ritmimin hızlandığını hissediyordum. Nasıl açıklayacaktım bu kadına ondan nefret ettiğimi? Çünkü yapamazdım. Aynı çatı altında bulunmaktan bile rahatsız oluyorken ona yardım etmek, hayır bunu başaramazdım. Kendime bunu yapamazdım, geçmişime bunu yapamazdım.
"Üzgünüm Bayan Brown..." derken başımı kaldırdım dolmaya yakın olan gözlerimle. "Bilmediğiniz şeyler var belli ki, ben bunu yapamam. Lütfen kusura bakmayın." dediğimde konuşmak için ağzını açmıştı. Bense bunu beklemeyip ayaklandım. "İyi günler." derken ışık hızıyla odadan çıktım.
Dolan gözlerim askıda kalmıştı resmen, kızgınlıkla çıktım ve arabaya binip gaza bastım. Bana yaptığı iyilikler de vardı elbet, fakat o kötülük denli büyüktü ki her şeyi kapamaya yetiyordu. İstesem de ona memnuniyet duyamıyordum bu yüzden. Şu an iş yerinde çalıştığım için bile kötü hissediyordum. Sanki kendime ihanet ediyormuşum gibi.
Ani bir kararla direksiyonu çevirdim ve şirket yoluna girdim. Arabayı doğruca oraya sürdüm. Garipti, onca yılımı geçirdiğim kişinin hasta olduğunu öğrenmek. Üstelik böyle ancak hollywood filmlerinde karşılaşabileceğimiz bir hastalık... Merak ediyordum. Gözlerinin içine bakıp, o olup olmadığını anlamak istiyordum. Yaptığı kötülüğü en azından bu günlük göz ardı edip yanına gitmek, ve yardım edemesem de iyi olup olmadığını sormak istiyordum.
Hızla sürdüğüm arabayla şirkete vardığımda arabayı normal otoparka park ettim ve çantamı alıp binaya girdim. Gişeyi geçtim ve asansörle onun odasının olduğu kata çıktım.
"Bayan Armit odasında mı?" diye sordum. Kapısında bekleyen sekretere.
"Evet efendim." Aldığım yanıtla yanından geçtim. Artık çalışan olduğum için elbette rahatlıkla girebiliyordum.
Kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Elim neden kalkmıyordu. Bir tarafım istiyorken öteki tarafım öyle istemiyordu ki. Korkuyordum. Gerçekten çok korkuyordum. Geçmişle yüzleşmekten korkuyordum. Hâl böyleyken nasıl onu yüzleştirip iyileşmesini sağlayacaktım ki? İmkansızdı.
Hâlâ içeri girmemiştim. Korkunun faydası yoktu. Elimi kaldırmış tam kapıya vuracaktım ki kapının birden açılmasıyla afalladım. Vanessa'ydı. Eşikte onu görmemle bir adım geriledim. O bana bakarken ne yapacağımı bilemeyip arkamı döndüm ve uzaklaşmaya başladım. Gerçekten! Ne diye gelmiştim ki zaten? Saçma sapan... Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyordu.
"Hey sen! Dur bakalım." Duyduğum sesle ayaklarım betona yapışmış gibi aniden durdum. Ama arkamı dönemiyordum. Lanet olsun, sadece gitmeme izin veremez miydi?
Arkamdan gelen adım sesleri ile yanıma yaklaştığını anladım. Ama hâlâ dönüp ona bakmıyordum. Şansımı zorluyor gibiydim.
"Bana bak." dedi garip bir aksan ve ilginç derecede resmi olmayan bir şekilde. Nasıl yani? Döndüm ve yüzüne baktım. Gerçekten... Garipti. Tek taraflı sırıtmayla bakıyordu bana. Gözlerindeki bakış ise bir öncekinden farklıydı, oldukça alaylıydı. Bu günkü görüşmedeki hâli ile en ufak şekilde benzer değildi tavrı. Bu, gerçekten o muydu? Bambaşka biri gibiydi.
"Uzun zaman oldu, Hermiston."
Bir saniye bile gülüşü silinmezken bana doğru bir adım daha attı, refleks olarak gerilemiştim. "Hiç özlememişim seni küçük cadı."
Kaşlarımı çattım. Hayır. Bu o değildi.
Tanıdığım Vanessa, benimle asla bu şekilde konuşmazdı. Beni tanıdığı hâlde böyle küçümseyerek bakmasına ufacık dahi imkân yoktu. Onu tanıyordum, kendimden daha iyi tanıyordum hem de. Kesinlikle emindim, bu o değildi.
O gerçekten de hastaydı...
Afallayan bakışımı sertleştirip duruşumu dikleştirdim. Fark ettirmeden nefes alışverişlerimi derince sürdürürken bu sefer ona doğru bir adım atıp gerilemesini sağlayan taraf bendim. Sanki tıslar gibi cesurca sordum bana anlam vermeye çalışır sekilde bakakalan kadına.
"Kimsin sen?"
✵
Kâbus, sen yoksan ağır gelir. Çığlıklarımız dindiği zaman, sabah olacak. İçinde sıkışıp kaldığım labirent, aslında senin zihnin. Peşimde koşanlarsa senin taktığın binbir türlü maske. Uçurumun eşiğine doğru sürüklenirken söyle, kimsin sen?
~~~
Lucy Hermiston
Vanessa Armit
Bu kurguyu o kadar uzun zamandır paylaşmak istiyordum ki ve maalesef yine tam olarak paylaşamayacağım malum durumlarımdan ötürü. Birkaç ay gelmeyecek bölüm yani 2-3 tane en fazla. Yalnızca taslağımda durmasından bıktım sanırım. Bir an önce paylaşacağım zamana ışınlanmak istiyorum.
Ayrıca evet hayran kurgu değil bu kez ve ben çok sevdim bu işi, yeni isimler seçmek ihtiyacım olan şeymiş.
Her neyse karakterlere seçtiğim modeller çoğunlukla vibelara yonelik ileride değişebilir paylaştığım zaman.
Umarım görüşürüz);