"Ah hava bugün çok güzel Çağrı değil mi? Hatta harika bir hava var. Mesela okul müdürü olmak için harika bir gün."
Kollarımı göğüs hizamda birleştirmiş, karşımda müdür koltuğunda bacaklarını masanın üzerinde koymuş, keyfi yerinde olan Demir'in önünde dikiliyordum. Okul müdürü olmak ona fazlasıyla zevk vermiş olmalıydı. Yarım saattir beni odasında tutuyordu. Aslında birçok kere çıkmayı denemiştim ama kapının kilitli olması çakma girişimimi sonlandırmıştı. Kapıya bir kere de omuz atmıştım ama hem omzum acımıştı hem de omzumu acıttığım için Demir kızmıştı.
"Sence bu odadan ne zaman çıkabilirim. Biliyorsun benim derse gitmem gerekiyor."
Kaşları havaya kalktı ve yüzünü kocaman bir gülümseme kapladı. Gülümsemesini sonsuza kadar göz perdelerimde saklamak istedim. Her gözümü kapattığımda gözümün önüne gelsin istedim. Ben daha gülüşünün tadına varamadan Demir'in suratı değişti ve bana salak birine bakıyor gibi baktı.
"Canım benim, bir tanem, beni terk ettiğini sanan ama asla peşinden ayrılmayacağımı bilmeyen sevgilim... Bu okulun patronu benim. İstersem seni bu okula cumhurbaşkanı yaparım."
O kadar iltifatı etmek zoruna mıydı? Nefes boruma, kelimelerini tıkamak zorunda mıydı? Öküzdü, yapardı.
"Salak okulun cumhurbaşkanı olmaz, başkanı olur. Ayrıca okul başkanı müdür ve öğretmenler ile yakın olmak zorundadır. Senin muşmula suratını görmeye katlanamam ben."
"Bu muşmula adam ile öpüştün unutma."
"Bi mişmili idim ili ipiştin initmi. Sağ ol ya ben zaten senin dudaklarının büyüsünden çıkamıyordum, hep aklımda."
Aslında bunu dalga geçmek için söylemiştim ama Demir "Biliyorum." Diye cevap verince, diyecek bir şey bulamadan yine somurtmaya devam ettim. O kadar rahat oturuyordu ki; yatma pozisyonuna geçmiş bile sayılırdı. Asla onun şu köşede olan büyük koltuğa oturmasını, benim de onun dizlerine yatıp saçımı okşarken uyuyakalmamı hayal etmiyordum.
Belki birazcık, çok az.
"Sansar ile bir işler çevirdiğinin farkındayım ama sessiz kalıyorum. Aklını başına alana kadar da sessiz kalacağım. Eğer gerçekten öğrenmek istediklerin varsa bana sorabilirsin, senin için her şeyi öğrenirim. O üç kağıtçı pislik ile aynı havayı solumak zorunda kaldığın için davranışların bile değişmiş."
Sen değiştin konuşması yapmaya başlar ise masanın kenarında duran bilgisayarı kafasının ortasına fırlatabilirdim.
"Neyse hadi öpüşelim."
Gözlerim kocaman açılırken, tükürüğüm boğazıma takıldı. Böyle pat diye söylenmedi ki. Ayrıca biz ayrılmıştık! Yani ben öyle sanıyordum. Sonuçta bitmişti. Ben ona gitmesini söylemiştim. Kavga etmiştik ve daha dün, sadece dün hayatımdan çık demiştim. Parmakları çeneme değdiğinde ürpererek kafamı kaldırdım. Ne ara dibime kadar gelmişti? Geri çekilmek... Hayır, geri çekilmeyecektim.
Boyunu benimle eşitlemek için kafasını aşağıya indirdi. Şimdi öpeceğini zannetmiyordum. Yüzünde saf bir gülümseme vardı ama gözleri hiç de masum bakmıyordu.
"Çok mu heyecanlandın sen? Öpüşmek bu kadar zor değil. Başka kişilerle öpüşürsen o kişiler için son gördüğü kişi sen olursun o ayrı mesele ama benimle istediğini yapabilirsin. Bu beden sana ait al istediğin gibi kullan. Yani istediğin gibi derken sen anladın benim ne demek istedi-"
Sadece sussun istemiştim. O an öpmek en iyi susturma aracı olarak gelmişti ama dudaklarım, dudaklarına değdiği anda bunu onu öpmek istediğim için yaptığımı anladım. Dudaklarımın üzerinde yarım kalan cümleleri dans etti. Elimi, koluna koyup, yavaşça yanaklarımda olan parmaklarının üzerine kaydırdım.
Dudaklarımın üzerinde o kadar yavaş hareket ediyordu ki alt dudağımda hissettiğim dişleri titrememe sebep oldu. Ben başlatmıştım, bitirme sırası da ondaydı ama Demir hiç duracak gibi görünmüyordu.
Yine de öpmesi o kadar nazikti ki, şimdiye kadar Demir ile olan tüm öpüşmelerimiz arasında en duygusal olan öpüşme bu olabilirdi. Dişlerini geçirdiği alt dudağımı çektirerek geri çekildiğinde nefes alabilmiştim. Demir, yanağımda olan elini aşağıya indirdi ve parmaklarının üzerinde olan elimi avucunun içine aldı. Gözlerimi açmadım, daha büyünün etkisi bitmemişti. Daha gerçeğe dönmemiştim ve daha düşünme yetkimi kazanmamıştım. Daha mutluydum.
"Hala beni istediğine göre sana yürümeye devam edebilirim."
Anlımı öptü, kapının kilidini açtı ve sırıtarak odadan çıktı. Öküz! Kesinlikle tam bir öküzdü. Gerizekalı, keşke sessizce çıksaydı da büyüyü bozmasaydı.
---
"Nur istemiyorum, hem yeni müdürü sevmedim ben. Yani sırf o çağırdı diye gitmek zorunda mıyız?"
Şu kız da peşimi bırakmıyordu. Sürekli beni eğlendirmeye çalıştığını hissediyordum ve ben mutsuz muşum gibi davranıyordu. Mutlu olmanın tadını bilmiyor muşum da o gösterecekmiş gibiydi. Şimdi de Demir tüm son sınıflar ile yapmayı planladığı piknik programına beni de dahil etmek istiyordu. Eski sevgilimin yani tam eski olmayan sevgilimin gittiğini pikniğe gitmek istemiyordum.
Günlerdir haber alamadığım ve öldüğünü düşündüğüm kardeşimin daha doğrusu çakma kardeşimin nerede olduğunu düşünmek zaten yeterince zamanımı alıyordu. Bir de Demir'in hangi amaçlarla piknik ayarladığını düşünmek de istemiyordum.
"Neden sevmediğini anlamıyorum. Bütün kızlar müdür ile iki kelime konuşabilmek için kendilerini dersten attırmaya çalışıyor ya da hasta olduğunu söyleyip izin almak için yanına gidiyorlar ama sen o adamdan kaçacak yer arıyorsun. Ve daha komiği o adam sürekli sana bakıyor. Söylesene nereden tanışıyorsunuz?"
"Biz tanışmıyoruz." Diye bağırdım ama yanımda uyuyan Emir hızla kafasını kaldırıp "Ben de açım." Diye bağırarak beni korkuttu. Sadece beni değil, sınıfın yarısını korkutmuştu ama yine kafasını koyarak uyumaya devam etti.
"Bu çocuk ile nereden tanışıyorsun peki? Müdür ile aynı soyadı olduğunu fark eden tek ben değilim. Yani müdür benim abim diye sürekli ortalıklarda geziyor zaten ama soyadları da her şeyi anlatıyor. Bence sen benden bir şey saklıyorsun."
"Her insanın sakladığı sırlar olabilir. Şimdiye kadar yalan söylememiş bir kişi bulursan eğer bu okulda, sana her şeyi anlatabilirim. Bilmen gereken bir şey daha var, insanlar yalan söylemiyorum derken bile yalan söyleyebilir bu yüzden benim kelimelerime de güvenme. Son defa tekrar edeyim o gerizekalı mafya bozuntusu benim hiçbir şeyim değil."
Başlarda onaylarmış gibi kafasını sallasa da birden kafasını yüzüme yaklaştırdı. "O adam mafya mı?!"
Belki de ağzımı açtıktan sonra kelimelerin öylece dökülmesine izin vermemeliydim. Kelimelerin beyin süzgecinden geçirtmeyi öğrenemediğim sürece, daha başıma çok dert alacaktım. Nur ile yüzümün arasında sadece birkaç santim mesafe kalmıştı. Kafamı geri çekerek önümde duran kitabı okumaya devam ettim. Bir saattir aynı sayfada kalmıştım, ne anlatıyordu acaba?
"Hadi ama o adam hakkında bildiğin ama sakladığın şeyler olduğunun farkındayım. Yoksa... Yoksa sana bir şey mi yaptı?"
"O adam bana zarar verecek son kişi."
Kendime itirafında zorladığım kelimeleri başkasına karşı rahatlıkla söyleyebilmek... Ah delirmiştim ben. Emir'i itekleyerek sıradan kalktım ve sınıftan çıktım. Her zaman boş geçmesini istediğim derslerden bugünü mü denk gelmişti yani? Nur'un beni rahatsız edeceği gün mü?
"Hey, Çağrı bekle. Bana bir açıklama yapmadın."
Ben adımlarımı hızlandırdıkça, Nur da hızlandı. Sonunda kendimi koşar durumda bulduğumda Nur da peşimden koşuyordu. Aradığım kurtuluş yolları garipti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulan salakların başında ben gelirdim. Köşeyi dönerken Nur'un birkaç adım ardımda olduğunu biliyordum ve adımları sürekli yaklaşıyordu. Yapmaman gereken şeyi yaptım. Aslında yapmak istediğim şey de olabilirdi.
Müdür odasına daldım.
Demir, yine bacaklarını masanın üzerine atmıştı. Kollarını göğüs hizasında birleştirmişti. Ben odaya girdiğim de bir saniyelik attığım kısa bakışta uyuyordu ama Nur'un peşimden geldiğini görünce hızla kapıyı kapattım, yerinden sıçrayarak koltuktan düştü. Önce kafasını çıkartıp ardından da kendi çıktı. Koltuğa kendini bırakıp gözlerini ovalayarak konuştu.
"Canım gelmen güzel bir şey ama kapıyı çalarsan sevinirim. En azından 'Barut'um ben geldim' de diyebilirsin. Hepsi kabulüm."
İstediğini söyleyebilirdi, dışarıda meraklı ve benden cevap almadan çenesinin kapanmayacağı bir kızdan Demir bin kat daha iyiydi. Hep orada uzanmanın hayalini kurduğum büyük koltuğu gözüme kestirerek oraya doğru ilerledim. Sonra geri dönüp müdür odasının kapısını kilitledim. Uyurken rahatsız edilmek istemiyordum.
"Kilitlemene gerek yoktu. Yalnız kalmak istiyorsan evim bir kilometre yakında."
Demir'e yandan bakış attım ama ona baktığımı anlamasın diye kafamı çok çeviremediğim için göremedim. Anahtarı hırkamın cebine atarak koltuğa oturdum. Koltuğa önce oturdum, ardında da Demir'e arkamı dönerek yattım.
"Uyumak istiyorum, rahatsız etme beni." Senin kokunun olduğu odada uyumak istiyorum diye de ekledim içimden. Bu koltuk, Demir'in Bursa'daki evinden sonra favorim olmuştu. Rahatlığını onaylamak için yerimde birkaç kere döndüm.
"Kımıldanıp durma eteğin açılıyor zaten bir parça kumaş giymişsin. Okul da eteği yasaklayacağım." Diye, Demir beni azarlayana kadar koltuğun rahatlığını test ettim. Sonrasında Demir'e söylenirken uyumuştum. Uyanmadan önce, uyku sırasında birine kollarımın sarılı olduğunu hissetmiştim ama sadece saniyelik bir histi ve devamında uyku hali bedenimi sarmıştı.
Uyandığımda, gözlerim ilk odanın karanlığına gitti. Kaç saattir uyuyordum? Dışarıdan sokak camları, içeriye loş bir ışık veriyordu. Demir de uyuyordu. Ben odaya girdiğimde uyuduğu gibi koltuğun üzerindeydi. Yerimden saçlarımı yüzümden çekerek doğruldum. Kısa oldukları için sürekli gözüme geliyorlardı.
Doğrulduğumda, gözüme belimin hizasından örtülmüş ceket gözüme çarptı. Ceketi alıp koluma doladım. Koltuktan kalkıp hırkanın cebindeki anahtarı parmaklarımın arasına aldım. Gitmek için kapıya ilerlerken gözüm Demir'e kaydı. Orada boynu tutulacaktı.
Yanına gidip kolunu dürttüm, uyanmadı. Seslendim, uyanmadı. Kafasını itekledim, elimi çektirdi ama uyanmadı. Koltuğu tüm gücüm ile itekledim. Koltuk hareket ederken, Demir'in ayakları masadan yere düştü ve Demir'de yere yapıştı. Gülmemek için tüm azmimi kullandım. Dişlerimi sıktım, dudağımı bile ısırdım ama domuz sesi çıkartmadan başka bir şey olmadı. Sonunda kahkahalarımı ağzımın içinde tutamadım.
Ben güldükçe Demir bana daha sinirle bakıyordu ama yerden de kalkmamıştı. Kahkahalarımı havada asılı tutan, Demir'in kolumdan tutup beni üzerine çekmesi oldu. Şimdi ben değil, Demir gülüyordu. Üzerinden kalkmaya çalıştım. Kollarını hızla belime dolayıp gitmemi engelledi.
"Burada uyumana babanın hayrına izin veremem. Öpücüğümü vermeden nereye gidiyorsun?"
Gülüşü, tüm yüzünü kaplamıştı. Karanlıkta bile parlayan gözlerinde anlatmak istediği birçok şey varmış gibi bakıyordu. Kalkmak zorundaydım, Demir'in büyüsüne kapılmak üzereydim ve bir öpüşme seansı daha istemiyordum. Belki istiyor da olabilirdim, belki.
Belimde olan ellerinden birini omuriliğimin üzerinden enseme kadar gezdirdi. Tam parmağını sırtımın ortasında duran o boşluktan kaydırması tüm vücudumu gıdıklamıştı. Parmaklarından kurtulmak için öne kaydım ama bu kez Demir'in vücuduna daha fazla yapıştım.
"Dayım merak eder. Eve gitmek istiyorum."
"Tamam, hadi öpücüğümü ver gidelim."
Dudaklarına, dudaklarımı dokundurup geri çekildim. Kalkmak için doğrulduğumda ensemde olan parmaklarını bastırarak kalmamı engelledi. Gözlerini devirdikten sonra "İzle bak nasıl öpülürmüş." Diyerek dudaklarını dudaklarımın üzerine kapattı.
---
"Kendim gitmek istiyorum."
"Çağrı beni deli etme. Beni sinir krizine sokma Çağrı. Bin şu arabaya yoksa ben bindirim. Dört saniyen var. Ben gelirsem hiç de uygun olmayan şekilde sokarım o arabaya. Bir iki."
Arabanın kapısını açtım ve hızla içeriye girdim. Tüm gücümle kapıyı kapatırken kapının kırılmasını istedim. Demir'in söylendiğini anlayabiliyordum ama ne dediğini duyamadım. Arabanın etrafından dolaşıp, şoför koltuğuna geçene kadar bana söylendi. İçeri girdiğinde gülümsedi ve havaya öpücük attı. Demir, benim gerizekalım hayata öpücük attı. Çok mu sinirlendi de beyin hücrelerinde sorun mu oluştu acaba? Havaya öpücük atmak pek Demir'lik bir hareket değildi. Demir'lik hareketleri tam olarak nasıl tanımlayacağımı bile bilmiyordum ama Demir'e göre olmadığını biliyordum.
Arabaya bindiğimde çantamdan telefonu çıkartıp saate baktığım neredeyse gece yarısı olduğunu fark ettim. Bu kadar saat okulda hangi normal öğrenci durabilirdi ki? Dayım uyuyakaldığıma kesinlikle inanmayacaktı. Demir'in okul müdürü olduğunu ve onun odasında uyudum dersem belki inanırdı ama o zaman da Demir'in okula geldiğini öğrenmiş olurdu.
"Ne düşünüyorsun?"
Düşüncelerimin aksine, daha önce düşündüğüm ama Demir'e sormak için fırsat kolladığım o soruyu sordum. "Buraya geldikten sonra Bursa'daki şirketi kim yönetecek. Ve kardeşin de askere gidecek yaşta olmasına rağmen lise öğrencisi gibi davranıyor."
Bakışlarını yoldan ayırarak bana kısa bir bakış attı. "Aslına bakarsan Bursa'da olan şirketi yine ben yönetiyorum sadece haftada bir gün gideceğim ve bir gün içinde de fazla çalışacağım. Bu kısım senin sorunun değil. Ben seninle olmak istiyorum. Para, iş, ün ve unvan umurumda değil, seni hiçbir şekilde kaybetmeye niyetim yok. Gözümün önünde olmak zorundasın, seni görmeden yapamam. Emir... Onu ben bile bilmiyorum. Okul da ne işi var onun?"
"Biraz, bana biraz süre ver. Benden vazgeçmeden bana süre ver. Seni seviyorum, seni kimseyi sevmediğim kadar seviyorum. Her dokunuşunda başka kimsenin hissettirmediklerini hissettirmeni seviyorum ama benim, benim öğrenmem gereken bir şey var. Lütfen sadece kısa bir süre."
Arabayı yolun kenarına çekip kafasını direksiyona dayadı. "O adama acı çektirmeyi çok sevdim. Diğerlerine değil, sadece o adama. Sana zarar verdiği için bütün hücrelerinin acıyla dolmasını istedim. O adamı... Adam derken bile zorladığım o varlığa eziyet etmeyi sevdim. Sana yalan söylemek istemiyorum o adama daha kötülerini yapmak istiyordum. Eğer erkenden ölmeseydi daha devam edebilirdim."
Yüzünü, takındığı ifadeyi göremiyordum ama sesi acı ama bir o kadar da kendinden emin çıkıyordu. Az önce, daha az önce normal sayılabilecek ortam bir anda gerginlikle dolmuştu ve bu gerginliğin benden yayıldığını hissedebiliyordum. Soracağım ve cevabını bilmesini istediğim sorularım vardı ama şuan doğru zamanın olduğundan emin olmasam da sormam gerekiyordu.
"Beni vurduran kişinin... Babam olduğunu biliyor muydun?"
Hızla kafasını direksiyondan kaldırdı. Gözlerinden şaşkınlıktan çok benim bunu nasıl öğrendiğimi merak eden bakışları vardı. Biliyordu, tam da düşündüğüm gibi Demir biliyordu. Ve farkına vardığım şey, beni daha fazla şaşırttı.
"Bu yüzden Bursa'dan buraya gelmeme izin verdin. Hatta bu yüzden dayım ile beni İstanbul'a götürdünüz. İnanamıyorum. İkinize de inanamıyorum. Benden neden sakladın Demir? Sırf bu olanlar sizin benden sır sakladığınız için oldu. Senin... Senin benden sır sakladığına inanmak, senin sır saklamandan daha zor."
Demir'in kelimelerini dinlemedim. Benim şimdilik öğrendiğim gerçekler benim için yeterliydi. Hepsi biliyordu. Emir, Demir ve dayım... Babamın nasıl biri olduğunu bilmesine rağmen bana söylemeyenler, hayatta en çok sevdiğim insanlardı. Eksik ya da fazla kelimeler ile kaldırılmıştım. Dayı... Eve gidince benden kurtuluşun yoktu.
Ayaklarımı, koltuğun ucuna dayayarak dizlerimi kendime çektim. Hepsi sorunluydu, sadece ben sorunsuzdum. Hepsi anormaldi sadece ben normaldim... Kendi kendimi avutmalarım ve sakinleştirme çabalarım Demir'in evin önüne geldiğimizi söyleyene kadar sürdü.
"Neden yapmış? Babam, neden kendi kızını vurdurmuş."
"Daha sonra, zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım sen sadece bana güven. Senin kötülüğünü sağlayacak hiçbir şey yapmayacağıma inan."
Cevap vermeden arabadan inerek apartmana doğru ilerledim. Arabanın kapısının açılma sesini duydum, Demir'de arabadan inmişti ama adım sesi yoktu. Peşimden gelmiyordu. Ben içeri girene kadar tek adım sesi gelmedi. İçeri girdikten hemen sonra kenarda duran camdan dışarıya baktım. Arabanın tavanına ellerini dayamış, az önce içeri girdiğim kapıya bakıyordu. Keşke bu kadar zor olmasıydık.
Ellerinin üzerine kafasını koydu, saniyeler süren kısa bir an için öylece durdu ve ardından hızla arabasına binip gaza bastı. Ardında bıraktığı duman o gittikten hemen sonra dağıldı.
Merdivenlere yöneldim, daha bütün enerjimi bitiremezdim, dayıma daha hesap sormamıştım. Hızla merdivenleri çıktım, anahtarımı kapıya yerleştirirken bile dayıma nasıl bağırmam gerektiğini hesaplıyordum. Kapı ben açmadan açıldı ve karşımda Gülgün çıktı. Gülgün? Dayım ile bugün kavga edemeyecek miydim ben?
Selam vererek koridora geçtim. Ayakkabılarımı çıkarttıktan sonra kendimi sürükleyerek salona ilerledim. Koltuğun üzerine kendimi attım ama hiç uykum yoktu. Sadece yorgun hissediyordum ayrıca bu koltuk Demir'in koltuğu kadar rahat değildi.
"Bu saate kadar neredesin? Dayın seni aramaya çıktı."
Doğru, dayımı etrafta görememiştim. Aslında dayım geldiğinde ikisine de açıklama yapabilirdim ama önce Gülgün'e anlatırsam dayıma anlattığım zaman benim söylediklerimi onaylayacak biri olabilirdi. Bu düşünce ile yola çıkarak Demir'in odasında uyuduğumu, beni buraya getirdiğini anlattım. Öpüşmemizi ve arabada yaptığımız konuşmayı es geçsem bile sorun olacağını zannetmiyordum. Bunları anlatırken de arada Demir'in okul müdürü olduğunu da söylemiş oldum.
"Her ne kadar o Sansar benim akrabam olsa da o çocuk ile buralara geldiğine inanamıyordum ama Demir'in seni bırakmaya niyeti var gibi durmuyor. Senin de bu çocuğu bırakmayı istemiyorum. Mutlu olmak istiyorsan kimin ne dediği değil, senin ne yaptığın önemli. Hayatının kararı sana ait biliyorum ama bu kararları sağlıklı alabilmek önemli. Senin kaderin, bana göre Demir ile yazılmış."
Cevap vermedim. Haklıydı, benim mutluluk kaynağım Demir'di ve kaderimin kiminle yazıldığı önemli değildi. Önemli olan benim hayatımı kiminle yok ettiğimdi. Ve ben yok olma aşamasında Demir ile olmaktan mutluydum.
Dayım gelmedi. Neredeyse bir saat olmuştu ama dayım hala ortalıklarda yoktu. Ben de telefonumu çıkartıp, dayımın onlarca aramasının olduğu kısımları es geçerek evde olduğum mesajını atarak yatmaya gittim. Uyuyamasam bile Demir'in beni yeniden öptüğünü hayal edebilirdim.
---
"Yenge hadi gidelim işte şu pikniğe eğer abim sen de gelirsen bana fazladan yemek verecekmiş. Lütfen benim için. Haramlarım için ne olur yenge ne olur lütfen."
Nur, büyük bir başarı elde ediyormuş gibi arkasına yaslandı. "Demek yenge. Abin daha fazla et vereceğini söyledi. Sen hala inkar etmeye devam mı edeceksin?"
Emir, elinde duran çikolatayı emerken, olaydan uzak bir görüntü sergiliyordu. Zaten saniyeler önce ortalığa lafı atan Emir değildi. Emir'in elindeki çikolatayı alıp yere attım. Beni bu duruma düşürdüyse ben de onun çikolatasını düşürürdüm.
"Ya yenge! Haram şeyler yapıp durma. Son çikolatamdı bu benim. Gidiyorum ben abimden para isteyeceğim. Hadi gidelim haram."
Ayağa kalktı, bana kısa bakış atıp 'hıh' dedi ve büyük adımlar ile sınıftan çıktı. Beni Nur ile yalnız bıraktığının hesabını daha sonra ödetecektim. Şuan buradan kaçmam gerekiyordu. Ben de ayağa kalktım, Nur elini omzuma bastırarak beni geri oturttu. Neden herkes sürekli bana sorular soruyordu. Sansar bile haftalardır ortada yoktu. Okuldan atılacağına emindim ama Demir dün akşam Sansar'ın raporunun faks geldiğini söylemişti.
Yalnız sayılırdım. Demir'den süre istemiştim, vermişti. Sansar ortalıkta yoktu, buna çok memnundum. Emir sadece dünyasında yaşıyordu ve şimdi de başıma Nur çıkmıştı. Bu kız ile uğraşmak sandığımdan daha zordu. Fazla zekiydi. Gülgün'ünü unutmamak gerekiyordu. Bu hafta sonu benimle gelinlik bakmaya gideceğini söylediğinden beni eve gitmek istemiyordum. Ben gelinlikten ne anlardım ki? Ayrıca evleniyorsa benim için değil, kendi için evleniyordu ve gelinliğini de kendi seçebilirdi.
Dayımın evlenmesi konusunda tek mutluluğum da artık kendim kalabilecek olmamdı. Dayım, evlilik için daha iyi olacağını düşündüğü başka bir ev bulmuştu. Daha büyük, daha rahat ve kocaman yatak odası olan bir ev... Evde benim de bir odam olacağından bahsetse bile yeni evli bir çiftin yanında durmayacak kadar akıllıydım. Tek kalabilirsem, Demir ile daha çok görüşebilirdim. Kısaca kendi iplerimi kendimin eline alabilirdim.
"Çağrı hadi artık anlat. Söz veriyorum kimseye söylemeyeceğim. Okul müdürü ile aranda ne var?"
Yalan söylemek istemiyordum. Bana sır saklandığı zaman insanlara nasıl kızıyorsam benim de sır sakladığım zaman insanların bana kızmaya hakkı vardı. Bu aralar kimse ile kötü olmak istemiyordum. Özellikle yeniden normalleşmeye başlamışken.
"Demir benim eski sevgilim. Okula müdür olarak gelmesinin amacı da bana yakın olmak ama ufukta bir barışma yok. Yine de ateşkes imzaladık ve bazen de öpüş-" Çenemi, şu kapanmak bilmeyen koca çenemi zamanında susturmayı asla bilmiyordum. Ya eksik konuşuyordum ya da fazla.
Nur'un gözleri, göz bebeklerini zorlarcasına açıldı. Az önce Emir'in boşalttı ve boş bıraktığı, benim böyle konuşmama sebep olduğunu için büyük bedel ödeyecek olan Emir'in sandalyesine oturdu. Sınıf etrafında göz gezdirip bana döndü.
"Müdür ile bütün okulun dünya dışı varlık diye adlandırdığı o adam ile öpüştün öyle mi? Peki nasıl?"
"Ne nasıl?"
"Dünya dışı varlık ile öpüşmek."
Gözlerimi devirmek ile yetindim. Demir yakışıklı olabilirdi. Gülüşü ve bakışları beni ve birçok kızı etkiliyor olabilirdi. Özellikle şaşırdığı zaman, kaşları havaya kalktığında çok tatlı olabilirdi ama insandı. Sapıklaştığı zamanlar; insan olduğunun en büyük örneğiydi.
"Peki, şey oldu mu? Yani öpüşmenin devamı. Yani sen değil de müdürün tipine bakan herkes daha fazlasını istediğini anlar."
Elime yarısını içtiğim soda şişesini aldım ve ambalajını yırtmaya başladım. Bu konuyu konuşmak biraz utanç vericiydi ama Demir'in öyle biri olmadığını bilmesi gerekiyordu. En azından bana karşı.
"Evlenmeden bana dokunmayacağını söyledi."
"Evlenme mi teklif etti." Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki tüm sınıfın bakışları bize dönmüştü. Nur da bunu fark etmiş gibi önce sınıfa kısa bir bakış attı ardından utanarak kafasını yere eğdi. Benimle uğraşmayı bıraktığını düşünerek sodamı kafama dikip arkama yaslandım. Kolumu sürekli dürtmesi, vazgeçmediğini belli etmiyordu. Sadece sıkıldığı için de dürtmüş olabilirdi ama sinir oluyordum. Koluma ritmik hareketler ile dokunması ve artık acıması da bir şey ifade etmiyordu. Pes etmişti, pes, evet pes etmişti.
"Yeter artık Nur acıyor." Diye bağırana kadar kendime sahip olmaya çalıştım ama cidden kolum acımıştı ve kesinlikle burası moraracaktı. Ben de Demir'e, Nur'un yaptığını söylerdim ve belki başka sınıfa alabilirdi onu.
"Sen de söyle o zaman. Müdür sana evlenme teklifi mi etti? Peki, sen kabul ettin mi? Ya da nasıl etti? Kesinlikle o pikniğe gitmeliyiz."
Kafamı olumsuz anlamda salladım. Piknik dediği şey; bir gece ormanda kalmaktı. Ve bunun için gelen kişiler düşündüğümden de fazlaydı. Gelenlerin yarısından çoğu kızdı ve kesinlikle Demir için geliyorlardı. Aslında mantıklı düşünülürse gitmemek salaklık olurdu.
"Okul müdüründen duydum, gideceğimiz yer Bursa'ymış ve Uludağ taraflarında kalacakmışız. Orada ufak evler varmış sanırım Müdür'ün arkadaşı yeri ayarlamış hiçbir şey ödemeden tatile gideceğiz işte neden kabul etmiyorsun anlamıyorum. Hem benim böyle yakışıklı bir eski sevgilim ve hala öpüştüğüm bir adam olsa asla, asla ve asla tasmasını takmadan çıkarı çıkartmazdım. Tasması da sen oluyorsun. Bilmem anlatabildim mi?"
Haklı olan insanlardan nefret ettiğimden daha önce bahsetmiş miydim? Haklı insanlardan gerçekten nefret ediyordum. Konuşurlarken, ses tonları bile ben haklıyım diye bağırıyordu ve bu senin kulaklarını tıkamanı engelliyordu. Ya da ne kadar tıkarsan tıka o sesi duyuyordun. Şimdi de aynı mesele söz konusuydu. Ne kadar kulaklarımı kapatmış olursam olayım Nur'un sözleri aklıma yerleşecekti ve tabi ki ben kabul edene kadar bu fikirler zihnimi işgal edecekti.
"Sadece bir gece kalacağız ve sabah piknik yapıp geri döneceğiz değil mi? Başka bir şey yok."
Nur bir süre duraksadı ama sonra hızla kafasını sallayıp onayladı. Bu hareketini pek dürüstlük ile bağlantılı bulmamıştım ama kabul ettim. Biraz eğlenmek benim için de iyi olacaktı. Demir, ben ve temiz hava aklıma gelince aklıma Yasemin geliyordu. Bu da pek iyi bir anı sayılmazdı. En azından benim için değildi. Demir içip sızmıştı ve sabah da beni azarlamıştı.
Ne kadar değiştiğimin farkında yeni varıyordum. Şimdi olan ben olsa Demir'in ağzının ortasına çakardı. Ne olursa olsun bana ağır laflar etmesine izin vermezdim. Büyümüştüm. Hala Demir'in küçük kadını olsam bile kendi özgürlüğümü, düşüncelerimi kazanmaya başlamıştım ve bundan çok mutluydum. Ben özgürleşmeye başladıkça Demir'in de yanımda olması daha fazla mutluluk veriyordu.
"Gidelim, gidelim ve Demir ile açık hava da bir gün geçirelim ama ona dokunan bütün kızların beynini kanatabilirim. Daha önce yapmıştım tabi sen bilmezsin."
Nur kafası karışmış gibi bana baksa da gitme kelimesinden sonrasını pek algıladığını zannetmiyordum. Sevinerek boynuma sarıldı. 'Senin de ismini yazdırmaya gidiyorum' dedi ve yanımdan gitti. Resmen köprüyü geçene kadar ayıya dayı demişti. İstediğini alınca hemen gitti. Bu kızda bizi, ben ile Demir'i barıştırabilecek güç vardı. Zaten ikimizden biri köprüleri yeniden örmeye kalksak en kısa sürede tekrar birlikte olurduk ama 'zaman' denilen salak şeyi birbirimize tanımıştık.
Ayrıca Demir'in benim yüzümden birini daha öldürmesi de düşündüğüm kadar kolay kapanacak bir yara değildi. Her parmakları bana değdiğinde bu parmakların benim için birini öldürdüğünü belli ediyordu. Belki de bana bunları Sansar'ın söylemesi büyük acı yaratmıştı. Demir'den duysam hatta kendim görsem bu kadar acı verici olacağını düşünmüyordum. Adam da beni öldürmek istemişti. Bu yeryüzü üzerinde kin, nefret, intikam ve ölüm vardı.
Telefonum cebimde titrediğinde soda şişemi bir kenara bırakıp telefonu eteğimin cebinden çıkarttım. Demir'in dün uyguladığı kanuna göre herkes şort etek ya da pantolon giyecekti. Etek, yasaklanmıştı. Benim sayemde... Harika.
"En dipte olanlar her zaman gerçeği yaşar."
Sansar, yine anlamı olmayan mesajlar ile beni rahatsız ediyordu. Cevap vermedim ama en kısa zamanda ortaya çıkacağını biliyordum. Daha önceleri de böyle yapmamış mıydı? Önce saçma bir mesaj atar ve ben anlamını çözmeye uğraşmam o gelir, büyük bir olay gerçekleşmeden önce bana sırıtır. Şu aralar gelsin istemiyordum. Yaşamama izin vermesini istiyordum.
Sıramdan elimde olan bol soda şişesi ile kalktım. Kapıya ilerlerken boynuma taktığım kolye varlığını tenime değerek hissettiriyordu. Demir'in verdiği yüzüğü boynuma takmaya dün gece karar vermiştim ve öylece bir zincir takamazdım. Eski evimize gittim. Annemden sonra ilk defa o eve girmek garip hissettirmişti ama ağlamamıştım. Gözyaşı yoktu. Annemin odasın girdim direk, hala oda annem kokuyordu. Yastığının üzerine bırakmak istedim kendimi. Annemin varlığıyla sarılıp sarmalanmak ve hiçbir şeyi düşünmemek istedim.
Yatağına bakmadan takılarının olduğu makyaj aynasının önüne geldim. Anneler gününde aldığım sarı takı kutusu, ilk çekmecede, her zamanki yerinde duruyordu. Kutuyu alırken yanında annemin kıyafetlerini de aldım. Bol tişörtler her zaman annemin favorisiydi. Dışarı da ne kadar anne gibi giyinse de evde sadece benim arkadaşımdı. Kıyafetlerini almama izin vermeyen ama onları giydikten sonra bana hava atan kadındı.
Hızla çıktım evden. Kendi odama bakmadım bile. Bu evde bıraktığım birçok eşyam vardı. En önemlisi anılarım bu dört duvarın içerisindeydi. Anılarımdan yeniden kaçtım ve onların üzerine kilidi vurarak evden uzaklaştım. Göğsüme bastırdığım kıyafetler ve takı kutusu ile dayımın evine kadar yürüdüm. Demir ile... Yeniden Demir ile barıştığımızda bu eve Demir ile gelecektim. Daha önce gelmeyecektim.
Eve varınca kutuyu açmadan önce dakikalarca kutu ile bakıştım. Bu kutunun içindeki her şeyi biliyordum ama aylardır dokunamamıştım. Korkuyordum, sanki açmaya çalıştığımda yok olacak gibi hissediyordum. Kendimi olabildiğince sakinleştirdiğimde ellerimi kutunun kenarına yerleştirmiştim. Yavaşça kapağını kaldırdığımda annemin takılarının özenle yerleştirildiğini gördüm. Bu eşyalarından yarısından çoğunu takmak için gizlice alıyordum ama annem aynı gün içinde aldığımı anlayıp benden geri almaya geliyordu.
En alt kısımda, göğüs hizasına kadar uzayan, annemin birçok kez boynunda gördüğüm kolyeyi fark ettim. Aradığım böyle bir şeydi. Hem yüzüğün hem de kolyenin bir hatırası olmalıydı. Kolyenin ucunu kıvırarak açtım, yüzüğü içine koyup yeniden kapattım ve boynuma yerleştirdim. Kazağımın içine sokup güvende olduğundan emin olduktan sonra da annemin tişörtüne sarılıp uyumuştum.
"Senin de pikniğe geleceğini duydum."
Koluma dokunup beni durduran çocuğa çevirdim kafamı. Kulağımın arkasına koyarak bize dengeleyemediğim saçlarımı geriye atarak yüzümden uzaklaştırmaya çalıştım. Yeni saçlarımı sevmiştim. Bana değiştiğimi hatırlatıyordu ama Demir, bu saçlarımın arasında da ellerini gezdirmişti. Bu saçlarımı da öpmüştü. Demir'in anılarını silememiştim.
"Geleceğim. Yani geliyorum gibi gözüküyor."
Saçlarını o da benim gibi ellerinin arasından geçirdi ve bakışları etrafı taradı. O etrafa bakarken ben de onu inceleme fırsatı buldum. Bal rengi saçlarını çocuğu gördüğüm ilk anda fark etmiştim. Sarışınlar, beni özellikle çekiyordu. Siyaha yakın kahverengi gözleri ve uzun boyu vardı ama Demir'den daha uzun olamazdı. Neden herkesi Demir ile karşılaştırmak zorundaydım! Unut, Demir'i unut. Çocuğun vücudu Demir'den daha yapılıydı. Evet, çocuğun vücudunu incelersem diğer şahsı unuturdum.
"Beraber gitsek mesela... Ben seni evinden alırım. Yani kapının önünden alırım."
Ellerini sürekli kafa hizasında gezdirip duruyordu. Ya ensesine dokunuyordu ya da parmakları saçlarının arasından kayıyordu. Ve o sürekli hareket ettikçe parfümü bulunduğum alanı işgal ediyordu. Hoş bir kokusu vardı, hafif yağmur gibi ya da deniz gibiydi. Tam anlam veremediğim kokusu, çöp kovasının yanında kendime edindiğim alanı kapsıyordu.
"Ben, başkası ile gideceğim. Üzgünüm, belki başka bir zaman."
"Tabi. Yakınlarda evimde bahar partisi vereceğim. Biliyorum Türkiye'de bunlar garip karşılanıyor ama ben yapmayı seviyorum. Buraya alışmamı kolaylaştırıyor yani New York sokaklarından sonra. Hey neyse teşekkürler yani hayır, özür dilerim. Şey için rahatsız ettiğim için. Evet, her neyse."
Yüzünün rengi beyazdan kırmızıya dönmüştü. Utanmış yada kızmıştı. Eğer sadece onunla gitmek istemediğimi söylediğim için banakızıyorsa, bu çocukla bir daha aynı ortamda bulunacağımı sanmıyordum. Arkasınıdönüp hızla uzaklaşmasını izlerken koridorun sonunda, kollarını göğüs hizasındabirleştirmiş sınıfa doğru, tam gözlerimin içine baktığına inandığım Demirduruyordu. Az önce konuştuğum çocuk, Demir'in yanından geçerken Demir, çocuğugözleri ile takip etti. Çocuk koridordan kaybolduğunda bakışlarını yeniden banaçevirdi. Demir'e el sallayarak sırama geri döndüm.