Deniz;
Sabah erkenden uyandığımda Dedem ve Babaanneme hala kızgın olsam da eskisi kadar kızamadığımı farkettim. En azından iç sesim bile eskisi gibi Dedebey ve Babaanne bozuntusu demiyordu. Bu da bir şeydir herhalde.
Al işte! Hemen yumuşadı onlara kalbim. Sanki o kadar uzun zamandan beri ilk defa değil de uzun yıllardır görüşüyormuşuz gibi hissetmeye başladım. Tabi sabah babaannemin beni öperek uyandırması da bunda etkili olmuş olabilir.
Gözlerimi oğuşturarak uyandığımda "Günaydın güzel kızım. Hadi kahvaltıya inelim. Deden de bizi bekliyor." dedi ve çıktı. Ben afedersiniz kıçımı kaşıyarak zor çıktım çarşafın içinden. Koridora çıktığımda yüzümü yıkamadığımı farkedip geri döndüm. Lavaboya geri döndüğümde musluğu açıp elimi yüzümü yıkarken aşağıdan bir şangırtı koptu. İç sesim harekete geçip "Aha! Dedemin kanlılarından biri geldi!" dedi.
Ama elbette öyle bir şey yoktu. Lavabodan çıkarken serçe parmağımı kapının köşesine de vurduğuma göre günümün berbat geçmesi için gerekenler tamamlanmış oldu. Kahvaltıya indiğimde dedem de kalkıyordu fakat beni görünce geri yerine oturdu. Babaannem de bana bakarak gülümsüyordu. Ya bu kadın ne zaman bana böyle gülümsese Berlin Duvarını yıkacak bir acı çıkıyordu.
Belki de ben saçmalıyordum. Dedemin yüzü dünden daha mı yumuşaktı bilemedim. Ama bana bakışıyla sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Daha çok süzüyor gibi mi desem? Özlemle mi bakıyor desem? Bildiği bir şeyler var ama bana bakmanın da... Oyyy beyni yaktık. Kahvaltıdan sonra dedem bana bakıp "Gel bakalım. Biraz konuşalım." dedi. Onu takip ettim. Bu defa salonda değil. En üst katta bulunan onun çalışma ofisine geçtik. Kendisi koltuğuna geçti. Beni de karşısına alıp oturttu.
"Duydum ki sen bizim hakkımızda her şeyi öğrenmişsin."
"Evet biraz bir şeyler öğrendim."
"İyi. Anladın mı şimdi benim babanı öldürmediğimi? Zaten öldüremezdim de. Allah biliyor ya fikrim buydu. Çünkü geri dönüşü yoktur bazı şeylerin. Babanın da geri dönüşü yoktu. Doktorlar sen küçüksün diye öyle her şeyi söylemiyorlardı sana. Ben içeri girerken daha kalbi durmuştu babanın."
"Dede, tamam. O an acıyla ne dediğimi bilmiyordum. Ve sizi tanımıyordum da. Size karşı öfkeliydim."
"Öfkeliydin demek. Sana ne yaptık da kızdın bize?"
"Yoktunuz dede! Babamın sağlığında sizi bir defa olsun yanyana görmedim. Babam ölürken gelmenize kızdım. Beni oradan, anılarımdan koparmanıza kızdım. Orada bir düzenim, bir okulum, bir çevrem vardı. Anne ve babamın mezarları bile orada."
"Orada kalsaydın daha da perişan olurdun. Senin duyduklarının her biri bir hikaye. Ama ben o hikayeyi yaşadım kızım. Haklısın. İki evladıma da yetişemedim. Onları kurtaramadım. Ama..." dediğinde gözleri kızarmıştı. Koca yaşlı başlı adam ağlayacak değildi değil mi?
"Tamam dede. Üzülme! Evladın beni bıraktı geriye. Bağrına basmak ister misin bilmem ama.."
"İstemez miyim? İsterim elbet. Gel bakalım buraya." dedi ve ayağa kalktı. Kollarını açtı bana. Ben de kalktım sarıldım. Sonra bana dönüp "Seni babanın mezun olduğu liseye kaydettirelim." dedi. Ne güzel olurdu. Az kalmıştı okulların açılmasına. "Ben müdürü arar konuşurum. Siz babaannen ile okul alışverişini yapın. Tamam." dedi sırtımı sıvazlayıp hadi görüşürüz deyip çıktı.
1 ay sonra;
Aradan bir ay geçmişti. Babamın mezun olduğu liseye kaydımı aldırmıştı dedem. Kıyafetlerim, defterlerim kalemlerim her şeyim hazırdı. Yarın da okul başlıyordu. Ben heyecandan ölüyordum. Bu arada eski okulumdan arkadaşlarıma durumu haber vermiştim. Gelemeyeceğimi...
Sanırım bu duruma en çok İrem üzüldü. En yakın arkadaşım.
Yeni başladığım kitabımı bahçeye kurdurduğum hamakta okurken bahçeye tozu dumana katan bir araba girdi. Ben öksürmekten hamakta ters dönüp yere düştüm. Saçlarım birbirine girmişti. İç sesim yine hareketlenip bir kaç küfür mırıldandıktan sonra kim lan bu hödük dedi. Arabadan taş gibi bir kız inince hödük kelimesini geri aldım. Kapıyı son hızla çarpıp "Oya Anne! Oya Anne!" diye bağırarak eve girdi. Ulan ne bağırıyor bu kız anlamadım.
Az sonra bir bağırış bir çığırış! Babaannişimi öldürüyor mu lan bu kız? diyip eve koştum. Evet, bir ayda babaannişim oldu. Ama eve girerken kızın ağladığını farkettim sesinden. "Nasıl haber vermezsiniz? Abimin öldüğünü nasıl söylemezsiniz?" diye bağırıyordu, babaanneme.
"Ona bağırma! Kimsin de ona bağırabiliyorsun sen ya?" deyip babaannemin yanına geçtim. "Ben kızıyım. Asıl sen kimsin de aramıza girebiliyorsun?" deyince şaşırdım. Babaanne! deyip babaanneme dönünce kız da "Babaanne mi?" dedi.
Babaannem sonunda ağzını açıp "Deniz, halan Ahu. Ahu! Kızım sınavların vardı nasıl söyleseydik?" diye sitem etti, ona dönüp. Bense aldığım cevaptan tatmin olmamış halde "Ne demek halan Ahu? Hani iki çocuğunuz vardı?" dedim. Babaannem bir şey söylemezken Ahu "Canım, ben üvey kızlarıyım. Yani daha doğrusu yeğenleriyim. Anne ve babam ölünce beni yanlarına aldılar." dedi. Bir süre kimse bir şey demeyince Ahu yine babaanneme dönüp "Olsun anne. Yine de bana söylemeliydin. Bilmek hakkımdı." dedi ve elini omzuma koydu. "Her neyse! Sen nasılsın canım? Çok üzgünüm. Anne ve baban için. Başın sağolsun. Yanında olmak isterdim fakat bugün biri ağzından kaçırmasa haberim bile olmayacaktı." deyip beni bahçeye çıkarttı.
"Şey. Sağol. Önemli değil. Sen nerdeydin? Yani ne sınavı?"
"Pilotluk. İzmir'de Pilotaj eğitimi alıyorum. Lisansımı çıkartmaya uğraşıyorum."
"Vaayyy! Haklılarmış. Sana söyleseler etkilenebilirdin."
"Şu anda etkilendim." deyip gözlerini devirdi. O arada dedem geldi. Bahçe kapısından aracı girer girmez Ahu onun arabasına doğru yürüdü.
Arabasının kapısını da açtı. Dedem inince kocaman da sarıldı. Dedem ona sarılırken bir yandan diğer kolunu da açmıştı. Babaannem dürtükleyince ben de açıkta kalan koluna koştum.
"Kızlarım benim." deyip sarıldı ikimize de. Ardından akşam yemeği hazırlanana dek bahçede oturduk. Ahu'nun derslerinden konuştular. Ardından benim okulumla ilgili filan.
Akşam yemeğindeyse dedem Ahu'ya "Yarın Çal'a gidelim. Oradaki bağları bir gör. Nasıl delirmiş bu seneki üzümler. Bağ bozumu da başladı." diye iştahlı iştahlı anlatınca biraz kıskanmış olabilirim. Hem okula gideceğim için hem de ne bileyim? Neden Ahu gidiyor da ben gidemiyorum? Ya da bana da teklif edilmiyor?
Yemeğimi hızlıca yiyip erken kalktım sofradan. Biraz daha kalırsam sivri dilimi tutamayacaktım. Erken kalkmış olmam dedemin de dikkatini çekse de "Yarın okul var ya yatıp uyuyayım. Uykumu alayım. Hem siz de daha rahat konuşursunuz." dedim. Evet dilimi tutmaya çalışsam da pek işe yaramadı.
"Deniz. Sen daha evvelden üzüme bağa alışkın değilsin. Ondan teklif etmedim. Hem okulun ilk günü de." dedi dedem kendini affettirmek istercesine.
Bense omuz silkip "Haklısınız. Sıkılırdım da zaten." deyip odama çıktım. Beni buraya zorla getirmişlerdi güya. Şimdi kalkmış onları kıskanıyordum. Olur iş değildi. Odama çıkınca üzerimi değiştirip dişlerimi fırçalayıp yatağıma bodoslama daldım.
Bu benim yatağımı kucaklama şeklimdi. Ben yatağa girince babaannem geldi. Işıklar kapalıydı allahtan. Yanıma gelip saçlarımı okşadı. "Benim güzelliğim.. O kadar masum ve savunmasızsın ki deden seni yanında kimseye göstermek istemiyor ki! Seni de alırlar sana da birileri zarar verir diye öyle korkuyor ki.. Ahu biliyor. Onun kızı değil. Ama o hep biliyordu. Onu da buradan uzaklaştırmak için pilotluğa yazdırdı. Ama kopamıyor o da buralardan. Kıskanma güzel yavrum. Ahu'nun yükü daha fazla. Onun yerinde olmak istemezsin zaten." dedi. Benim uyuduğumumu zannediyordu yoksa uyanık olduğumun farkında ama bana nasihat mi vermek istemişti, anlamadım ama yahu bu kadar tehlikeli olan ne olabilirdi ki?
Dedemin mafya olmadığının farkındayım. Babaannem de sözü dinlenen sayılan bir adam olduğunu vurgulamıştı.
Sabah uyandığımda midemde tepinen filler ile birlikte üniformamı giyinip kahvaltı sofrasına koşar adım indim. Kahvaltı sofrasındaki portakal suyu bana zengin olduğumu hatırlatmadı değil. Herkes gülümseyerek karşıladı beni. Kahvaltımı bitirince Ahu'da ayaklanıp "Seni ben bırakayım, bugün." dedi. İtiraz etsem de pek faydası olmamıştı. Açıkçası maganda gibi araba kullanıyordu ve onun kullandığı uçakta yolculuk dahi etmeyi istemezdim.
Dedem bir şey olmayacağını söyleyip beni onunla gönderirken "Beni kesin sevmiyorlar. Ben Ahu'nun arabasına binersem canlı inemeyeceğim, kesin." homurdansam da gülümsemekten başka bir şey yapmamışlardı.
Arabaya bindiğimde "Kemerini tak." dedi. Ulan Ahu! Manyak galiba bu kız!
Yoldaki tüm kırmızı ışıkları es geçerek yeni başlayacağım lisenin önüne geldiğimizde ani frenle durduk. Sanırım kemerim takılı olmasaydı başım ön camdan çıkacaktı!
Arabadan indiğimde midem bulanıyordu. Ahu'ya dönüp "Rica ediyorum. Bir daha senin kullandığın herhangi bir araca beni binmek zorunda bırakma!" dediğimde sırıtarak "Hız benim tutkum! Babam da sırf bunun için beni Pilotaja yazdırdı!" dedi. Deliydi bu kız!
Sonra bir iphone 6 plus uzatıp "Al canım. Bu senin yeni telefonun. Babamın annemin benim ve Sezai'nin numaraları kayıtlı. Sezai şoförümüz bu arada." dedi. Ben İphone'u görünce "Halacııımmmmm. Canıııımmmm. Sen her gün beni okula bırakabilirsin. Yani ne olur bırak!" deyince bir kahkaha koyverdi.
Gülmesi kesilince de "Canım, şimdi burada yeni yeni çevre edinmeye çalışacaksın. Ama tanımadığın ve okul dışından hiç kimseyle konuşma! Sana zarar vermek isteyenler olabilir değil sana zarar vermek için bekleyenler olacak. Hamza babam, sevilip sayıldığı kadar da düşmanı çoktur. Özellikle de annenin ailesi. Onlardan biriyle karşılaştığın anda bize haber ver. Zaten okulu izleyen bizden birileri olacak. Çıkışta da Sezai alacak, seni. Akşam yemeğini Çal'da yiyeceğiz. Üzüm hasadımızı kutlayacağız." dedi.
Ben de başımı sallayıp indim aşağı. Okulun girişinde dizilmiş arabaları görünce başımı yukarı kaldırıp okulun ismine baktım.
"Bahar Öztuna Koleji"
Annem ve babam burada mı tanışmışlar yani? Annemin ailesi de ne yüzsüz insanlarmış yahu!
İçeri girdiğimde bir kaç kız yolumu kesti. Anlaşılan şu kitaplarda ve dizilerde ballandıra ballandıra anlatılan o belalı liselerden birindeydim.
"Merhaba, tatlım. Sen yenisin galiba?" dedi içlerinden en boyalısı.
"Evet yeniyim." dedim sırıtarak.
"O zaman şimdi şöyle yapıyoruz." deyip çok beğenerek aldığım çantamı elimden almaya çalışarak "Bak Boyalı, sen ne yapıyorsun bilmem ama ben buradan gidiyorum. Çantamı da alarak..," deyip çantamı elinden kurtardığım gibi ilerlemeye başladım. Boyalı ise çantamı bırakmadan "Aaah! Şuna bak. Posta mı koyuyorsun kızım? Sen kimin okulunda kime posta.." deyince "Orda dur bakalım. Benim soyadım ÖZTUNA. Okulun sahibi karşında! Sen kimin okulunda kime posta koymayı beceremiyorsun?" dedim. Onlar yerlerine çakılırken ben okula girip müdürün odasını aramaya başladım.
Yasin;
Kızın biri az evvel İlayda'ya posta koymuştu. Kızın yüzünü tam olarak göremesem ya da söylediklerini duyamasam da İlayda'nın moraran suratını görmem olayın rengini anlamam yetmişti. Kızı merak etsem de yerimden kımıldamadım. Şahsen kantindeki görüş açısı ve manzarası en iyi masada oturuyordum. Yanımda Yiğit ve Egemen'de yayılmışlardı. Manzaramız mı? Kızlar elbette! Gerçi Dubai'deki dilberlerin yanında her biri kezban kalıyor ama olsun! Kız kızdır.
Okulda mutluydum. Çünkü başka hiç bir yerde bu kadar mutlu olamazdım şu an! Kapının dışında babam ve onun işleri vardı! Biri şu adama benim 16 yaşında olduğumu hatırlatmalı! Zil çalınca herkes ayaklanırken oflaya puflaya kalktık yerimizden. Evet Kolejde okuyorduk ama dersler sıkıydı. Hocalar bizi at yarışına hazırlar gibi sınavlara hazırlıyordu. Ve bu okulun çok boktan bir sistemi vardı. Yaz okulu vardı. Gitmeyenler okuldan atılıyordu. Yaz tatili ise sadece 2 aycıktı. Üniversite sınavlarını daha kolay anlayabilmemiz için mezunlar ve olacaklar Ygs'ye girerken biz de okulcak bir deneme sınavına girip ardından Lys benzeri bir sistem le aldığımız puanlara göre her yıl sınıflar yeniden düzenleniyordu. Böylece kimse dershaneye ya da özel derse ihtiyacı kalmıyordu. Okul müdürümüz biraz manyaktı kısacası!
Müdür manyaktı ama taş gibi genç bir hatundu. Zaten o geldikten sonra değişmişti sistem.
Sınıfa girdiğimde hoca da ardımızdan girdi. Eveettt! Nerde benim cam kenarı kalorifer dipli canım sıram.
Sırama sulanma fikri pek hoş değil. Ama onun kadar mükemmeli her zaman bulunmuyor değil mi? Her neyse! Sırama geçtim. İlk ders boş geçecek sayılırdı. Hocalar yazın nerdeydiniz muhabbeti yapacaklardı.
Tam muhabbeti açmışlardı ki içeri Taş Müdiremiz ile taş olmayan bir kız girdi. Evet kızlar için iki kategorim var. Taş olanlar ve Olmayanlar.
"Hocam Merhaba. Yeni bir öğrencimiz var. Sizin sınıfınıza kaydoldu. Onu getirmiştim." dedi. Kıza "İyi dersler." deyip göz kırpıp gitti.
Hoca kıza bakıp "İsmin ne? Nereden geliyorsun? Tanıt kendini." dedi. Kızsa biraz heyecanlıydı sanki. Amaaannn uf bana ne, deyip camdan dışarı baktım. Aşağıda voleyball izleyen kızlar daha çok dikkatimi çekmişti.
"İsmim Deniz. Deniz Öztuna. İstanbul'dan geliyorum." kulağıma çalan isimle bana inmeler indi. Beynim uçtu gitti, adeta. Olabilir miydi? Gelmiş olabilir miydi? Hoca kıza bakıp "Neden buraya taşındınız peki?" dedi.
"Taşınmadık. Ailem bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. Bende dedem Hamza Öztuna'nın yanına yerleştim." dedi. Demek Hamza Bey'in oğlu ölmüştü. Demek halam ölmüştü.
Hemen Mehmet Saim amcama haber vermem gerekiyordu. Demek bu kız halamın kızıydı. Yani öz halam değil aslında. Babamın kuzenleri ama.,
Yerimden kalkıp "Hocam, ben çıkabilir miyim?" dedim ve cevabını bile beklemeden sınıftan çıktım. Ortalık acayip karışacaktı.
Lavaboya gider gitmez hemen Mehmet Saim amcamı aradım.
"Efendim Yasin? Çok acil bir şey değilse sonra konuşalım."
"Acil amca. Yeğenin. Deniz burada. Annesi ve babası ölmüş. Hamza Bey onu buraya getirmiş."
"Nerede şu an? Neredesiniz?"
"Okulda amca."
"Tamam. Son ders... Yok tamam. Gözden kaybetme! Ben geleceğim birazdan." deyip kapattı. Hikayeyi bilmesem de Hamza Bey ve benim de sülalem olan Erez ailesi arasında geçmişten gelen bir gerginlik var. Bu halam evden kaçmadan evvel de vardı. Kaçtıktan sonra daha da tırmanışa geçmişti.
Her ikisi de Denizli'nin ünlü ve geniş ailelerindendi. Ama birbirlerine karşı dinmek bilmeyen bir husumetleri vardı. Bir an yaptığım şeyin doğru olup olmadığını tarttm. Gerçi yaptım artık ama... Aman ne olacak ki? Sonuçta kız onun da yeğeni. Ne yapacak?
Derse geri döndüğümde kız yerine oturmuştu. Pardon yerime. Ne yerime mi?
Ulan başkası olsa! Her neyse amcam gözden kaybetme, dedi. Gittim yanına oturdum. Egemen'le Yiğit'te öküz gibi bakıyordu. Telefonum kıçımda titreyince okkalı bir küfür sallayıp çıkardım telefonu.
*Yiğit; "Lan! Kızın yanına da yayıldın ha! Halbuki benim ne hayallerim vardı :D"
* "Hayallerini s.ktrtme! Kıza sulanmaktan da vazgeç! İlk ve son kez uyarıyorum!" dediğimde Oooo yenge moduna girdi. Hiç uğraşamam valla Yiğit! Hoca hala bıdır bıdır konuşuyordu.
Zil çalınca yerimden kalkıp Yiğit'le Egemen'e bakmadan dışarı çıktım.
Bahçeye çıktığımda Mehmet Saim Bey, tüm azametiyle okulun kapısından içeri giriyordu. Yanıma gelip omuzlarımdan tuttu ve kızın nerede olduğunu sordu. Kantinde tek başına oturan kızı gösterdiğimde yüzüne garip bir ifade yerleştirip ona doğru ilerledi. Amcamı tanımasam gülümsüyor, derdim. Gidip kızın masasına oturdu.
Mehmet Saim;
Anne ve babam cenazeye gittikten sonra gidip geldikten sonra öğrenmiştim, ablamın öldüğünü. Beni ÖZTUNA'lardan uzak tutmak için uyguladıkları bir fikirdi bu. Böyle yaparak beni Hamza Öztuna'dan korumuş olmuyorlardı. Kaldı ki artık korunacak ve koruyacak biri yoktu. Artık dengi bile değildim. Asıl o benden korksun.
Ama bunu anne ve babama anlatmak ne mümkün? Onlar anlamamak için ısrar etseler de ben ablamın cenazesini kaçırmıştım.
Anne ve babama kızsam da yapabileceğim bir şey yoktu. Olan olmuştu. Ablamın bir kızı olduğunu söylediler. Aslında evliliğinin ilk aylarında babam onları izletiyordu. Bir gün ben konuşmak için yanına gittim. Seviyordum ablamı ve bizden gittiği için yalnız kaldığını düşünüp üzüldüğüm için konuşmak istemiştim.
Yanına gittiğimde bana söylediği şeyler yeryüzünde birinden duymak isteyeceğim son şeyleri söyledi. Ablam "Uzak durun benden! Gölgen dahi gölgeme değmesin." dedi. İki cümle yerle yeksan etmişti, dünyamı. Ve hakikaten de peşini bırakmıştım.
Aslında onu anlıyordum. Olanları öğrendikten sonra bende her şeyimle bundan sıyrılıp kaçmayı istemiştim. Ama yapacak bir şey yoktu. Nereye gidersem gideyim bu aileyle bağımı kopartamazdım.
Hamza Bey'in torununu getirmesini bir süredir bekliyordum zaten.
Yasin'in verdiği haberle de getirdiğini öğrenmiştim.
Akşam üzeri okul çıkışında onu alıp bir yerlerde oturup konuşmayı istedim ama sabırsızlığımla bu fikri aklımdan attım.
Onu.. Ablamın yadigarını bir an evvel bağrıma basmalıydım.
Bir heyecanla okula gittim. Okulun kapısından içeri girerken adımlarımı hızlandırıp Yasin'i buldum. Omuzlarından tutup Deniz'in nerede olduğunu sorarken içim içime sığmıyordu.
Gösterdiği yere baktığımda kalakaldım. Ablama o kadar benziyordu ki!
Hemen bir adım atmazsam dizlerimin bağı çözülecekmiş gibiydi. Koşar adım yanına giderken ablamın beni bırakıp gittiği yaşa ne kadar yakın olduğunu tartıyordum.
Deniz;
Ahu, müdür odasında karşıma çıkınca çok şaşırmıştım. "E, ama sen müdür müsün? Hani pilot olacaktın?" dedim. "Hobi diyelim." deyip sırttı. Arkasından da beni sınıfıma bırakıp gitti. Onun erken çıkması gerekiyormuş. Mesaj attı, sonradan. Çal'daki hazırlıklara bakacakmış.
Kendimi tanıtırken rüzgar gibi çıkan çocuk birazdan gelip yanıma oturdu. Ders boyunca sıkıntıyla herkesin yaptığı aptal tatilleri dinledim. Ders sonunda çalan zille birlikte kantine çıktığımda kimse yanıma bile yaklaşmamıştı. Sabahki boyalıyı rencide edişimi tasvip etmemişlerdi anlaşılan. Ayrıca okulda hiç kimse bana ÖZTUNA olmamın ayrıcalığını filan hissettirmemişti. Tuhaf!
Tenefüs arası mı yoksa öğle mi nedir ben anlamadım! Bu kadar uzun tenefüs mü olur ya?
Ben etrafıma bakınırken masama 30 yaşlarında sarışın bir adam oturdu. Okulda? İçeri nasıl girmişti? Kimdi ki bu adam? Üzerindeki takım elbiseye bakılırsa öğretmen olabilirdi.
Elini uzatıp "Ben Mehmet Saim." dedi. Ben de nezaketen sıktım elini."Deniz Öztuna. Öğretmensiniz galiba." dedim. O ise sırıtıp "Yok. Öğretmen değilim. Sadece bir akrabamı görmeye geldim." dedi. Ben de "Peki. Gelir o zaman birazdan." dedim. O da başını salladı. "Belki sen.." deyince "Yok tanımam, kesin. Ben de bugün başladım bu okula" dedim. O ara zil de çaldı. Yerimden kalkıp iyi günler deyip ayrıldım. Beklediği her kimse gelmemişti.
Sıra arkadaşım olan çocuğun yanında biri kumral biri buğday tenli iki çocuk daha vardı ve kumral çocuk "Yasin, Mehmet Saim Bey'in burada ne işi var?" dedi. Sarışının adının Yasin olduğunu öğrenmiş oldum böylece. Yasin, "İşi vardı demek ki? Ne bileyim, Yiğit?" dedi.
Yiğit'se "Oğlum, adam senin amcan. Benim mi amcam? Ondan sorduk heralde! Sen de iyice agresife bağladın ha! Hadi gidelim Osman!" dedi. Kumral çocuğun adı Osman'mıydı? Yok artık! Buna gülerim! Yiğit'in Osman dediği çocuksa "Yiğit, abi seni gebertmeden gözümün önünden kaybol! Ben sana kaç kere söyleyeceğim lan o ismi sevmiyorum diye! Egemen benim adım!" deyip Yiğit'in ensesine geçirdi bir tane.
Demek bu Yasin'i bekliyormuş Mehmet Saim. İyi de neden gelmedi o zaman amcasının yanına? Amaaaannn bana ne ya?! Hayır da bana ne?! Diğer derslere girip yeni hocalarla tanışıp ilk gün sancısını atlattım. Öğleden sonra son derse gireceğimizde Sezai'yi arayıp çıkacağım saati söyleyip beni almasını istedim.
Çıkışta beni almaya gelmişti. Önce eve uğradık. Ben üzerimi değiştirdim. Ardından tekrar yola çıktık. Akşam büyük bir eğlence olacaktı anlaşılan.
Çal'daki bağ evine geldiğimizde merkezdeki evden biraz daha küçüktü fakat bu da hatrı sayılırdı. Hava kararmıştı bile. Garip köy düğünü gibi bir hava vardı. Davullar zurnalar çalarken dedem ve babaannem bir yanda yapılan eğlenceleri izlerken Ahu'da eğlenceye katılmış, gençlerle oynuyordu. Sabahki benim halam aynı zamanda okulun müdür olan Ahu'dan beklenmeyen hareketlerdi.
Geç saatlere doğru bir kaç siyah araç durdu yanımızda. Araçlardan kalabalık bir grup indi. Dedemin adamları hemen silahlarını çektiler. Babaannem "Ahu, Deniz! Buraya gelin." dese de ben geç kalmıştım. bir el omzuma dokunmuştu bile. Dönüp elin sahibine baktığımda sabah gördüğüm adam olduğunu gördüm. Neydi adı? Mehmet? Mehmetli bir şeydi ama..,
Ahu "Mehmet Saim! Çek ellerini yeğenimin üzerinden!" diye bağırınca adamın bizim dostumuz olmadığını anladım.
Mehmet Saim'se gayet sakin gayet gülümseyen bir halde bana bakıp "Senin yeğenin olamadığından daha fazla benim yeğenim o. Yeter artık! Sıkıldım bu biz düşmanız havalarından!" dedi. Dedemse "İçeri geçelim." deyince Mehmet Saim beni kolunun altına alıp yürüdü. Onun adımlarına ayak uydurmaya çalışırken hala kim kimin yeğeni, ne oluyor, anlayamamıştım. Dedem "Yalnız. Mehmet Saim, yalnız. Sen, ben ve Deniz." deyince Mehmet Saim adamlarına işaret verdi.
Evden içeri girince dedem doğruca salona geçti.
"Ne bu Mehmet Saim? Baskın mı yapıyorsun? Ulan siz de hiç adab usul bilmek yok mudur?"
"Hamza Bey, izin istesem verecek miydin?" onlar kendi aralarında atışırken ben hala olayın neresindeyim onu anlayamamıştım.
"Hamza Bey, bak ablamdan uzun süre ayrı kaldım. Yeğenim doğdu gidemedim. Diyetimizi yıllarca ödedik. Ama artık yeter! Ablam öldü. Oğlun öldü! Geçmişte olanlar geçmişte kalsın. Bahar'ı.."
"Alma kızımın adını ağzına! Ne sana ne ailene gösterilecek torunum yok benim! Sizin pisliğiniz sizin şerefsizliğiniz sizde kalacak."
"Hamza Bey! Sana söylüyorum! Diyetimizi ödedik! Anam da babam da ödedi diyetlerini! Ben de ödedim! Yeter! Deniz'i tanımak bizim de hakkımız. Ben onun dayısıyım ya! Ablamın emaneti o bize!" Dayısı deyince bir an irkilerek geri çekilmiştim! İçim bir garip olmuştu. Ondan uzaklaşırken "Sen neyim mişsin benim? Dayı? Yok olamaz! Git buradan hemen! Uzaklaş benden de! Nasıl sinsi nasıl yalancı bir insansın sen ya? Bugün bir de akrabamı bekliyorum diyip yanıma oturdun! Defol! Azıcık onurun gururun varsa çıkma karşıma! Benim böyle bir ailem olamaz!" Ağzımdan çıkanlara ben bile şaşırmışken Mehmet Saim Bey hayal kırıklığıyla bakıyordu.
"Hamza Bey, onu bize karşı doldurmuşsunuz! Hem de olayları sadece kendi açınızdan anlatarak! Ben de seni adam bilirdim! Deniz. Sana anlatılanlar yalan değil gerçek ama sonrasını da dinlemen gerek! Bizim açımızdan da dinlemen gerek her şeyi!" dediğinde kan beynime sıçramıştı.
"Neyi dinleyeceğim ha? Neyi?! Küçücük bir kız çocuğuna nasıl işkence ettiğinizi mi? Bak, Mehmet Saim! Bana yeğen diyorsun! Yeğenin ölen Bahar'dan sadece 2 yaş büyük! Bana yapılsa aynı şey! Ya ablana yapılsaydı? Ya annene yapılsaydı? Annemin ailesi yoktu! Hiç olmamıştı! O babama tutundu. Ben de babamın ailesine... Bırakın huzurlu yaşayayım! Şimdi git!" dedim.
Kapıya yöneldi. Çıkarken de "Öyle de olsa böyle de olsa bir gün beni dinleyeceksin Deniz! Dinlediğinde diyetimizi yeterince ödediğimize de inanacaksın!" deyip kapıyı çarpıp çıktı.
Salondan dışarı baktığımızda geldikleri gibi gürültüyle gittiklerini gördüm. Dedemse sarsılmış görünüyordu. Bir kaç dakika sonra babaannem ve Ahu halamda gelmişti. İkisi de bana sarılırken Ahu'ya "Hala gidelim mi buradan? Hadi beni eve götür!" dediğimde başını sallayıp koluma girdi. Çıkarken dedem "Deniz, Mehmet Saim senin yanına mı geldi, bugün?" dedi. Bense "Evet. Okulda. Akrabamı göreceğim, filan demişti." dedim. Dedemse bu defa Ahu'ya bakıp "Dingonun ahırı mı o okul? Bir daha aynı şey olmayacak Ahu! Deniz'den uzak tutacağız o insanları!" dedi. Ahu ise başını sallayıp beni arabaya taşıdı. Ruhum çekilmişti resmen!
Adamlara bak be! Tecavüzcü pislikler! Bahar halamı ufacık yaşında... Of Allahım! Sen bana sabır ver!
Gözlerimden süzülen yaşları gören Ahu arabayı sağa çekip durdu. O an farkettik arkamızda da bir araba durdu. Ben telaşlanıp "Hala! Arkamızdaki araba? Kim o? O olmasın?" dediğimde o acıyla gülümseyip "Deniz'ciğim, Mehmet Saim'i az buçuk tanırım. O senin güvende olmanı istiyor! Onun içinde arkamızdaki araçta. Ama korkma! Sana bir şey yapmaz!" dedi. Ben korkuyla "Sana?" dediğimde "Deniz'ciğim. Çok sarsıldın. Ama korkmana gerek yok! O öyle bir adam değil! Öyle olsa babam onu evine bile almazdı, canım." dedi ve bana sarıldı.
Ardından arabayı çalıştırıp eve geldik. Her günüm bir olay. Her günüm bir kıyamet ya!