PARYANIN FISILTISI
bir fısıltıyı duyurmak isteyen herkese...
Dünya, Redd
1. FISILTILARIN İLKİ
"Kelebeklerin aklı olsa aşka kanat çırpmazlardı."
Yarım kalan bütün hikâyeler başka bir evrende devam eder.
Belki de dünya, başka hayatların paralel evrenidir. Hayatta bambaşka dünyaların olduğunu da kim inkâr edebilir? Kimse. Kimse edemez.
Herkesin imrenerek baktığı ya da yaşamaktan ölesiye korktuğu başka hayatlar vardır. Başka hayatlar arasında asla geçilmemesi gereken bir eşik, yırtılmaması gereken ince bir zar vardır. Başka hayatların birbirine karışmasını engelleyen o zar, o kadar incedir ki; yırtıldığında bir tırtılın kozasını yırtıp kelebeğe dönüşme anı gibi büyüleyici ve tanrısal bir güzelliği beraberinde getirir. Birbirine karışan iki hayatın çarpışma anı ise bir kelebek kanat çırptığında binlerce kilometre uzakta bir kasırganın doğması kadar şiddetlidir.
Bir kelebek kanat çırpar ve bir kasırga doğar.
Akıl almaz güzellikler zamanla korkunç felaketlere evrilir.
Gerçekten... Bambaşka dünyalar varmış. Biz ayrı dünyaların insanlarıyız diyenler haklıymış. Mesela hayat dört duvar arasında pineklediğin odandan ibaret değilmiş. Ev ile okul arasında mekik dokuduğun yollar seni hiç bilmediğin yerlere götürebilirmiş. Diziler, filmler, kitaplar... Ortağı olabileceğin tek dünya değilmiş.
Hayat ile hayal arasındaki bir çizginin neleri değiştirdiğini öğrendiğin gün, yeni bir dünyaya adım attığım gündür. Ya yaşamayı öğrenirsin ya da hayal kurmaktan vazgeçersin.
İşte, her şey bu kadar.
Evrenin matematiği, çarpmadan ibaret. Ya da çarpılmalardan...
Çoğu zaman parçalanıp dağıldığımız anlardan ibaret hayat. Bize sınav gibi gelen her şey, uykularımızı kaçıran bütün bu olup bitenler, ilk aşkımızın kalbimizde bıraktığı tahribat, arkadaşlarımızdan yediğimiz darbeler, yalnız kaldıkça etrafa duyduğumuz nefret, yenilgilerimiz, düşüşlerimiz... Kendi parçalarımızı toplarken bütünümüzden ne kadar uzaklaştığımızı anlamamız için bir fırsat.
Bir şeyi kaçırıyoruz, daima. Kırıldıktan sonra bir bütün olmanın ne denli imkânsız olduğunu... İmkânsız çünkü kalbin kırıldı. Uykularım dağıldı. Dizlerin parçalandı. Düştün çünkü. Yalnız bırakıldın. Reddedildin. Başına gelen bütün felaketlerin sorumlusu sensin. Sen misin sahiden? Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç, yeni bir şans... Başlayamaz mıyız yeniden?
"Parla!"
Işılda, ışık saç.
Bana Parla derler.
Adımın koridorda gürültüyle yankılanmasıyla evrenin kucağına düşmüşüm gibi hissettim. Koşar adımlarla spor soluna ilerlediğim sırada en yakın arkadaşım peşimden beni takip ediyordu. Aslında bana engel olmaya çalışıyordu.
"Parla!" diye bağırdı tekrardan.
Onu duymadım. Kimseyi duymadım. Kulaklarım aşınmıştı geceleri devirdiğim gürültülü barlar yüzünden ya da kalabalık caddelerin dayanılmaz gürültüsünden. Belki de dedikoduları duymamayı istediğimden. Ne diyorduk? Evrenin matematiği... Matematik. Boktan bir ders. Ve bazılarımız için ders alma zamanı.
Okul bahçesine adım attığım an, soğuk hava suratıma esaslı bir tokadı geçirdi. Sanki bu da evrenin işlerinden biriydi. 'Kendine gel, kızım.' diyordu bana göklerden gelen bir ses. Rüzgârı esaslıydı Ekim ayının ama okulda esen onun fırtınasıydı.
Tam da bu yüzden kendime gelemiyordum işte. Bir fırtınanın, daha da kötüsü, bir kasırganın karşısında durmak zorundaydım. İnanır mısınız, ben hep yalnızdım. Fırtınaların ortasında, küçük kıyametlerin kucağına düştüğüm anlarda, hayatımın kontrolünü tamamen kaybettiğim zamanlarda... Hiçbir zaman bulamazdım etrafımda bir başkasını.
Yalnızlık, alışılan bir kelimeydi. Fonetiği güzeldi bir kere. Ama hissi güzelin tam tersiydi. Berbat hissettiriyordu. Hatta çok kötü... Korkunç. Boğazına yapışan acı tattan kurtulmak mümkün olmuyordu. İçinde biriktirdiklerini duvarla tavan arası bir yerde sektirmek zorunda kalıyordun, her gece. Gözlerini kapattığında durmadan tekrar eden kelimeler kalıyordu seninle. Sen ve bir başınalığın. Sen ve yalnızlığın. Sen ve hep bir başka dünyada yaşamaya çalışmaların. Sen ve istenmeyen o kız oluşun.
Sonra... Sen ve o.
Aslını istemeden ellerine bıraktığın o. Hayatın yere çarpıp defalarca kez sektirdikten sonra tekrar avuçlarına alabileceğini bildiğin o. Açık vermekten kurtulamayacağın seni her zaman yakalayacak olan o.
O ve yeşil gözleri. O ve uzun boyu. O ve avuçlarında tuttuğu topları. O ve sırtındaki formaya işlenmiş dokuz numarası...
Rüzgârın sert esintisi okul eteğinden bacaklarıma vurup tenimi sızlatıyordu ama bunda koşar adımlarla yürüyor olmamın da etkisi vardı tabi. Saçlarımı çekiştirerek sıkıştırdım kulağımın arkasına. Elimi kolumu nereye koyacağımı mı bilemiyordum yoksa kontrolüm tamamen mi toz olup uçup gitmişti?
Gözlerimin önünde hep aynı kelimeler, aklımda durmadan oynayan aynı sahne. Sakin kalmak nasıl mümkündü ki? Teneffüs zili çalar çalmaz nasıl büyük hışımla kalkmıştım oturduğum sıradan. Öfkeden göğsüm deliniyordu. Daha çok korkudan... Korkuyordum çünkü. En başta da yüzleşmekten ve kabullenmekten.
Spor salonunun koridorunda adımlarımız büyüyerek çoğaldı. Ilgın hala arkamdaydı ama adımı söylemekten vazgeçmişe benziyordu. Bu dört duvar, onun kalesiydi çünkü. Ağzını bile açamazdı Ilgın. Hatta bıraksam burada tek başına nefes bile alamazdı. En yakın arkadaşımdı işte benim. Kendi platonik aşkının sınırlarının içine adım atacak kadar önemsiyordu galiba beni. Ya da okulda yaygara kopsun istemiyordu.
Koyu kahve gözlerimi kapattım ve açtım. Her şey, o anda olduğu gibi olmasın diye kendimi bütün aptalca cümlelerle telkin etmeye çalıştım. Avuçlarımı kapıya yaslayıp sertçe ittirdiğimde sahanın ortasında bulmuştum kendimi.
Peşimden de Ilgın girdi içeri. Çekingen adımlar ve duyulmayacak kadar kısık nefeslerle. Hâlbuki koştur koştur inmiştik o merdivenleri. Kalbi göğüs kafesini döven bir bendim demek ki.
Önce basketbol takımından birinin gözleri döndü üzerime, sonra bir başkasının, tanıdık yüzlerin içinde hemencecik buldum o yabancı yeşil gözleri... Kendimi yere kapaklanırken bulmam da tıpkı böyle olmuştu ve şimdi olduğu gibi o yeşil gözlerini yine üzerime saplamıştı.
"Parla." dedi artık duyulmayacak kadar kısık bir sesle Ilgın. Anlayabiliyordum onu, sesinin neden kaybolup silinmeye başladığını... Anlayabiliyordum ama artık anlaşılmak da istiyordum.
Dişlerimi birbirine bastırarak bir adım attım salonun içinde, bir adım daha, sonrasında başka bir adımla kalabalık biraz olsun yarıldı ve kendimi onun karşısında buldum.
Hayır, hayır.
O beni karşısında buldu. Çünkü karşıma geçmeye can atanlardan biri de o'ydu.
"Sizin oralarda işler böyle mi yürüyor?" diye sordum doğrudan.
Dümdüz bir ses. Mimiksiz bir surat– Hayır. Henüz o kadar iyi değilim duygularımı kontrol etmekte. Yüzümden okunuyor ne hissettiğim.
"Bizim oralar?" diye sordu tek kaşını hafifçe kaldırarak. "Daha açık konuş."
Sesi çok gürdü. Öyle ki, bütün spor salonunda yankılanarak büyümüştü. Herkesin gözleri bir anda üzerine çevrilmişti. Sanki gözlerini üzerinden çektikleri varmış gibi...
O, okula gelişiyle Vefa'nın ortasına bomba gibi düşmüştü. Bilirsiniz, bir yerde düşmeler varsa enkazlar da kesinlikle vardır. İlk darbe, birkaç hafta içinde basketbol takımı kaptanlığını aldığında inmişti. İkinci darbe ise bizzat benim duvarlarımın üzerine gelmişti.
Vefa.
Bizim güzide lisemiz.
Vefa Anadolu Lisesi. Hiçbir numarası yok aslında. Duvarları her devlet okulu gibi, boyaları kötü ve döküntü içinde. Tavanları ayak izi dolu. Hâlâ şaşırıyor bunu görünce bazıları. Sıralarında hep başkalarının adları, geçen yılları üzerinden taşıyan ahşap parçaları... Yıllar geçince bile kulağımızdan silinmeyecek teneffüs zili, kapıdan çıkar çıkmaz yüzlerini unuttuğumuz hocaları, okulun iyileri ve kötüleri; Vefa'nın öğrencileri, burası bizim gibilerin lisesi.
Ve sen, Deniz Kıral; buraya ait değilsin. Zamanla öğreneceksin.
"İnsanın boyuyla aklı mı ters orantılı yoksa sen mi çok aptalsın?" dedim buz gibi bir sesle.
Vefa, diyorduk değil mi? Vefa benim çöplüğüm işte.
"Bana bulaştığına göre, ikinci seçenek daha doğru galiba." Sesim sonlara doğru daha alaycı, daha üstten bir ton kazanmıştı. "Ama birincisi de değerlendirilebilir gibi."
Dudaklarını birbirine bastırarak hafifçe güldüğünde pençelerini geçirdiği basketbol topunu bir kez sektirdi yerde. Parmakları arasından çıkan top tekrardan büyük elleri arasına geldi ve saniyeler sonrasında potanın içinden geçti.
Spor salonundan yükselen hayranlık dolu sesleri yuttum. Sindirdim. Omuzlarım üzerine dönüp Ilgın'a baktım bir anlığına. Yaklaşamamıştı bile buraya. Nasıl yaklaşacaktı ki? Ama dudakları küçük bir o şeklini almış, gözleri basket topunu esip geçtiği potanın üzerine dikilmişti.
"Parmak uçlarında yükselmeye son verebilirsin, Parla." dedi Deniz Kıral, üzerine doğru biraz eğilmişti o uzun boyuyla ve ben tamamen refleks olarak topuklarımı yere bastırmıştım. Bu onun dudaklarının serseri bir gülümsemeyle kıvrılmasına neden oldu. "Bak şimdi anlaştık, işte. Ben senin asla yetişemeyeceğin o yerdeyim."
Parla. Parla. Parla... Herkese ezberlettim beş harf, iki heceyi ama hiç benimseyemedim kendimi.
Adım Parya.
Parya Alyasa ama dedim ya, bana Parla derler. Işık saçmak için itildiğim köşemden çıkmak zorundayım. Parlamak için kibrit alevine elimi uzatmalıyım.
Siktir. Siktir. Siktir.
Şerefsiz, diye ayaklandı o an kafamın içindeki bütün Paryalar. Beni tehdit mi ediyordu? Anlayamıyordum ki, o gözlerin arkasında ne sakladığını, diline sürdüğü kelimelerin hangi tarafa dokunduğunu... Sadece onun ellerinde hayatımın en büyük gerçeği vardı ve o eller benim sandığımdan daha fazlasına uzanıyordu.
Parya Alyasa ve Deniz Kıral savaşları böyle başladı. Spor salonunda, herkesin gözlerini üzerimize diktiği bir anda... Ama savaş meydanından epey uzakta.
Nefes boşluğumda çözülmesi mümkün olmayan bir düğüm oluştu. Gözlerimi suratına diktiğimde üzerime çevrilmiş o meraklı bakışların içinden sıyrılmak çok zordu. Tam dudaklarımı aralayacaktım ki, kelimeler Deniz Kıral'ın eline geçti.
"Bu kadar yükselmek istiyorsan ayaklarını yerden kesebilirim." diye fısıldadı Deniz Kıral, dudaklarındaki serseri kıvrımla. "Biliyorsun."
Aldığım nefes boğazıma dizilirken gözlerim direkt etraftakilerin üzerine çevrildi. Onun takımına. Dişlerimi birbirine bastırdığımda yumruk yaptığım avuçlarım göğsüne sertçe indi ve biliyordum ki, kendi kıpırdamak istemese hayatta oynatamazdım ben bu kas kütlesini yerinden.
Dudaklarındaki gülümseme silinmeden geri çekildi.
Burnumdan solurken zihnime sızan kelimelerini sindirmeye çalışıyordum bir yandan da. Biri hayatınızın sırrını elinde tutarken iki düşünüp bir konuşuyordunuz haliyle. Aklınızdan geçenlerle yaptıklarınız bir olamıyordu. Yutkundum, sertçe. İşaret parmağım benden bağımsızmış gibi havalandığında doğrudan kalbini hedef almıştı sanki.
"Bir daha kuyruğuma basarsan-" diyordum ki tavrımın aksine alaycı bir sesle, lafımı bıçak gibi kesti.
"Basarsam?" diye sordu Deniz Kıral. Sesi daha yüksekti artık. Üzerimize çevrilen kalabalığa istediklerini verecek gibiydi. "Tırmalar mısın beni, Parla?"
Kalabalık, Kıral ve ben Parla. Benden birkaç metre ötede duran en yakın arkadaşım. Etrafımı çepeçevre saran yalnızlığım.
Şimdi öfkeyle kalkarsam ki düşmüş bile sayılmam, sonrasında çok büyük bir zararla yerime otururdum. Üstelik Vefa'da alışık olduğum tahtım artık başkasında olduğuna göre kıçımın üzerine oturduğumla kalırdım.
"Çok sevgili takımın benden hiç bahsetmedi mi sana?" dedim dişlerimin arasından ama öfkeden midir yoksa damarlarımda dolaşan adrenalinden midir bilinmez, bağırmaktan daha etkili çıkmıştı sesim. "Çünkü biraz olsun kim olduğumu bilseydin benimle konuşurken iki kez düşünürdün."
Bir kez olsun, biz onun kim olduğunu iki kez düşünmek zorundayız Parla. Ne ikisi? Üçü, beşi geçmişti onu düşündüğüm. Yanlış anlaşılma olmasın, meraklı değilim boyuna posuna ya da o yeşil gözlerindeki parıltılara... Ama fena hâlde ayarım. Çünkü okulumuzun basketbol takımı kaptanı Deniz Kıral'dan ölesiye nefret ediyorum.
Nefret, doz aşımı olan bir duygu. Ne yazık ki ben, duygularına bile söz geçiremeyen bir zavallı; Parya.
Sessizlik.
Saliseler hatta saniyeler boyunca süren şey, beni içine alıp parçalayan bir sessizlikti ve Deniz Kıral'ın alaycı bir kahkaha atmasıyla resmen etkisini kaybetmişti.
"Madem öyle, tanırız bizde." Deniz... Kaptan bozuntusu Deniz.
Spor salonundaki fısıltılar ardı arkası kesilmeyecek şekilde büyüdü bir anlığına. Birkaç kişi tam bir aptal gibi 'Ooo!' demek için açtılar ağızlarını. Kıpkırmızı kesildim bir anda. Dehşet sinirli olmam bir yana insanları karşısında egoma aldığım sarsıcı darbeler bir yanaydı.
"Ben sana olacağı söyleyeyim." Kollarımı göğsüme bağlayarak bir adım geri çekildim, başımı yavaşça omzuma düşürdüm ve ezberden bir bakışla kahverengi gözlerimi yeşil gözlerine sabitledim. "Arkana bile bakmadan gideceksin bu okuldan."
Birkaç adım gerilediğimden etrafımı saran etkisinden, aptal boyunun üzerime devrilmesinden, kurtulmuştum. Şu uzun boydan biraz da ben nasibimi alsaydım parmak uçlarımda yükselmek zorunda kalmazdım.
"Göreceğiz." dedi Deniz.
"Ben göreceğim." diye düzelttim tok bir sesle. Gözlerim meydan okumalarla dolu bir parıltıyla yabancı yeşillere saplanmıştı. "Sen bizzat yaşayacaksın."
Her zaman son sözü ben söylerdim.
Deniz Kıral bile henüz bunu elimden alamamıştı.
Dudaklarıma bulaşmayan ama gözlerimi tamamen saran bir alayla topuklarımın üzerinde döndüm ve sakin adımlarla spor salonunun çıkışına ilerlemeye başladım. Ilgın'ın büyük bir durgunlukla peşimden geldiğini bilerek salonu terk ettiğimde duyduğum son ses, zemini döven basketbol topunun yankısıydı.
🪄
Öğlen arasından sonra derse girmemiştik. Okulun kantininde pineklerken önümüzde karton bardaklarla çaylar vardı. Sıkıntılı tipler olduğumuzdan bazılarımız kartonları parçalayıp masaya atmıştı. Parmaklarımı karton bardağa sardığımda kalorifere yakın tarafta oturduğum için şanslı sayıyordum bir yandan da kendimi.
"Orada ne oldu öyle?" Burçak.
Rezil egomun üzerinden bir kez daha geçildi.
"Harbiden lan." Utku. "Ne oldu da esip gürledin yine?"
Aptal bir mesaja, okulun sayfasına atılmış anonim bir mesaja, bu kadar delirip sinirlenmem normal miydi? Başka bir zamanda öfke patlaması derdim ama biz, bu zamanın içindeydik ve yakın geçmişin eli sadece benim üzerimdeydi. Ve onun yabancı yeşil gözleri de öyle.
"Her zamanki Parla işte." Ecem.
Beni ne kadar tanıyorsunuz ki siz? Cebimdeki para çaya yetiyor diye sıcak çikolata içemediğini bilebilir misiniz mesela? Bilemezsiniz çünkü bunu siz hiç söylemedim. İş ve okul arasında mekik dokuduğum gecelerde yetiştiremediğim ödevlerimi kafaya takmadığımı söylediğimde inandınız çünkü. Söyleyecek ne bıraktınız?
Ne Parla ama!
Zavallının tekiyim ben.
"Bir şey olmadı." dedim omuz silkerek. Karton bardaktaki çayımdan büyük bir yudum alıp mideme gönderdim. Boğazımda ısınıyordu, iyi oluyordu. "Bazı meseleler vardı, onları kapattık."
"Ne oldu da sinirlendin birden?" Ilgın. Sonunda aralayabildi dudaklarını. Belki de en başından beri sorması gerekeni sorabildi. "Okul sayfasındaki aptalca bir yazı... Deniz'in yazıp yazmadığı bile belli değil." Gözlerini yavaşça üzerime çevirdi. "Ayrıca o çocuk asla anonim takılmaz, Parla."
Vefa'nın çoğu lisede olduğu gibi saçma sapan bir itiraf sayfası vardı. Dün gece oraya bir mesaj atılmıştı ve ben o mesajı gördüğümde sıraya başımı koymuş uyumaya hazırlıyordum.
'Parya denen kızın gerçek yüzünü sakladığını ne zaman anlayacaksınız?'
Bu kadardı.
Birkaç kelime, etti mi sana bir cümle? İnandırabilirdiniz herkesi bir harf hatası olduğuna, öyle değil mi? İnandırmama da gerek yok ki. Adım Parya. Yoklama listesinde yazan bu. Parya Alyasa. Herkese ezberlettim ama bana Parla demeleri gerektiğini. Herkes birer birer öğrendi ve kimse kalmadı Vefa'nın sınırlarında benim adımı ağzına sürebilen.
Birkaç haftada hayatımı, tahtımı, kaptanlığı eline alan o varken suçlayacak başka kimse de gelmemişti haliyle aklıma.
"Nasıl takılırmış peki, Ilgın?" dedim istemeden biraz sesim yükselmişti ama yüzümdeki ifade aksi değildi. "Çok tanıyor gibisin ya o kaptan bozuntusunu... Anlat, biz de bilelim."
"Ya benim adım Deniz soyadım Kıral olsa sikseler anonim takılamazdım." dedi Utku keyifli bir sesle, pası Ilgın'dan çok yumuşak bir şekilde almıştı. "Dünya'nın düzenine aykırı bir kere. Kızım, çocuk zengin. Peşinde kızlar kul köle. Anlayacağın bir fiyakası var. Hangi insan evladı böyle bir fırsatı geri tepip anonim olur?"
Dünya'nın düzeni dedikleri şey, bazılarının hiç çaba harcamadan elde ettiklerinin bir paçasını kazanmak için kendini parçalaman. Düzen, adaletsiz. Senin ise kamburun çıkmak üzere. Dik durmak, ayakta kalmak, daha az uyumak, daha çok çabalamak, güzel bir gelecek için şimdiyi hep kaçırmak... Düzen dedikleri bu.
Okula adım atan bir yabancının kolayca aldığı takım kaptanlığı, hiçbir şey yapmadan kazandığı arkadaşları, hocaların sunduğu ilgi alakası, yaşayan en gıcık müdürün bile söz konusu o olduğunda tatlı bir adam olması... Bizim gibilerin sahip olamayacağı bir hayatın sunduğu imkânların sadece yarısı.
Zengin, züppe, zorba ve zalim.
Karşınızda Deniz Kıral!
Vefa'nın bahçesine altına çektiği son model arabasıyla girişi günlerce konuşulmuştu kuytu köşelerde. Mert'in üzerine işlenen rütbesi hiç sökülmeyen takım kaptanlığını sadece birkaç hafta içinde alması ve o yeşil gözlerindeki zafer parıltılarıyla, ağzını hiç açmadan kaptanlık benim diye bağırması ise hâlâ konuşuluyordu.
"Zaten olağan şüpheliler listesinin başını Deniz değil, Sanem çekiyor." dedi Burçak, doğru bir noktaya parmak basarak. "Geçen seneden beri seninle uğraşıyor o kız, Parla."
Deniz Kıral, Vefa'ya adım atana dek nefret listeme adını altın yaldızlı kalemlerle yazdıran o kızdı Sanem. Birbirimizin lise hayatını zehir etmek için vardık sanki.
"Mert'i sana kaptırdığı için geceleri hâlâ ağlıyor olabilir." Ecem gülmüştü konuşurken. "Araştırılsın."
"Mert denen lavukta kaptanlığı Kıral'a kaptırdığı için deliriyordur artık." Karton bardağı yumruğunun içinde ezdi Utku. Keşke bazı insanları da avucumuza alıp böyle bir kenara atabilmek mümkün olsaydı.
"Yalnız Parla, Sanem'e öyle böyle bir ders vermedin." dedi Burçak. "Kızın yüzü hâlâ gözlerimin önünde... Lise boyunca platonik takıldığı çocuğu bir başkasıyla el ele görmek koymuştur biraz ya."
"Onun yüzünden okuldan atılıyordum!" diye atladım lafa öfkeli bir sesle.
Okuldan atılmam demek, hayatımın bitmesi demekti ve on sekiz yaşımda gençliğimle vedalaşmak kulağa pek tatlı gelmiyordu. Herkes unutuyordu bu ayrıntıyı. Okuldan atılacak olsam hayatım nereye evrilirdi mesela? Soran olmamıştı. Beklemiştim. Birisi ağzını açar da olanı benden dinlemek ister diye ama kimse beni dinlemeyi istememişti. Ya hafızaları kötüydü ya da benim üzerime kötü etiketini yapıştırmak konusunda oldukça iyilerdi.
Sanem, numaramı boktan bir barın erkekler tuvaletine yazdıktan sonra okuldan atılacak noktaya gelmem çok küçük bir ayrıntı gibi gözükmeye başlamıştı. Mert ise zaten benden hoşlanıyordu ve ona bir şans vermem için bütün bunlar yeterli olmuştu. Bir hayata karşılık, unutulacak bir lise aşkının önemi yok gibi gelmişti. Bir haftaya kalmadan da ayrılmıştık zaten. İlişki bile değildi.
"Aklını başına alsaydı o da." dedi Ecem omuz silkerek. "Bir köşede durarak çocuğun onu fark etmesini mi bekliyordu?"
"Bu laf sana." dedi Utku, doğrudan Ilgın'a diktiği gözleriyle.
Bizim kendi küçük dünyamıza sığdırdıklarımız bu kadardı işte. Biraz aşk, bolca kalp kırıklığı, dost kazığı ve gelecek kaygısı... Dünyamız sahiden küçüktü ve bizimle beraber büyümüyordu. Başka dünyaları görmek istiyorduk. Başka dünyaları tatmak... Yaşamak ya da hayatta kaldığımız günleri biraz anlamlandırmak... Biz, Vefa'nın umutsuz gençleri olmaktan biraz fazlasını istiyorduk.
"Ben senin yerinde olsam delikanlı gibi çıkar söylerim." diye devam etti Utku. "Kardeşim ben sana aşığım lan, derim. Bu ne böyle kızım? Aşk acısı çekmeye mi geldik biz dünyaya?"
"Öyle kolay mı çıkıp ben sana aşığım demek? Sen söyleyebiliyorsun sanki seninkine." diye mırıldandı Ilgın düz bir sesle.
"Al işte." dedi Burçak. "Yine duvara kilitlenip kalır bu."
Biz bu anları daha önce sayısız kez yaşamıştık. Utku çoğu zaman duvara kilitlenir kalırdı konu aşk olduğunda. Yaşımızdan mıdır yoksa toyluğumuzdan mı bilinmez, asla dikiş tutturamamıştık aşkta.
"Dünya'dan Utku'ya... Alooo!" diye bağırdım elimi gözünün önünde salladığım sırada. Masada doğrularak hafifçe omzuna vurdum. "Kendine gel, geri zekâlı."
"Bunun devreler yandı yine." diye mırıldandı Ecem umutsuz bir sesle.
Kısa bir süre sonra hepimiz sessiz kalmıştık. Utku duvara dikmişti yine gözlerini. Ecem masanın üzerine yatar gibiydi. Burçak ayaklarını diğer sandalyeye uzatmıştı ve başını geriye atmıştı. Ilgın dalgın bir şekilde karton bardağı koparıyordu. Ben de oldukça rahatsız edici bir ses çıkararak tırnaklarımı masaya vuruyor, saçma sapan bir ritim tutuyordum.
"Utku haklı bu arada." dedi Ecem. "Şu haline baksana Ilgın'ım ya, böyle hayat mı geçer?"
"Hayret nasıl hak verdiniz siz bana?" Utku, kollarını göğsüne bağlamıştı. Spor yaptığı belli olsun diye genelde böyle otururdu. Çiçek ol, Utku...
"Sizin benden beklediğiniz şeyi ben yapmam." dedi Ilgın oldukça net bir sesle. "Benimle ilgilenmez bile. Bakmaz. Görmez. Hayalini bile kaybettiğimle kalırım."
"Sana bakmayacak da kime bakacak ya?" diye yükseldi Burçak. "Kendisi çok bir şey sanki..."
"Senin için söylemesi kolay." Ilgın'ın sesi yumuşaktı ve kırgın. Kısık sesle nefes alıp omuz silkmişti. "Güzelsin çünkü."
"Aşk, güzelliklerin ötesinde bir şey bence." diye mırıldandı Ecem. "Gözüne bir perde iner, dünyadaki herkes silinir gider. Sadece sen ve o... Aşk, güzellik falan dinlemez ki."
Ilgın'ın bakışları biraz kısıldı. Bunları duymaya ihtiyacı mı vardı yoksa Ecem'in söyledikleri cesaretini toplamasına neden mi olmuştu? Bilmiyordum. Sadece o dalgın ruh halinden sıyrıldığı için mutluydum.
"Konuş be Ecem'im." dedi Burçak gülerek. "Biz kafaya koyduk, kızım. Sizi yapacağız, Vefa'nın koridorları sizi el ele görecek."
"Vefa'nın koridorları artık bizi de görebilir mi?" dedi Ilgın konuyu tamamen kapattığını belli edercesine sandalyeden kalktığında. "Malum, zil çalacak ya... Eve gidip kendimi yatağa atmam gereken konular var."
Sonra da hayal kurmaya başlayacaksın ve hayal kırıklığı kapını çalana kadar o hayale kendini inandıracaksın.
Çünkü bizim dünyamızdan çıkmanın, dışarıya bir adım atmanın başka yolu yok. Sıkışıp kaldık kendi kabuğumuzda, kabuğumuzu kıracak gücümüz ise zaten yok. Zayıfız ya biz. Küçüğüz. Onlar gibi değiliz. Sadece bakmasını biliriz. Bizim gözlerimizi diktiğimiz hayatı onlar yaşar, hem de krallar gibi yaşar.
"Ben kendimi direkt salona atıyorum." dedi Utku. Masadaki çöpleri toplama görevini üstlenmişti bu kez. "Bu vücut kolay inşa edilmiyor."
"Semih gelmedi diye bize sardın sen de." diye homurdandı Burçak. "Biz ne anlarız spordan falan?"
"Mal değilsen anlarsın kızım." diye karşılık verdi Utku. Masadaki sağlam kalan bardakları iç içe geçirdi ve karşıdaki çöp kovasına bir basket yollamak için ufak bir gösteriye girişti.
Sonuç: Başarısız.
Onun metrelerce yüksekteki potaya yolladığı basketler nasıl bu denli isabetli olabiliyordu, hiç anlamıyordum. O şeytana bu yüzden hayranlık duyduklarını da hiç sanmıyordum.
"Birileri Deniz Kıral olmak istiyor galiba."
Fark etmeden bakışlarımı Ecem'e saplanıştım bir anda. Kendi arkadaşlarım, onlar bile Deniz Kıral'ın ihtişamlı hayatının büyüsüne kapılmıştı. Sadece birkaç haftada, benim yıllarımı çalmıştı.
"Deniz Kıral olmak mı yoksa Deniz Kıral'ın olmak mı?" Bir iç geçirdi Burçak. Devamında güldüler kendi aralarında ama ben kalakalmıştım yerimde. "İşte bütün mesele bu."
"Deniz Kıral'ın olmak nasıl bir cennettir acaba ya?" Ecem.
"Cennet mi?" dedi Burçak. "Cehenneme giriş bileti aldırır o çocuk."
Ecem güldü ve araladı dudaklarını. "Parla duymasın."
Ama duyuyorum, aptal. Farkındasın sen de. Görebiliyorsun beni ama duymamı istiyorsun. Çünkü tam önünüzdeyim. Bana duyurmak ve beni kışkırtmak belki de derdin.
Buna dönüştüm işte ben. Paranoyağın tekine. Zavallı diye boşa demiyorum kendime. Arkadaşlarımdan bile şüphe ederim çoğu zaman, elimde değil. Kimseye güvenemiyorum tam anlamıyla ama gerçek anlamda kimsesiz kalmamak adına vazgeçemiyorum da asla ait hissedemediğim yerlerden.
"Neyi duymayacakmışım?" diye sordum omzumun üzerinden arkama bakarak. Adımlarım durmuştu ve bahçenin ortasında birbirimize kilitlediğimiz bakışlarımızla öylece kalmıştık.
"Bir şeyi değil." diye cevap veren Burçak'tı. "Söz konusu Deniz olduğunda deliye dönüyorsun ya, o yüzden dedim."
"O kaptan bozuntusu benim umurumda bile değil." dedim dişlerimin arasından. Kollarımı göğsümde bağlamıştım ve bu tamamen bir savunma mekanizması olarak çalışıyordu bende.
"Merak etme, sen de onun umurunda değilsindir." diye mırıldandı Ecem. Kaşlarım havalandı çok hafifçe, karşılığı ise basit bir omuz silkmeydi. "Yine de o senin adını duyduğunda deliye dönmüyordur."
"O işler hiç belli olmaz." dedim alaycı bir sesle. Tek ağırlığımı dizime verdiğimde başımı omzuma düşürdüm ama çenem küçük bir açıyla havaya kalkmıştı bile. "Unutmayın ki, Vefa'ya sonradan gelen o. Benim adımı sürekli duyacak olan da o oluyor haliyle."
Ecem ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı ama bir kere kurulmuştum bile. Öyle ellerini havaya kaldırarak sıyrılamazdı. Neden kurulduysam sanki... Kime, neyi kanıtlamaya çalışıyorsam? Cevabı belli aslında. O küçük, basit ve çocukça olan egomun zedelenmediğine inandırmaya çalışıyordum herkesi.
Çıkış zili Vefa'nın bahçesinde yankılanmaya başladığında irkilmek gibi oldukça aptal bir tepki verdim. Bütün öğrenciler okuldan çıkmak için kapıya doğru adımladığında biz bahçeye kazık çakmış gibi dikilmeye devam ediyorduk olduğumuz yerde. Bir milim bile kıpırdamadan. Utku ortadan kaybolmuştu. Hemen mi tüymüştü? Tabi, biz dururken hayat akmaya devam eden bir döngü olduğundan okul yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı.
Basketbol takımındakiler spor salonundan çıkmaya başladığında Ilgın tamamen refleks olarak elini saçlarına attı ve gergin bir şekilde saçlarını düzeltmeye başladı. Üzerindeki eteği çekiştirdiğinin o bile farkında değildi.
"Sakin ol." diye fısıldadım sadece onun duyabileceği bir sesle.
"Ilgın." dedi Ecem büyük bir coşkuyla. "Kafanı saat yönünde çevir ve kocaman gülümse çünkü Anıl bu tarafa doğru geliyor!"
Ilgın panik içinde, "Sessiz ol." diye cırladı resmen.
Anıl; Ilgın'ın platonik aşkı, onun kaptanı olduğu takımın oyuncusu ve görünen ki, Deniz Kıral'ın peşinde dolanan yalakaların elebaşı. Buna arkadaşlık diyoruz, Allah'ın yabanisi. Deniz'in cebindeki paradan, Deniz'in itibarından, Deniz'in başarısından, Deniz'in bizimkiyle hiç benzemeyen dünyasından doğan bir arkadaşlık. Sanırsın dostluk!
Ilgın, Anıl denen bu çocuktan lisenin başından beri hoşlanıyordu ama Anıl Bayars tam bir piçti. Ilgın'ın kalbini kırabilecek her şeydi. Çünkü elinde daha önce hiç aşkı tatmış bir kalbi tuttuğunu bilmeden o kadar hoyrat ve başına buyruk davranıyordu ki, onun en ufak hareketi Ilgın'ın çözmek için kafasını patlatacağı denklemlere dönüşüyordu. Bu çocuk bunların hiçbirini anlamayacak kadar da geri zekâlıydı. Bunlar kişisel yorumlardı tabii. En yakın arkadaşım bu çocuğa kapılmıştı ve henüz on sekiz yaşındayken belki de en iyisi yaşayarak öğrenmesi olacaktı.
"Gülümse ve ona güldüğünde ne kadar güzel olduğunu göster." dedim neşeli bir sesle. Ilgın'a doğru biraz eğilip, "Şunu sakın unutma Ilgın, her kalp kazanılabilir." diye fısıldadım.
"Kızlar..." diye mırıldandı Ilgın. Başını yavaşça salladı ve avuçlarını yüzüne kapattı. "Yapamam. Yapamam çok utanıyorum."
Ilgın, demek istedim tam o an. Sakın gözlerini açma. Anıl'ın adımları boynuna atlamak için ona doğru koşan sarışın ile kesildiğinde sarılmalarının şiddeti tam olarak Ilgın'ın kalbinde bir noktada hissedildi. Ağır bir hareketle Ilgın'a döndüğümde dişlerini alt dudağına geçirmiş titreyen çenesiyle ağlamamak için kendini sıktığını gördüm.
Her kalp kırılabilir.
"Yumruklayacağım bu şerefsizi artık." diye homurdandım ağzımın içinden.
Kural 1: Ne kadar hayal kurarsan, o kadar yüksekten çakılırsın.
"Utku'ya mı dövdürsek?" diye bir fikir attı ortaya Burçak. "O kadar kası boşa yapmadı, değil mi? Bir işe yarasın en azından."
Ilgın'ın kalbinde neler olduğunu anlamamın imkânı yoktu ama Anıl o sarışınla okuldan çıkana kadar kendini neden sıktığını anlayacak kadar düşmüştüm aynı duruma. Tek bir farkla, benim kalbimin boş odalarından birine yerleştirdiğim platoniğim olmamıştı.
"Şş, bakın kim geliyor." Hepimizin kahrolası odağı birden aynı ismin üzerine döndü, Deniz Kıral'ın. "Sonradan geldi ama görüyorsunuz, nasıl da tozu dumana kattığını."
Ecem'in sesinde saf hayranlık vardı, gözleri Deniz'in üzerindeydi. Herkesin gözü onun üzerindeydi. Kıralların vârisinin, Vefa'nın kaptanının... Hiç kimse mi göremiyordu acaba, onun her şeye sahip piçin teki olduğunu? Yoksa sahip olduğu her şey, benim yüzleşmekten durmadan kaçtığım o şey diye mi ben farkındaydım yalnızca?
Deniz Kıral, nam-ı diğer kaptan bozuntusu Deniz, spor salonundan çıktığında üzerine dönen hiçbir bakışı umursamadan Vefa'nın çıkısına doğru ilerliyordu. Saçları ıslak olduğundan daha koyu gözüküyordu, alnına dökülmüştü. Koyu kahve, belki siyah... Saçlarının rengi yani. Altında siyah bir şort, üzerinde ise oldukça bol bir atletle Ekim ayazına bile meydan okuyordu. O yabancı yeşillerin meydan okumadığı bir şey var mıydı?
"Yoksa Deniz Kıral'ın kasırgası seni de mi vurdu, Parla?" Onun gibilerin kasırgası yerle bir ederdi. Ben hâlâ ayaktaydım. Dibi görsem bile ayağa kalkmanın bir yolunu her zaman bulurdum. "Nefes almayı bile unuttun da çünkü."
Bedenime yayılan ürpertiyle gözlerimi hemen çektim Deniz Kıral'ın üzerinden. Bir bakıştan bile anlam çıkarabilirdi herkes ve boom! Deniz Kıral'a kapılan kızlar listesine bomba gibi bir girişi yapmış olurdum gözlerinde.
Bakışlarım bahçede öylesine dolaşmaya başladığında okulun çıkışında kısa süreli bir duraksama yaşandı ve bunun nedenini, niyesini düşünmeye fırsat kalmadan kelimeler birer uğultuya dönerek Vefa'nın bahçesinde büyüdü.
"Deniz'in umurumda bile olmadığını daha kaç kez söylemem gerek?" diye homurdandım aksi bir sesle, sonunda dudaklarım aralanmıştı. "Sadece o kaptan bozuntusundan hiç hoşlanmıyorum, hepsi bu."
Tam da o sırada, yerimde rahatsızca kıpırdanırken o yeşil gözler bütün umursamazlığıyla bakışlarımı buldu ve beni yakaladı. Gözlerine bakarken zihnimde okuduğum o yazının dolaşmasına engel olamıyordum. Parya denen kız... Nefesimi üfleyerek dışarı bıraktığımda adımın ruhumda bıraktığı yükten de tıpkı böyle, bir nefesle, kurtulmak istedim.
Deniz Kıral ile bakışmamız bıçak gibi ikiye kesildi ve o an Ilgın, "Parla, Deniz'den gerçekten nefret ediyor." diye mırıldandı boğuk sesiyle.
Nefret, keskin bir bıçağa benzer ve bazen saplandığı yeri değil, etrafına sarılı avuç içlerini deşer.
Saçlarımı geriye doğru savurup, "Nefret bunun yanında aşk kalır." diye fısıldadım.
"Birbirinizden hoşlanmadığınızı anlamamak için kör olmak gerek ama işin eğlencesi de bu, kızım." dedi Burçak. "Ne demişler, en büyük aşklar nefretle başlar."
Gözlerim refleksle Deniz'in üzerine döndü, daha doğrusu kaslı sırtına... Nefret dedikleri için mi onu bulmuştu gözlerim yoksa söz konusu aşk olduğunda kılıfına oturtabilecek kimseyi mi bulamıyordum Vefa'da?
"Bir hafta veriyorum." dedi Ecem.
Şu gözlerini Deniz Kıral'ın üzerinden çek, Parya. Hemen!
"Bir saniye... Siz Deniz Kıral-"
Ecem, Ilgın'ın kelimelerini ağzına tıktığında Ilgın'ın yüzündeki şaşkınlık dolu ifade genişledi, genişledi ve gözleri kocaman kocaman bakmaya başladı.
Ecem'in sesi keyifliydi. Neden olmasındı ki? "Aynen o dediğinden, Ilgıncığım."
Anlıyorum elbette, o dedikleri şeyi. Macera peşinde koşan liselileriz ya biz... Tek bildiğimiz kitaplarda okuduğumuz, dizilerde izlediğimiz o hayatlar. Peşinde koşmaya değer şeyleri yalnızca macera olarak görmüyoruz. Bazen bir başkasının, bazen de kalbimizi kıracak aşkların peşindem gidecek kadar cesuruz. Ve bir o kadar da aptal. Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu unutuyoruz. Dünyanın sen ayakta kalmayı öğrenene kadar sana bazen ödül, bazen de ceza gibi gelecek kendine has kuralları var.
"Ne bir haftası?" dedim meydan okurcasına, birdenbire. Bakışlarımı Deniz Kıral'ın üzerinden çekmem tam da o saniyeler de olmuştu. "İstesem iki güne kalmadan âşık olur bana."
Ecem durdu, Burçak'ta öyle. Ilgın'ın bakışları üzerime saplıydı ama ben burada değildim. Aklımı başımı almam gereken bir yerdeydim ve çok kötü bir eşiği neredeyse geçecektim. Dişlerimi birbirine bastırarak bakışlarımı Vefa'nın basketbol takım kaptanından çektim. Kısaca, Deniz Kıral'a bakmamayı tercih ettim.
"İddialı." Vurgularla dolu, basit kelimeydi Burçak için bu kadarı.
Ecem'in kaşları havalandı. "İddialı mı yoksa bir iddia mı?"
Sert bir nefes vererek karmakarışık duygularla güldü Ilgın. Bu onun için 'sakın' demekti belki de. Sakın, Parla. En çok da kendini aptal oyunlardan, ufak eğlencelerden ya da tamamen üzerinden dönen palavralardan sakın. Çünkü bunların telafisi yok.
"Parla." dedi Ecem, hepimizin bakışlarının aynı noktada kesiştiği anda. Vefa'nın çıkışına saplanmıştı bakışlarımız. "Senin anlaman gereken bir şey var. Dünya'da yörüngesine giremeyeceğin bazı insanlar da vardır. Kazanamayacağın bazı kalpler..."
"Deniz Kıral'ın yörüngesine giremeyeceğimi düşündüren ne?" dedim tamamen boş bulunarak. Tamamen aptallığımdan. Toyluğumdan. Pişman olarak uyuyacağım bir gece daha yarattığımın farkında olamadığımdan...
"Deniz'den bahsetmiyoruz ki." Benim dudaklarım kendi aptallığımdan dolayı aralandı ama Burçak, konuşmak için açmıştı ağzını. O halde kimden bahsediyorlardı?
"Kimden bahsediyorsunuz?"
Kaşlarıyla ileriyi, Vefa'nın kapısındaki son model Tesla'nın hemen önünü, işaret etti. Gözlerini diktiği noktayı görmek için parmak uçlarımda yükseldiğimde kalbimin sertçe çarpmasına neden olan kör olası bir meraktı.
"Birinin yörüngesine girmek, bir kalbi kazanmak; dediğin kadar kolaysa onu âşık et kendine." dedi fısıltıyı andıran bir sesle. "Özgür'ü..."
Ben kendi dünyam dışına bir nefes bile alamamış zavallı; özgürlüğü Vefa'nın sınırlarında tatmış, denizlere bir adım bile atamamış, hayatı hiç yakalamamış, büyümüş ve dünyası küçülmüş o kızım.
Şimdi, parmak uçlarımda yükseldiğimde ayaklarım yerden kesiliyor ve dünya, yeniden dönüyor.
🪄
15. 10. 2023
Bu kitap 2018 anısına yazılmıştır.
Vefa Anadolu Lisesi'ne hoş geldiniz!