DİKENİN YÜREĞİ (+18)

De KcMaryRose

81.6K 6.2K 10.1K

Hassas içerik uyarısı ⚠️ (Düzenlenecektir.) Kitap içerisinde, 18 yaş ve altına uygun olmayan, kan, vahşet, ci... Mais

DİKENİN YÜREĞİ
1. RUHUN SON NOTASI
2. HARABE RUH
3. MEZARLIĞA GÖMÜLEN KARA GECE
4. DADOS DOBLES (ÇİFT ZAR)
5. BİR GECE YARISI KARARI
6. GÖK GÜRÜLTÜSÜ
7. KAN YOLU
8. KATASTROFA'DA DİKENLİ TELLER
9. YAS MEVSİMİ
10. GELECEĞE KÖR GÖZLER
11. ZELZELE
12. KİRALANMIŞ MÜCEVHER
13. GEÇMİŞE SAHİP, GEÇMİŞE AİT
14. KADERİN OYUNU
15. FRANSA KIYI ŞERİDİ
16. SAVAŞ'IN İZİ/ 1.KİTAP FİNAL
18. BEŞ GÜN + ON GÜN
19. YIKILAN SURLAR
20. KÜL VE BİTİŞ (ÜZERİNİ ÇİZ) YENİDEN DOĞUŞ
21. YERİN KULAĞI
22. KARIM OL
23. VİCDAN MAHKEMESİ
24. KUKLA LİDER
25. HİLELİ OYUN
KIVANÇ & MERZE ÖZEL BÖLÜM
BİLMEDİKLERİNİZ
Whatsapp Kanal Linki
26. TEPETAKLAK
27. TUTSAK
28. KESİK KULAK
29. YANGININDA BUZDAN KİLİT TAŞIYANLAR
30. SONA DOĞRU
31. BİR TEMMUZ

17. BUZ TUTMUŞ YANGIN

1.7K 134 265
De KcMaryRose

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın:)

            Bu kitapta geçen tüm karakterler
     ve olayların, gerçek kişi ve kurumlarla
    ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.

Keyifli Okumalar

Bu sefer bir değişiklik yaparak kitabın başından size sesleniyorummm. Bu kitabımız ikinci kitabın başlangıcı. İkinci kitabımızın adı 'Buzdan Kilit' ve bu kitapta buzları kırma zamanı diye düşünüyorumm. Yine uzun ve bol heyecanlı olacağına inandığım (En azından Efgan ve Esin için) bir kitap olacak. İlk kitabımız gibi güzel güzel finalini verelim istiyorum.

Öncelikle bu kitapta da ilk kitapta olduğu gibi kan ve vahşet aynı zamanda travmaya bağlı etkiler bırakabilecek sahneler mevcut. Lütfen buna göre okumaya başlayınız. Şimdiden bu konuya anlayış gösteren herkese teşekkür ederim.

Bir de bana her zaman destek çıkan herkese ayrıca teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız ve iyi ki bu yolda sizlerle birlikte ilerliyorum 💗💫 İlk olarak benim en nefret ettiğim şeylerden birisi kitabımı okuyanlara okuyucum demek oluyor. Sizler benim için okuyucudan daha çok bu yolculukta ortaklarım gibisiniz ve aranızdan bir çoğu da günlük hayatta konuştuğum arkadaşlarım. Sizlerden ricam kitabımın büyümesinde ve yayılmasında destek olmanız çünkü bu tek başıma yapabileceğim bir şey değil. Desteklerinize ve çoğu zamanda yardımlarınıza ihtiyacım var. Bunu içinizden geldiği için yaparsanız çok sevinirimmm.

İnstagram adresimden beni takip etmeyi unutmayınn; kc.maryrose_official 💗

Sınır 60 oy + 300 yorum

Artık Dikenin Yüreği 2 Buzdan Kilit ilk bölümümüz başlasın...

En büyük bedelleri, en büyük günahkarların gölgesinde yaşayanlar öderdi.

Katastrofa çetesi o gece bir ilki yaşıyordu. Çeteler, liderler, etrafta yankılanan ambulansların siren sesleri, polis ekip otolarının yanıp sönen mavi kırmızı ışıkları ve patlayan silahlar. Hepsi tek bir gecede, bir karanlık çarşafın altında toplanmıştı. Havanın soğukluğuna karışan öfke ve endişenin yaydığı enerji, bir savaş alanında toplanan saflarda yankılanıyordu.

Yoğun bir kalabalık fabrika yolu üzerinde birbirine karışırken Katastrofa çetesinin etrafında çember kurduğu iki kadın için beş uçtan içeriye ulaşabilmek adına yol açılıyordu. Çeteler Katastrofa çetesinin her bir üyesini çemberin dışına çekerken etrafta yoğun bir koşuşturma hakimdi. Polisler çemberin dışında düzeni ele almaya çalışıyordu.

Ambulanslardan inen sağlık çalışanları olabilecek yaralılar için sedyeleri hazırlarken beş farklı çetenin lideri çemberin içinde, ana lider için silahlarını çekmişti.

Fransa'nın çete lideri, Elroy Alves,
Portekiz'in çete lideri, Ricardo Guevera,
İtalya'nın çete lideri, Enzo Di Marco,
Almanya'nın çete lideri, Gunther Bartels,
Amerika Los Angeles bağlantılı, Street Area çetesi'nin lideri, Pascal Davis,

Sergei Komarov'u korumak üzere dizilmiş beş lider ellerinde tuttuğu silahlarıyla korumayı sağlamaya çalışırken Katastrofa çetesinin lideri Savaş İtar, kolundan yediği kurşunun acısıyla boşta kalan eliyle oluk oluk kanın aktığı deliği kapatmaya çalışıyordu. Kanın akışını durdurmaya çalıştığı sırada dişleri arasından keskin bir nefes alarak acıyla inledi ve Esin'in arkasından onu vurana baktı.

Efgan Duhan

Kurallar, oyunu nasıl oynayacağını bilmeyenler içindi. En başından kuralları oyunun temeline oturtmuş herhangi birisi çizgisini bozamazdı ve ölümcül olabilecek bir hataya imza atamazdı çünkü kurallarla yaşamayı çoktan öğrenmiş olurdu.

Eğer yaşamak, onun için omzundaki diğer yüklere ağırlık yapan bir başka yük değilse.

Öfkeyle atan kalbim göğüs kafesime sert yumruklar yediğimi hissettiriyordu. Daha öncesinde böyle olmuştu ama daha öncesinde tüm bu öfkenin ardında yatan bir korkum, çaresizliğim, kaygım veya endişem olmamıştı. Öfkeliydim, Esin'e zarar vermeyi amaçlamıştı ve belki de başarmıştı. Korkuyordum, merminin Esin'e isabet etmiş olma olasılığı beni korkutuyordu. Çaresizdim, tam zamanında yetişememenin üzerimde bıraktığı suçluluk duygusuyla birlikte Savaş'ın silahından çıkan tek bir mermi bana Esin'in çaresizliğini bırakmıştı. Endişeliydim. Aslında her biri Esin içindi. Korktuğum başıma geliyordu.

Parmaklarım silahın kabzasından sıkarken tuttuğum silah kabzası vücut ısımla eriyecekmiş gibi ateşe bürünmüştü. Elimin titrediğini hissedebiliyordum.

İçimden dolan saniyeleri sayarken bir şekilde karşımdaki yüzü kurşuna boğmamak için kendimi tutuyordum. Bir başka canın tehlikesi sinirimi dizginlemem için beni zorluyordu. 'Soğuk kanlılığını koru, Çakır,' dedi içimdeki ses. Bu benim için bir zorunluluktu. Esin bu haldeyken bu yalnızca zorunluluğum olabilirdi. Öfkeme kapılıp da Savaş'ı kurşuna boğmamak için irademi zorlarken elim omzunda sıkılaştı.

Esin'in yüzünü ve gözlerini görmek istiyordum fakat göremiyordum, tam arkasındaydım. Saçlarını görebiliyordum. Her zamanki gibiydiler. Rengi gecenin karanlığı ile yarışabilecek kadar koyu ve düzlüğüne karışan hafif dalgalara sahipti.

Ateşlenen kurşunların üzerinden geçen birkaç saniyede vurulduğuna emin olmuştum. Kan kokuyordu. Neresinden süzüldüğünü bilemediğim kanı, diğer tüm kanların aksine benim için daha keskin bir kokuya sahipti. Tenine yakışmıyordu bu koku.

Eğer Savaş onu benim yöntemim ile vurmayı denediyse sağ tarafından vurulmuş olmalıydı, bu yüzden silahı tutan sol kolumu önden omzuna doladım. İçeride kalbim kasılırken Esin'in omzuna eğilip doladığım kolumu daha fazla ona bastırarak dik durmasını sağladım ve sağ elim kanın aktığı noktayı bulmaya çalıştı ama kanının elime bulaşmasıyla avuç içimi ateş bastı. Elim kanın sıcaklığından dolayı hiçbir şey algılayamıyordu. Vurulduğu noktayı bulmayı denedim ve kurşunun saplandığı yeri tespit edemedikçe çaresizlik daha fazla bedenime nüfuz etti. "Hayır," dedim kısık bir sesle. "Bunu bana yapamazsın... Yoksa çok kızarım, Esin."

Ondan alabileceğim tek koku, hangi meyve olduğunu bir türlü çözemediğim ve ne kadar çabalasam da anlayamadığım şekerli kokusu olmalıydı fakat bu sefer kokusunu kanın metalik kokusu gizlemişti. Bundan nefret etmiştim. Tekrar bana sunmadığı bir güzellikten nefret edebilirdim ama bu sefer bu güzelliği ondan zorla alan adamdan nefret ettim.

Ses çıkarmıyordu. Bedeninin en ufak bir yaşam belirtisi vermeden benim gücümle dik durabiliyordu. Bıraktığım anda öne devrilecekti ve bırakamazdım. Merminin saplandığı nokta herhangi bir damara sınır olabilir. Bu riske giremezdim.

Elim hâlâ merminin saplandığı noktayı bulmak için çabalarken içimden lanetler yağdırıyordum. Kilitli kalmış bir durumdaydım.

Noktayı bulamayacağımı anlamamla hafifçe yan dönerek kanın aktığı merkez noktasına baktım ve elimi o noktaya bastırdım. "Sağlık ekibini çağırın!" dedi Pascal benim yerime emri vererek. Esin'in omuzlarını tek elimle tutamıyordum. Bir anda dünyanın en ağır yükü olmuştu. Bu yüzden tekrar arkasına geçtim. Bir elim kanın aktığı noktaya baskı uygularken diğer kolumu önden dolayıp onu dik tutmaya devam ettim ve bunun sebebi olan, Savaş'ın gözlerine bakmamla öfkem daha fazla gerildi.

Odağımı ona vermek istemedim. Sırası değildi. Eğer odağımı ona verirsem onu delik deşik etmekten bir adım bile geri durmazdım. Bu kadar hafif bir ölümü hak etmiyordu.

Kafamı çevirip sağımda duran Elroy'a baktım. Aramızda geçen o birkaç saniyelik sözsüz bakışmadan vermek istediğim emri anladı ve doğrudan tetiğe basmak için aşağıda hali hazırda tuttuğu silahını arkasına götürüp ceketinin ardında sakladı. Esin'in omzuna doladığım ve silahı tutan sol kolumu birkaç saniyeliğine ondan ayırdım ve elimdeki silahı Elroy'a fırlattım, ardından tekrar Esin'e tutundum.

Silahı havada yakaladığında parmağını tetik kısmına yerleştirip elini ceketinin cebine attı ve cebinden çıkardığı susturucuyu silahın ucuna çevirerek takmaya başladı. Çetelerden gürültüler geliyordu, duyabiliyordum. Katastrofa çetesinin üyeleri yaşanılan bu ana zorluk çıkartmaması için diğer çeteler tarafından sıkıştırma yöntemiyle çembere alınırken Elroy'a, "Polis çembere girmeden. Yalnızca tek bir kurşun," dedim onu duyabileceği kadar yüksek bir sesle.

Kafasını aşağı yukarı onaylar bir şekilde salladı ve önüne dönüp Savaş'a baktı. "Kimse sağ çıkmaz buradan," dediğini duydum Ecem'in. Gözlerimin odağı Ecem'e ulaştı. Esin'in yanında sandalyede bağlı bir şekilde, çırpınmadan öylece duruyordu. Yere bakıyordu. "Çıkacak," dedim kesin bir şekilde bildiğim gerçeğe tutunarak. Bu sırada gürültünün içinde bir el susturuculu silah mermisi patladı. İnce, yoğun ve keskin bir ses havada yankılandı, ardından gelen Savaş'ın acı dolu bağırışı gürültüler ve siren sesleri arasında kayboldu.

Önüme dönüp tekrar Savaş'a baktım. Elroy onu kolundan, benim vurduğum noktadan tekrar vurmuştu. Savaş aldığı ikinci kurşun darbesiyle ve üzerine yaşadığı kan kaybı ile dengesini yitirirken, İlker Savaş'ın dengesini yitirdiğini görmesiyle onu tutan Portekiz çete üyelerinden kurtulmaya çalıştı. Savaş'a bakan gözleri endişeyle çırpınırken dudakları arasından bir yanar dağın bağırışı duyuldu. "Bırakın!" diye haykırdı İngilizce bir şekilde.

İlker onu tutan iki kişiden kollarını kurtarmaya çalışırken Ricardo'nun arkasından ona yaklaşmasını izledim. Ricardo arkasında durduğu İlker'in ensesine silahın kabzasını vurup onu tek hareketiyle bayılttığında İlker'i yere yığılmaktan kurtaran şey kollarından tutan çete üyeleri olmuştu. "Onu bana bırakacaksınız," dedi Ricardo buz gibi bir sesle. Bu emri üzerine İlker'i tutan çete üyeleri aynı anda onaylar bir şekilde kafalarını aşağı yukarı salladılar ve İlker'i ormanlık alana doğru sürüklemeye başladılar.

Ricardo her zamankinden daha öfkeliydi. Bu zamana kadar çete liderliğini üstlenen çoğu kişiden daha sakin ve pasif bir karaktere sahipmiş gibi görünse de asıl potansiyelini daha önce gördüğüm anlar olmuştu. Ricardo'nun öldürme yöntemleri tek bir yolda ve basit bir doğrultuda ilerlemiyordu. İnsana iğrentiyi hissettirerek ölüme terk ediyordu. Bunu çoğunlukla böceklerle ve yırtıcı hayvanlarla yapıyordu.

Öldürme yöntemi ne olursa olsun... Temeli aynıydı. Ölene kadar, öldürene kadar.

Liderlerden Pascal çektiği iki silahı indirip Savaş'ın yıkılmamak için arabanın kaputuna yasladığı kolundan sertçe tuttu ve sol tarafta kalan ormanlık alana doğru onu İlker'in peşinden, yerde sürükleyerek götürmeye başladı. Savaş çektiği acıdan dolayı sessini yitirmişti, bu nedenle yardım istemeye bile gücü kalmamıştı.

Savaş'ın bedeni ağaçların karanlık gölgesinde kaybolduğunda önüme döndüm ve Ecem'den gelen kısık ve acı dolu hıçkırık sesleri duydum. "Çözün ikisini de!" dedim yüksek bir sesle. "Bunun da mı emirini bekliyorsunuz!" Aynı ortamda tek bir dil üzerinde toplanıyorduk. İngilizce hepimizin temelindeydi.

İtalya'nın çete lideri Enzo elindeki silahı yanında duran Almanya'nın çete lideri, Gunther'a uzattı. Gunther'ın silahı almasıyla doğrudan koşar adımlarla yanıma doğru yaklaştı. Derin bir nefes almaya çalışarak Esin'e daha sıkı tutundum ve elimi kurşun yarasına daha fazla bastırdım.

Savaş bir buçuk yıl önce ona öğrettiğim taktiği benim canımı yakmak için kullanmıştı...

Bir Buçuk Yıl Önce

Evin içine karanlık hakimdi. Her zamanki gibi lambalar ve tüm ışıklar kapalıydı. Yüzüme vuran tek ışık televizyon ekranında açık olan haber kanalından gelen ışıktı. Öne eğilmiştim ve önümdeki sehpa üzerindeki dosyalarda bildiğim kısımların üzerinde göz gezdirirken eklenecek yeni bir gelişmeyi not alabilmek için bir elim kalem üzerinde hazır bekliyordu.

Dosyalar üzerinde gezdirdiğim bakışlarım yarım dakikanın sonunda televizyon ekranını bulduğunda boşta kalan sağ elimi bacağımın üzerine bırakıp kendimi hafifçe geriye verdim ve tamamen ekranda izlediğim görüntülere odaklandım. Ekranda gördüğüm yüze karşılık gözlerimin kısıldığı esnada koridordan gelen adım seslerini duydum. Sakin ve bir o kadar yavaş yürüyen birisine ait olan adım sesleri bulunduğum yere, evin girişindeki açık salona doğru yaklaşıyordu.

Adım seslerinin tek bir sahibi vardı ve o da görmek için geldiğim Savaş İtar'dan başkası değildi. Bazı günler durumunu sormak için yanına geliyordum. Hatırladığı bir şeylerin olup olmadığını yoklamaya çalışmak birçok şeyden yorucuydu. Yüz ifadesi bazen Merze'yi hatırlayacakmış gibi garip bir şekle bürünürken sonunda kafasını surat asarak iki yana sallaması, birkaç saniyede şişirdiği tüm umutlarımı patlatmaya yetiyordu. Bundan her ne kadar nefret etsem de ona karşı tavrımı her zaman koruyordum. Ona karşı abi olarak yaklaştığım bir tarafım vardı. Tüm bu yaşananları hak etmediğini biliyordum. O da tüm hataların faturasını üstlenendi. Suçsuzdu.

Ekrana bakan gözlerim, dikkatini tamamen izlediğim görüntülere vermişti. Adım sesleri koridordan çıkıp bulunduğum salonun sınırında duyulmaya başladığında bedeni gözlerimin odağının dışında kalan bir bulanıklığa dönüştü. Bir süre hareketsizce öylece bana baktı ve ben ona bakana kadar bakmaya devam edeceğini fark ettiğimde bakışlarımı ona doğru yönlendirdim. Kendisine bakmamla elini hafifçe kaldırdı. "Bu senin defterin mi?" diye sordu.

Evin içinde etrafı karıştırırken bulduğunu fazlasıyla belli edebilecek bir defteri gözlerimin önüne sunarak bana ait olup olmadığını sorması üzerine, "Etrafı karıştırmaman gerektiğini söylemiştim," dedim hatırlatmada bulunarak. "Nereden aldıysan oraya bırak."  Elinde yıllar öncesinde tuttuğum notlarımın içinde yer edindiği kahverengi deri kapaklı defterim vardı. İnsan anatomisi üzerine tuttuğum ve edindiğim bilgileri düzenlediğim bir defterdi.

Televizyondaki Mezarlık Katliamı ile ilgili yapılan haber üzerine yönelttiğim bakışlarım, Savaş'ın önüme geçmesiyle yarım kaldı ve tekrar Savaş'a baktım. Gördüklerimden daha fazla şu anda duyduklarım benim için önemliyken televizyonun önünde duruşunu önemsemedim.

Bir saat sonra Aleksey ile kaldığım daireye gidince tekrarını izleyebilirdim. Şu anda beklediğim şey Savaş'ın söyleyecekleriydi çünkü bakışları elindeki defter ve benim aramda sonsuz bir döngüye girmişti.

Sırasıyla elinde tuttuğu defterime ve tekrar ona baktım. "Ne soracaksan sor," dedim duygusuz bir sesle ve boş gözlerle. Herkese baktığım gibi ona bakmam onun bana karşı çekingen davranmasına sebep oluyordu. Farkındaydım ama bakışlarımı değiştiremiyordum. Benim için büyük bir değere sahip değildi. Merze'yi bana vermesiyle hayatımın yan karakteri bile olmaktan uzaklaşacaktı. Tek istediğim Merze'yi bulmaktı.

"İçinde bir kısım okudum," diye mırıldandı gözlerimin içine bakarak. Kaşlarım havalandı. Dudaklarımı araladım ve konuşacağım esnada işaret parmağını kaldırıp beni susturması bir oldu. "Dur sana göstereceğim," dedi hızla ve defterin kapağını açtı. Az önce beni durdurmak için kaldırdığı işaret parmağının ucunu hafifçe diline sürdü ve sayfaları çevirmeye başladı. Aralarında dikkatini çekebilecek sayısız bilgi vardı fakat aralarından en fazla dikkatini çekebilecek iki sayfa vardı ve bu sayfaları tahmin edebiliyordum.

Sayfaları çevirdikçe çevirdi ve en sonlara doğru geldiğinde, dikkatini çekebileceğini düşündüğüm notların yazılı olduğu sayfa aralığına ulaştı. Sayfalardan birinde duraksadığında bana baktı ve ardından tekrar açtığı sayfaya baktı. Defteri bana doğru çevirip açtığı sayfayı bana gösterdi. "Kaplan pençesi," deyip işaret parmağını sayfaya birkaç kez vurdu. "Bunu bana öğretmelisin."

Kaşlarım havalanmış bir şekilde durmaya devam ederken, "Öğrenmem üç yılımı aldı. Sana bunu öğretebilmek için ayırabileceğim üç yılım yok," dedim açıkça. Kaplan pençesi hareketi oldukça zor ve zaman gerektiren bir teknikti. Parmakların sertliğine bağlı gelişen bu hareket için kaç defa demir bir silindire parmak uçlarımı vurduğumu saymamıştım. Parmak uçlarım demire sertçe çarptıkça kemiklerim kırıldı ve kırılan mikro kemik parçaları birleşerek daha fazla kuvvetlenip sertleşti. Sonunda ise parmak uçlarıma bir demir yerleşti. Şu anda bile parmak uçlarımı bir pençe gibi yaparak elimi demire vuruyordum. Parmak uçlarım sertliğini yitirmemeliydi. Bir gün işime yarayacak bir hareket olduğuna her zaman inancım vardı ve bu yüzden bunu canlı tutmak istiyordum.

Savaş reddetmemin üzerine kaşlarını çattı. "Kısa sürede öğrenebilirim," dedi kendinden emin bir şekilde. "Tek yapman gereken bana nasıl çalışacağımı söylemem. Yapabilirim."

Söyledikleri üzerine, "Kâğıtta yazanları hiç okumadın mı?" diye sordum.

"Okudum," dedi dürüstçe.

"En altta ne yazdığını hatırlıyor musun?" diye sordum bu kez de.

"Hatırlıyorum. Kontrollü bir eğitim şart," diye yanıtladı. İnat edip üzerinde durmaya devam edeceğini haykıran aralıklı dudaklarından kelimelerin çıkmasına izin vermeden, "Şansını zorlama," dedim kesin bir dille. Reddettiğim bir şeyin üzerine inatla gidilmesinden nefret ediyordum. Söz benden bir kez çıkardı ve ikinci seferde daha kaba bir şekilde lafımı anlatmaya çalışırdım; anlamamaya devam ederse anlamak zorunda bırakırdım.

Kaşlarının çatıklığını bozmadı ve gözlerime bakan gözlerinde reddetmem üzerine serbest bıraktığı sinirini gördüm. Umursamadım. Sakinliğim onu sinirlendirecek kadar güçlüyken istediği kadar bakabilirdi. Savaş'ı en zayıf noktası buydu. Karşısındaki kişiye sinirliyken karşı tarafta gördüğü sakinlik onu deli ediyordu. Şu anda da böyle olsa bile bana karşı gelemeyeceğini bildiği için kaşlarını daha fazla çattı ve dilinin ucunda yuvarladığı kelimelerle deftere baktı. Defteri kendisine doğru çevirdiğinde, çok değil birkaç sayfa sonra duraksayıp açtığı sayfayı görebilmem için defteri tekrar bana doğru çevirdi.

Ölüme Dalış hareketini açmıştı. Bu taktiğe adını veren kişi dayımdı. Eduard Komarov bana fazlasıyla bilgi katmıştı. Bir yandan Rusya'da eğitimime devam etmemi sağlamış ve bir yandan da beni kendisine asker olarak yetiştirmişti. İki farklı kişiliğe bölünmüştüm. Okuldayken Çakır'dım; kavgacı, haksızlığa dayanamayan ve saygıyı bilen kişiydim. Çete içerisinde Sergei Komarov'dum. Herkesin korktuğu ama içten içe bir çocuğun onları yönettiğini kabullenemeyenlerin lideri olmak üzere yetiştirilendim.

"Bunu öğretebilirsin," dedi Savaş. İşaret parmağını sayfa üzerinde bir noktayı göstermek istercesine sürükledi fakat bana bakmasından dolayı bir türlü noktayı bulamadı ve en sonunda kafasını eğip sayfaya baktı. Sayfa üzerinden göstermek istediği noktayı bulduğunda parmağını oraya tuttu. "Buraya baya baya yazıp çizmişsin," dedi çizdiğim çizime karşılık. İnsan bedenindeki göğüs çevresinde yer alan organları çizdiğim ve organlar üzerinden geçen damarları not aldığım bir çizimdi. Damarları kırmızı ve mavi olarak renklendirmiştim. Zamanında aceleyle yazıp çizdiğim bir teknik olmasından dolayı çizim en özensiz çizimlerim arasındaydı.

Savaş heyecanlı ve hevesli bir şekilde, "Bunu öğrenebilirim ve bana öğretmen çok zaman almaz. Bir şeyleri çabucak kavrayabilen birisiyim. Çok yorulmazsın," dedi kendisini açıklamaya çalışarak. "Silah kullanmayı bildiğimi hatırlıyorum." Boş bakan gözlerimin ifadesinin değişmemesi ve mimiğimin bozulmaması düşüncelerimi algılamasını imkânsız kılarken defteri kendisine doğru çevirip üzerinde yazanlara göz gezdirdi. "Çok net bir şekilde yazıp çizmişsin. Öğretmek istemiyorsan bile en azından bir silah ver..." Kafasını kaldırıp bana baktı. "Kendi kendime öğrenirim. Maketlerle birlikte yazılan noktaya ateş ederim. Susturucuyla bunu yaparım. Zamanını yemem hem. Kendimi korumam için güzel bir taktik."

Parmak uçlarım bacağımın üzerinde kendisini sırasıyla pantolonumun kumaşına bastırırken parmaklarımı durdurdum. Bunu ona öğretebilirdim ve söylediği gibi kendisini korumasını sağlayabilirdi. Zor durumda kalmadığı sürece herhangi birisini öldürebileceğini düşünmüyordum. Dövdüğü insanlar ve saldırdığı insanlar olduğunu biliyordum ama bu yaptığı şiddettin en basitiydi. Bu nedenle ona öğretme konusunda çok düşünmeme gerek yoktu. Fakat ne kadarını dikkatle okuduğunu bilmek istedim. Bu nedenle, "Yüzde kaç yaşama ihtimali var?" diye sorarak onu test etmeye çalıştım.

Sorduğum soruyu açmama gerek kalmadan, "Yüzde kırk ve yüzde otuz arası. Kimi durumlarda daha düşük. Tamamen merminin vuruş mesafesine, ateş edilen silahın türüne ve kişinin organlarının bulunuş noktalarına bağlı... Biliyorum konudan bağımsız ama bir şey merak ettim. Neden not aldığını bir türlü anlayamadığım bir kısım var. Sonuna üç tane ünlem bırakmışsın. Hamile bir kadın üzerinde kesinlikle denenmemesi gerektiğini söylemişsin," dediğinde son kısmı anlayamadığını biliyordum. Neden böyle bir şeyi not ettiğimi merak ediyor olmalıydı. Kurallarım arasında hamilelere ve çocuklara dokunulmaması yer alıyordu; bunu biliyordu ama benim bu kuralları bilmiyormuşçasına özellikle bunu not etmemi merak etmiş olmalıydı.

"Defter olur da bir başkasının eline geçerse, bu uyarımın dikkate alınmasını istediğim için yazdım," diye açıkladım. "Defter birisinin eline geçmemiş olsa bile okuyan kişi bunu dikkate almalı. Hamile bir kadının organları bebeğin karnında büyümesiyle sıkışır ve bu durumda hesapladığın yerden vursan bile ölme ihtimali yüzde doksan dokuza çıkabilir. Yüzde birlik yaşama ihtimali olur. Böyle bir durumda olur da dikkate alınmayıp hamile bir kadının üzerinde bu vuruş tekniği uygulanırsa ve kadın o yüzde birlik dilime tutunup yaşarsa... Tanrıya inanması zorunlu olur."

Söylediğim onca şey içerisinden, "Tanrı var zaten," diye karşılık verdi. Tanrı'ya olan inancını sorgulamayı bırakmıştım. Yetiştirilme tarzı böyle miydi bilemezdim fakat Tanrı annemin ölümüyle benim için ölmüştü. "Bir an çocuklara ve hamilelere dokunmama kuralını ortadan kaldırdığını düşünüp merak etmiştim."

Kadınlara diyemiyordu. Kurallarım içerisinde kadınlara dokunmama gibi bir kuralım yoktu. Daha öncesinde Katastrofa çetesinin içine uyuşturucu karıştırıp ticaretini yapmaya çalışan bir kadını öldürme girişiminde bulunmuştum fakat benden önce dayım davranarak onu öldürmüştü. Bizde cinsiyet bir mesele değildi. İyi kadınlar ve iyi adamlar vardı. Kötü kadınlar ve kötü adamlar vardı. Bu da iyilik ve kötülüğün cinsiyeti olmadığı gibi öldürmenin de cinsiyeti olmadığını bize haykırıyordu.

O günden sonra ona bu tekniği öğretmiştim. Hedef noktası göğsün sağ ve kalbe uzak olan kısmıydı. Kalp ve çevresinden geçen ven damarlarının tehlikesinden dolayı sağ taraf daha fazla yaşama şansını arttırıyordu. Bu nedenle kilit nokta sağ kısım, damarların geçtiği noktanın dışıydı.

Günümüz

Uzun zaman öncesinden bir kıyameti eğitmiştim. Zor durumlarda kullanması için uyardığım Savaş İtar hayatının hatasına imza atmıştı. Benim için artık bir önemi yoktu. Masum olarak gördüğüm ve İtar'lara kesilen faturada suçunun olmadığını bildiğim Cenk İtar artık ölmüştü.

Pascal'ın onu ormanın içine sürüklemesiyle tamamen ortadan kaybolmuştu.

Şu anda Lokman'ın polisleri oyaladığını biliyordum.

Lokman ayak üstü polislerle ilgilenirken çete üyeleri ise çemberin içine herhangi bir polisin girmesini engellemeye çalışıyordu. Savcı kimliğimin zedelenmemesi için çete lideri olduğuma dair hiçbir bilginin bilinmemesi gerekiyordu. Uygaroğlu ailesi içinde bölünen kimliklerimi bütünüyle bilen tek kişi Lokman'dan başka kimse değildi. En iyi sır tutmayı bilen ve aynı zamanda her koşulda abim olarak arkamda duran tek kişi oydu.

Ortalık birbirine girerken, yanan konteynırların içindeki ateşlerin getirilen kovalardaki suların, odunların üzerine sertçe dökülmesiyle söndürüldüğünü gördüm. Beş çetenin üyeleri bir bütün içinde hareket ediyordu.

Liderler öncesinde çetelerine yapmaları gerekenleri söylemişti. Planlı hareket etmek her şeyden daha önemliyken, kafamı çevirip sağ tarafıma baktım ve Elroy'un komutundaki çete üyeleri Katastrofa çetesinin her bir üyesini etkisiz bir hale getirdiğini gördüm.

Hepsinden silahları alınmış ve diğer çete üyelerine ikişer ikişer dağıtılmıştı. Aralarından kimisi bağırarak isyan çıkarmaya çalışırken, Elroy susturucu takılı silahıyla isyan çıkarmaya çalışan Katastrofa çetesi üyelerinden birinin bacağına bir el ateş etti ve ateş etmesi üzerine birçoğunun sesi kesildi. Bu sefer bacağına kurşun yiyen çete üyesinin acı bağırışı duyuldu.

Elroy'un yönetimi kolayca sağlayabileceğine emin olmamla önüme dönüp Enzo'ya ve Ecem'e doğru yaklaşan Ricardo'ya baktım. Ricardo elindeki silahı doğrudan belinin arkasına sakladı ve ilk başta Ecem'in önünde diz çöküp ellerini dizlerine bıraktı. Ecem'e bir şeyi olup olmadığını ve ona zarar verip vermediklerini sorarken Ecem'in söylediği tek bir cümle oldu. "Bana görüşürüz demedi. Babam gibi yaptı. Bana görüşürüz demediği için bunlar oldu." Devamında hıçkırıklarını duyduğumda Ricardo'nun gözlerindeki tüm sertliğin ondan uzaklaştığını gördüm. Öfkesi yerine sakin ve Ecem'in ağlamasına parçalanan bir adamı bıraktığında bu hissin bana çok da uzak olmadığını fark ettim.

Ricardo'da kendi yansımamı görmemle daha fazla bu ana odaklanamadım ve kollarım arasında buz kestiğini hissettiğim kadına sarıldım. Daha vurulması üzerinden iki dakika bile geçmemişti fakat sanki saatlerdir onu böyle tuttuğumu hissediyordum.

Kanın akışının elimin altında az da olsa azaldığını hissedebiliyordum. Canının yandığını bilsem de kurşunun saplandığı yere baskı uygulamak zorundaydım. Bu sırada başını dik tutan tek şey önden omzuna doladığım kolumun üzerine denk gelen çenesiydi. Kolum başını eğmesini ve duruşunu bozmasını önlüyordu.

Enzo Esin'in önünde diz çöktüğünde arka cebinden ne olur ne olmaz diye sürekli yanında taşıdığı bez parçalarından birini çıkardı ve çıkardığı bez parçasını elinde top şeklini verip Esin'in yarasının üzerine uzattığında elimi kaldırdım. Bezi o noktaya bırakmasıyla bezi tutup yaraya bastırmaya devam ettim. Enzo bezi tutmamla elini geriye çekti ve cebinden çakı çıkarıp zaman kaybetmeden halatları kesmeye başladı. Avuç içime, tırnak aralarıma ve kader çizgilerime kanı dolmuştu. Doğrudan hastaneye kaldırılması ve ilk müdahalenin yapılması gereken bir durumun içerisindeydi. "Bu soktuğumun doktorları nerede!" diye sordum bağırarak.

"Ne duruyorsunuz!" dedi Elroy. "Bu işi çok uzattınız!" Neye bunu söylediğini bilmiyordum ama Gunther'ın cevap verdiğini duydum. "Kalabalıklar ne bekliyordun ki!" dedi Gunther sinirle. "Yolu açamıyoruz. Sağlık görevlileri bekliyor."

Gunther'ın sesinin geldiği yöne, birkaç metre öteme sol çaprazıma baktım. "Yolu açın. Ben sedyeye taşırım!" dedim. Esin'in önüne geçeceğim sırada, "Sakın böyle bir şeye kalkışma!" dedi Gunther omuz üstünden bana baktığında. Çok kısa bir anlığına önüne dönüp Katastrofalılardan birinin bacağına sıktı ve tekrar bana baktı. Kendi çetemden birisinin ikinci defa zarar gördüğünü görmek kanıma dokundu. İlk Elroy'un onlardan birine ateş ettiğini görmüştüm, şimdi de Gunther'ın. "Onlara zarar vermeyeceksiniz!" diyerek ikinci bir emri verdim. "Taşkınlık çıkaranlar dışında, boyun eğenleri ayırın."

"Katastrofa'da olup da boyun eğeni daha önce hiç görmedim," dedi Elroy'un dalga geçen sesi. "Üzgünüm, Sergei. Ya da vazgeçtim üzgün filan değilim. Savaş'ın öldürdüğü kardeşime say." Onca gürültünün içinde en net duyabildiğim sesler onların sesiydi.

Gunther'a bakıyordum. Terden dolayı alnına yapışan sarı saçlarını kolunun tersiyle kenara çekmeye çalıştı ve irisleri çok kısa bir anlığına Esin'e değip tekrar gözlerimi buldu. "Biz yolu açmaya çalışıyoruz. Sen yalnızca kan akışını yavaşlat. Bu bile yetecektir," dedi beni rahatlatmaya çalışarak fakat bu beni daha fazla öfkeye boğdu. "Karım vuruldu ne anlatıyorsun!" dedi hiddetle. "Siktiğimin yolunu dakikalardır açamıyorsunuz! Karımı eğer zaman kaybı yüzünden kaybedersem..."

"Kaybetmeyeceksin," dedi Gunther kaşlarını çatarak. "En son senin vurduğun adamla aynı noktadan vurulmuş. O kurtulduysa Esin de kurtulabilir. İnan buna."

"Sergei," dedi Elroy'un yakından gelen sesi. Kafamı sağıma çevirip Elroy'a baktım. Susturucu silahıyla peş peşe çetemin üyelerine atış yaparken, "Biliyorum iyi bir durumun içinde değilsin ama onu kurtarmak istiyorsan Gunther'ın dediğini yap. Adam doktor, onu dinlemekten başka çaren yok."

"Yolu açmanın bir yolunu bulun," dedim sadece.

Önüme dönüp Enzo'ya baktım. Enzo halatların tamamını kestiğinde, "Omuzlarından tut," diyerek emir verdim ve yerinden doğrulup ellerini Esin'in omzuna bastırarak onu dik tutmaya başladı. Esin'in önden omzuna doladığım kolumu geriye çektim. "Bezi de tut," deyip bezi tuttuğum yere elini bırakmasını bekledim ve çok geçmeden elini bezin üzerine bıraktı. Bezi tutan elinden çakıyı aldım.

Esin'in kanıyla kaplanan sağ elimle ve kanın bile bulaşmadığı sol elimle geriye uzanıp ellerindeki halatları tuttum. Elim titriyordu. Kanı ellerine bulaşıyordu ve buna engel olamıyordum. Kırmızı ona yakışır diye düşünmüştüm ama böylesini tahmin edememiştim. Kırmızıyı onun üzerinde göreceğim ilk anı bu şekilde düşünmemiştim.

Bir elimle bileklerini tuttum ve çakıyı elleri arasında konumlandırıp tek hareketimle halatı kestim. Halat parçası yere düştü ve elinin üzerine denk gelen gölgeme rağmen bileğindeki yaraları fark ettim. Daha öncesinde, Savaş'ın onu soktuğu durum yüzünden ellerini çekiştirerek kendisini kurtarmaya çalışmış olmalıydı.

Gördüklerimle sinirlerim gerilirken derin bir nefes aldım ve her nasıl oluyorsa avuç içlerine dolan kurumuş kanları gördüm. Benim elimden bulaşan kanlar değildi. Yalnızca halatların çevresinden bileğine değen kan lekeleri elimden ona bulaşanlardı. Avuç içine dokunmamıştım bile.

Boğazıma oturan sert yumruyla sertçe yutkundum ve omzumdan beni geriye çeken eli hissettim. "Sergei elin titriyor çekil," dedi Elroy. Omzumda duran elini omzumu öne atarak itekledim. "Çek elini," dedim dişlerim arasından.

Elini tekrar omzuma bırakmak gibi bir hata da bulunmadı. Bunun yerine, "Savaş'a ne yapalım?" diye sordu. Pascal onu öylece ormanın içinde tutamazdı. Polislerden bir şekilde kurtulduğumuzda ilk bakacakları yer ormanlık alan olacaktı. Bu yüzden onu oradan götürmeleri gerekiyordu.

Elroy benden Savaş'a ne yapmaları gerektiğinin cevabını beklerken, "Sanayiye götürün. Kimse ona elini sürmeyecek. Beni beklesin," dedim. "Belasını sikeceğim orospu çocuğunun!"

Aynı anda endişe ve korkuyu yaşarken kimsenin bu korkuyu görmemesi için çabalıyordum. Korkunun temelinde güç yatmazdı, korktuğumun anlaşılması Esin'i daha fazla açık hedef haline getirebilirdi. Bunu istemiyordum.

Esin'in ellerini bileklerinden hafifçe tutarken, ellerini iki yana bıraktığım sırada bakışlarım avuç içlerine dolan kanın nereden geldiğini anlamak isteyerek kanın çizdiği yolu takip etti. Kanın akış yönünün bilekten yukarıya doğru sürüklendiğini görebiliyordum. Sol kolunun dirseğinden başlayarak akan bir kandı. Elim dirsek içine değdiğinde kurumuş olan kandan dolayı oranın kanamasını sağlayan şeyin ne olduğunu bir türlü anlayamayarak delirdim. Savaş'ın dirsek içine elini neden sürdüğünü anlayamıyordum. Ne amaçlıyordu onu bile bilmiyordum.

Sinirlerim katlanırken, "Elroy," dedim doğrudan. Hâlâ arkamda sağ çaprazımda durduğunun farkındaydım. Yerdeki gölgesinden anlayabiliyordum. "Su getirin."

Hali hazırda yanında taşıdığı yarısı su dolu pet şişeyi almam için uzattı. Beklemeden şişeyi elinden çekip aldım ve elimdeki çakıyı ona verdim.

Şişenin kapağını hızla açıp Esin'in sol kolunun dirsek içine baş parmağımı bıraktım ve suyu üzerine dökmeye başladım. Baş parmağımla, üzerine su döktüğüm kurumuş kanı yumuşatıp neler olup bittiğini anlamaya çalıştım.

Korktuğumun başıma gelmemesi gerekiyordu. Daha önce birçok şeye imza atmıştım ama daha öncesinde hiç bu kadar işe yaramaz ve başarısız hissetmemiştim. Bir kadını, daha bu gece kollarım arasında uyuyan geleceğimi koruyamamıştım. Olmamıştı. Elime yüzüme kan bulaştırıyordum. Kan elimdeydi, yüzümdeydi. Geçmiyordu. Kokusu hep tazeydi.

Aklımın durduğunu düşündüğüm saniyelerde dirsek içindeki kesikler kendisini gösterdi. Sinyaller bir anda değişti. Şişe elimden düşerken kafamı hızla iki yana salladım. "Hayır," dedim güçlükle. "Bunu yapmadım de."

Geriye çekildim. Elroy'un da gerisinde kaldığımda söndürülen ateşlerden geriye kalan odunun çatırdama sesleri ve bıraktığı siyah dumanlar arasından Elroy'a baktım. Bakışları Esin'in dirsek içindeki sembol ile benim aramda gidip geldi. Beni bu kadar sinirlendiren ve endişeye düşüren şeyin ne olduğunu anlayamadığını biliyordum. Daha önce hiç görmediği bir sembole bakıyordu ve gözlerimdeki endişe ise bir sembolü görmenin beni nasıl bu hale getirebildiğini merak etmesine neden oluyordu.

Esin'e yaklaşıp elini dirsek içine götüreceği sırada, "Ona dokunma," dedim nefeslerim ciğerlerime yetmezken.

Elroy'un eli daha Esin'e değmeden duraksadığında, "Bu ne?" diye sordu işaret parmağıyla sembolü göstererek. Bakışları çok kısa bir anlığına sol omzuma değerken kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı ve dudakları zihninin içindekileri dökmek üzere aralandı. Hatırlıyordu. Az da olsa geçmişten bir şeyleri hatırlamıştı. Üzerinden geçen yıllar unutmasını kolaylıkla sağlayabilirken kafamı iki yana salladım. "Sırası değil," dedim ve bu sırada sedyenin taşlık zeminde sürtünerek yanımıza doğru yaklaşan tekerlek seslerini duydum. Kafamı çevirip sağ tarafıma baktığımda sedyeyi getiren görevlileri gördüm.

Ricardo Ecem'i sakinleştirmeye çalışarak geriye çekerken Ecem'in tüm dengeleri Esin'in göğsünden akan kanı görmesiyle bozulmuştu. Dizginlemesi zorlaşıyordu. Ecem hıçkırıklar içerisinde, Ricardo'nun kendisine arkasından sarılan kollarından kurtulup Esin'e ulaşmaya çalışırken Ricardo başını başına yaslayıp kulağına bir şeyler söylemeye başladı. Ecem acı içinde kafasını iki yana salladı. "Ama vuruldu," dedi acıyla ve güçsüz bir sesle. "O ölmemeli!"

Geçen her saniye hayati bir önem taşırken, öfkemi ve endişemi bir kenara bırakmaya çalıştım ve içimde yaşayan annemin ses, "Çakır," dedi. Sesi beni kendime getirmeye yetecek kadar güçlüydü.

Esin'in yanına yaklaştım ve Esin'in önünde sedyeyi yere indiren sağlık görevlilerinin önüne geçtim. Enzo'nun arkasında durmamla omuz üstünden bana baktı ve dizleri üzerinden kalkıp sol tarafa çekildi. Hâlâ eli bezi tutmaya devam ederken Esin'in yüzündeki ve çenesindeki morluğu görmemle başımdan aşağıya kaynar sular döküldü.

Sesler iç içe geçti ve geriye yalnızca Esin'in gülerken boğazından çıkardığı tatlı notaları duymaya başladım. Gülüşüne Savaş'a acı çektirirken duyacağımı bildiğim bağırışları karıştı ve Savaş'ın bağırışlarını gülüşünden söküp aldım. Elim tenine değse yanar diye korkarken bir başkasının ona bunu yapması tüm her şeyi benim için sona ulaştırsa da dayanmaya çalıştım. İçimden sürekli öfkemi ve sinirimi bir kenara bırakmam gerektiğini kendime hatırlatırken elim titreye titreye ensesine uzandım, bedenini yavaşça sandalye üzerinde yan çevirdim. Dizlerimi bükerek eğilip onu kucağıma aldım ve arkama döndüm.

Normalde iki katı ağırlığını taşıyabildiğim bedeni bir anda dünyanın en ağır yükü oldu. Kollarımdan güç gidiyordu. Gözlerini açmıyordu. Gözlerini neden açmıyordu? Kalbimde hissedebildiğim karıncalanma hissi kollarıma sıçradı ve göğsüme bir bıçak saplanmış gibi kıvrandığımı hissettim.

Enzo bezi yara üzerine bastırarak kan akışını olabildiğince yavaşlatmaya devam ederken sedyenin önünde dizlerim üzerine çöktüm. Esin'i yavaşça sedyeye bıraktığımda sağ eli karnı üzerine düştü. Bakışlarım alyansını ve ona verdiğim annemin yüzüğünü bulduğunda koyu mavi taşın üzerini örten kanı gördüm.

"Yüzük, sahibinin kanıyla yıkanır, Çakır. Bu değişmez. Bu zamana kadar üç kişinim kanı yüzüğün taşları arasına doldu. Sıradaki kim bilinmiyor. Yüzüğün son sahibi Merze'ydi ve onun kanıyla boyandı. Şimdi bu yüzüğü gerçekten karına vermeyi mi düşünüyorsun?"

"Saçma bir söylenti," dedim kutunun içindeki yüzüğe bakarken. "Ayrıca karım değil. Onun bir adı var; Esin."

Bu söylediğimle güldü. "Hiç değişmiyorsun," dedi bu durum ona keyif veriyormuşçasına. Hep bildiği Çakır olmamı seviyordu. "Hâlâ tam anlamıyla senin olmayana sahiplenme sözcükleri getiremiyorsun."

"Konuşman bitti mi?" diye sordum söyledikleri üzerine.

"Yüzüğü ona verip vermeyeceğini söyle. Küçük bir çocuk gibi heyecana kapılarak o yüzüğü karının parmağına takacak mısın?" Esin'in benim karım olduğunu söylemekten bir adım dahi geri dönmeyeceğini biliyordum bu yüzden ona Esin demesi konusunda tekrar hatırlatmada bulunmak yerine, "Takacağım," dedim. Kafasını ağırca iki yana salladı ve bunu yapmamam için gözleriyle yalvardı. "Pişman olacaksın. Bu bir lanet, anla artık. Senin saçmalık dediklerin Damian'ın oyuncağı," dedi sadece.

Yine inanmak istemedim. Tüm bunlar saçmalık dedim içimden. Bir yüzüğün laneti olamaz diye sayıkladım fakat buna rağmen bu yüzüğün ona daha fazla zarar vermesine izin vermek istemeyerek karnı üzerindeki sağ eline uzandım. Sağlık görevlilerinden birisi Enzo'nun tutmaya devam ettiği bez parçasını elinden aldı ve daha önce hazırlanmış olan steril bir parça sargıyı üzerine bastırdı.

Sağ elinin altına parmaklarımı sürükledim ve elinin tersini avuç içime bırakıp yavaşça elini kaldırdım. Yüzüğü çıkarmak için uzandım. Bu sırada kadın sağlık görevlilerinden birisi elini bileğimin üzerine bırakarak beni durdurmak istedi. "Pardon ne yapıyorsunuz?" diye sordu.

"Yüzüğü alıyorum," dedim donuk bakışlarla yüzüğe bakarak, bir yandan yüzük hakkında söylediklerini düşünüyordum. Görevlinin eli bileğimde durmaya devam ederken bileğimi geriye çektim ve kendimi onun temasından kurtardım. "Bu yaptığınız resmen..."

Baskın bir dille, "O benim karım," deyip görevliyi susturdum. Kimsenin sesine katlanabileceğimi düşünmüyordum.

Esin'in parmağından o yüzüğü çıkarıp cebime kaldırdım ve elini bir an olsun bırakmak istemedim. Sedye kaldırıldığında yavaşça ayağa kalktım ve sedye kalabalığın arasından ambulansa götürülmek üzere sağlık görevlileri tarafından sürüklenmeye başlandı.

"Polislere görünmeyeceksin. Başka birisi seni görse bile yalanlayabilmenin bir yolunu bulurum ama polislerle beni karşı karşıya bırakmayacaksın. Eğer polislere görünürsen kimse seni de çetelerini de bu işin içinden çıkaramaz. Gizlediğin kimliğin belli olur," demişti Lokman. Sedye kalabalık içine ilerlemeye başladığında adımlarımı ben atmıyormuşum gibi hissediyordum. Esin'in yüzüne bakıyordum. Savaş ona vurmuştu. Savaş ona vurma cesareti göstermişti. Aklım almıyordu.

Bir parçam Lokman'ın söylediğini dinlemem gerektiğini söylerken bir parçam bir an olsun Esin'in yanından ayrılmak istemiyordu.

Ne düşüneceğimi kestiremiyordum.

Kalabalığın arasından hızla dışarıya çıkmak üzere olan sedye üzerine hafifçe eğildim ve kolumu Esin'in başının yanına yasladım. Parmak uçlarım saçları arasına karıştı. Gözlerini açmadığını fark ettikçe görüntü değişmeye başlıyordu. Havanın soğukluğu şu anda olan soğuklukla aynı değildi. O gün Rusya'nın Yakutsk kentine vuran ve ten kavurucu bir sıcaklığı yer yüzüne bırakıyormuş gibi parlayan bir güneş vardı fakat buna rağmen dışarısı buz kesiyordu. Güneş ten kavurmuyordu, havanın soğukluğu ten yakıyordu.

Kalkması için yalvardığımı hatırlıyordum. Ağlayan iki sese karşılık onun sessizliği ağır gelmişti. Sessizliği bin defa canımı alıyordu. Söylediklerini düşünüyordum fakat onun istediğini yapabilecek gücü kendimde bulamıyordum. Yanından ayrılmak istemiyordum. Kanının aktığı yerde küçük bir kan göleti oluşmuştu ve buna inanmak istemiyordum. Bir mucizeyi hediye ettiği için bu acıyı çekmemeliydi.

Sedye kalabalık arasından çıkmadan uzanıp alnından öptüm ve ardından tutmaya devam ettiğim sağ elinin avuç içinden öptüm. Adımlarım duraksadığında eli elimden ayrıldı ve siren seslerinin sesi daha fazla baskınlaştı.

Kalabalık içinden çıkmasıyla ambulans aracına bindirilişini ve peşinden Ricardo'nun Ecem'i kalabalık dışına çıkarıp Esin'in yanına götürüşünü izledim. Ecem'in isteğinin bu doğrultuda olduğunu tahmin edebiliyordum. Ecem'in Esin'e karşı olan endişesi gözlerinden okunurken ambulans aracına bindi ve binmesiyle omuz üstümden Elroy'a baktım.

En başından beri peşimden geldiğini biliyordum. "Raina ile bir an olsun hastane çevresinden ayrılmıyorsunuz. Raina gerekirse Esin'in yanından bile ayrılmayacak," deyip bu gece kaçıncı olduğunu saymadığım diğer bir emri verdiğimde kafasını aşağı yukarı onaylar bir şekilde salladı ve bakışlarım yanındaki Enzo'ya kaydı. Ona bakmamla tamamen arkama döndüm. "Polisleri bu çemberden abimle birlikte uzak tutacak olan kişi sensin," dedim ona üstesinden gelebileceği bir görevi bırakarak. "Çevredeki güvenliği sağla ve Katastrofa çetesini toplayabileceğiniz bir alana götür. Ardından bana telefonla götürdüğünüz yerin konumunu at."

İkisinin ortasından geçip ormanlık alana ilerlediğim sırada Elroy arkadan yüksek bir sesle, "Kontrol sağlanamazsa?" dedi sorar gibi. "O zaman ne yapacağız. Bu kalabalık ister istemez dikkat çeker. Savaş'ın müttefikleri de var. Eğer onlara haber verdiyse birazdan burada olurlar. Kalabalığı kontrol altına alamayız."

"O zaman Sergei Komarov tekrar geri döndü diye haber yayın," dedim. Adımı duydukları anda geri plana kaçacaklarını biliyordum. Tek bir emrimle tüm çetelerini bitirebilirdim ve hiçbiri bu riske giremezdi.

Çok geçmeden Elroy'un neşeli kahkahasını duyduğumda bu durumun hoşuna gittiğini anlamıştım. "İşte bu!" dedi gür sesli bir sevinçle. "İşte bu!"

Arkamdan gelen adım seslerini duymamla birkaç saniyeliğine duraksadım ve peşimden gelen kişi her kimse yaklaşmasını bekledim. Sağımda duran bedene kafamı çevirip baktım. Enzo kaşları çatık bir şekilde mavi gözlerinin odağında ellerimi tutuyordu. Bakışları ellerimdeyken ellerime baktım ve yumruk olduklarını gördüm. Ellerim sinirimle kasılırken parmaklarımı serbest bıraktım ve aynı anda birbirimize baktık. "Savcılığın," dedi meraklı bir tınıyla. "Aynı anda iki karakterde yaşayamazsın, Sergei. Geri döndüğün bilinirse en başta, lider olarak seni görmek isterler. Katastrofa'nın başına geçmek zorunda kalırsın. Yönetimi tekrar eline alırsın ve artık kendini gizleyemezsin. Herkes kim olduğunu bilir."

Bildiğim şeyleri bana anlatıyordu. Bu yüzden yalnızca kaşlarımı çatarak, "Bitti mi?" diye sordum.

Kafasını iki yana sallayarak bitmediğini ifade etti. "Bu kararından emin misin?" dedi asıl soruyu yönlendirerek.

"Hiç olmadığı kadar." Tek bir cümlem ona yettiğinde dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm meydana geldi ve elini kaldırdığında elimi eline vurdum. Ellerimiz birleştiğinde beni kendine doğru çekip sırtımı sıvazladı. "Aramıza hoş geldin... Yeniden," dedi ve teması kısa kesip geriye çekilmemle ellerimiz ayrıldı. Kafamı aşağı yukarı belli belirsiz sallamakla yetindim.

Daha fazla konuşmadan Enzo arkasına dönüp kalabalık içine ilerlediğinde önüme dönüp ormanlık alana doğru ilerledim. Araçlar ormanlığın içinden geçen yol içine park edilmişti. Pascal çoktan Savaş'ı sanayiye götürmek için yola çıkmış olmalıydı.

Kalabalığın arasından geçip ormanın içine girdiğimde üç dakikalık bir yürümenin sonunda araçlar göründü ve araba anahtarlarını cebimden çıkardım. Düğmeye basıp araçlar arasından bana ait olan aracın farlarının ışıklarının yanarak kendisini belli etmesini sağladım ve arabama doğru ilerledim. Arabanın arka kapısını açıp daha öncesinde koltuğun üzerine bıraktığım tabancaya uzandım ve belime yerleştirip kapıyı kapattım. Sürücü koltuğunun kapısını açıp araca bindikten sonra emniyet kemerini takmadan doğrudan anahtarı kontağa takıp çevirdim ve kapıyı kapattım.

Öfkemi bir şeylerden çıkarmam gerekiyordu ve bunu doğrudan Savaş'ın üzerinde yapacaktım. Esin'in koluna bıçakla o sembolü kazımıştı. Bunu yaptığı yetmezmiş gibi Esin'e hem yumrukla hem de silahla vurmuştu. Yüzündeki morluklar gözlerimin önüne geldikçe gözlerimi kanın bürüdüğünü hissettim. "Öldün sen orospu çocuğu!" dedim daha fazla dayanamadan bağırarak. Elimi sertçe direksiyona vurdum. "Öldün!"

Ellerim direksiyona tutundu ve gaza asıldığımda ormanlık alanın dışına doğru aracı sürdüm. Bu sırada sağ elimi direksiyondan çekip cebimden telefonu çıkardım. Parmaklarım telefonu avuç içimde, parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sertçe sıktı. Elimde Esin'in kanı vardı.

Düşüncelerimi her şeyin üzerinden çekmek isteyen bir yanım vardı. Savaş'ı düşünmek bana öfke veriyordu ve Esin'i düşünmek ise bana korku ve acı bırakıyordu.

Acıya rağmen hâlâ bir şeylerin farkındaydım. Sorumluluklarım vardı ve bu sorumluluklar içinde belki de her şeyimi kaybediyordum; bu dayanılır gibi değildi.

Telefon ekranını kendime doğru çevirdim ve arama rehberine girip Lokman'ın isminin yazdığı kısma tıkladım, telefonunu çaldırmaya başladım. Polislerle neler olup bittiğini daha net anlatabilecek tek kişi oydu ve yardım edebileceğine inanıyordum. Şu anda savcılığımı tehlikeye atmış bir durumda değildim çünkü dediği gibi polislere görünmemiştim ama yine de haberlerine ihtiyacım vardı.

Lokma'nın telefonu çalıyorken telefonu tutan elimi direksiyona bıraktım ve üçüncü çalışında telefon açıldığında Lokman'ın hattın diğer ucundan bağırarak, "Sen ne biçim bir adamsın!" dediğini duydum. Sesi kalın bir tonlamada öfke püskürtüyordu. Arkadan gelen siren seslerini ve boğukta olsa kalabalıktan gelen konuşmaları duyabiliyordum. Daha çok polislere yakın bir konumda olmalıydı.

Onu bu kadar fazla sinirlendiren şeyi anlayamazken ona göre daha sakin olmaya çabalayarak, "Ne demek istiyorsun?" diye sordum çatık kaşlarla. "Açık ol."

"Sokturtma lan açığına! Bunca insanı polisin radarından nasıl çıkaracağımı anlat. En az üç yüz kişi var burada. Koca araziyi doldurmuşlar. Senin az dediğin bu mu!" dedi hiddetle. "Bitti her şey. Polis destek ekip çağırdı. Hiç değilse yarısının acilen, kaçarak alandan ayrılması lazım. Olay büyümeden bu yapılmalı."

"Enzo yapması gerekeni biliyor."

"O kim amına koyayım."

"İtalya'nın çete lideri."

Burnundan aldığı keskin nefesi duydum. "Siktir git," dedi küplere binerek. "Duydun mu lan beni! Siktir git!"

Sessizleştim. Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden önce ben telefonu kapatmak üzere telefonu kendime çevirdiğim sırada, "Kapatmayacaksın!" dedi kesin bir dille. Ne zaman telefonda konuştuğumuz zaman sessizleşsem kapatacağımı biliyordu. "Abinim lan ben senin. İyiliğini istedikçe sen kendini bir şekilde belanın içine atıyorsun. Küçükken dayımın yanına gideceğim diye tutturmasaydın... Tüm bunlar olmayacaktı. Sen ne yaptığının farkında mısın? Elindeki gücü sikmişim, Çakır! Ben acaba bugün kardeşimin başına ne gelecek diye her gün deli olmak istemiyorum!" dedi. Öfkeyle başlayan cümlesi sonlara doğru titreyen bir sese dönüştü fakat yine de öfkesi azalmadı.

Bu zamana annemden sonra benimle en fazla ilgilenen kişi Lokman olmuştu. Rıdvan'a göre daha sakin bir kişiliği varmış gibi görünse de o da benim gibiydi. Hep içinde öfkesi vardı fakat benim gibi bunu göstermiyordu. Gizliyordu.

Onu yormayı sevmiyordum. Aile yemeğine katılmamı söylediğinde bile ikna etmekle uğraşmaması içim kabul etmiştim. Onu rahatlatmak adına, "Başıma bir şey geldiği filan yok," dedim karanlık yol üzerine bakarken. Bakışlarım çok kısa bir anlığına Esin'in kanın olduğu ellerimi bulduğunda nefesim dudaklarımda titredi. Titreyen nefeslerimi sesime yansıtmadan asıl konuya girdim. "Şu an az çok çetelerin kontrol altında tutulup tutulmadığını bilmem gerekiyor ve fazladan araya katılan çeteler oldu mu?" Savaş'ın kimseye önceden bu haberi vermediğini umuyordum.

Sorduğum soruya cevap vermek yerine, "Kes lan!" dedi direkt. "Kimliğini yakacaksın! Savcılığını yakacaksın, senin burada girdiğin derde bak! Düzgün bir hayat yaşa dedikçe, yok illa da götümü beladan ayırmayacağım diye tepiniyorsun!"

"Ne istiyorsun!" dedim öfkeyle gerilirken.  "Her şey için çok geç. Ben yıllar önce bu yola girdim! Yıllar oldu, artık anlaman gerekiyor. Hiçbir zaman savcı olmak istemedim. Savcıyken bile arkamı toplayan senken rahatlarsın..." Duraksadım ve burnumdan aldığım keskin nefesi ciğerlerime doldurdum. Büyük haberi vermeden önce gözlerimi birkaç saniyeliğine yumup araladım, "Artık düşünmene gerek yok. İstifamı vermeyi düşünüyorum...Bu iş çok uzadı."

Kendisine düşünme süresi bile vermedi. Duydukları ona şoka uğratmış olmalıydı ve devamında şaşkın ve sinirli bir sesle, "Ne? Ne?" demesi bu söylediğime hazırlıksız yakalandığını açıkça belli ediyordu. "Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Savcılığı bırakırsan ne bok yiyeceksin beyinsiz asker!"

"Başlama yine," dedim kaşlarımı daha fazla çatarak. Orman yolu üzerinden çıkmamla direksiyonu sağ tarafa kırdım ve sanayiye doğru yola çıktım.

"Yalan mı!" dedi kısık ama baskın bir dille. "Beyinsiz askersin."

Uyarıyla, "Lokman," dedim susması için.

"Abi diyeceksin... Şimdi beni iyi dinliyorsun, Çakır. Karın bu haldeyken yanında olamamanın tek suçu Sergei kimliğin. Şu kimliğinden kurtul. Hepsinden geriye çekil. Bak eğer güç manyağıysan savcıyken de güçlü olabilirsin. Adalet..."

Ne zaman bir Uygaroğlu adaletten bahsettiğinde tüm öfkem patlıyorken yine aynısı oldu. "Sikerim adaletini!" dedim hiddetle. "Duydun mu lan beni! Sikerim adaletini! Adaletiniz kime sahip çıkıyor? Söyle bana, Fakire fukaraya sahip çıkıyor mu? Uygaroğlu kimliğine bak. Herkes çıkar için işini yapıyor. Yıllarımı yardıma ihtiyacı olan insanlar için adadım ama gel gör ki siktiğimin Akgün Uygaroğlu her şeyi tepeme yıkmak için fırsat kolluyor. Bunun için yıllarımı verdim anlıyor musun? Önüme taş koyulması için mi ben tüm gücümü yarıda bıraktım!"

"Uslanmaz bir piçsin," dedi sesi daha fazla titrerken. Öfkeyle nefeslerimi solurken direksiyondaki elimi kaldırıp gözlerimi ovdum ve gözlerimin üzerini örten karanlığa odaklandım. Kan elimde kurumuştu. Elimi tekrar direksiyona bıraktığım sırada, "Sadece," dedi anlayış beklercesine. "Abin olarak bana emanet kalan sana sahip çıkmaya çalışıyorum."

Bakışlarım yol üzerinde donuklaştığında, "Ne saçmalıyorsun?" dedim az önce hiddetle konuşam ben değilmişçesine kısık çıkan sesimle.

"Biliyorum amına koyayım!" dedi tüm yaşananlara karşı acıyla bağırarak.

"Neyi?" dedim aklıma gelen ilk fikri reddetmek isteyerek.

"Neyi bildiğimi çok iyi biliyorsun. Anlamazlıktan gelme, Çakır." Biliyor olamazdı. Anlaması imkansızdı. O da benim gibi çok küçüktü. Lokman her zaman zeki bir çocuk olmuştu ama bunu anlaması çok zordu.

"Ne demek biliyorum?" dedim kalbime taş otururken.

"Biliyorum işte amına koyayım, biliyorum!"

"Ne zamandan beri biliyorsun?" diye sordum hızla.

Bana bir itiraf sunarak, "Siz eve döndüğünüzden beri," dediğinde duraksama ihtiyacı hissettim. Zihnimde büyük bir patlama yaşanıyordu. "Bunca zamandır," dedim kelimelerimin üzerine basarak. "Bildiğini neden benden sakladın?"

"Acına ortak sevmediğini biliyordum," diye cevapladı. "Senin gibi bende kendi köşemde acımı çektim. Babamın bildiğimi bilmemesi de gerekiyordu."

Her şeyi geçtim. Merak ettiğim tek bir şey vardı. "Bunu nasıl öğrendin?"

"Salak mıyım ben?" dedi soran bir sesle. Kötüleşmişti. Sesi zayıflamıştı. Arkadan konuşan bir polis memurunu duydum fakat sesi siren seslerine karışınca ne söylediğini anlayamadım. Lokman polis memuruna, "Bekletin," dedi sadece. Ardından tekrar bana odaklandığını söylediklerinden anladım. "Türkiye'ye döndüğünüz ilk gün anladım. Devamında seni gözlemledim ve o an cevabı aldım. Gözlerinin ışığı gitmişti. Benimle bile konuşmuyordun, gemilerinle bile adam akıllı oynamayı bırakmıştın. Tüm gün bahçeye geçip öylece oturuyordun, kafanı kaldırıp bulutlara bakıyordun," dedikten sonra nefesinin titreyişini duydum. Ne durumda olduğunu çözemezken, "Bu yaşımda bile o halin gözlerimin önüne gelince bitiyorum lan. Omuzlarından tutup seni saatlerce sarsıp kardeşimi bana geri ver diye yalvarmadığım kaldı. Onu da yakında yapacağım," dedi güçlükle. Ciğerleri sıkışıyor olmalıydı.

İçimde tık olmazken dudaklarımı birbirine bastırdım ve uzanıp arabanın camını açtım. Bu kadarı fazla ağırdı. Onun bunları söylemesiyle gözlerimin önünde silik bir anı belirdi.

Bu sefer her zamankinden farklı olarak bahçede otururken kucağımda Zeren vardı. Onunla gökyüzünü izliyordum çünkü gökyüzü o gün daha fazla annem gibi hissettiriyordu. Bulutlar pembeye boyanmıştı. Pembe bulutların arasına beyazlar ve gökyüzünün mavisi karışmıştı.

"Görüyor musun bulutları?" diye sormuştum Zeren'le konuşmaya çalışarak. Daha bir aylık bile değildi. Beni anlayamadığını biliyordum. Onu koltuğun üzerinde uyurken yanıma almıştım. Akgün Bey'in bunu yaptığım için bana kaşlarını çatacağını ve diğerleri yapsa kızmayacağı bir şey için bana kızacağını bilsem de umursamamıştım.

Akgün Bey bizi fark edene kadar Zeren'le öylece gökyüzünü izlemeye devam edeceğimi kendi içimde bir kural olarak koymuşken, arkamdan bana doğru yaklaşan adım seslerini duydum. Omuz üstümden hafifçe arkama baktığımda Akgün Bey'i görmeyi beklerken bunun yerine karşımda Lokman'ı buldum. Elinde gemilerimden biri vardı ve çıplak ayakları, çimlerin üzerinde bana doğru gelirken ona baktığımı fark etmesiyle duraksamıştı.

Kaşlarımın çatıklığına bakan gözlerinde benim aksime tatlı bir yumuşaklık vardı. "Yanınızda oturabilir miyim?" diye sormuştu. Sanki ona da öfkeliymişim gibi hiçbir şey söylemeden önüme dönüp onu arkamda bırakmıştım ve gökyüzüne bakmaya devam etmiştim.

Lokman'ın adımları yanıma yaklaştıkça yaklaştı. En sonunda sol tarafımda durdu ve yavaşça yanıma oturup ayaklarını öne uzattı. Kucağına gemiyi bıraktığında eli uzanıp Zeren'in başının üzerine gitti. Parmakları Zeren'in belli belirsiz görünen sarı saçlarına sürtündü. "Onu seviyor musun?" diye sordu bana. O zaman neden bunu sorduğunu anlayamamıştım, öylesine bir soru olduğunu düşünmüştüm ama şimdi düşününce öylesine bir soru değildi.

"Seviyorum," diye yanıtlamıştım. Ardından onun söyleyeceğimden bir anlam çıkaramayacağını düşünerek kendi kendime, "Onun bir suçu yok," demiştim.

Onun bir suçu yok...

Aslında yedi yaşımdan önce de çok sakin bir çocuk değildim. Öfke hep benimleydi fakat o zamanlarda öfkeli olsam bile gülebiliyordum. Kahkahalar atabiliyordum, abilerimle oyun oynarken gülme krizlerine girebiliyordum. Kışkırtılmadığım sürece çok fazla sinirim olmazdı ama yedi yaşımdan sonrasında öfkem herkese karşı belirir olmuştu. Tüm duygularım anlamını yitirmişti. Bunun yerine yaşananlara karşı öfkem birikmişti. Tüm bu yaşananların sebebi olarak gördüğüm Tanrı ise benim için ölmüştü.

Yedi yaşındaki bir çocuğun düşünmemesi gerekenleri düşünmüştüm. Sana ne yaptım, Tanrım? Diye defalarca sormuştum fakat bir türlü cevabını alamamıştım.

Şimdi de bundan farksız değildi. Hâlâ cevabını alamamıştım. Sana ne yaptım Tanrım? Esin'e neden bunları yaşattın? Bana olan sinirini canımı yakabilecek olan tek bir şey üzerinden mi çıkarıyorsun?

Soğuk hava az da olsa beni kendime getirirken trafiğin en az yoğunlukta olduğu yola saptım. "İstediğin kadar beni sars," dedim kafamı çevirip camdan dışarıya baktığım sırada. Yüzüme buz çarpmış gibi hissediyordum. Bir anda soğuk havanın dikenleri olmuştu. "Benim için çok geç. Böyleyim, artık değişemem."

"En çok bu beni kahrediyor," dedi zayıf düşmüş gibi. "Kardeşimi böyle bilmek beni bitiriyor. Beceriksizmişim gibi hissediyorum. Seni normal bir hayatın içine ittiremiyorum. Belki dedim; evlenince tüm bunları geri planda bırakır fakat... O bile işe yaramadı. Aksine, bu dünyanın içine daha fazla girdin."

Daha fazla bu konuları konuşmak istemiyordum. "Şartlar bunu uygun gördü," dedim buz gibi bir sesle. Yılların meseleleriydi. Otuz dört yaşıma girmeme saatler kalmıştı ve ben gelmiş geçmiş en kötü doğum gününü yaşıyordum. Esin'in yüzü ve göğsünden akan kanlar gözlerimin önüme geldikçe her şeye karşı olan inancım azalıyordu. Artık kendime karşı inancım da yoktu. Onun karşısına çıkmaya gücüm olur mu onu bile bilmiyordum. Gözlerinin içine bakarak seni koruyamadım nasıl diyecektim? Gözlerinin içine bakacak gücü bile kendimde bulamazdım.

Her zaman yaptığını yaptı ve "Kabul et, Çakır," dedi üzerime gelerek. "Onunla yan yana uyumayı sevmiş gibi görünüyorsun. Sen seninle aynı odada uyuyan birisine bile katlanamayan bir adamsın ve ona onunla yan yana uyumayı sevdiğini söyleyemeyecek kadar korkaksın... Aslında konu, sevebileceğin bir kadın olursa hep korkak kalacak gibisin."

Üzerime sinen Esin'in parfüm kokusuyla onunla uyuduğumu doğrudan anlamıştı ve bu konuyu değiştirmeye çalışmam ona gereken cevabı vermişti. Şimdi se üzerime geliyordu ve buna alışkındım. Sözleriyle bana bir şeyleri itiraf ettirmeye çalıştığının farkındaydım ve her ne kadar farkında olsam da eninde sonunda benden istediği itirafı alıyordu fakat bu sefer istediğini benden alamayacaktı. "Aşık değilim. Aşık değilsem itiraf edeceğim bir şeyim yok demektir," diye karşılık verdiğimde arkamda dolandı ve elini ensemde kaydırarak öne eğildi. Kafasını çevirip bana baktığında önümdeki televizyonun siyah ekranından öylece onu izliyordum.

"Şimdilik," dedi yüzüme doğru, kısık bir sesle.

Daha bu sabah ona bu konuyu açmıştım. Son zamanların her zamanki halinde davrandı. Garip davranışlarına alışmıştım. Her günü aynıydı.

Zihnimi ondan ve onun söylediklerinden uzaklaştırdım. "Uzatmayacağım," dedim sabit bir sesle. "Yalnızca durumu kontrol altında tutmaya çalış."

"Kaç oğlum," dedi damarıma basmaya çalışarak. "Sen hep buydun. Bir şeylerden kaç. Ne zaman kaçtığın şeye toslayacaksın görelim."

Telefonu kapattım. Damarıma basmayı başaramamıştı fakat damarlarıma ağırlık vermişti. Üzerime çöken derin bir ağırlık vardı. Bunu sevmemiştim.

Telefonu koltuğun üzerine bıraktım ve vitesi öne atıp hızı arttırdım. Yaklaşık yarım saatte ulaşabileceğim yolu kestirmeden giderek ve hız yaparak on beş dakikada gittim. Arabanın sanayinin girişine yaklaşmasıyla fren yaptım ve kafamı çevirip sanayinin girişine baktım. Lastiklerin sürtünmesiyle birlikte sesi alıp sanayinin önüne çıkan Pascal'ın adamlarıyla karşı karşıya geldim. Aracın plakasına bakmalarıyla gelen kişinin ben olduğumu anladılar. Sergei Komarov'un baş harfleri plakadaydı ve sayı olarak 170 yer alıyordu. Bu onların ben olduğumu anlamasını sağlıyordu.

Gelen kişinin ben olduğumu anlamalarıyla yeniden sanayinin içine girdiler. Arabadan inmeden önce koltuğun üzerine bıraktığım telefona uzanıp pantolonumu ön cebine kaldırdım ve anahtarı kontaktan çıkarıp cebime attım. Kapıyı açıp araçtan indim. Kapıyı ister istemez sertçe kapattım ve elim belimin arkasındaki tabancaya uzandı.

Tabancayı belimin arkasından çekip aldığımda önüme bakarak şarjörü çıkardım ve şarjörün doluluğunu kontrol edip şarjörü sertçe haznesine ittirdim. Sanayinin iki kişinin ancak geçebileceği boyutta açık bırakılan sürgülü demir kapısından içeriye girdim.

İçeriye girmemle Savaş'ın yere öylece bırakılmış olan bedenini gördüm. Çok kısa bir anlığına etrafa göz gezdirdiğimde her yerin birbirine girmiş olduğunu gördüm. Araçlar perte çıkarılmıştı. Yerde cam kırıkları ve üç parçaya bölünmüş bir şarap şişesi vardı.

Savaş'ın bana dönük olan bedenine baktığımda açılıp kapanan gözlerinden yarı baygın bir şekilde olduğunu fark ettim. İki defa üst üste vurulan kolu yukarıda kalırken diğer kolunun üzerine ağırlığını vermiş bir şekilde beton üzerindeki ıslaklığa hapsolmuştu. Vurulan kolu yeni sarıldığı anlaşılan beyaz bir sargıyla sarılmıştı. Kan akışı önceden durdurulmuş olmalıydı çünkü şu anda kolunda yoğun bir kan akışı yoktu.

Pascal onu öylece yere bırakacak kadar umursamaz olan tavrını takınmıştı. Pascal'ın nerede olduğuna bakınmama gerek yoktu. Odağım Savaş üzerinde olsa da Pascal'ın bedeni gördüğüm alan içerisinde geri plandaydı. Çok geçmeden odağımı Pascal'a çevirdim. Savaş'ın solunda kalan, siyah spor arabanın kaputunda oturarak sigara içiyordu. Siyah kıvırcık saçları alnına dökülmüştü ve saçlarından akan su damlaları esmer teninde kayıyordu. Kafasını su dolu bir kovaya daldırdığını anlamak çok zor olmamıştı. Garip alışkanlıkları vardı.

Bakışlarımız kesiştiğinde dudağının kenarı kıvrıldı ve sigarayı dudakları arasından alıp sigaranın ucuyla yerde yatan Savaş'ı işaret etti. "Avın," dedi bir hediyeyi sunar gibi.

Üzerimdeki montu çıkarıp sol tarafıma uzattığımda çok geçmeden Pascal'ın adamlarından biri tarafından mont elimden alındı ve üzerimde beyaz bir tişörtle kaldım. Pascal kaşlarını kaldırmış bir şekilde bakışlarını üzerime diktiğinde dudakları arasından etkilendiğini belli eden uzun bir ıslık koptu, ardından, "Gay olmaman benim için çok üzücü, Sergei," dedi her zamanki esprisini yaparak. Baştan aşağı beni süzdü ve en sonunda gözlerimin içine baktı. "Beni öldürmeyeceğini bilsem, şu anda üzerine atlayabilirdim."

Duygusuz ve boş bakışlarla, bana bakan gözlerine bakmaya devam ettim. Sadece gözlerime odaklanmışken, silahı doğrudan sol bacağının sağına tutup ateş ettim. Susturucudan çıkan tiz ses ve arabanın kaputuna saplanan merminin çıkardığı ses Pascal üzerinde hiçbir etki bırakmadı. Korkmak yerime kafasını geriye atarak güldü ve bacaklarını açıp ellerini bacaklarının arasında bıraktığı boşluğa bastırdı. Gülmesi dindiğinde başını eğip bana baktı. "Saymayı bıraktım," dedi göz kırparak. İndirmediğim silahı bu sefer ellerine tuttuğumda direkt bunu fark edip ellerini hızla belinin arkasına gizledi. "Sadece şaka yapıyordum, Sergei. Hiçbir şekilde şakadan anlamıyorsun," dedi sitem ederek. Dudağının kenarı kıvrıldı. "Biz seninle böyle yaparsan nasıl anlaşacağız."

Silahı indirdim. "Bir daha bana o gözlerle bakarsan bu sefer kurşunu bilerek yakın noktalarına sıkmam, bizzat kafana sıkarım," dedim anlaşılır bir şekilde. Umursamaz bir tavırla omuz silkti ve kaşlarıyla Savaş'ı işaret etti. "Asıl oyuncağın orada patron," deyip belinin arkasında gizlediği ellerini öne çıkardı ve parmakları arasında dumanının havaya karıştığı sigarasını dudakları arasına bıraktı.

Bakışlarımı üzerinden çekip Savaş'a baktım. "Su getirin," dedim bu sırada. Pascal'ın adamlarından birisi sanayinin arka tarafına doğru ilerlediğinde ellerimi kaldırdım. Ellerimde Esin'in kanı vardı. Savaş'ın kanıyla onun kanını kirletmeyecektim. O iki kanın bulaşması bile kendimden nefret etmem için yeterliydi.

Sinirim katlanırken Pascal'ın adamı elinde su dolu bir cam sürahiyle yanıma yaklaştı ve silahın da ıslanacağını umursamadan, "Ellerime suyu dök," dedim emir vererek. Ellerimi daha fazla öne uzattım ve Savaş'tan bir an olsun bakışlarımı çekmeden elime dökülen su ile kanı temizlemeye başladım. Tırnaklarımla kanı kazıya kazıya tenimden sildim. En sonunda, "Yeter," dedim suyu çekmesi için. Adam geriye çekildiğinde ağır adımlarla Savaş'a doğru yaklaştım.

Savaş'ın yavaşça açılıp kapanan göz kapakları arasından mavi gözlerinin odağı bendeydi. Ona yaklaştığımın farkında olsa da kaçacak gücü yoktu ve bunu bilmesine rağmen kendisini geriye çekmek gibi bir çabaya girdi fakat ne kadar çabalasa da kolu bedenini geriye ittirecek gücü kendinde bulamadı.

Aramızda bir adımlık mesafe kaldığında gölgem üzerine düştü ve üzerini örten karanlık çarşafa karşılık geriye kaçmak için çabalamayı bıraktı. Kaçmak için şansı yoktu ve geçte olsa bunu anlaması onu durdurmuştu.

Önünde yavaşça yere çöktüm. Ellerimden damlayan damlalar gözlerinin önünde yere düştü. "Tavsiyem dokunmaman," dedi Pascal sol tarafımdan. Fikirlerini kendisine saklayamaması sinirlerini bozarken asıl öfkeyi bana veren Savaş'tı. "Attığın bir yumrukla ölür bu, en iyisi iyileşmesini bekle. Ondan sonra sinirini istediğin kadar çıkarabilirsin. Hem öfkeni biriktirdiğinde daha sert oluyorsun bence... Dürüst olayım; kaslarını kasılırken izlemeyi seviyorum, yavrum."

Kaşlarım çatıldıkça çatıldı ve ellerim yumruk oldu. Silah avuç içimde kasılırken, Savaş'a bakan gözlerini üzerindeki çekmeden, dişlerim arasından, "Pascal," dedim uyarıyla. Daha fazla bana yavşamaya devam ederse namluyu ağzının içine sokup ateş etmeme kimse engel olamazdı.

"Sustum," dedi Pascal eğlenen bir tavırla. Çenem nefretle ve öfkeyle kasılırken elim Savaş'ın saçlarına uzandı. Saçlarını avuç içimde sıkıştırdım, kafasını kaldırıp bana bakmasını kolaylaştırdım. Gözlerimin önünde Esin'in dirsek içine bıraktığı sembol geldi. Gözlerimi sakinleşmek isteyerek yumdum ama bu yalnızca boşa çırpınmak oldu. Sert bir sesle, "Bunu yapmadım de," dedim içten içe yalvararak. Yumduğum gözlerimi araladım. Saçlarını parmaklarım arasında daha sert bir şekilde sıkıştırdım ve saçlarının çekiştirmesiyle canının acıdığını yüzünü buruşturarak belli etti. "Yapmadım de!" dedim bu sefer bağırarak. "Yapmadım de orospu çocuğu yapmadım de!"

Konuşacak gücü kendinde bulamayan dudakları kıvrıldı ve dudaklarında iğrenç bir sırıtış gördüm. Bu cevabı almama yeterken kafasını sertçe yere bıraktım ve çöktüğüm yerden kalkıp üsten üsten ona baktım. Bana bakarak sırıtmaya devam etmesiyle öfkem daha fazla harlandı. Nefeslerim sinirimle ciğerlerime dolarken, çenemin kasılışıyla birlikte ayağımı sertçe yüzüne geçirdim. Attığım tekmeyle yüzü arkaya doğru çevrildi ve geç gelen acı haykırışı sanayi içerisinde yankılandı. Dudakları arasından süzülerek akan kanın saç diplerine doğru ilerleyişini gördüm.

Kafasını bana doğru çevirdiğinde tekrar yüzüne bir öncekinden daha sert bir tekme attım ve tekrar bana bakmasına fırsat vermeden üzerine çıkıp kafasını iki yandan tutup yere sertçe vurdum. "Öldüreceksin," dedi Pascal arkadan araya atlayarak. Dişlerimi sıktım. "Ölecek zaten," diye karşılık verdim ve silahı sağ tarafıma; sanayinin giriş kapısına doğru fırlattım.

Şimdi öldürme.

Silahın sürüklenişini duyan kulaklarım bu sefer Savaş'ın kemiklerinden gelen kırılma seslerini duymak istedi. İsteğimi bastırmadan yumruğumu Savaş'ın yüzüne sertçe geçirdim. Yumruğumu geçirmemle çenesinden gelen kırılma sesi yeterli gelmedi. Gözleri tamamen kapanana kadar ve nefes alış-verişlerini duyamayacağımı bir duruma gelene kadar yüzüne attığım yumruklarla kemiklerini parçaladım. Başı atığım her yumrukla iki yana savrulup durdu. Dudakları arasından akan kan yüzüyle birlikte attığım her yumruğun tenine çarpması sonucu ellerimin üzerini kan içinde bıraktı.

Adrenalin göğüs kafesimi patlatırken uzanıp yakasından sertçe tuttum. Bilinci hâlâ onunlaydı ama gözlerini açamıyordu. Kafasını hafifçe omzuna yatırdığında başının geriye düşmemesi kendinde olduğunu bana kanıtlarken, "Neden!" dedim acıyla haykırarak. "Neden yaptın lan! Neden, neden!"

Yumruk yaptığım sol elimi yere bastırdığımda kafamı sertçe kafasına vurdum bu kez de. Başı geriye düştü ve o anda boğazına gelen kanla öksürdü. Kendime doğru çekip başını dikleştirdim ve o anda dudakları arasından belli belirsiz söylediklerini duydum. Söylemeye çalıştığı şeyin merakı beni durdurmaya yetti. Kulağımı yüzüne doğru yaklaştırdığımda, "Canım," dediğini duydum ve devam etmek için kendisini zorladı. Dudakları arasından akan kan çenesinden süzülerek gömleğinin kırmızısına karışmaya başladı. "Canım yanarsa," deyip bir kısmını tamamladığında yere bastırdığım sol elimi çekip boynunu boğazladım ve geriye çekilip ona baktım. "Hızlı ol lan!" dedim sertçe ve öfkeyle. Elimi boynundan çekip tekrar kulağımı yüzüne yaklaştırdım. "Canını yakarım demiştim."

Canım yanarsa canını yakarım, Sergei...

Yüzüyle karşı karşıya geldiğimde yakasından tutan elimle onu kendime daha fazla çektim ve sırtını dikleştirdim. "Sen," dedim yüzüne doğru fısıldayarak. Gözlerim güçlükle bana bakan gözleri üzerinde dolandı. "Canımı yakmadın. Direkt canımı öldürmek istedin." Yakasını bırakıp, dirseğimin tersiyle kafasına vurmamla başı sertçe beton zemine çarptı.

"Bu ağırdı işte," dedi Pascal tekrar araya atlayarak. Omuzlarım hızla inip kalktı ve Savaş'ın bayıldığına emin olduğum bedenine bakmaya devam ettim.

"Viski var mı?" diye sordum tekrar yumruk atmamak için sıktığım ellerim arasından. Kafamı toparlama ihtiyacı hissediyordum.

Pascal iç çekti. "Depomuz kısıtlı. Yalnızca bira var," diye cevapladı. "En iyisinden şarap varmış da bu içmiş olmalı." Yerdeki kırık şarap şişesi parçalarından varsayım yapıyordu.

"Hangi zevksiz bira içiyor?" dedim söylenerek.

"Savaş," dedi sadece.

Ağırlığımı vermeden, dizlerimle yalnızca üstünde durduğum Savaş'ın hareketsiz bedeni üzerinden kalktım ve geriye çekilip arkama döndüm. Daha ben söylemeden Pascal cebinden sigara paketini çıkarıp bana fırlattığında paketi havada yakaladım ve içinden bir dal çıkarıp dudaklarım arasına bıraktım. "Sikeyim böyle işi," deyip Savaş'a baktım ve ayağımın ucuyla sertçe omzundan dürttüm. Yaşayıp yaşamadığını kestiremiyordum. Kafasına üst üste sert darbeler indirmiştim ve bu yaptığımla nasıl bir hasara sebep olduğumu bilmiyordum. Hafızası bozuk bir adama karşılık asla yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım ve bana asla yapmaması gereken bir şeyi yaparak bedel ödemeye razı gelmişti.

Pascal'a baktım. "Ölmüş olmasın?" dedi Pascal soran gözlerle Savaş'a bakarak. Sigara paketini alması için yeniden ona fırlattım ve paket kucağına düştü. "Hareket etmiyor... Neyse öldüyse öldü. Stres topu olarak İlker'i kullanırız."

"O nerede?" diye sordum hazır konu İlker'e gelmişken. İlker benin gerçek kimliğimi biliyordu ve ona gerçek kimliğimi söyleyen bendim. Savaş'ın yanında ona yardımcı olabilmesi için yer alıyordu.

"Arka tarafta. En son masanın arkasındaki boruya kelepçelemiştim onu. Şimdi kafasını o boruya vuruyordur orospu çocuğu. Ricardo'nun onu bok çuvalına sokacağını çok iyi biliyor," diye yanıtladı. "Ne dersin? Bu sefer hangi hayvanını bize getirir? Tercihim yılan."

Pantolonumun cebimden zippo çakmağı çıkarıp tek hareketimle kapağı açtım ve ateşi sigaranın ucuna tuttum. "En kötüsü hangisiyse onu getirsin," dedim gözlerim kısılmış bir şekilde Pascal'ın gözlerinin içine bakmaya devam ederken. Ardından, "İlker'e sordun mu?" diye sordum. Sigaranın ucundan duman çıkmasıyla çakmağı cebime kaldırdım.

Pascal'ın eli boynuna uzandı ve boynunun arkasını kaşıyarak, "Neyi?" dedi sorar gibi.

"Ecem'e bir şey yapmış mı?" Açtım sorumu. "Karımın yanındaki sarışın kadından bahsediyorum," diye ekledim.

Düşünceli bir şekilde, "Sordum," dedi bakışları tekrar Savaş'a kaydığında. "Gitmiş kızın boynuna kapaklanıp boynunu ısırmış veya emmiş. Öyle bir şey olmuş. O da tam anlayamamış."

Kafamı çevirip Savaş'a baktım. Hali hazırda yerinde sayan öfkem, Ecem'e de dokunduğunu öğrenmemle tekrar harlandı ve nefretle yaralı yüzüne bakarak iki defa kurşun yemiş olan yaralı koluna sertçe vurdum. "Piç," dedim. Boğazından zayıf bir inleme döküldüğünde ikinci defa aynı noktaya sertçe vurdum fakat bu yine de yeterli gelmedi. Kendisini cenin pozisyona getirirken direncinin düşündüğümden daha fazla olduğunu fark ettim.

Yan duran bedenini omzundan geriye iterek sırt üstü durmasını sağladım ve üzerine çıkıp dizlerim üzerinde, bedenini bacaklarım arasına bıraktım. "Yarım bırakılanı tamamlayalım," dedim dişlerim arasından keskin bir nefes alarak.

Türkçe konuşmaya başlamamla, "İngilizce konuş," dedi Pascal. Kaputun üzerinden kalkıp yanıma yaklaştı ve siyah spor ayakkabıları görüş açıma girdi. "Türkçe anlamıyorum. Yani az çok bir şeyler anlıyorum. Mesela... 'Nasılsın yavrum?' Bu tarz şeyleri biliyorum." Nasılsın yavrum derken tekrar bana yürüdüğünü açıkça belli ettiğinde, "Yavşama piç!" dedim direkt. "Savaş'tan sonra sinirimi senden çıkarmamı istemiyorsan daha fazla konuşma."

Talepkâr bir tınıyla, "Nasıl çıkaracağına bağlı," dediğinde kafamı sertçe çevirip hafifçe başımı kaldırdım ve sinirle ona baktım. Gözlerimde her ne gördüyse, "Şaka," dedi tek kelimeyle. Dudaklarında gergin bir sırıtma belirdi ve birkaç adım geriye çıkıp elini kaldırdı, baş parmağıyla sanayinin kapısını işaret etti. "Ben en iyisi hava alayım. Sende Savaş'a ne yapıyorsan yap," deyip bana bakarak geriye doğru adımlar atmaya başladı.

Pascal sanayinin içinden çıkarken önüme dönüp Savaş'a baktım. Çenemi kaldırdım ve yüzümü tavana doğru çevirdim. Elimi pantolonumun arka cebine attıktan sonra cebimden çıkardığım kelebek çakıyı elimde çevirip bıçağı ortaya çıkardım. Boşta kalan elim dudaklarım arasındaki sigaraya uzandı. Savaş'tan belli belirsiz acı çektiğini belli eden sesler gelirken sigaranın zehirli dumanını ciğerlerime hapsedip sigarayı dudaklarım arasından çekip aldım.

Kafamı eğip dumanı burnumdan havaya serbest bıraktım ve Savaş'ın çenesinden kavrayıp yüzünü kendime doğru çevirdim. "Bir adamın hikayesi anlatacağım ama uzatmayı sevmem," dedim keskin bir tonlamayla. Bıçağı uzatıp, İspanyolların çete lideri olan Alex'in gülen yüz yapmaya çalıştığı fakat Savaş'ın son anda elinden alınmasıyla yarım kalan kesiğe bıçağın keskin tarafını batırdım. "Bu adamın yirmi sekiz yıllık bir hikayesi varmış ama unutmuş ve şimdi de ölecekmiş." Bıçağın keskin tarafıyla derin bir kesik attığımda kesiği diğer tarafla eşitledim ve yüzüne attığım kesikle yüzünde kurumuş olan kanına taze akan kanı karıştı. Yüzü tamamen kanlar içindeydi.

"Şu an," dedim kendi kendime konuşarak. "Yaşıyorsan tek sebebi kendimi tutmam." Sigaranın yanmaya devam eden ucunu açık kesiğin üzerine bastırıp söndürdüm ve bıçağı yere bırakıp tekrar çakmağı çıkardım. Sigaranın ucunu tekrar yaktım ve tekrar açık yaranın üzerine bastırdım. Teninden yanık kokusu ve sigara kokusu gelmeye başladıkça bir şeyler ona daha ağırını yaşatmam için beni itti fakat kendimi bir şekilde durdurmaya çalışarak buna engel olmaya çalıştım. Bir şeyler elimden kayıp gidiyormuş gibi hissetmeye başlamamla yumruk yaptığım elimi sertçe göğsüne vurdum ve ardından yumruğumu yüzüne geçirdim. Ağzından çıkan kan yere sıçradı. "Ona bunu neden yaptın!" dedim bağırarak. Esin'i düşünmediğim tek bir anım olmaz olmuştu.

Savaş'tan sinirimi çıkarmaya çalışırken bile onun bu halimi gaddarca bulup benden uzaklaşmak isteyeceğini düşünüyordum ve bu düşünce beni yavaş yavaş yapmak istediklerimin dürtüsünden kurtarıyordu.

Savaş'a öfkeyle bakan ruhumu gözlerime işleyemiyordum. Yüzüne son bir kez sert bir yumruk geçirdim ve hızla üzerinden kalkıp sanayinin çıkışına doğru ilerledim. Sanayinin önüne çıkmadan önce yere fırlattığım silahımı alıp belimin arkasına yerleştirdim ve sanayinin önüne çıkmamla tüm sinirimi bağırarak serbest bırakmak istedim fakat bunu yapacak gücü bile kendimde bulamadım.

Bunun yerine direkt cebimden telefonu çıkarıp Elroy'u aradım. Esin'in ne durumda olduğunu bilmem gerekiyordu. Yakında bu işe basının ve Uygaroğlu soyadının dahil olacağını tahmin edebiliyordum. Konu gizemlerle dolu Uygaroğulları olunca, doktorundan, öğretmenine, avukatına, savcısına, hakimine kadar herkesin ilgisini topluyordu. Elimizde büyük bir güç vardı ve bu güç sayesinde kendimizi gündemden uzak tutabiliyorduk. Göz önünde fazlasıyla bulunmamız yalnızca kimliğimizi basitleştirirdi. Lüks sadeliğiyle nasıl pahalılığını bağırıyorsa, Uygaroğulları içinde durum aynıydı.

Telefonu kulağıma yasladım ve Elroy'un aramaya cevap vermesini beklemeye başladım. Hastaneye gidebilmem için Lokman'ın mesaj atıp, benim fabrika alanına gittiğime dair olan tüm kamera kayıtlarının silindiğini haber vermesi gerekiyordu. Polis bu kalabalığın içinde çıkan arbedeyi yok sayamazdı. Özellikle kendi vatandaşlarından oluşmayan bir kalabalığı kontrol altına almak yeterince zorken işini şansa bırakamazdı.

Telefon çalmaya devam ederken derin bir nefes almaya çalıştım ve Elroy'un açmayacağını az çok kavramamla telefonu kulağımdan indirdim. Bu sefer Raina'yı aradım. Telefonunu bu tarz durumlarda hiçbir zaman sessize almadığı için doğrudan birkaç çalış sonunda cevap vereceğini biliyordum ve tahmin ettiğim gibi de oldu. Telefon ikinci çalışında açılır açılmaz öne çıktım ve boşta kalan elimi başımın üzerine bırakıp elimi saçlarımdan enseme kadar kaydırdım. Parmak uçlarım ensemde tenime gömüldü. Hiçbir şey söyleyemedim. Sessizce yere çöktüm.

Gözlerimde garip bir nemlilik varken burnumu çektim ve sessizliğime karşılık Raina'nın hattın diğer ucundan Rusça bir şekilde, "Sormaya korkuyorsun," dediğini duydum. Beni biliyordu ve tanıyordu. Ondan hiçbir zaman olduğum adamı gizlememiştim.

Ona onun gibi Rusça konuşmaya başladım. "Tanrı aşkına," dedim aramın olmadığı Tanrı'nın adını ağzıma alarak. "Nefes aldığını söyle."

"Alıyor," dedi tek kelimeyle. Söylediği tek bir kelimesindeki çatallaşmış sesini duymamla, onun şu anda hak etmediği bir hiddetle, "İyiyse neden kötüsün!" dedim kendimi tutamayıp. "Sakın bana yalan söylemeye kalkışma, Raina!"

Sinirle, kızgınlıkla ve en fazla acıyla, "Senin için ağlıyorum!" dediğinde hıçkırığını serbest bıraktı. "Bu kadarını kimsenin hak etmediğini biliyorum ve senin hiçbir zaman kendine ağlamayacağını da biliyorum. Bu yüzden senin yerine ben ağlıyorum... İnsan sevdiğiyle sınanmamalı. Aynısının Elroy'un başına gelebileceğini düşünmek bile nefeslerimi benden alıyorken..." Duraksadı.

"Benim yerime ağlamayacaksın, Raina," dedim kesin bir dille. "Duyuyor musun?" Kimse için ağlamasını istemiyordum.

"Duyuyorum," dedi yarım dakikanın sonunda. Sonra kendisini tutamadı. "Sana kızgınım ve kırgınım. Biliyorum çok saçma, şu an sana bunu sormamam gerekiyor ama dayanamıyorum... Abi, bana neden sevdiğin birisinin başına bir şey geldiğinde ne yapılması gerektiğini öğretmedin?"

Çünkü öğrenmene hiçbir zaman izin vermeyeceğim.

Kafamı eğip yerdeki çakıl taşlarına baktım ve elim dudaklarım üzerine kapandı. Burnumu hafifçe yukarıya ittirerek elimi dudaklarım üzerinden çektim. "Hiçbir şey yapamazsın, Raina," dedim ona öğretmediğimi öğreterek. Yaşadığım bu şeye bir isim veremiyordum. Tek bildiğim yüreğime oturan sızıydı. "Sevdiğinin başına bir şey geldiğinde elinden onu kurtarabilecek ne varsa gelmeye çalışır ama aslında elindekini de kaybettiğini o an anlayamazsın. Düşünmek istemezsin. Sana öğretmediğim tek gerçek bu."

"Elinden kayıp gittiğini mi düşünüyorsun?" diye sordu duygusal bir sesle. Duygusallığı Elroy ile daha fazla güçleniyordu ve bu sayede duygularını kolayca dışarıya vuruyordu fakat bunu yapmaması gerekiyordu. Gücü zedeleniyormuş gibi geliyordu ama aynı zamanda kendisini dışarıya karşı korumak isteyen o soğuk kız çocuğu değildi; bu benim gözümde kıymetliydi.

"Belki de" dedim birkaç saniyelik düşünmemin sonucunda. "Elimden kayıp gidiyordur."

Sessizleştim ve sessizleşmemin üzerinden bir süre geçtikten sonra, "Savaş," dedi az öncekinden daha duygusuz gibi bir sesle. "Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama... Esin'e uyuşturucu vermiş olabilir. Elroy sanayide metamfetamin bulmuş. Kesin bir şekilde vermiş diyemiyoruz çünkü kan tahlilinden çıkacak sonuç için en az üç gün beklemeliyiz. Daha önce Esin'in hiç madde kullanmadığını hesaba katarsak... Daha fazla uzatmayacağım. Anladın sen. Kesin olup olmadığını öğrenmek için İlker'i sorgulamak lazım. Sonuçta Savaş ne yapıyorsa ona irsaliyesini tutturuyor."

Kanın beynime sıçradığı en yoğun nokta bu olurken saniyesinde çöktüğüm yerden kalkıp, silahıma harekette bulunarak arkama döndüm ve sanayinin kapısına doğru ilerledim. "Elroy'a ver çabuk," dedim tek solukta. Elroy'un tüm detayları bana vermesi lazımdı.

Attığım her bir adımımda çakıl taşlarının çatladığını hissederken, ne ara içeriye girdiğini bilmediğim Pascal ellerinde, dumanı üstünde tüten iki karton bardakla göründüğünde bakışları üzerimde dolandı. Kahverengi gözleri silah üzerinde ve silahı tutuşumda donuklaştığında, "Yine neye kızdın?" diye sordu yutkunarak. Gözlerime baktı. "Bak sana kahve getirdim diye yavşadım sanıyorsan, yok öyle bir şey. Bunu dostça say. Yavrum bile demedim."

"Çekil önümden!" dedim bağırarak. Sabrımı sınamadan direkt geriye sanayinin içine çekilip neler olup bittiğini anlamaya çalışarak beni izlemeye başladı.

"Sergei?" dedi Elroy'un beni bulan sesi.

"Sanayide gözüne çarpan, uyuşturucuya dair herhangi bir şey oldu mu?" diye sordum bekletmeden. Sanayinin derinliklerine, ışığın yalnızca küçük bir odada kendisini gösterdiği alana ilerledim. Pascal peşimden art arda neler olup bittiğini soruyordu çünkü hiçbir şeyi anlamlandıramıyordu.

"Metamfetamin sıvıydı ve boş bir şırınga vardı," dedi Elroy canının sıkıldığını belli eden bir tınıyla. "Uyuşturucuyu Savaş kendisi almamış, çok belli ve bugün sanayide olan yalnızca iki kişi varmış. Biri Esin, diğeri de Savaş. Savaş kendisine bunu yapmayacak kadar akıllı. Geriye tek bir ihtimal kalıyor. Esin'e verdiğini düşünüyorum."

"Esin'in yanından ayrılmayın," dedim sadece ve telefonu kapatıp cebime kaldırdım.

En arkada kalan odanın kapısından içeriye girmeden İlker'in kendi kendine söylendiğini duydum ve sesine karışan metal sürtünme sesinden kendisini kelepçelendiği borudan kurtarmaya çalıştığını anladım. Bir süre daha buna devam etti ve adım seslerimi net bir şekilde almaya başlaması onu durdurmuş olacak ki sessizleşti. "Kim o?" diye sordu yüksek bir sesle.

İçeriye girmemle başımı sağıma çevirdim ve masanın arkasında, yerde oturan İlker ile bakışlarımız kesişti. Ellerim yumruk oldu. "Şimdi seninle bir oyun oynayacağız, İlker," deyip masanın etrafından doladım. İlker'in önünde durduğumda kendisini duvara çekti ve korkuyla bakan gözlerine rağmen kaşlarını çattı. "Ne istiyorsun?" diye sordu titreyen bir sesle.

Duvara sinmeye çalışan bedeninin tam önünde yere çöktüm ve boşta kalan eline baktım. Kendisini savunmak için kullanabileceği elini yumruk yaparak yere bastırmıştı. "Cevap," dedim tek kelimeyle. Yargısız infaz kesmeyi hiçbir zaman sevmiyordum. Savaş'ın düşündüğümüzü yapmamış olma olasılığı vardı ve eğer gerçeği bilmeden İlker'e saldırırsam bu adaletime ters oldu ama İlker buradan sağlam çıkmayı hak etmiyordu. Gözlerini yuman dilsiz şeytan benden adaleti alamazdı.

"Ne cevabı?" diye karşılık verdiğinde ona biraz daha yaklaştım ve silahın namlusunu uyluğuna yasladım. "Savaş uyuşturucuyu kime verdi?" diye sordum uzatmadan.

Cevap vermedi ve dudaklarını birbirine bastırdı. Silahın namlusunu bacağına sertçe bastırdım. "Üç," dedim geri sayımı başlatarak. Aramızda gergin ve sinirli enerji dalgaları hareketleniyordu. "İki!" dedim bir öncekinden daha hiddetli bir sesle. Bir diyeceğim sırada silahın namlusunu canını yakacak kadar sert bir şekilde bastırdım. Dudakları arasından varla yok arası bir inleme çıktı ve bakışları bir demek üzere araladığım dudaklarını bulduğunda, "Evet!" dedi hızla. Namluyu çekmeden, "Duyamadım," deyip duymazlıktan geldim ve bacağına bir el ateş ettim.

Bağırmasına fırsat vermeden boşta kalan elimi dudakları üzerine kapattım ve boğazından kopan gür bağırışı içeride yankılanamadan avuç içimin duvarına çaptı. Silahın İlker'in kanıyla birlikte kırmızıya boyanan namlusunu bu sefer yanağına yasladım. "Konuş," dedim kaşlarımı daha fazla çatarak. Bağırışı dinmeyince silahın kabzasıyla gözünün üzerine sertçe vurdum. "Konuş lan!" Namluyu tekrar yanağına bastırdım.

İlker'in dudaklarının üzerine elimi kapatmama rağmen oldukça sesli olan bağırışı Pascal'ın yanıma yaklaştığını duymamı engellemişti. Pascal'ın eli elimdeki silaha uzandı. "Bu anı izlemek güzel ama o Ricardo'ya lazım. Öldüreceksin onu," dedi. Dirseğimi sertçe geriye çektim ve dirseğimin Pascal'ın kasıklarının arasına çarpmasıyla bu sefer onun bağırışını duydum. Onu ve bağırışını önemsemeyip İlker üzerinde dikkatimi yoğunlaştırdım. Bağırışı dinmemişti ve boşta kalan elini kanayan bacağının üzerine bastırıp yüzünü acıyla buruşturmuştu.

"Söyle," dedim ve namluyu yanağından çekmeden yalnızca elimi dudakları üzerinden çektim.

Elimi dudaklarının üzerinden çekmemle tek solukta, "Yaptı!" dedi acıyla bağırarak. "Yaptı. Karına uyuşturucu verdi... Karın vurulmadan önce kendisini içten içe mutlu hissediyordu." Kafasını çevirip yanağına bastırdığım namluyu boşluğa düşürdü.

"Sen de buna sustun mu," dedim dişlerim arasından.

"O lider," dedi acıyla kıvranan nefesleri arasından. "Ona ne söylersem söyleyeyim kendi bildiğini yapar."

Yerimden doğrulup ayağa kalktım ve ayağımı sertçe karnına vurdum. Nefesim tıkanıyordu. Kontrolüm benden uzaklaşırken İlker'e attığım tekmenin devamı gelemeden kendimi geriye çekilirken buldum. "Ricardo seninle uğraşmayacak," dedim kesin bir dille. "En kötüsüyle karşı karşıyasın, İlker!"

İlker bacağındaki kanı durdurmaya çalışırken bir yandan da karnına yediği tekmenin acısıyla kıvranıyordu. Hiçbir şey söyleyecek durumda değildi ve bende daha fazla devam edebilecek güçte değildim. Elimi aşağıya indirdim. Tek istediğim şey Esin'in yanında olmaktı. Beni hissetmenin ona hayat olmayacağının farkındaydım. İkimiz de birbirimizin hiçbir şeyiymiş gibi hissedebilirdik ama bir kez onu her şeyim yerine koymuştum. Kendimi bir kadına teslim etmekten dolayı gün yüzüne çıkan korkum ona karşı hep mesafeli ve soğuk olma isteğime yenilmeme sebep olmuştu.

Pişmandım.

Benimle hevesli konuşmaya çalıştığı anlarda yüzüne bakmadan verdiğim kafa cevaplarından, ona yeterince hak ettiğini sunamamaktan ve onun yanından bir an olsun ayrılmamayı düşünüp de uygulayamamaktan pişmandım.

Tek düşündüğüm şey aramızdaki mesafeyken son kez derin bir nefes aldım. Masanın kapı tarafına çekilmiş olan Pascal'a baktım. Elindeki bardakları çoktan masanın üzerine bırakmıştı ve kasıklarının arasına yediği dirseğin acısı kısılmış gözlerinden anlaşılıyordu. Yanından geçip içeriden çıkacağım sırada kolumdan tutup durdurdu. "Nereye?" diye sordu.

"Çek elini," deyip kolumu elinden kurtardım ve sanayinin içine doğru ilerledim. Peşimden geldiğini belli eden adım seslerini ve ardından, "Doktoru çağırayım mı?" diye sorduğunu duydum. "Ya da Gunther'ı bekleyebiliriz. O da onlarla ilgilenebilir. Savaş ve İlker'in kurşundan zehirlenerek ölmesi çok hafif bir ölüm şekli kalır." Dolaylı yoldan doktor çağırmak istediğini ifade ettiğinde, "Gunther'ı bekleyemeyiz. Onların işi başlarından aşkın. Başka bir doktor bulun ve ben tekrar buraya gelene kadar en iyi şekilde sağlıklarıyla ilgilenin," diye cevapladım. Sanayinin açık kapısından dışarıya çıktığımda silahı belimin arkasına saklayıp üzerine tişörtümü çektim. Pascal arkamda durdu. "Onlara bok çuvalında bakma iznim var mı?" diye sordu ciddiyetle. "Hep sen sinirini çıkardın. Biraz bizde çıkarsak fena olmaz, yarıştan önce ortalığı birbirine kattı şerefsiz."

Kafamı sağıma çevirip çevredeki Pascal'ın adamlarına baktım. "Montu getirin," dedim emir vererek ve önüme dönüp arabama doğru ilerledim. Cebimden araba anahtarını çıkarıp düğmeye bastım ve arabanın açıldığını belli eden ses duyuldu, peşinden araba farları aydınlanıp yere beyaz ışık olarak düştü.

Pascal benden bir cevap beklerken arabanın kapısını açtım ve ona baktım. Ellerini iki yana açmış bir şekilde bir cevap bekliyordu. "Dokunmayacaksın veya sinirini çıkarmayacaksın," dedim bakışlarım montu getiren, Pascal'ın arkasındaki adamını bulduğunda. "Onlar için geri döndüğümde sağlam ve şu ankinden daha sağlıklı olacaklar."

"En baştan alalım diyorsun," dedi Pascal. Ne söylemek istediğini anlamıştım. Zamanında bu tarz şeyler yaptığım doğruydu. İşkence çektireceğim insan karşımda sağlam olacaktı ki tepkileri benim için acı çektiğinin sembolü olabilmeliydi, aksi takdirde tatminsizlik doğuyordu içimde.

Uzatmadan, "Öyle," dedim ve montu getirip bana uzatan adamdan alıp arabanın içine bindim. Montu yolcu koltuğunun üzerine bırakıp anahtarı kontağa taktıktan sonra uzanıp kapı kolunu tuttum. Pascal gitmemi beklerken, "Ricardo'ya söyle. İlker'e dokunmasın. Ecem'i oraya kadar sürükleyen başka birisi olmalı. Ecem'i evden almadıkları belli." İlker'i de kendime saklamak istiyordum. Ricardo'nun eline asıl suçluyu bırakabilirdim. Savaş'ın gözünün önümde İlker'i öldürmenin ona verebileceği acıyı tahmin edebiliyordum.

Pascal'ın kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı. "Kızı başka nasıl alacaklar?" diye sordu. "Ricardo bir kez bana bırakın dedi. Haksızlık olmasın diye kimse İlker'e dokunmamalı. Kuralları belirleyen sensin, sana hatırlatacak olan da ben değilim."

Kural 54; İntikam paylaşılabilir bir temelin bütününü oluşturur. İntikam içerisinde olan iki liderin intikamı ortaksa, paylaştırılabiliyordu. Savaş'ı ben alırdım ve İlker'i de o alırdı. Bu bir paylaşımdı ama İlker'in Ecem'in kaçırılmasında rolü olduğunu düşünmüyordum. En azından öyle umuyordum.

"Ecem'i evden zorla alma ihtimalleri çok düşük. Mutlaka komşulardan birisi fark eder," deyip mantıklı bir açıklama sunsam da ellerini kaldırıp kollarını iki yana açtı. "Ben karışmıyorum," dedi sıkılarak. "Ne yapıyorsanız yapın. Ben bu iki adamın sağlıklarıyla ilgileneceğim, ardından yarışı kazanıp siktir olup gideceğim. Los Angeles sokaklarını özledim, Sergei."

Hiçbir şey söylemedim. Yalnızca kapıyı kapatıp önüme döndüm. Gitmeden önce Lokman'ın mesaj atıp atmadığını kontrol etmeliydim.

Telefonu cebimden çıkarıp ekranı açmamla Lokman'dan gelen mesajların bildirimleri göründü.

Mesajı açıp baktım.

-Güvenlik kameraları halledildi
-Artık karının yanına gidebilirsin
-Hastanede yanında olacağım ve seninle bu konuları konuşacağız
-Basının öğrenmemesi için de bir şeyler ayarlamaya çalışıyorum, o it yoldaşın Cevahir çok işe yarıyor.
21:58

Konuşma kısmında ister istemez gerilmiştim. Onunla sakin halindeyken karşılaşacağımı tahmin edebiliyordum ama konuşma esnasında karşılıklı ne kadar sinirlenirdik hiçbir fikrim yoktu. Savcılığımı bırakmamam için beni vazgeçirmeye çalışacaktı ve o da inatla verdiğim karardan caymayacağımı bilerek belki bir umut ikna olurum diye çabalayacaktı. Basın konusuna gelince de bir şeyler yapılması şarttı. Esin ile evliliğim dahi gündeme düşmemişken bir anda Uygaroğlu ailesinin gelini silahlı saldırıya uğradı haberleriyle uğraşamazdım. Esin o haldeyken üzerimize çöken bir basın istemiyordum. Özellikle Uygaroğullarının kuralsız bir bireyi olarak fazla dikkat çekmemle bu iş fazlasıyla uzardı.

En son yazdığı mesajların üzerinden on dakika geçtikten sonra attığı son mesaja baktım.

-Bu siktiğimin İtalya'nı da durmadan komut yağdırıyor. Amcık hiç mi düşünmeden bunları yapıyor?
22:08

Sonda Enzo'ya ve onun zekasına karşılık bir sinir patlaması yaşasa da umursamadım. Artık hastaneye gidebilecektim. Onun yanında olmayı her ne kadar çok istesem de acı veriyordu. Yüzünü görmeye dayanamazdım. Yüzünü görüp göremeyeceğimi bile bilemiyorken onun öleceğini söylemeleriyle yüzleşemezdim. Ona korkaktım. Esin Duhan'ın zarar görebileceği her zerresi için korkuyordum ve kendimi affedebileceğimi düşünmüyordum.

Yanaklarımı içten içe kemirerek güçsüzce kemere uzandım ve kambur durmamak için çabalamayı bir kenara bıraktım. Yük ağır gelmişti bir kere. Ne kadar istesem de o yükten kurtulamıyordum.

Kemeri takıp telefondan, Raina'nın telefon konumuna baktım. Hastanenin konumunu konumundan bulmamla telefonu montun üzerine fırlatır gibi bıraktım ve kontaktaki araba anahtarını çevirip arabayı çalıştırdım. Motor sesini gecenin karanlığına karışan tek sesken buna derin soluğum karıştı.

Vitesi öne atıp gaza basmadan önce ellerimi ıslak mendille temizledim. Ellerimde kan istemiyordum. Temizleyebildiğim kadarıyla kanı temizleyip ıslak mendilleri kapının kenarına sıkıştırdım ve gaza asıldığımda olabildiğince yolu uzatarak gitmeye çalıştım. Yüzleşme korkusuna yenildiğimin farkındaydım. Damian piçi bile beni korkutamazken Esin'e bir şey olacağı olasılığı ona karşı olan tüm korkularımı gün yüzüne çıkarıyordu.

Damian'a karşı yenilmemem gereken bir durumun içindeydim. Oyunu başından kazanamazdı. Verilen süre içerisinde bir yolunu bulup rotasını şaşırtmalıydım. Aksi halde her şey daha kanlı bir boyuta varacaktı. En azından benim için durum buydu.

Kazanmak istediğimi kaybedemezdim. Özellikle Damian'a karşı kaybedemezdim. Elindeki güç umurumda değildi. Gerekirse ona karşı savaş açabilecek güçteydim ama bu savaşta kaybedeceklerimle yüzleşemezdim. Bana hizmet eden sayısız canı, Damian'ı yenmek uğruna oyuncak edemezdim.

Yolun yarısında iki dakikalık ışıklar üzerinde beklemeye başladığım sırada camdan gelen tıklatma sesiyle, ışıklardaki odağım darmadağın oldu ve kafamı soluma çevirip cama tıklatan kişiye baktım. Gördüğüm kişiyle kaşlarımın çatıklığını düzeltmeye çalışarak dudaklarıma varla yok arası bir tebessüm kondurdum. Uzanıp camı açtım. Sinan elindeki gülleri kaldırarak arkasına baktı ve kardeşlerine gelmelerini işaret eti. "Çakır Abi geldi!" diye seslendi yüksek bir sesle.

Peşinden kardeşleri satmaya çalıştıkları güllerle koşarak geldiklerinde, "Gecenin bu saatinde çalışmayın diye kaç defa söyledim size. Ayrıca eksiksiniz. Caner nerede?" diye sordum Sinan'a bakarak. Sinan önüne dönüp bana baktı. "Caner biraz hasta," dedi omuz silkerek. "En son benimle kavga etti diye Allah belasını verdi."

Burnumdan verdiğim keskin nefesimle güldüm. "O senin abin, bir daha duymayayım böyle şeyler."

"Olsun Çakır Abi. Gıcığın teki," diye karşılık verdiğinde arkasında duran Selin öne çıktı ve gözleri büyümüş bir şekilde direksiyondaki elime bakarak ellerini camın kenarına bıraktı. "Çakır Abi?" dedi şaşkın bir sesle ve ela gözlerini gözlerime çevirdi. "Sen evlendin mi?"

"Ne diyorsun be," dedi Sinan kaşlarını çatarak ve Selin'i hafifçe kenara iterek cama yaklaştı. Selin işaret parmağıyla direksiyondaki elimi işaret ettiğinde Sinan'ın odağı elimi buldu. Onlarla birlikte elimdeki alyansa baktım. Taktığım günden beri bir kez olsun çıkarmamıştım. Bileğimdeki künye gibi sürekli benimleydi.

Sinan, "Abi evlenmişsin," dediğinde bakışlarım tekrar onu buldu. Gözlerime bakıp sitem ederek, "Bizsiz düğün mü yaptın?" diye sordu.

Hiçbir şey yokmuşçasına, her zaman olduğu gibi sessizce güldüm ve uzanıp Sinan'ın kömür karası saçlarını karıştırdım. "Düğün olmadı," diye yanıtladım ve önüme dönüp ışıklara baktım. Uzatmadan, "Hadi gülleri verin bakalım. Birazdan yeşil ışık yanar," deyip cebimden iki yüzlükleri çıkarıp Sinan'a baktım. Hepsi gülleri Sinan'a verdiğinde Sinan arka kapıyı açıp gülleri arka koltuğa bıraktı ve kapıyı kapattı. Tekrar camın önünde durduğunda hafifçe ona doğru döndüm. "Annenin durumu nasıl?" diye sordum.

"Doktor iyi diyor," diye yanıtladı. Araya Bahadır atladı. "Abi çok iyi valla. Senin doktor arkadaşın çok iyi doktor çıktı."

Bahadır'a bakıp kafamla yaklaşmasını işaret ettim. Sinan'ın yanında durduğunda, "Sen hâlâ Galatasaraylı mısın?" diye sordum kaşlarımı çatarak. Bahadır'da kaşlarını çatıp kafasını sertçe Sinan'a doğru çevirdi. "Sen söyledin değil mi düdük!" dedi sinirle.

"Düdük senin babandır," dedi Sinan aynı sinirle karşılık vererek.

Selin bıkkın gözlerle abilerine baktı ve elini alnına vurup, "Başladık yine. Ben gidiyorum," dedi. Selin arkaya ilerlemeden önce bana bakarak güldü ve çok kısa bir anlığına kaşlarımın çatıklığını bırakıp gülümsemesine karşılık verdim.

Tekrar Bahadır'a baktım. Bahadır daha ben dudaklarımı aralamadan siyah hırkasının fermuarını aşağıya indirdi ve Galatasaray formasını gösterdi. "Biz davamızdan vazgeçmeyiz," deyip yumruk yaptığı elini göğsüne bastırdı.

"Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe!" dedi Sinan arkadan. Elimi kaldırdım. "Olsa olsa senden adam olur," dedim Sinan'a. Elini sertçe elime vurup Bahadır'a göz ucuyla baktı. "Düdük anca Galatasaray diye tuttursun," dedi böbürlenerek.

Elimi camdan sarkıttım. "Düdük sensin oğlum," dedi Bahadır elini Sinan'ın yüzüne tutarak. "Lakabını bana mı kakalamaya çalışıyorsun."

Sinan, "Ulan şimdi seni!" demişti ki elimi kaldırıp durdurdum. "Durun ikiniz de," dedim. "Bir gün farklı bir tartışmanız olmuyor. Selin ve Caner gibi olamadınız gitti."

"Yok abi," dedi Bahadır kafasını geriye atıp. "Bu Sinan sana yalakalık yapıyor."

Sinan duvara toslamış gibi olurken yüz ifadesi beni güldürdü. Sinan tam Bahadır'a siniriyle tepki verecekken işaret parmağımı dudaklarımın sus çizgisine bastırarak onu susturdum.

Sinan suskunlaştığında Bahadır'ın gözlerine ve üzerindeki Galatasaray formasına baktım. "Vazgeç şu takımdan," dedim. Bahadır'ın Sinan'a bakan gözleri beni buldu. "Vallahi vazgeçmem," dedi yemin edercesine. Kaşlarımı çattım. "Sen Çakır abine karşı mı çıkıyorsun?" diye sordum sahte bir öfkeyle.

"Yok yani abi ama..." Devam edemeden yeşil ışık yandığında iki yüzlükleri eline sıkıştırdım. "Kardeşlerinizle paylaşın ve eve gidin hadi," deyip vitesi öne attım. İkisine de gülerek el sallayıp önüme döndüm ve gaza basmamla gülüşüm soldu. Saniyelik gelişti.

Alyansın takılı olduğu sol elimi direksiyondan çekip bacağımın üzerine bıraktım ve alyansı parmağımda çevirmeye başladım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumup derin bir nefes aldım. Gözlerimi açmamla yol boyunca her şeyi bir kenara bırakmaya çalıştım. Zihnimi her an serbest bırakabilme gibi bir rahatlığım her zaman olmuştu. İstediğim anlarda hiçbir şey düşünmeden, duygulara yer vermeden durabiliyordum ama bu sefer olmuyordu.

İçimden sürekli ismini sayıklıyordum. İsmini seviyordum. Onda Esin dışında başka bir ismi hayal dahi edemiyordum. İsmini söylediğim her an beni duyabildiğini hissedebiliyordum çünkü ismini söylediğim zamanlarda ona hitap ettiğimin farkında oluyordu. İsmini söylemek sayısız iltifattan daha güzel geliyordu.

Bir saattin sonunda hastanenin önünde durduğumda montun ceplerini karıştırıp gerekli herhangi bir şey olup olmadığına baktım. Yalnızca cebimden kimliğimi alıp arabadan indiğimde hastane önünde sigara içen Elroy'u gördüm. Sırtını hastane kapısının yanında duran kolona yaslamıştı ve Raina sağında, omuzlarındaki kürküne sıkı sıkıya tutunmuş bir şekilde Elroy'a bir şeyler söylüyordu.

Yanlarına doğru yaklaştığım sırada telefonumu ve kimliğimi arka cebime sıkıştırdım.

Aralarından beni ilk fark eden Elroy oldu. Onun bana bakması, Raina kafasını çevirip benim olduğum tarafa bakmasına sebep oldu ve benimle karşılaşmasıyla çatık kaşlarının yumuşamasını izledim. Gözleri dolmaya başladığında bundan nefret ettim ama buna rağmen bir tepki vermedim, yalnızca bana doğru yürümeye başlamasını izledim. Karşılıklı birbirimize karşı adımlar atarken onu ne kadar özlediğimi fark ettim. En son yarış günü görmüştüm ama bir ay bile onu özlemem için yeterliydi.

Raina kollarını açıp belime doladığında elim başının arkasına gitti. "Abi," dedi titreyen bir sesle, Rusça bir şekilde. Başımı eğip saçlarının üzerinden öptüm. "Üzgünüm. Onu koruyamadık."

"Şşş," dedim daha fazla devam etmemesi için. Bu kumarın içinde herkesten daha fazla suçladığım birisi varsa o da kendimden başkası değildi. Elime yüzüme bulaştırdığımı hissediyordum.

Raina kollarını çekmeden kafasını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki nemliliğin arttığını görmemle kaşlarım daha fazla çatıldı. Ellerini direkt belimin arkasından çekip gözlerine uzandı. Ellerinin tersiyle gözlerindeki nemliliği sildi. "Tamam bir şey yok," dedi hızlıca. "Yalnızca... Kış alerjisi."

Uydurduğu bahaneye karşılık, "Kış alerjisi?" dedim soran bir sesle.

Raina'nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Bu sırada Raina'nın omzunda bir el belirdiğinde elin sahibine baktım. Raina'ya odaklanmaktan Elroy'un yanımıza doğru yaklaştığını fark edememiştim. "Bizde seni bekliyorduk," dedi Raina omuz üstünden Elroy'a bakarak.

Elroy'a baktım. "Durumu nasıl?" diye sordum.

"Doktorlar yüzde elli şansı olduğunu söylüyor," dedi bir cenaze haberinden bahseder gibi. Parmaklarımı birbirine sürttüm ve yanlarından geçip hastanenin girişine ilerledim. Peşimden geldiklerini adım seslerinden anlayabiliyorken Raina yanımda durdu. "Ben Esin'e bir şey olmayacağına inanıyorum," dedi elime uzandığı sırada. Parmaklarıma tutundu. Bana baktığının farkındaydım. Bana baktığı sürece her ne düşündüyse, "Neden hiçbir şey yokmuş gibi görünüyorsun?" diye sordu kısık bir sesle.

Çok şey var.

"Hangi kat?" diye sordum söylediklerini duymazlıktan gelerek. Üzerime gelmek yerine asansörlerin bulunduğu tarafa benimle ilerledi ve elini elimden çektiğinde asansör düğmesine uzandı. "Bir tane sarışın kız var. Adı galiba Ecem olmalı. Sana sinirli gibi," dedi bu sefer. "Ricardo seni ona biraz anlattı. Sergei kimliğini öğrendi ve bir tane arkadaşından da bahsetti. Ona bir şey yapıp yapmadığını soruyor."

"Cihan mı?" dedim aklıma ilk gelen ismi söyleyerek. Asansörün kat göstergesine bakıyordum.

"Evet o," dedi Raina yanıma geçip benim gibi asansörün kat göstergesine bakarak. "Ona zarar verdin mi?"

"Hayır.," dedim ilk başta. Ardından, Şimdilik," diye düzelttim. Cihan ile ayrı bir hesaplaşmam olacaktı. Planlarım içerisinde onu öldürmek gibi bir düşüncem yoktu ama Esin'in buluşmayı bana söylememesi konusunda Cihan'ı nasıl ikna ettiğini merak ediyordum. Cihan böyle bir şeyi benden saklamaması gerektiğinin farkındaydı, sonunun iyi olmayacağının farkındaydı. O öpücük emojisinin hesabını da ayrı soracaktım. Kurulmuştum bir kere.

Asansör kata ulaştığında kapıların iki yana açılmasıyla asansör aynasından hastaneye giriş yapan Lokman'ı gördüm. Beyaz gömleğinin önündeki birkaç düğmesi açıktı ve kollarını dirseklerine kadar sıyırmıştı. Ona baktığımı hissetmiş gibi doğrudan bana baktı ve aynanın yansımadan bakışlarımız kesişti. Koyu mavi gözlerinde gizlemeye çalıştığı bir öfke vardı ve bunu yalnızca ben görebiliyordum. Öte yandan her zamanki gibi sakin bir duruşu vardı. "Siz gidin," dedim sadece.

"Sen nereye gidiyorsun?" diye sordu Raina. Arkama döndüm ve Raina omuz üstünden arkasına bakmasıyla anladı. Ailemin her bireyinin fotoğraflarını daha önce görmüştü. Lokman'ın burada olduğunun farkına varmıştı. "Biz Elroy'la yukarıdayız. 2.Kat. Koridorda bizi görürsün," dedi Raina ve Elroy ile ikisi asansöre bindi.

Lokman'ın yanına doğru ilerlediğimde beni beklemeden hastaneye nasıl girdiyse çıkışı bir oldu. Hastanenin önüne çıkmasıyla bana sırtı dönük bir şekilde ellerini ceplerine bıraktı. Hastanenin kokusu şimdiden üzerime ağırlık bırakmışken hastaneden çıkıp yanında durdum. "Geç şuraya," deyip çenesiyle hastane önündeki bankları işaret etti. Dediğini ikiletmeden bankların bulunduğu tarafa ilerlediğimde arkamdan geldi.

Banka oturup onu karşıma aldığımda cebinden sigara paketi çıkardı ve almam için uzattı. Ağzını bıçak açmıyordu. Her zamanki hali olduğu için üzerinde durmadım.

Uzattığı pakette iki dal sigara vardı. Paketten bir dal sigara aldığımda paketin içinden çakmak çıkardı ve ateşleme çarkını çevirip sigaranın ucunu yakmam için ateşi uzattı. Sigaranın ucunu ateşe tuttum. "Sağ ol," dedim kuru bir sesle. Sigaranın ucu küllendiğinde ateşin üzerinden çektim ve dudaklarım arasına bıraktım. Öne eğilip sol kolumun dirseğini dizime yasladım.

Lokman'ı izlerken ilk söyleyeceği kelimeleri tahmin etmeye çalışıyordum fakat tahmin etmesi fazla kolaydı. Bu direkt benim için bilmekti.

Lokman kendisi için paketten bir dal sigara çıkarıp dudakları arasına bıraktı ve sigaranın ucunu yaktıktan sonra boş paketi bankın yanındaki çöp kutusuna attı. Çakmağı da cebine kaldırdıktan sonra, "Savcılığını bırakmayacaksın," dedi tahmin ettiğim gibi.

Çenem seğirdi. "Siktir git," dedim düşünmeden. Sigara dumanını yoğun bir şekilde ciğerlerime doldurdum. Ardından sigarayı dudaklarım arasından çektim ve dumanı havaya serbest bıraktım.

Gözlerimin içine bakarak kaşlarını çattı ve sigarasını dudakları arasından çekip aldı. "Oyun mu sanıyorsun sen her şeyi," dedi kalın bir sesle. Bana doğru olduğuna inandıklarını öğretememek onu deli ediyordu. "Aklını başına topla, Çakır. Mahkemeye çıkıp ne bahane uyduracaksın? Daha doğrusu hangi bahanenle babamızı ikna edeceksin? Seninle oynamaktan zevk aldığını biliyorsun." Akgün Bey kolay kolay en iyisi olmak için çabaladığım bir şeyden vazgeçmeyeceğimi biliyordu ve bu yüzden gerçeği öğrenmeye çalışmasıyla Sergei kimliğimi de öğrenirdi. Bunu kastediyordu.

"Karımla daha fazla zaman geçirmek istediğimi söyleyeceğim," dedim. Sigarayı dudaklarım arasına bırakıp zehirli dumanı ciğerlerime doldurdum ve dumanı dudaklarım arasından havaya serbest bıraktım. "Mahkemenin de Akgün Bey'in de ne dediği sikimde bile değil."

"Ne oldu prensiplerine?" dedi gözlerini kısarak. Dudaklarında küçümseyici bir gülüş belirdi ve bu gülüş yalnızca burnumu kırıştırmama sebep oldu. "Savcılığı diğer insanlar için yapmıyor musun? Kaç kere peşinden yediğin bokları temizledim? Sen saydın mı, çünkü ben saymayı uzun zaman önce bıraktım... Belgelerle sürekli oynanıyor, peşinden güvenlik kamerası görüntüleri rutin olan herhangi bir günle değiştiriliyor, kimi zamanlar kanıtlar bir tarafın lehine olacak şekilde ayrıştırılıyor. Bunun içinde Cevahir şerefsizi de var ama benim için mesele sensin."

Sigaranın ucunu banka basıp söndürdüm. "Senin umurunda filan değil benim ne bok yediğim," dedim onun ne olduğunu yüzüne vurarak. İyiliğimi düşündüğü konular arasında bu yoktu. "Senin tek umurunda olan şey, siktiğimin Uygaroğlu soyadına pisliği bulaştırmamak."

"Soyadımız bizi ayakta tutuyor. Adalet elimizden geçiyor piç herif. Hiç mi farkında değilsin?" dedi. Öne çıkıp bana biraz daha yaklaştı. "Sikmişim lan senin çetelerini de gücünü de. Peşinden Damian'ı sürükledin laf etmedik. İtar ailesi öldürüldü, soruşturmaya el atmak istedik. Damian'ın pimini çekmek istedik. İzin vermedin. Yine sesimiz çıkmadı çünkü Çakır paşam her şeyi çok iyi biliyor..."

"Adamın arkasında diplomatlar, elçiler, büyükelçiler var," diyerek böldüm lafını. "İşlerine yarıyor orospu çocuğu. Her şeyi basit görüyorsunuz. Onca müttefike karşılık Uygaroğlu soyadınızı ayağının altında çiğner."

Dalga geçen bir ifadeyle güldü. "Sen var ya harbi beni aptal yerine koyuyorsun," dedi kafasını iki yana sallayarak. O da benim gibi daha fazla sigarasını içemeden sigarayı yere attı ve kundurasının ucunu sigaranın küllenen ucuna bastırarak söndürdü. "Sen onu bitirmeye çalıştığında, yaşadığına inandığın Mehmet İtar'a ulaşmanın tamamen imkansızlaşacağının farkındasın. Damian daha sen onu bitiremeden Mehmet İtar'ın fişini çeker diye harbi harbi korkuyorsun."

"Onunla oyun oynadığın günleri ne çabuk unuttun. Mehmet Amca diye peşinde koştuğun günleri..."

"O adama bir bok borçlu değilim. Ölüyorsa ölsün!" dedi sertçe. "Anlıyor musun lan beni. Ölüyorsa ölsün. Her şey onun aptallığından oldu. Her şey."

"Nereden bilebilirdi ki!" dedim parlayarak. "Onun içinde zor bir dönemdi! Biliyorsun. Benden daha iyi biliyorsun. O haldeyken, Dimitra'nın böyle bir şey yaşayıp, asla yapmaması gereken bir şey yaparak, yaşadığı şeyin üstesinden gelmeye çalışacağını nereden bilebilirdi?"

Elini saçına geçirip saçını sertçe karıştırdı ve elini yüzüme tuttu. "Ne anlatıyorsun!" dedi hiddetle. Geriye çekilip sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes aldı ve elini sertçe saçları arasından çekti. "O adam her şeyi gizledi! Eğer Damian'ı haksız çıkarmaya çalışmasaydı Damian kafayı sıyırmayacaktı. Damian'ın ne kadar sıkıntılı bir kişilik olduğunu geçmişine ve yaşadığı düzene bakarak bile anlayabilirsin. Kızına tapan bir babadan söz ediyoruz. Sırf kızı..."

Sinirle, "Kan ağlıyor diye," deyip cümlesini tamamladım. "Biliyorum."

Kafasını aşağı yukarı sallayarak onaylayıp soluklandı. "Evet sırf kızı kan ağlıyor diye çünkü sikik annesi Yahudi orospunun tekiydi. Şeytana tapan bir kadınla büyüdü o adam. Beyni ister istemez yıkanmış oluyor."

Daha fazla Damian'ı dinlemek istemiyordum. Bu yüzden, "Damian'ın geçmişi sikimde değil," demiştim ki bu kez de, "Senin sikinde olan tek şey Merze İtar Üstün," diyerek cümlemi tamamlayan o oldu.

"O bir Üstün değil," diye düzelttim.

"O kadınla aranda ne geçti bilmiyorum," dedi ciddiyetle. "Ama o kadında her ne buluyorsan peşini bırak. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğin bir kadını arıyorsun."

"Ölse bile," dedim kelimelerimin üzerine basarak. Ölmemiş olmalıydı. "Cesedini de arar bulurum. Geride kemikleri kalsa da bir önemi yok. Bulurum."

"Takıntılı piç," dedi ağzının içinde kelimeleri yuvarlayarak. Kendi kendine bir şeyler daha söylendi. Ardından alnını ovdu. Elini alnından çekip, "Hadi diyelim bir şekilde babımızı ikna edebileceğin bir yalan uydurdun. Hadi mahkemeyi de hallettin. İyi hoş, zaten hiçbir mahkeme daha önce hâkime kafa atan bir savcıyı adliyede tutmak için can atmaz... Tüm bunları hallettikten sonra ne yapacaksın? Siktiğimin çetelerinin başına mı geçeceksin?"

"Sence?" dedim cevabı ona bırakarak.

"Nereden bileyim amına koyayım. Senin iyi veya kötü olduğun bile anlaşılmıyor," dediğinde sabır dilenerek, "Sokturma iyisine kötüsüne. Çetelerimin başına geçeceğim. Bu kadar fazla iyi aile çocuğu rolü oynadığım yeter. Ben o savcı değilim. Hayatım boyunca da olmak istemedim," dedim.

"Kazık kadar olmuşsun. Bu yaşına kadar anlayamadın mı savcı olmak istemediğini?"

"Annem istedi diye oldum. O da adalete hizmet etmemi istiyordu," dedim içimden ama ona cevabı vermedim.

Konuşmayacağımı anlayıp, "Çetelerini hangi ülkede yöneteceksin?" diye sordu bu sefer.

"Esin'in bir düzeni var. Rusya'da yönetmeye devam etmek istesem de onu oraya sürükleyemem," diye yanıtladım. Düzenini bozmasına gerek yoktu. Düzenine ayak uydurması gereken bendim.

Kaşlarını çattı. "Tüm bu siktiğimin çetelerine parayla sahip oldun var ya. Annemizin parasıyla sefa sürdün resmen," dediğinde sağ elim bacağımın üzerine çıktı ve elim bacağımın üzerinde yumruk oldu. Bacağım titredi. "Annem üzerinden bana konuşma," dedim düşmanca bir tavır sergileyerek. "Sakın."

Annemizin konusunun açılmasıyla sıkıntılı bir şekilde iç çekti. "Seninle o mevzuyu daha sonra tartışacağız. Bundan sonra ne bok yiyeceğini anlat."

"Başımın çaresine bakabiliyorum," dedim kısaca. Daha fazlasını benden alamayacağını fark ettiğinde, "Beni dinle, Çakır," dedi bir umutla. "O çete içerisinde bir canavara dönüşürsün. Kimseyi öldürmemişken öldürmemek artık imkânsız olur. İstediğin bu mu? Gücünü korumak için, göz dağı vermeye çalışarak adam öldürmek mi?"

"Sana daha önce kimseyi öldürmediğimi kim söyledi?" diye sorusuna soruyla karşılık verdiğimde burnundan verdiği keskin nefesiyle kendisini avutmaya çalışan bir adamın gözlerini taşıyarak güldü. "Yeme lan beni," dedi ama gülüşünde tereddüt vardı. İnanıp inanmamak arasında gidip geldiğini az çok seçebiliyorken gözlerimde ve yüzümde gördüğü sertliğe karşılık, "Hassiktir," dedi kısık bir sesle. "Karşımda bir katil olduğunu söyleme."

"Az akıllı ol, Lokman. Dayımızın beni kendisinden farklı mı yetiştireceğini düşünüyordun?" Aptal gibi davranmasına gerek yoktu. Parmaklarımda bile bir katilin acımasızlığı vardı. Birilerini daha önce öldürdüğümü hiç sormamıştı. Eğer sorsaydı bunu söylerdim. Oysaki Akgün Uygaroğlu daha önce birisini öldürdüğümü biliyordu. Dayım ona bunu açıkça söylemişti. Benim yanıma göndereceğin bir çocuğu eskisi gibi bulamazsın demişti ve Akgün Bey benim böyle olacağımı bilerek on yaşımda, benim de gitmeyi kabul edişimle Rusya'ya biletimi kesmişti.

"Saçmalıyorsun şu an," dedi Lokman kafasını iki yana sallayarak. "Kardeşimin bir de katil olduğuna inandırma beni. Sen kimseyi incitemezsin lan. Dokuz yaşında temizlikçi süpürge makinesiyle odandaki karıncaları çekmesin diye kâğıdın üzerinde toplayıp bahçeye bıraktığını bilirim ben. Öyle bir çocuğun böyle bir şey olduğunu söyleyemezsin." Eliyle beni göstererek yüzünü buruşturdu. "İnanmıyorum amına koyayım."

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve ardından nemliliğini kaybeden dudaklarımı ıslattım. Gözlerim gözlerine bakarken kısıldığında elini aşağıya indirdi. "Tamam," dedi bir şeyleri kendi içinde kabullenmiş bir şekilde. "Sinirlisin, öfkelisin, bunun sebebini anlayabiliyorum. Rusya'da her ne bok döndüyse orada yaşananlardan sonra tamamen bu ikisinden ibaret oldun ama bende aynıyım. Seninle aynıyım oğlum. Öfkeliyim sinirliyim fakat kimseyi..." Öldürmedim diyeceğini tahmin ederken kimsenin duymayacağından emin olmaya çalışarak etrafa bakındı ve bana bakmasıyla kaşlarını çatıp kısık bir sesle, "Öldürmedim," diye ekledi.

"Normal bir günde olsak seni inandırmak için çabalamazdım am senin gibi bir hayatım olamayacağını anlaman lazım. İlk cinayetimi anlatmakla başlama ı ister misin..."

"Sus!" dedi kısık ama baskın bir dille. "Sus lan!"

Kafamı iki yana salladım. "Anlamak istemiyorsun... Sus demeden önce bir şeylerin farkına var artık. Senim gibi evli mutlu çocuklu takılamam. Şimdi boş konuşup neden diye sorma; evli olsam bile hayatımda bir çocuğun varlığı olmaz, olamaz. Hayatlarımız farklı. Beni kendin gibi sanıyorsun. Sinirlerimizi bile birbirine benzetiyorsun. İkimiz de öfkeli ve sinirli olabiliriz ama duygularımız peşinden aynı yıkımı getirmiyor..." Ellerine baktım ve ucunda kuruyan kanların olduğu parmak boğumlarını gördüm. "Sen kendine zarar versin. Bense kendim dışımda herkese."

"Oğlum sen ne söylediğinin farkında mısın? Adam öldürmek oyun mu amına koyayım!" dedi inleyerek. "Sen var ya sen! Adama kafayı yedirtirsin, kafayı."

Onun düzenine hiçbir zaman ilgi göstermemem ve uymamam sinirlerini hırpalıyordu ama asıl takıldığı şeyin ne olduğunu biliyordum. "Annemin istediği gibi bir çocuk olmayı çok denedim," dediğim sırada bakışlarım hastaneye kaydı. "Saklamayacağım. Annemiz hep adalete hizmet etmemi istiyordu ve onun istediği gibi adalete hizmette bulundum. Sizin gibi günümüz iktidarının arkasında durup da yanlışla el ele vermedim. Doğruyu savundum. Adaletin işe yaramayacağı durumlarda kendi vicdanımın adaletini ortaya koydum... Benden bu kadar. İstifa kağıdımı hazırlayacağım, belgeleri de tamamladıktan sonra istifamı verip yetiştirildiğim hayatın içine döneceğim. Sizde Damian sizin için gelmeden saklanacak delik bulsanız iyi olur."

Akgün Uygaroğlu'ndan gelen koyu mavi gözlerinin içine baktım. "O orospu çocuğundan kaçmam için korkusuz ödleğin teki olmam lazım," dedi sertçe. Geriye çekildi.

"Çocukların," dedim onu en değer verdiği şeyden vurarak. "Damian Akgün Uygaroğlu'nun ailesini öldürmek için gün sayıyor. Bir gece yarısı bile kolaylıkla aileni yok edip, bağlantıları sayesinde işlediği cinayetin üzerini örtebilir. Bir baba gibi düşün, abi."

Dudakları titrediğinde dişlerini sıktı. "Bir baba gibi düşünüyorum zaten," dedi kendinden emin bir şekilde. "Bir eş olarak da düşünebiliyorum ve ben ailemi nereye gidersem gideyim korumak için yaşıyorum. Aptal değilim. Damian başka bir ülkeye gitsek de peşimizden gelir."

"Seni burada zorla tutamam ama ülkeden gidersen, hiç değilse çocukların büyüyene kadar zaman kazanırsın. Yeğenlerimin ölüm haberini bana izletirsen bizzat seni ben öldürürüm," dediğimde kelimelerde öfke yatması gerekirken sakinliğimiz kelimelerimizdeydi.

"Sana mı bırakırım şansımı. Kendimi öldürürüm," dedi korkusu gün yüzüne çıkmaya başladığı sırada. Daha fazla ayakta duramayıp yanıma oturdu ve dirseklerini dizlerine yaslayarak öne eğildi, ellerini önünde birleştirdi. İkimiz de hastane duvarına öylece bakmaya başladık ve yaklaşık beş dakika boyunca ikimizden de en ufak bir ses gelmedi. En sonunda sessizliği bozan taraf olup, "Esin ile gerçekten onu severek mi evlendin? Yoksa soyadı için mi?" diye sordu. Ondan gerçeği saklamamın bir mantığı yoktu. İkimiz de aynı sırlara sahiptik.

"Soyadı için," diye yanıtladım gerçeği gizlemeden. "Ama zamanla soyadının bir önemi kalmadı."

Zaten tahmin edebildiği bir şey olmasından dolayı üzerinde durmak yerine, "Onu seviyor musun peki... Dur senin gibi mankafa anlamaz sevmeyi. Aşık mısın?" diye sordu bu kez de. "Sevmek ile aşk farklı şeyler ne de olsa."

"Sensin mankafa piç," diye söylendim dilimin ucunda.

"Efendim?" diye karşılık verdiğinde, "Yok bir şey," diyerek geçiştirdim.

"Sen soruma cevap ver. Lafı dolandırıyorsun yine. Aşık mısın değil misin lan? Bak eğer aşk ne bilmiyorum diyorsan anlatabilirim."

Kaşlarımın çatıklığını düzeltmeye çalışırken iç çektim. Benden cevabı alana kadar susmayacaktı, biliyordum ve söylediği gibi aşk ne bilmiyordum. Daha önce kimseye âşık olmamıştım çünkü âşık olacak zamanım yoktu. İnsanlarla, özellikle karşı cinsle çok fazla temasım olmuyordu.

"Bilmiyorum," dedim tekrar dürüstçe.

"Ne demek bilmiyorum?"

"Bilmiyorum işte."

"Aşkı hiç mi bilmiyorsun lan?"

"Tekrara düşüyorsun," dediğimde bundan nefret ettiğimi bilerek susması gerektiğini anlamasını sağladım.

"Dur anlatayım. Böyle kalbin onu düşününce veya ona yaklaşınca hızlı atmaya başlıyor. Yorulduğunda ona sarılınca tüm yorgunluğunun dineceğini bilirsin veya onunla gelecek hayali kurarsın filan," diye anlattı.

Esin'le yakın olduğum anlarda kalbimin atışına odaklanmadığım için bilmiyordum ama bazen nefesimi tutuyordum. Avucunu yanağıma yaslasa bile yorgunluğumun geçmesine yeterdi. Onunla bir gelecek düşünüyordum ve bunun için sonuna kadar çabalayacağıma emindim.

Aşık mıyım şimdi?

Kendi içimde kendimle çelişkiye düştüğüm sırada Lokman elini omzuma attı. Beni hafifçe sarstığında kaşlarım daha fazla çatıldı. "Elini çek," dedim. Teması sevmiyordum. Herhangi birisinin temasına o kadar sıcak bakamıyordum, bu kişi abim olsa bile. Bunca zamandır temasından rahatsız olmadığım çok az kişi oldu. Annem, Cevahir, Sergey, Raina, Merze ve Esin. Bunların teması beni rahatsız etmiyordu.

"Esin'e de diyor musun bunları," diyerek dalga geçtiğinde damarıma basmaya çalıştığını fark ettim. Uzanıp elini omzumdan çektim. "Esin ile kendini bir tutmaya mı başladın yoksa," dedim düz bir sesle. Elini aşağıya indirdiğimde elini eskisi gibi diğer eliyle birleştirdi. "Seni benden daha fazla görüyor. Kıskanıyorum doğrusu. Kardeşim kendisini pek fazla abisine göstermiyor," dedikten sonra burnundan verdiği keskin nefesiyle güldü. "Ona köle olduğun zamanları kendi gözlerimle göremeyeceğim... Çakır'ı dize getirebilecek bir kadın." Duraksayıp keyifli bir nefes aldı. "Eğer böyle bir şeyi başarabilirse önünde şapka çıkarırım."

Başardı bile.

Lokman'a karşı hiçbir şey söylemedim. Sessizlik yemini etmişçesine öylece hastane duvarına bakıyordum. Gecenin karanlığı beyaz duvarlarını griye boyuyordu.

Hastanenin içine girmeyi istememem beni burada tutuyordu. Esin'e bir şey olursa ne yapacağımı bilmiyordum. Belirsizlik insanı bitirebilecek kadar karmaşık bir durumdu ve bu durumun içinde yaşam olması kalpte sızı bırakıyordu.

Lokman bir dakikalık sessizliğin ardından gözlüğünü yukarıya itti ve "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu ilgili bir şekilde.

"Kötü," dedim kayıtsızca. "Ona bir şey olursa ne yapacağımı bilmiyorum."

"Bir şey olmayacak," dedi beni rahatlatmak ister gibi. "Daha çok genç. Tanrı bunun için merhamet edecektir."

"Tanrı ne der bilmiyorum ama onu bana bağışlaması lazım." Başımı eğip elimi saçlarım üzerinde kaydırdım. Nefes almak hiç bu kadar güç olmamıştı.

"Vicdanın etkileniyor," dediğinde bir bakıma haklıydı. Vicdanımda ezilme yaşanıyordu fakat yaşadığım bu durumu anlatacak kelimelerim yoktu. Esin'e sinirli olan bir parçam vardı. Onun için bu kadar mı güvenilmezdim veya onu koruyabileceğime mi inanmıyordu bilmiyordum. Bu bile ona karşı yeterli olmadığımı hissettiriyordu.

Bana bu çaresizliği yaşatmaya hakkı yoktu. Tek bildiğim buydu. Her ne olursa olsun bunları bana yaşatmayı hak olarak görüp de arkamdan iş çevirmemeliydi. Onu kontrol manyağı gibi sıkmamaya çalışmamın biraz da bunlara sebep olduğunun az çok farkındaydım ama bunu ona yapamazdım. Elimde olsa bileklerimizi birbirine bağlar, benden üç adım bile uzaklaşmasına izin vermezdim.

En sonunda bu yüzleşmeden kaçamayacağımı fark ettiğimde geriye yaslandım ve Lokman'ın sırtının üzerinden sigara dalını çöpe fırlattım. Lokman benim gibi kendisini geriye verip önünde parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini çözüp bacağının üzerine bıraktı ve kafasını çevirip bana baktı. Bir şey söylemek yerine kolunu omzuma atıp beni kendisine çekti. Kendimi direkt geriye çekme gibi bir hamlede bulunduğumda, "Sana da yanaşılmıyor," diye söyledi.

"Yanaşma," dedim tek kelimeyle.

Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. Sikecektim artık böyle duyguyu. Kırk yıl geçse de kendime bile gelemezmiş gibi hissediyordum ama buna rağmen bir şekilde soğuk kanlılığımı koruyabiliyordum.

"Çakır," dedi abi edasıyla. "Bana annemizin..." Benden duymak istediği şeyi anladım fakat benden bunun cevabını alamayacağını bilmeliydi. "Sorma," dedim zayıf bir sesle. "İlla konuşacaksan konuyu değiştir." Anlatmaya dilim varmazdı. Bazen o an gözlerimin önüne gelince gözlerim doluyordu.

"Ona benziyor," dedi bu kez de.

Neyden bahsettiğini anlamama rağmen anlamazlıktan gelerek, "Kim?" diye sordum.

"Esin," diye cevapladı. "Dimitra'ya benziyor. Psikoloji üzerine ilgileri, saçlarının renkleri ve gülüşleri. Yalnızca gözlerinin renkleri çok uyuşmuyor o kadar."

"Farkındayım." Bunu çok düşünmüştüm. Dimitra ve Esin birbirine benziyordu. Aynı zamanda Esin'i benzettiğim birisi daha vardı. Garip bir şekilde Esin'i ona benzetmekten kendimi alıkoyamıyordum ama onunla da bir bağlantısının olamayacağını biliyordum.

"Bir şey söyleyeyim mi?" dedi Lokman sır verir gibi. Sessizleştim. Cevap vermesem de söyleyeceğini biliyordum. "Esin'in psikolog olduğunu öğrendiğimde ne büyük ironi dedim. Senin hep iki hayalin vardı. Biri kaptan olmaktı ve bir diğeri ise psikolog olmaktı. Gerçi en büyük tutkun denizdi ama Rusya'dayken psikolojiye ilgi sardığını dayımızdan öğrenmiştim. Şimdi sen psikolog olamadın ama Esin senin hayalini tamamlamış gibi."

Hayallerimden birini tamamlamıştı, bu konuda haklıydı. Esin'de eksikliklerim ve isteklerim vardı. Gözlerinin rengine sahip olmayı istiyordum. Akgün Uygaroğlu'ndan gelen bir göz rengine sahip olmak berbat bir histi. Savcılık yapmaktansa onun mesleğine sahip olmayı istiyordum çünkü sadece dinlemek benim için daha katlanılabilirdi. Ondaki duygular benim eksikliğimdi ve bendeki duygularda ondaki pasif olan duygulardı.

Kafamı çevirip Lokman'a baktığımda gözlerini kısmış bir şekilde gözlüğünü yukarıya ittirdi. Bakışları hastane girişindeyken çenesiyle hastane girişini işaret etti. "Bir baksana şuraya," dedi.

Söylediği gibi kafamı çevirip sağ çaprazıma baktım ve Yeşim Teyze ile Lütfi Amca'yı gördüm. Peşlerinden Serhat'ı görmemle ellerim yumruk oldu. "Bu itin ne işi var," deyip yerimden ayaklanmak istediğimde Lokman omzuma elini koyup banka oturmam için zorladı. "Otur lan şuraya," dedi. Tek eli yetmeyince iki elini de omzuma bıraktı. "Bir dur!"

Onlar hastaneye gireceği sırada Ecem'i hastanenin önüne çıkarken gördüm. Kendimi banka bıraktım. Ecem'in yalnızca bir saat içinde ağlamaktan çöktüğünü fark ettim. Gözlerinin etrafı şişmişti ve gözleri kan toplamıştı. Hâlâ ağlıyorken elindeki peçeteyi gözlerine bastırarak gözyaşlarını sildi. Ricardo bir adım arkasındayken ona destek olmaya çalışarak ellerini Ecem'in omzuna bıraktı. Ecem kendisiyle konuşmaya çalışan Yeşim Teyze'ye bir şeyleri açıklamaya çalışarak konuştuğu sırada Serhat öne çıktı. Aralarındaki konuşma çok uzun sürmedi çünkü Ecem daha fazla dayanamayıp arkasına döndü ve Ricardo'nun göğsüne başını yasladı.

Ricardo onu bir kenara çekerken Serhat Yeşim Teyze ile Lütfi Amca'yı hastanenin içine soktu.

Ecem'in hıçkırık seslerini duymamla bir anda Esin'in...

Hayır öyle bir şey olmadı, "Bir şey olmuş," dedim bunun yerine, yutkunarak ve endişeyle. "Onu görmem lazım." Lokman ellerini omzundan çeker çekmez banktan kalktığımda bileğimden tutup, "Bu kıyağımı unutma, Çakır Efendi," dedi ve ayağa kalkıp beni hastanenin arkasına çekmeye çalıştı. Kolumu çekip bileğimi ondan kurtardım. "Açıkla" dedim yine de peşinden giderken.

Hastanenin sağ cephesine geçtiğimiz sırada omuz üstümden arkama baktım. Ecem hâlâ hastanenin önündeydi fakat bu sefer yanında Serhat'ı da gördüm. Şerefsiz sürpriz yumurtadan çıkıyordu sanki. Bir anda ortaya çıkıyordu.

Tamamen hastanenin sağ cephesine geçmemle önüme döndüm ve Lokman'a baktım. "Ne yapmaya çalışıyorsun," dedim meraklı bir tınıyla. Ne yapmaya çalıştığını hiçbir şekilde çözemezken, acil çıkış kapısının önünde durup eliyle kapının kolunu tuttu. "Esin şu anda yoğun bakımdadır," diye açıklamaya başladı. "İlk gün içeriye girmek istesen de seni sokmazlar. Şimdi onu görmek istiyorsan bu kapıdan..."

"İstiyorum," dedim zaman kaybetmeden. Görmeye dayanamayacağımı bilsem de görmek istiyordum. Görebilme fırsatım varsa geri tepemezdim.

Lokman, "Tahmin ettiğim gibi," deyip kapıyı açtı. İçeriye girdi ve geçmem için kapıyı açık tuttu. İçeriye girmemle önden ilerleyip üst kata çıkmaya başladı. Peşinden onu takip ettim. Nasıl bir yol izleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Birkaç kat yukarıya çıktık ve en sonunda katlardan birinde durup kapıyı açtığında koridora çıktı. Kapıyı tutan elini daha fazla tutmasına gerek kalmadan kapıyı geriye çektim. Bir Lokman'a bir koridora baktım. "Biz şu an ne yapıyoruz?" diye sormadan edemedim.

"Bir arkadaşım burada doktor. Bir şeyler ayarlayabilir," diye cevapladığında, "Kaç tane bağlantın var lan?" dedim sorar gibi.

"Çok," dedi sadece. Doğrudan kapının karşısındaki koridora ilerlediğinde koridora çıkıp kapıyı arkamdan yavaşça bıraktım ve onu takip ettim.

Koridordan koridora geçerken etraftaki durgunluğu anlamlandırmaya çalışıyordum. Bu kadar sessiz olmasını bir yandan çok fazla garipsemiyordum. Gecenin bu saatinde çoğu hasta acil için hastanede olurdu ve burası acil katı değildi.

Lokman koridorlardan birinin başında durduğunda duraksayıp bana doğru döndü ve gözlüğünü yukarıya ittirdi. "Burada bekle. Ben beş dakika konuşup geliyorum," dedi.

Kaşlarım düşünceli bir şekilde çatıldı. Normalde arkadaşım dediği kişilerle mutlaka beni tanıştırırdı. Bu konuda bir kaçışı olmazdı. Bir terslik olduğunu seziyordum. Bu yüzden, "Sen bir işler çeviriyorsun," dedim aklımdan ilk geçeni söyleyerek.

Elini kaldırıp işaret parmağını göğsüme bastırdı. "Sen var ya bir sikim hak etmiyorsun da ben kıyamıyorum. Yakışıklılığının hatırına..."

Uzatmasına izin vermeden, "Seninle geliyorum. Şu arkadaşınla tanışayım," dediğimde, "Hayır," dedi kesin bir dille.

Kabul etmeyeceğini açıkça belli edip hissettirdiğinde bir şey söylemek yerine geriye çekildim. Geriye çekilmemle göğsüne bastırdığım işaret parmağı havada kaldı. Bu kadar kolay ikna olmamı çok kısa bir anlığına sorgulasa da üzerinde durmadan havada duran elini indirmeden gözlüğünü yukarıya ittirdi. "Sende gelişme var," dedi etkilenmiş bir şekilde. "Aferin hep böyle ol."

"Çok konuşma," dedim bakışlarımla koridoru işaret ederek. "İşini hallet."

"Kes lan," dedi tersleyerek ve arkasına dönüp sağ tarafta kalan koridora saptı. Duvara yaklaşıp hafifçe kafamı koridora çıkarıp temkinli bir şekilde koridorda ilerleyişini izledim.

Bir süre ilerledi. Beni kontrol etmek amacıyla omuz üstünden arkasına bakacağı sırada kendimi tekrar duvar arasına çektim. Ona ilerleme süresi verdikten sonra kafamı tekrar koridora çıkardım ve koridorun ortasında bulunan odalardan birinin kapısını bile tıklatmadan direkt içeriye girdiğini gördüm. Bu bile onun bir haltlar karıştırdığını anlamam için yeterken koridor arasından çıkıp Lokman'ın az önce girdiği odanın kapısına doğru ilerledim.

Yarım dakikanın sonunda kapının önünde duraksadığımda kulağımı hafifçe kapıya yasladım ve içeride konuşulanları dinlemeye başladım. Bu koridor tamamen boş olduğu için kimsenin bu yaptığıma bir tepki veremeyeceğini bilmem büyük rahatlıkken, "Tanıştırayım," dedi Lokman cesur bir sesle. "Lokman Uygaroğlu."

Eğer doktor arkadaşıysa kendisini tanıtması tezat bir olasılıkken kapı koluna uzandım ve kapıyı açtım. Kapının açılmasıyla masanın önünde, elini masaya bastırmış bir şekilde duran Lokman direkt omuz üstünden bana baktı. Lokman'ın eline baktığımda elinde çakı olduğunu ve çakının ucunu doktora doğru tuttuğunu fark ettim. İrislerim tekrar gözlerini buldu. Dudakları aralandı ve neden geldiğimi sormak yerine, "Gir lan," dedi başıyla gelmemi işaret ederek. "Senin tipin daha korkutucu." Hakaret edip etmediği üzerinde durmadım.

"Bu yaptığınız suç," dedi sandalyede oturan ihtiyar erkek doktor. Ellerini kaldırmıştı ve korkudan titriyordu. "Hem de ağır bir suç."

Lokman önüne dönüp doktora baktı. "Sen sus," dedi. Ardından eğildiği yerde doğruldu fakat bıçağı masadan kaldırmadı. "Seninle güzelce anlaşalım. Senden yalnızca küçük bir ricada bulundum. Bunu yapman bu kadar zor olmamalı." İçeriye girip kapıyı arkamdan sertçe ittirip kapattım. Lokman, Esin'i görmemi sağlaması için doktora zorlama yapıyordu ve bende bu anı görmemle buna ortak olmuştum.

Lokman'ın yanına yaklaştım ve yanında durduğumda avuç içiyle masa arasına bastırdığı bıçağı çekip almak istedim. Bıçağa uzanmamla aynı anda kafalarımızı çevirip birbirimize baktık. "Doktoru bıçakla tehdit etmek hangi seviye," dedim dişlerimin arasından kısık bir sesle. Bıçağı almama bir türlü izin vermezken gücümü kullanmam, bıçağı avuç içinden çekip almama yetti.

Önüme dönüp doktora baktım. "Yapacak mısın yapmayacak mısın?" diye sordum. Çakıyı kapatıp arka cebime kaldırdım. Bir yandan doktordan cevap beklerken doktor kafasını iki yana salladı. "Hayır mı?" dedim dilimi bir kez damağıma vurup kafamı geriye atarak.

Doktor bu sefer kaşlarını indirip kaldırdı. "Hiçbir şey anlamıyorum," dedim sinirle. "Dilini mi yuttun doktor?" Doktorlara karşı saygım sonsuzdu ama Lokman bir kez böyle bir işe kalkışmıştı. Adam akıllı doktora sormayı deneyip denemediğini bile bilmiyordum.

"Hayır," dedi doktor titreyen bir sesle. Oldukça yaşlı bir doktordu ve saçlarına, sakallarına tamamen aklar düşmüştü. "Böyle bir şey yapamam. Yetkim yok."

Sıkıntılı bir şekilde iç çektim ve sağ elimi masaya bastırıp hafifçe öne eğildim, ardından boşta kalan elim belimin arkasına gitti. Silahı kabzasından sıkıca tutup gözler önüne serdim. Lokman yanımda silah taşıdığımı bildiği için bir şey söylemedi. "Son karar," dedi Lokman doktora karşı. Silahı masaya bırakıp namluyu doktora doğru çevirdim. "Bu adamın şakası yok. Harbi harbi son kararın."

"Yapacağın işe sokayım," dedim ağzımın içinde söylenerek. Hayatımda ilki yaşayarak bir doktoru tehdit ediyordum ve buna sebep olan kişi bizzat düzgün sandığım abimdi. Şu anda diğer konularda da bunu yapıp yapmadığını düşünüyordum.

Doktor, "Yetkim yok," demişti ki, "Şimdi doktor beyimiz bunu yapamıyorsa, eminim tanıdığı birisi yardımcı olacaktır," dedi Lokman sahte bir tatlılıkla. Doktor sertçe yutkunduğunda bakışları silah ile benim aramda gidip gelmeye başladı. Çok kısa bir anlığına bakışları dövmeli kollarıma kaydı ve uzun sürmeden tekrar gözlerimin içine baktı. "Tamam," dedi daha fazla uzatmanın zararına olacağının farkına vararak. "Bakacağım bir şeyler. Sadece hastanın adı lazım."

"Karım," diye cevapladım.

Lokman soran bir sesle, "Karım?" dediğinde dilimi içeriden ısırdım. "Esin yani. Esin Uygaroğlu," diyerek düzelttim. Kendine gel, Çakır.

Doktor titrekçe kafasını sallayarak anladığını belli etti ve temkinli bir şekilde ellerini sandalyenin kollarına bastırarak ayağa kalktı. Boynundaki stetoskop ona ağırlık veriyormuş gibi stetoskopu çıkarıp masaya bırakacağı sırada, "Sen şunu versene," dedi Lokman elini uzatıp. Doktor kendisine düşünme süresi bile vermeden Lokman'a stetoskopu uzattı. Lokman elinden stetoskopu aldığında ne yapmaya çalıştığını anlamayarak ona baktım.

Bana doğru döndü ve stetoskopu alıp boynuma astı. Geriye çekilip beni süzdü.  "Yakıştı ha," dedi elini omzuma bırakıp. "Sen doktor mu olsan? Kalp doktoru filan."

Elini omzumdan çekip aldım. "Zevzekliği bırak. Bazen Rıdvan'dan farkın kalmıyor."

Yüzünü buruşturdu. "O ite benzetmediğin kalmıştı o da oldu," dedi.

Stetoskopun kalp dinleme ucunu kaldırdım. "Bir şeyi uzatmadan direkt söyle," dediğimde bunu neden bana verdiğinin cevabını beklediğimi dolaylı yoldan ifade ettim. Doktor bu sırada bizi izliyordu ve bunu nefes almadan yapıyordu. Sanki nefes alırsa dikkatimizi ona vermemizle hayatına son verecekmişiz gibi davranıyordu.

Lokman'ın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Ona yaklaştığında kalbini dinle," diye açıkladı. Omzumu sıvazlayıp göz kırptı ve temasını uzun tutmadan kendisini geriye çekti. Kalbimin onun varlığıyla ve düşüncesiyle hızlı attığını biliyordum ama bilmeme rağmen yapmamı istediği bu şeyi reddetmedim. Bir yandan içimden düştüğüm hale bak diyordum. Hissetmekten daha çok duymam gerekiyordu, onun yanında kalbimi dinlemeye razıydım.

Lokman doğrudan peşinden doktoru odadan çıkardığında silahı masadan çekip tekrar belimin arkasına yerleştirdim ve üzerine tişörtümü çektim. Arkalarından ilerledim fakat peşlerinden alt kata inmedim. Lokman içeriye girmem için gerekli olanları ayarladıktan sonra üzerime steril kıyafetler bulup geleceğini söylemişti.

Şu anda acil çıkış kapısının duvarına sırtımı yaslamış bir şekilde bekliyordum. Bu sırada Esin'in yanına gitmeden önce bir şeyleri test etmek istedim ve oynumdaki stetoskopu aldım. Dinlemek için kulağa takılan uçlarına kulağıma takmadan önce uçlarını tişörtümün dışıyla temizledim. Ardından kulaklarıma takıp stetoskopun ucunu tuttuğumda gözlerimi yumup Esin'i düşündüm. Kalbimin atışı normal seyrindeyken parmaklarıyla oynadığım geceleri düşündüm.

Koltukta uyurken baş uçlarımız birbirine denk geliyordu ve bazen kolunu yastığın altına bırakıp elini benim başımın yanında sarkıtıyordu. Bunu çoğunlukla uyuduktan sonra istem dışı yapıyordu ve o anlarda ona doğru dönüp parmak uçlarına dokunuyordum. Parmak izine kadar ezberimde olsun istiyordum.

Daha önce parmak uçlarına dokunduğum anda elektrik çarptığı çok olmuştu. Garip bir şekilde böyle bir şey oluyordu ve o anlarda Esin'in bunu hissederek huylandığını defalarca görmüştüm. Parmak uçlarını birbirine sürtüyordu ve başını daha fazla omzuna eğiyordu.

Stetoskopun ucunu göğsümün ortasından sol tarafa doğru hafifçe sürüklediğimde kulaklarımda kalp atışlarımın patlaması yaşandı. Aniden bu kadar yüksek bir sesi beklemediğim için yüzüm buruştu fakat alışmam çok uzun sürmedi. Düşündüğümden daha yüksek sesli bir şekilde kalbimin sesini duyarken atışlarına odaklandım. Normal ve sağlıklı olan bir insan kalbi dakikada 50-70 arası bir atışa sahip oluyordu. Şu anda atışın normal olup olmadığını bilmiyordum.

Zihnimi Esin üzerinden çekmeden yumduğum gözlerimi araladım ve kolumu kaldırıp saate baktım. Yelkovanın on ikiyi bulmasını bekledim ve yelkovanın yarım dakikanın sonunda on iki bulmasıyla kalbimin atışlarını saymaya başladım.

Ecem ile mesajlaşırken güldüğü anları düşündüm. Çok sık olmasa da Ecem bir şekilde onu güldürebiliyordu. Bunun dışında gözlerimden gözlerini çekmeden durduğu anları düşündüm. En sevdiğim kesinlikle buydu. Gözlerime bakmaktan kaçtığı anlar o kadar azdı ki. Çoğunlukla bakışlarını kaçırma gereği duymuyordu ama en sonunda benim de kaçırmayacağımı anlayarak pes ediyordu.

Kadehi zarif bir şekilde tutuşu, yürürken ayaklarını öne atarak yürümesi, bazen sesine karışan farklı aksanı ve gülüşü. Her biri gözlerimin önünden gelip geçerken uyurken ellerini sürükleyerek omzuma bırakışını anımsadım. Uyurken çok fazla sabit duramıyordu. Bazı anlarda boğazından acı çektiğini belli eden bir tınlama kopuyordu ve göğsü titreye titreye nefes alıyordu. Dün akşam yine aynısı olmuştu fakat ıslık çalınca sanki gördüklerinden ve duyduklarından uzak bir ses onu günümüze çekiyormuş gibi sakinliğe bürünüyordu.

Onu düşünerek kalp atışlarımı özenle saydım ve bir dakikanın sonunda kalp atışımın 110'u bulduğunu fark ettim. Stetoskopu hızla kalbimden çekip gözlerimi araladım. Kalbimin ateşi göğüs kafesimin hareketlenişini etklemişken başımı ağırca arkamda kalan duvara yasladım ve birkaç derin soluk aldım. Ne düşüneceğimi kestiremiyordum. Bunun benim için iyi olup olmadığını bile kestiremezken içimdeki ses tek bir şey söyledi;

Bittin Çakır...

                                          ✝️

Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Hayırlı uğurlu olsun 🥳🥳

Gelecek bölümlerde olaylar biraz daha farklılaşacak gibi duruyor. Birden fazla olay gündemimizde olacak ve çoğunluğu Esin-Efgan üzerine geçecek. Bir şeyler duruluyor artık, neyse ki sonunda.

Sizce Esin ne zaman uyanır?

Lokman'ın Çakır'ı savcılığı bırakmamasını istemesi doğru mu?

Bir sonraki bölümde görüşmekk üzereee. Hepinizi çok seviyorummm 💗💗

Continue lendo

Você também vai gostar

38K 1.5K 20
Görme engelli ve dilsiz bir genç kız. Hayatı normal akışında giderken, hayatına giren adamla nekadar karışabilirdi ki? Geçmişi ve bu günü karanlık...
805K 34.6K 32
"Bu avına âşık olan bir avcının skandalı değil... Hâkeza sen aslanın pençesine düşmüş zarif bir ceylan değilsin; kurdun inine düşmüş bir kuzu da deği...
3.5K 174 19
Biri Kars... Siyah paltolu adamların, taş evlerin ve buz tutmuş sırların şehri. Diğeri İzmir... Saçları deniz kokan, her gülüşü güneş doğuran o kadın...
5. seviye De Hevidar

Mistério / Suspense

57.4K 4K 43
" BU BİR AJAN KİTABIDIR" "intikam! intikam istiyorum..! Benden alınan he şeyi ,yıllardır dağ taş demeden aradığım annemin mezarını!" dedim bağırara...
Wattpad App - Desbloqueie funcionalidades exclusivas