RUH KAPANI

Por cggruf

1.2K 0 0

Geçmiş mi geleceği etkiliyor yoksa gelecek geçmişin şimdiki anından mı ibaret ?.. Más

~ KAYGI ( SAHNE 2) ~
~ İSRA SÖZÜ (SAHNE 3) ~
~ KAPIŞMA ( SAHNE 4)~
~ BUZ DAĞININ ARDI ( SAHNE 5)~
~ YÜZLEŞME ( SAHNE 6) ~
~ SUSMUŞTUM , SUSUYORDUM, SUSMAYA DEVAM EDİYORDUM ( SAHNE 7) ~
~ O BENİ GÖRMÜŞTÜ ( SAHNE 8) ~
~ İGNİS' İN SINAVI ( SAHNE 9) ~
~ KİLİT ANAHTARA YENİLDİ ( SAHNE 10) ~
~ SIRLAR ( SAHNE 11) ~
~ İYİLER HEP YARALANIRLAR (SAHNE 12)~
~ GÖRÜLMEYENLER ( SAHNE 13) ~
~ GÖREV BAŞLASIN ( SAHNE 14) ~
~ GİT BURDAN ( SAHNE 15) ~
~ ÖZGÜRLÜK UĞRUNA ( SAHNE 16)~
~ YILDIZLAR ZAMBAK YILDIZLAR ( SAHNE 17) ~
~ UÇURUM (SAHNE 18) ~
~ NEYİMSİN BENİM? (SAHNE 19) ~
~ ÇIKMAZ YOL (SAHNE 20) ~
~ MAVİNİN KIZILLIĞI (SAHNE 21)~
~ SONUN OLMAK ( SAHNE 22)~
~ FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK (SAHNE 23)~
~BAKIŞLARDAKİ VEDA HİSLERİ (SAHNE24)~
~YÜZLEŞME ( SAHNE 25)~
~YARIM BIRAKMAK (SAHNE26)~
~KAYBOLDUM, ŞİMDİYSE GÖKKUŞAĞIMIZ GİTTİ( SAHNE27)~
~ŞEYTANIN SİLAHI ( SAHNE 28)~
~BOŞ VE RENKSİZ ( SAHNE 29)~
~ İZ ( SAHNE 30)~
j he
hg

~ KİMSEYE GÜVENME (SAHNE 1) ~

324 0 0
Por cggruf


Tereddüt eder bir süre. Elini gezindirir sandığın işlemesinde. İnce sarmaşığa dolanmış zambak işlemesinin herbir zerresinde gezdirir parmağını. Hayal etmeye çalışır.
Bölük pörçüktür her şey.
Gözünü kaçırır sandıktan.
Nerden çıkmıştı karşısına.
Nerden ve nasıl ?..
Bunun bir işe yaramadığını kanaat getirmiş olucak ki baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıkar.
Sigarasından bir nefes çekip sandığın üstündeki aynı işlemeye sahip deftere odaklanır. Aynı işçilikle yapılan desenler de hayal eder.
Kenarlarında sarmaşık deseni dışında hiçbir şey bulunmayan düz kara kapaklı , diye düşünür.
Sandığın aksine kapaktaki belli belirsiz belli olan çınar ağacı işlemesinde oyalanır bakışları.

Kitabın alt tarafında fark etmediği bir şey ilişir gözüne.
Siyah bir kese...

Keseyi açtığında ise iki siyah metal gözüne çarpar.
Eline aldığında bunların bir fener olduğunu anlar.
Kırmızı metal feneri alıp inceler.
Yanındaki metal ağır düğmeye basar ve nereye tutması gerektiğini anlamaya çalışır.

Kitabın kapağını. sağ tarafına tutar bir farklılık yoktur.
Aklına gelen şeyle sol tarafına tutar.

O çınar işlemesi yarısı tamamlanmış yapboz misali belirir.

Sağ tarafını aydınlatmaya ise henüz cesareti yoktur.

Kapakta çınar yoktur artık.
Aydınlanan tarafta yüzünün sadece  sağ tarafı olan maskeli bir silüet belirmiştir.
Eliyle silüeti inceler.
Silüetin elindeki kızıl olması gereken yerde siyah olan ateş zambağında oyalanır bakışları. Dokunmaya cesareti yoktur henüz.

Bakışları zambağın herbir zerresinde oyalanır.
Feneri sertçe kapatır ve keseye bırakır.

Titreyen parmağı aydınlatmamasına rağmen ne göreceğini bilen iç güdüyle kapağın sağ tarafını okşar.

Bir iz bulma umuduyla burnuna yaklaştırır ve içine çeker.

İstediği kokuyu alamamanın verdiği acıyla, napıyorum ben der sinirle ve kitabı sertçe burnundan çeker ama masaya yumuşak bırakır.
Sonra da bunu yaptığı için kendine kızar.

Kitabın gelişi güzel bir sayfasını açar.
Karakalemle resmedilen bir yüzük...

Çizimi incelediğinde yüzüğün ortasındaki resmedilen zambağı görür. Beyazdan zifiri siyaha dönen
o zambağı... Bunun anlamını bilmemeyi çok isterdi.

Altında ise el yazısıyla not düşülmüş birkaç satır yer alıyordu.
Okumadan hızla başka bir sayfayı açtığında sayfanın arasında bir poster gözüne ilişir.

Kaşları çatılırken sararmış posteri eline alır. Yılların eskittiği poster artık pürüzsüz değil pütürlü bir yapıdadır.
Lana del rey'in yaung and beatiful posteriydi bu.

Posterin üstündeki zamanın bile eskitemediği gözyaşı lekeleri dikkatini çekmişti. Kalbine çöken bir sızıyla posterden kurtulmak istercesine yerine katlayıp koyar. Çıkan herbir hışırtısıyla o günü onun gözünden tekrar tekrar görür.

Yine de kendine engel olamayıp diğer sayfayı çevirir.
Sayfanın arasına girmiş ve yok olmaya yüz tutmuş, kurumuş çiçek parçalarından birini eline alır.

Bu bir papatyaydı.

Aldığı yere bırakır papatyadan geriye kalan o parçayı.

Yandan bir kadının portresidir sayfadaki çizim.

Boynundaki, tam şah damarının üstündeki mavi gül dövmesi dikkatini çekmişti.
Çünkü çizim karakalemdi ama dövme özenle belirgin olsun diye renklendirilmişti. Çizimdeki kadının keskin bakışlarını biran üstünde hisseder gibi olmuştu. O kadar gerçekçi çizilmişti ki sert ama bir o kadar da hüzünlü o bakışları.
Çenesi yukarı kalkık ve güçlü bir duruş sergiliyordu ve insanın neredeyse tüm özelliklerini ele veren elleri, ince ve zarifti.

Gitar çalıyor olmalı diye geçirdi içinden.

Okumak istemese de gözüne ilişen o kelimeyi mırıldandı.

Çizimin tam altında özür dilerim yazıyordu.

Kitaba başlamak ve başlamamak arasında bir yerdeydi.
Sabırsızca bir sigara daha yaktı.
Son dört dal, iyi değerlendirmeliyim. Belli ki gece uzun olucak diye geçirdi içinden.

İçini pişmanlık kaplamıştı.

Yinede faydasız. Geçmemişti.
O his yine göğüskafesini baskılıyordu.
Ömür boyu peşini bırakmayacağını hatırlatmak istercesine..
Sahi son bir haftada kaç saat uyumuştu.
8 mi , 7 mi ?
5 saat 40 dakika...
Sandalyeye sırtını yaslayıp lambanın ışığını arttırır.

Okumamak için savaşmış ve uyuyamadığıyla kalmıştı.

Bari okuyup da uyuyamayayım, sözleri dökülür dudağından.

Kapağı kaldırır ve :
" İşte başlıyoruz." diye mırıldanır adam...

&

Annemin mezarlığının başındaydık.

İsteğim, yalvarışlarım, üzerine gelmiştik.

Bakışlarımın bulanıklığı yüzünden okuyamıyordum ismini bu kez.
Yine de omuzlarım bu kez dikti.
Bakışlarım ise daha hissis.

Okumak da istemiyordum ismini bu kez.

Kendi adımı mezar taşında görmek ilk kez bu kadar garip gelmeye başlamıştı.

Ordan ayrılırken gözüme ilişen üç mezar taşı...

Üç mezar taşı görmüştüm.
İçlerinden biri ise dikkatimi çekmişti.

Oldukça eski bir mezar taşıydı...
Sararmaya yüz tutmuştu.

Bundan da öte beni ona çeken bir şey vardı.

Anneme koyduğum çiçeklerden arta kalanlara baktım.

Tüm o seslenmelere rağmen elimdeki yeşil papatyaları ve leylakları bırakmak istemiştim bu mezara.

Hiç tanımadığım bu mezara karşı hissettiğim hüznü anneme bile hissedememiş olmak suçluluk hissettirmişti.

Alıştığım için, annemin mezarına alıştığım için olduğu gerçeğine tutunmak istemiştim.

Öyleyse neden tüm mezarlara üzülmek yerine sadece bu üç mezar canımı bu denli yakmıştı.
Üç mezar taşında da elimi gezindirip topraklarına elimdekileri koymuştum.
Beni ilk çeken en baştaki mezar taşı ve diğerlerinin adını bile okumama fırsat verilmeden geriye doğru çekildiğimi hissediyordum.

Belli belirsiz son mezardaki 'Yharfini görebilmiştim sadece.
Oysa ilk dikkatimi çeken baştaki mezarlıktı.

Mezardan döndüğümüzde elimde kalan son dört papatya dalını ise yeni fark ediyordum.

Masamın üzerine koydum özenle.

Elimdeki deftere karaladığım iki satırı da yırttım.

Fazla depresifti. Çok fazla.
Elimi yanağıma koyup düşüncelerin zihnimi doldurmasına izin verdim.

Her insanın yaratılış amacı vardır.
İsteseniz de istemeseniz de bu amaç sizi gelip bulurdu.
Benim yaratılış amacım ise fedakarlıktı.

Adam, kapağı gürültüyle kapatır.

Derin derin nefes alarak titreyen parmaklarıyla paketi masadan alır.

Sigara dalları parmağını es geçtikçe sabırsızlığı artar ve bir küfür mırıldanır.

Zar zor aldığı dalı ağzına yerleştirip siyah, üzerinde solmaya yüz tutmuş mavi gül desenli çakmağına elini siper eder.

Nihayet tutuşan dalı içine çeker ve kararlılıkla tekrar kitabı açar bir daha kapatmamak üzere.

Kaldığı satırı gözleriyle tarar.

Fedakarlıktı.

O satırı bulmuştu. Sabırsızca yerinde kıpırdanıp okumaya devam eder:

On harfli, dört heceli tek kelimenin canımı bu kadar yakması tuhaftı.
İnkar etmek istesem de benim prangamdı..
Çünkü olduğun gibi davranamazsan davrandığın gibi olursun.
Hayat bana bunu çok güzel göstermişti.
Küçükken misafir gelirse ablama bakmak için odaya kitlendiğimde,
" ne fedakar bir kız. Ablasına nasıl da bakıyor." diye hayatımı etkileyecek o sözleri düşünmeden ederlerken de göstermişti.
Anlayamazdım. Yaşıtlarım dışarda oynarken ise özgürlüğümü elimden alan ablama sinirle bakarken de göstermişti hayat ve ben yine anlayamamıştım.
Kimseden bir şey istememem, muhtaç olmamam gerektiği " bu hayatta babandan bile hayır görmedin. Hiç yanında olmadı, sevmedi. Birinin seni karşılıksız seveceğini sanma sakın. Hayatına girer ve çıkarlar.
Kimseye muhtaç olmadan yaşamak zorundasın." sözleri ile mıh gibi kazınmış, kazıtılmıştı aklıma.
Küçüklük, şımartılmak nedir hiç bilmemiştim.
Hep büyük biri gibi davranmak zorundaydım. Ancak böyle hayatta kalabilirdim. Eğer kontrolü bırakırsam düşerdim ve düşersem bir daha kalkamazdım biliyorum.

Biri mi gelicek? Ablanı görüp korkuyorlar.
Acıyan bakışlar atıyorlar.
Dedem kaş göz işareti yapıp " ablanın yanına git." derdi.
Belki de bu yüzden hayatım boyunca kimsenin yanında rahat edemeyecek, bir fazlalık gibi hissedecektim.

Hep ait olduğum bir yerin hayalini kurarak bitecekti ömrüm.
Öyle bir yer var mıydı?
Kendim gibi davranabileceğim, ait hissedeceğim... 

Sadece boğazım düğümlenmişti.
Büyüdükçe o sözün gerçekliğini ve her insanı tutsak eden, özgürlüğünü elinden alan, bir prangası olduğunu öğrenmiştim.
Benimki de fedakarlıktı ve sevgili kendim...
Bizim fedakarlık hikayemizin bu kadarla da kalmayacağını zamanla acı çekerek öğrenecektim.
Kendimi tanıtmam gerekirse bildim bileli dedem ve ablamla yaşıyorum.
16 yaşında olduğuma göre baya uzun bir zaman olmalıydı.

Dedem yetmişlerinde ama saçları zifiri siyah olan biriydi. 
Evet, tek ak yoktu bu saçlarda.
Saç pigmentlerinde bir rahatsızlık vardı.
Gerçi tek tuhaf olan o değildi. Ben de pek normal sayılmazdım.
Esmer tenime tezzatlık oluşturan uzun saçlarım beyazdı.  Küçüklüğümden beri böyleydi bu.
Hayatımı zehir eden diğer bir şeyse dedeme biraz dikkatli baksam hangi anısını düşündüğünü duyabiliyordum.

( Çoğunlukla benim küçüklüğümü düşünürdü. )
Bu hoşuma gitmezdi. Ona yük olduğumu düşünürdüm.
Kahve gözlü ve çoğunlukla gözlüklerinin üstünden bakan biriydi..
Eğer uzun bir süre öyle bakarsa yandığımın resmidir. Buna binaen o harika biriydi.
Beni o odaya kitlediğinde ne kadar sinirlensem de uzun süre böyle kalamıyordum.
Bunun için de kendime öfkeleniyordum.

Beni erken büyümek zorunda bırakan ve aklıma mıh gibi kazınmış sözlerin sahibi bu adama öfkeli kalamadığım için en çok da kendime öfkeleniyordum.

Oysa onun tutsaklığı da bizdik. Bunu hiç dile getirmese de biliyordum. Timur asaf sezgin...
Mükemmel bir aşçı, harika bir ressam; sonra antika hayranı.
Evimiz onlarla kaynıyordu. Nerden getirdiğini bilmediğim  yüzyıllar öncesine ait antika onlarca vazo, avize ve değerli heykel büstleri...

Bunların tozunu alırken ona yardım etmeye bayılırdım.

Bunun yanında camdan izlediğim ve imrendiğim şu insanlar gibi biri olsaydım nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyordum.
Mesela yaşıtlarım gibi siyah ya da sarı saçlarım olsa.. Annem ve babam da yaşasa...
En azından sürekli ilaç almak zorunda olmadığım bir hayatım olsaydı..
Sonra bunları düşünerek dedeme haksızlık ettiğimi ve onun benim için çok fazla çabaladığını hatırlıyor ve pişman oluyordum. Böyle kısır bir döngünün içindeydim ve kimseye açmadığım en büyük yaram olan ve varlığını sakladığım ablam güneş...
O bir epilepsi hastasıydı.

İlacını vermezsem havale geçirir ve çoğunlukla bulunduğu yerden düşüp bir yerini kanatırdı.
Benden iki yaş büyük yani on sekiz...
Onu bir keresinde sınıf arkadaşlarıma söyleme gafletinde bulunmuştum.

Onu mahallede kaç kardeşsin diye soranlara anlatma gafletinde bulunmuştum.

Ya alay konusu olmuş ya da acıdıklarını dile getiren saçma teselli cümlesi ve arkama döndüğümde fısır fısır konuşmaları...

Kaldıramıyor, sürekli ağlıyordum.
Bunun beni daha acınası olduğunu söyleyen dedem, hastaneden rapor alıp eğitimimi eve taşımıştı ama bu duyduğum tüm o sözleri silip atmıyordu zihnimden.
Bu prangamı silip atmıyordu üstümden. Susturmuyordu insanların zihninden geçen sözleri duymamı...

Bu yüzden bir daha aynı şeyleri yaşamaktansa varlığını deli gibi saklıyorum.
En yakın arkadaşımdan bile...
Bana istediğini de. İğrençsin de, yalancısın de ama beni anla. Çünkü şuanda buna ihtiyacım var...

" Zambak !" diye dedemin seslenmesini duydum.

Bakışlarımı camdan ve defterden ayırıp yanına gittiğimde ablamın bezini sarmaya çalışıyordu.

" Kızım şunu bir türlü saramadım."

Bakışlarını benden kaçırıyor utanıyordu.
Yanağını öpüp " sorun değil dede."

Ben sardım.
Pantolonunu da giydirdim.
Arkama döndüğümde dolu gözlerle beni izlediğini gördüm.
Bezi saramadığı ve beni buna mecbur bıraktığı için utanıyordu.

Bunu nerden bildiğimi sorarsan düşündüğü anın seslerinden...
Niye utanıyordu ki ? Bize sahip çıkmak zorunda değildi ama bakıyordu.
Yeterince şey yapıyordu zaten.
Asıl utanması gereken ben değil miydim?
Onu bu yaşlı hâlinde hem çalışmak hem hasta ablama bakmak zorunda bırakıyorum.
Sessizce mutfağa gidip " yemek hazır !" diye seslendi.

" Geliyorum."

" Güneş' in yemeğini yedirdin mi?"

" Evet. İlacını da verdim. "

Masaya oturdum. Fırında pirzola ve en sevdiğim börek vardı.
Sessizce yemek yerken tadını alamıyordum. Uzun zamandır ölmemek için yiyor ve tadlarını alamıyordum. Üzgün olduğumda hiç alamazdım. Saman yiyor gibiydim. İlaçlar da tüm tat duyumu köreltmiş gibiydi.

" Sen ilacını aldın mı?"diye sordu.
Başımı usulca salladım.

" Dede geçen evi temizleyen kadın bodrumun anahtarını istedi.
' Oraya da bir el atılmalı.' dedi.
Biliyorum oraya girmeme izin yok ama haklı. Bir temizlenmeli." dedim.

Başını sallamakla yetinip,
" bir dahakine temizletirim." diye mırıldandı.
Ağzını silip masadan kalkarken:

" Dışarda işlerim var. Yabancılara kapıyı açma. "
Hep az yerdi zaten.

" Yapma dede kocaman kız oldum. "

" Sen hâlâ benim için küçüksün. " diyip başıma öpücük kondurdu ve çıktı.

Ablamı yatağına yatırdım.
O benden çok daha güzeldi. İsminin hakkını veren güneş gibi sarı ama bazen açık kahve olan uzun saçları, beyaz bir teni, ve küçük kahve gözleri vardı.

Bazen keşke onun yerine ben hasta olsaydım diye düşünüyorum. Bu hâlde olmayı hak etmiyordu. Bazen sinirlenip ona vurduğum olurdu. Yemek yedirdiğimde üstüme ağzındaki lokmayı dökerdi.
Beni alay konusu ettiği için içten içe ona olan sinirimi vurarak çıkartırdım.
Beni alay konusu etmesi , beni ve dedemi böyle bir durumda bıraktığı için vururdum.
Sonra vicdan azabından oturur ağlardım.
Bu his beni yiyip bitiyordu.
Ona sinirliydim.
Hem de çok ama bu beni alay konusu ettiği için değil bu insanların arasında beni tek bıraktığı için. Hasta olmasaydı her şeyin benim için daha kolay olacağını düşünürdüm.
Bu kadar acı çekmeme izin vermezdi.

Ona mahkummuşum gibi hissettirdiği için de.
O hastalığına ben ise ona mahkumdum...

Hep acaba hasta olmasaydı nasıl olurdu? Diye sormadan edemiyorum.
Tabii bir halta yaramıyacaktı bu. 
Üstümde tuhaf bir ağırlık vardı günlerdir.
Masayı toparlayıp odama geçtim yatmak için.
Güneşse çoktan uyumuştur. Olucaklardan habersiz kendimi uykuya bıraktım.

Kitabın kapağını açık bırakıp derin bir nefes alır.
Bu gidişle günlerimi alıcak benden diye mırıldanır adam.
Bunun ona garip bir haz verdiğini de düşünür.
Onun kaleminden çıkan sözleri okumak sanki bunca şey hiç yaşanmamış gibi diye düşünür.
Okumak için tekrar odaklanmaya çalışır ve devam eder.
Sayfa bittiği için çevirir.
Karakalemle merdivenin son basamağında duran bir kız...
Önünde duran bir kapı...
Kızın tedirginliği çizim dahi olsa iliklerine kadar hissettirmiştir.
Satırın başına gelir ve bakışlarını çizimden zar zor alıp yazıya odaklanır:

Gözlerimi açtığımda merdivenlerin başındaydım. Bodrum katının merdivenlerinin...

Etrafa korkuyla baktım.
Karanlıkta bir başımaydım.
Tek ışık kaynağı önümdeki kapıdan sızan yeşil ışıktı.
" Buraya nasıl geldim ki?" diye mırıldandım titreyerek.

İçerden sesler geliyordu. Belli aralıklarla tıkırtılar... 
Kapının oraya gidip " kimse var mı?" gibi saçma sapan bir şey dedim.
Var dese ne halt edecektim acaba !
Kalbimin atışı kulağımda uğulduyordu.
Yutkundum.

Kimse yok işte diye düşünüp merdivenlere yönelmiştim.
Neyi görmekten korkuyordum da bu kadar acele ediyordum acaba?
Duyduğum bir sesle merdivenin basamağına mıhlanmış gibi kalakalmıştım.
Nefes dahi alamıyordum ses çıkarmamak için.

Tuttuğum soluğu yavaşça verip yukarı hızlı adımlarla çıkarken yanlış duymuş olmalıyım diye mırıldandım.

" Yanlış falan duymadın. Şu lanet olası kapıyı aç !" diye bağırma sesi duydum. Bu kez hiçbir kaçarı yoktu.
Çok netti.

" Yardım et bana !" diye aynı kızın sesini duydum yine.

Elimde hissettiğim soğuk metalle şaşkınlığım arttı. Anahtarı dedemde olurdu hep. Nasıl olurdu da bendeydi?

Anahtarı kapıya sokup " sen kimsin ? Ne işin var orda?" diye soruyordum bir yandan da.
Korkuyordum göreceğim manzaradan delicesine.
Soruma cevap da alamamıştım.

Kapı açıldığında göreceğim manzaranın ne olacağını bilmediğim için kapıyı yavaşça arkaya ittim. Burnuma gelen leş gibi kokuyla burnumu tıkadım.
Yeşil loş ışığa gözlerimin alışmasını beklerken bakışlarım tavanda takılı kalmıştı.

Tavandan aşağı doğru sarkıtılan bir ip... İple elleri tavandan bağlı olan bir...

Bir kız...

Üstü başı kan içinde olan bir kız...

Gözlerim kocaman açılmıştı.
Göğsüme bir ağrı çökmüştü.
Nefes alamıyordum.

Görmeyi umduğum şey neydi bilmiyordum ama bunun olmadığı kesindi.

Kızı ayrıntılı incelediğimde bitik bir halde olduğunu anlamıştım.
Üzerinde dans eden yeşil ışık hüzmeleri bile yaralarından sızan kanı gizleyemiyordu.

Yüzü çiziklerle doluydu ve kollarıda bandajlarla sargılıydı.
Başı yorgunluktan sağ omzuna yatıktı.

" Sen de kimsin? " diye sordum korkuyla.

Başını kımıldatmaya çalışsa da gücü yetmemiş, omzu kımıldamıştı sadece.

"Çöz şu ellerimi."

Yanına gidip dediğini yaparken düğümlerin çok sıkı olduğunu fark etmiştim.

"Sana... Sana bunu kim yaptı?" diye sordum alacağım cevaptan korkarak.
Bir düğümü çözebilmiştim.

Bakışları yüzümü bulurken,
"gerçekten bilmiyor musun?" dedi alayla karışık sinir bozukluğuyla gülerek.
Tepkisiz kalmaya zorladım kendimi.
" Bodruma girmeni kim yasakladı?" diye üsteledi.

Beynimden vurulmuşa döndüm.

Geri geri giderken ayağım yere takılıp düşmüştüm beton zemine .
" Yalan söylüyorsun. Dedem kimseye böyle bir şey yapmaz."

" Eğer bana inanmıyorsan anahtar onun odasında."
Kaşlarım çatıldı.
" Anahtar?"

" Anahtarı al."

" Hayır, hayır ! Yalan söylüyorsun.
Bu sadece bir hayal. Beynimin bir oyunu. O bunu yapmaz,yapmaz !" diye bağırırken yerimden irkildiğimde başımı yatağımın kenarına çarptım gürültüyle.
Canım öyle bir yanmıştı ki.
Başımın yarıldığına emindim.
Kanamış mı diye kontrol ederken, derin derin nefes alıp odadaki zifiri karanlığa baktım.

" Gerçek değil sadece bir rüya!" dedim. Ter içinde kalmıştım.
Hava kararmaya başlamıştı.
Bu saate kadar uyumuş muydum?
Bırak dinlenmeyi daha yorgun uyanmıştım.
Yerimden kalkıp el yordamıyla banyoya gidip ışığı açtım.

Elimi yüzümü yıkarken başımdan sızan elime damlayan sıcaklıkla , "anahtar odasında!" sesi yankılandı kulağımda yine.
Avucumdaki kana odaklanmışken o bodrumda yere damlayan kan sesi kulağımda çınladı. Yerde biriken kan damlası gözümün önünde belirmişti.
Avucumdaki kanı hırsla çıkarmaya çalıştım.

" Hayır sadece bir kabustu." desem de
ya gerçekse diye düşündüm.

Bodruma girmem yasaktı ama niye?
" Orda kimse yok. Sana bunu ispatlıycam." diye bağırıp dedemin odasına girdim.
Çekmecelerine tek tek bakarken nihayet bulmuştum. Anlamamalıydı
Ondan şüphe ettiğimi anlamamalıydı.

Bozulan kitabını düzeltip çekmeceyi aynı özenle geri kapattım.
Evden çıkıp alt kattaki bodruma yöneldigimde bacaklarımdaki gücün çekildiğini hissediyordum.
Aldığım nefes sanki ciğerlerime yetmiyordu.

Kapıyı yavaşça açarken " nolur gerçek olmasın nolur. Hayattaki güvendiğim kişi bana bunu yapmış olmasın." dedim.

Rüyamdaki gibi tavanda sallanan yeşil ışıklı bir odaydı.
Deja bu olmuştum aynı küf kokusu burnuma vurunca.
Duvarları pis ve kanlı...

İçimdeki korku büyürken gözlerimi köşeye çeviremedim.

" Sana ne demiştim ha şimdi ikna oldun mu?"
Aynı ses...
Dudağımı ısırarak köşedeki kıza baktım.

Koyu kızıl saçları çenesinde, gözleri ise yarı kapalıydı.
Beni görünce zar zor açmıştı.

" Sen ? " diye mırıldandım yanına varıp.

İplerini çözmeye giriştiğimde,
"geliyor. " diye mırıldandı hırıltılı bir sesle.

" Kim? Dedem mi?" diye sordum korku karışık merakla.
Sorumu cevapsız bırakmıştı.

Düğümler o kadar sıkıydı ki.
Bileğindeki açılan yaraları acıtmamaya çalışarak çözmeye çalışmak çok zordu.
Kolundaki bandajlar artık beyaz değil, kırmızıydı kandan.
Yerdeki birikintilere takıldı gözüm.
Kandan gölcükler oluşmuştu. Bakmamaya çalıştım.

" Ne zamandır burdasın, Bunu sana o mu yaptı? Dedem mi yaptı?" diye sordum.

" Hâlâ anlamıyorsun değil mi?" dedi zorla konuşacak gücü bulmuş gibi.
Kahve gözlerini gözlerime dikmişti.
" O senin deden falan değil. "
Ne dediğini bilmiyordu.

" Bana inanmıyorsun değil mi?" dediğinde histerik bir gülüş attım.

" Benimle kafa mı buluyorsun?"

" Hiç sordun mu kendine? Küçüklüğünden beri onunlasın.
Kaç yaşında? Altmış mı , yetmiş mi ? Niye yüzünde tek bir kırışıklık; saçında tek bir beyaz yok. " diye bağırdığında gözlerimi kaçırdım.

" Pigmentlerinde sorun var."

" Sen de bunu yedin ha?
Allah kahretsin. Şu halime bir bak. Bunu bana kim yaptı ? Ben mi? Bir yıla yakın burdayım. Niye bodruma inmene izin yok mesela? Hiç sormadın mı bunları kendine sen?"
dedi alayla.

" Madem bana ulaşabiliyordun neyi bekledin bir yıldır?" diye çıkıştım.

" İşaretleri almanı." diye mırıldandı.

" Bir yıl önce bugün öldürdüğün yılan, benim habercimdi."

Pencereden odama süzülerek giren o korkunç iğrenç üstüme atılan yılan mı?

" Daha normal bir yol bulamadın mı?" diye mırıldandım.
" Her yolu anlayıp önünü kesti. Nihayet rüyanı hatırlamayı becerebildin. Beynini kullanıp hiçbir şeyi sorgulamadığın için ümidi kesmiştim senden."
Alaycı gülüşle kıvrılmıştı dudağı.

" Ben gülünecek bir şey göremiyorum hâlimizde." diye söylendim.
Rüyalarımı çok seyrek hatırlardım.

" Bir dakika sen benim rüyalarıma sızabiliyor musun?"
Sorumu yanıtsız bırakmıştı. Daha doğrusu ayakta bile durmaya mecali kalmamıştı.
Zayıf görünse de bir ağırlığı vardı ve merdivenlerden yukarı onunla çıkmak çok zordu.
Ayağım ikinci kere takıldığında,
" bu gidişle seni ben taşıyacağım gibi." demesini duymazdan gelmiştim.
Soğuk hava yüzümüze nüfuz ediyordu nihayet.
" Bugünün tarihi kaç?"

" 18 Kasım 2029. " diye mırıldandığımda gözlerinde beliren acıyı gördüm.

" Anlayamıyorum. Biri çıkıp gelip deden insan değil diyecek. Buna bu kadar kolay inanmamı nasıl bekleyebilirsin ki?"

" Bir gün sıra sana geldiğinde anlarsın insan mı değil mi?
Şunu bil ki güvende değilsiniz. Ne sen ne de ablan." dedi buz gibi bir sesle.

" Ablamı nerden biliyorsun sen?
Belki de kafayı yemişsindir sadece.  Bunların hepsi de kafandaki deli saçması hayallerdir!" diye bağırıp kolunun altından çekildim.

"İnansan da inanmasan da burdan gitmek zorundayız zambak."

" İsmi mi nerden biliyorsun?"

" Vakit yok. Gitmek zorundayız." diye sorumu es geçmişti.

"Hiçbir yere gitmiyorum. Bunları polise anlatırsın. Polise gideceğiz."

" Saçmalamayı kes ve beni dinle! Gelmezsen seni yaşatır mı sanıyorsun? Kontrolünü kaybediyor. Bugüne kadar sana zarar vermemiş olması bugünden sonra da vermeyeceği anlamına gelmiyor."

Cam kahvesi gözleri yalan söyleyemeyecek kadar tedirgin ve bir o kadar da kararlıydı.
Kimse bu kadar inanarak yalan söylemezdi. Ya hayal görmüştü ya da...

" Gitmene izin vereceğim ama ben yokum."

" Pişman olucaksın. Beni saldığını öğrendiğinde seni ve ablanı yaşatır mı sanıyorsun gerizekalı?"

" Olmamayı umuyorum. Bugüne kadar başımın çaresine baktım ve bana vebalıymışım gibi davranmayan tek insanı da arkasından vuracak değilim."

Son birkez dönüp baktı ve göğsünden çıkardığı sigarayı ağzına götürüp ateşlemişti. Gözlerindeki delici bakışları üzerimdeyken bir duman çekip bakışlarını çekmişti benden.

Sendeleyerek uzaklaşmaya başladı.
Kızıl saçları görüş açımdan çıkana dek arkasında öylece dikilip onu izlemiştim.

Eve girdim. Dedem gelmeden aldığım şeyleri yerine koymalıydım. Bu kızsa kaçığın tekiydi. Muhtemelen köpek saldırısına uğrayıp aklını yitirmiş, diye mırıldandım.
Köpek saldırısı ha? Hem de bizim bodrumda.

" O söyledikleri saçmalıktan başka bir şey değil." deyip anahtarı aldığım yere koydum. Dedem çıkagelicek diye kalbim ağzımda atıyordu.

Bodrumun kapısını da örtüp yatağıma girdim. Dedemdi o benim. Asla kimseye zarar vermezdi değil mi? Zil çalınca irkildim. Yavaş adımlarla kapıyı açtığımda dedemdi.

" Bil bakalım ne aldım?" diye sordu.

" Ne?" dedim kalbim ağzımda atarken.

" Tabi ki hamsi. Bu ne biçim soru. Hep bilirdin." dedi gülüşü solarken.

Dudaklarım yukarı kıvrılırken,
" benim hatam. Yeni uyandım da." diye mırıldandım.

" Uykun çok düzensiz. Bu saatte uyunur mu kızım? Hadi gel kuşburnu kaynat. Ben de şunları hazırlıyım." dedi mutfağa geçerken.
Ben de kedimiz venüs'ün mamasını verip o güzel gri dumanımsı tüylerini okşadım.
Tedirgin görünüyordu. Ya da ben öyle olduğum için öyle hissediyordum.
Burnuna öpücük kondurup mutfağın yolunu tuttum.
Dedemi incelerken gayet normal göründüğünü düşündüm.

Gülerek, " anlaşılan tam uyanamamışsın hadi." dedi.
Önce ablamı kontrol ettim.
İyi olduğunu görmeliydim.
Hâlâ yatıyordu. 
O kıza biran olsun inandığım için kendimi suçladım. O yanılmıştı.
Az kalsın ona inanıp dedemin kalbini kıracaktım.
Kuşku sen ne kötü bir şeysin.
Bir kere düştün mü kurt misali kemiriyorsun içten içe.
Demliğe kuşburnu ve suyu koyup masaya çöktüm.
Aspiratörün loş sarı ışığı sırtına vuruyordu.

" Doğumgününü kutlamayı sevmiyorsun biliyorum ama hayatımdaki tek insanın da kutlamak istiyorum. Üzerine sayı yazan mum alıcam. Biliyorum bana göre on sekizliksin hâlâ."

Güldü ama o bildiğim gülüşlerinden değildi.

" Hmm en son yetmiş ikiydim." dedi elindeki balığı temizlerken. Bu cevabı tuhafıma gitmişti.

" Pigmentlerin de düzelme yok değil mi? Yanlış anlama işime gelir." diye güldüm. Ne duymayı umduğumu da bilmiyordum ki.

" İnsanlar yaşlandıkça işlevini yitiren lizozomum da sıkıntı. Mikroskobik ortamda bile zar zor gözlenen bir organel. O yüzden düzelme şansım pek yok." diye ekledi.

" Yani ölürken bile genç ve yakışıklı olacağım." dedi bana dönüp göz kırparak.
Onun bir gün ölecek olması gerçeği.
Koca evren de yapayalnız kalırdım o zaman. İhtimali bile boşlukta süzülüyor gibi, her şey anlamını yitirmiş gibi hissettirmişti.

" O gün hiç gelmeyecek." diye mırıldandım.

Gözlüğünü düzeltirken beni duymazdan gelip " biyolojiye mi merak sardın?" diye sordu gülerek.
Aspiratörün loş sarı ışığı sağ profiline vuruyordu.

" Bu konuyu işliyoruz da. Benim saçlarım griyken seninkilerin siyah olması çok garip ama güzel." dedim gülmeye çalışarak.

" Aynı hastalıktan annende de vardı."

Bunu bilmiyordum işte.

" Benim gibi miydi annem de yani?"

Başını sallamıştı.

"Biliyorum bahsetmeyi sevmiyorsun ama onlar çok acı çekti mi?"

Sesimi çıkmaya zorlayarak " yani onlar..."

" Nerden çıkıyor bu sorular ?" dedi sinirle.

Sesini düzeltti.
" Trafik kazasında. Annen sana hamileydi o zamanlar.
Onu kurtaramadılar."

Nefesi kesildiğinde kendimi iğrenç hissediyordum. Bu hikayeyi bir kere dinlemiş daha da sormamıştım üzülmesin diye. Didiklemenin mantığı neydi ki?

" Özür dilerim dede. Ben..." dediğimde duymazdan gelmişti.

" İsmi sen de hayat buldu." dediğinde içim burkuldu.

" Zambak ismini sana verdim.
Onun gibi güzel ve gururlu ol diye. Yanına da asenayı ekledim. Güçlü ve asil ol diye. Oldun da."

Yanağıma öpücük kondurup, " evet güzel kızım. Bunda da başarılı oldun."
Yanaklarımdan süzülen yaşla,
" hep onlar ölmese, ablam... O böyle olmasa nasıl olurdu diye düşünüyorum. Biliyorum ki her şey daha kolay olurdu. Biliyorum olmayacak ama düşünmeden edemiyorum. Ben..."
Hıçkırıkla konuşamadım daha fazla.
" Biliyorum kızım. Demesen de görüyorum gözlerinde.
Hayat senin için hiç kolay olmadı ve olmayacak da ama unutma ki ben hep yanında olacağım."

Hıçkırıkla sarsıldı bedenim.
Onun bana ve ablama zarar vereceğini nasıl düşünürdüm ben?
Hayattaki tek sahip olduğum kişi hakkında nasıl böylesine yanılabilirdim.

" Hadi film bak da. İzleyerek yiyelim. " dedi. Gözlerimi sildim çabucak.
Duygusal anlardan pek hazzetmezdi.

Laptopumu getirdim.

Dedemle en büyük zevkimiz yemek yerken film izlemek, antikalarını temizlemek ve piyano çalmaktı.
" Hangi tür?" diye sordum.

Tepsiyi fırına verirken " bilmem sen seç." dedi.

" Hmm komedi. Biraz gülmeye ihtiyacımız var." dedim.

" Küfürlü saçma sapan şeylerden olmasın da." diye söylendi.

Dedem asık yüzlü biri olmasının yanında sinirliydi de.
Bu özelliği sanırım ismi timurdan geliyordu. Diğer ismi asafsa ona inceliği ve zarifliğini katmış gibiydi.
Bunun yanında ağzından tek bir küfür işitmişliğim yoktu.

Küfürü komik sayanlardan ise nefret ederdi.
" Ben de o iş." dedim.

Balıklar piştiğinde tepsiyi fırından çıkartıp kuşburnuları servis ettim. Dedemin yanına geçip filmi başlattım.
Her komik anda hafif tebessüm ediyordu.
Hatta katılarak güldüğü bile olmuştu.
Pek sık gülen biri değildi.

" Uyuşuk kız. Ben sana ekmek arası yapayım da bak nasıl güzel oluyor. Küçükken de böyleydin." diye söylendi.

Gözlerim dolduğundan başımı sallamakla yetindim.
Somunun içine hamsi biraz da limonlu soğan koyup," al bakalım." dedi.

Yanağını öpüp " saol dede. " dedim.
Dürümümden ısırık alıp filme odaklandım.
Her komik şeye gülüp başımı omzuna yaslıyordum.

Nihayet film bittiğinde, " müthişti. Nerden buluyorsun böyle filmleri?" dedi.

Bulaşıkları makineye diziyordum.
Bir yandan da filmi tartışıyorduk.
Bilmiyordu ki onunla film izlemek için günler öncesinden liste yaptığımı.

" Elimle koymuş gibi." dedim.

" Yine de daha iyi olabilirdi. Konu güzel ama oyuncular biraz sönük." diye her zaman ki eleştirel kimliğini bırakmamıştı tabii.
" Evet öyleydi." dedim.

" Neyse güneş'in yemeğini yedirip yatsam iyi olucak kızım. Bir de bodruma inerim belki." dediğinde kalbim ağzımda atmaya başlamıştı :
" Ablamın krizleri arttı yine dede.
Onu yalnız bırakmasan daha iyi olur. İyi geceler." dedim.
Bodrum'a o kıza işkence etmeye mi iniyordu?

Benim tanıdığım o adam karıncayı bile incitemezdi ki.

Normalde yalan söylediğimde sesim titrerdi ama bu kez öyle olmamıştı.
İşim bittiğinde ellerimi durulayıp odaya geçtim.

* * *

" Zambak bodruma girdin mi hiç?" diye kulağımı dolduran dedemin sesiyle tüylerim diken diken olmuştu.
Bunu nasıl hesap edemezdim?

" Hayır dede."

" Bana yalan söylemiyorsun değil mi?" diye bağırdı. Gözleri kısılmış alev püskürtüyordu.

" Bana oraya girmemem gerektiğini söyledin. Bir kere bile adım atmadım. Senin sözünden çıkar mıyım hiç?" dedim nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde.

Bakışlarına kuşku yerleşmiş " bundan sonra da sözümden çıkma öyleyse." diyerek üstelememişti.

Onu tanıyordum ve bu rahatlamamı engelliyordu. Keskin bir zekaya sahipti.
Gerçi benim girdiğimi anlamak için zekaya da gerek yoktu ya..
Kahvaltı için dedemin sevdiği olan simit, poğaça ve ekmek almak için fırına uğradım.
Biraz da göz hapsinden kurtulmak için bahane arıyordum.
Siparişlerimi hazırlarlarken ufak televizyonlarındaki bir haber dikkatimi çekti.

" İki ay önce salıverilen tecavüzcü seri katil çöp koyteynırının yanında parçalanmış şekilde bulundu.
Bugün sabah sularında bir belediye işçisi tarafından bulunan ceset tanınmayacak hâldeydi. Otopsi raporu henüz çıkmayan katilin bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olduğu düşünülüyor." dedi sunucu.

Simitimi uzatan fırıncı yanındaki adama, "dünyadan bir pislik temizlenmiş işte." dedi.

Kahvaltı yaparken bir yandan da şu habere bakmaya çalışıyordum telefonla.
Vücudu, yüzü parçalanmıştı.
İyi de istanbul da hem de şehrin en işlek yerlerinden birinde kimse mi fark etmedi? Peki kameralar?

" Yemek de telefonla oynanmasından hoşlanmadığımı biliyorsun." diye söylendi sabah gazetesinden başını kaldırmayan dedem.

" Bir habere baktım da." dedim ağzıma simit atarak.

" Ne zamandan beri haberlerle ilgilenir oldun?" diye sordu gözlüğünün üstünden bakarak.

" Tecavüzcü bir seri katil parçalanmış. Tanınmayacak hâldeymiş. Bir gören de olmamış." dedim bakışlarımı yüzünde gezdirerek.
Gözlerinde biran şeytani bir parıltı görür gibi oldum sanki.
Omuz silkip " yeni duydum. Katili yakalanmış mı?" diye sordu.

" Yırtıcı bir hayvandan şüpheleniyorlar. "

Tekrar gazetesine dönüp " öyledir o zaman." dedi.
Fazla kayıtsızdı.

Sanki katilin bulunamayacağından emin gibiydi.
Masayı topladıktan sonra " satranç getir de senle şöyle bir el oynayalım." dediğinde şaşırmadan edemedim.

" Ne benim gibi bir ihtiyara mı yenilmekten korkuyorsun?" diye meydan okudu.

" İhtiyar diyerek kendine hakaret ediyorsun dede. Tüm o bastonla gezen yaşlılara taş çıkartırsın. Önce ablamın altını değişiyim. Gelicem." dedim gülerek.

" Getir hadi. " dedi tebessümle.
~

Masaya koydum ve karşısına geçtim.
" Siyah mı , beyaz mı?" diye sordu.

" Beyaz." dedim.

" İlk sen başlayacaksın o zaman."

Piyonumu hareket ettirdim ve karşılıklı hamlelerle birbirimizin taşlarını yedik.
" Sana söyleyemediğim belki de hiç söyleyemeyeceğim şeyler var.
Senden isteğim günü geldiğinde ve ben yanında olmazsam...
Karşındaki kim olursa olsun sakınmaman. Korkmaman."

Kaşlarım çatılırken "niye öyle dedin ki veda eder gibi?" diye sordum.

Bakışları dalgın, o hüzünlü ifade yüzünde yer edinmişti.

" Sadece bu dediğimi asla unutma. "

" Bir şey diyeyim mi?
Beni yönetmenden sıkıldım dede.
16 yaşındayım. Hayatım yok benim. Bugüne kadar isteğinden çıkmadım dışarı. Mahkumum güneşe.
Nefes alamıyorum artık.
Ne bir arkadaşım var ne başka biri.
Yoruldum. Ben seni anlıyorum ama sen beni hiç anlamıyorsun gibi. Şimdi de geçmiş karşıma veda ediyor gibisin."

Göz ucuyla ona baktığımda gülümsüyordu.
Acı bir gülümseme.
" Özür dilerim çocuğum." diye mırıldandı.

" İyiliğin için affet beni..."

Dudağımı ısırıp atımı hareket ettirdiğim de kalemin olması gereken boş yere kalesini geçirdi. Resmen sıkıştırıyordu. Üç hamle sonra artık kurtaramayacağımı anlayıp onun bana öğrettiği eski usulle kralımı devirdim. " Kazandın."
Gözleri öfkeyle parlarken kralımı düzeltti.

" Ben seni böyle mi yetiştirdim?  Kimsenin , benim bile, önümde eğilmeyeceksin.
Ne kadar zor durumda olursan ol güçsüzlügünü belli etmeyeceksin. Çünkü bunu anladıkları zaman bir daha istesen de kalkamazsın.
Dediğim eleştirilirken de hatanda diret demek değil.
Eleştir ve de eleştiriye açık ol ama asla boyun eğme. Sen benim torunumsun. Seni ben yetiştirdim. Sözlerimi sakın unutma." dediğinde sekiz yaşımda da yine bir satranç oyununda bu konuşmayı yaptığını hatırladım.

" Nasıl yetiştirmişsin dede? 
Sadece bir kuklayım. Gel deyince gelen git deyince giden."

Yerimden kalktım. Gözleri ifadesizdi.

Ses çıkarmıyordu. Derin bir nefes aldım. Yine susuyordu.

" Fransızca ne alem de?" diye sordu gözlüğünün üzerinden bakarken.
Hiç anlamıyorsun değil mi?

" Bilmem." dedim omuz silkerek.

" Kızınca bana benziyorsun." 

" Sanmıyorum. Sen bu kadar sakin kalmıyorsun timur asaf sezgin."

" Seninle alay eden, saçlarınla ve hastalığınla alay eden o insanları göremediğin için mi bu kinin bana?" diye sordu sakince.

" Beni manipüle etmenden sıkıldım." dedim sesimin tonunu sabit tutmaya zorlanırken. Odama gittim.

" Bir kahve yapayım da karşılıklı dede torun içelim. "

" Sade mi şekerli mi istersin zambak?"

" İçmiyorum." diye bağırdım sinirle.
Sinirden ağlamak üzereydim.

" Şekerli istiyorsun. Hemen geliyor küçük hanım."
.
.
.
.
.
.

" Dede venüs'ü gördün mü?" diye bağırdım. Bir türlü kedimi bulamıyordum.

" Dede !"

Mama vakti gelmişti ama onu iki gündür bir türlü bulamıyordum.
Yavruydu daha. Adını duyar duymaz gelirdi mırlayarak hep.
Belki dedem biliyordur.
Küs olabilirdim ama kedim önemli mevzuydu.

İçeri girdiğimde dedem uyuyordu.
Rahatsız etmek istemesem de bu önemliydi.
Omzundan hafif dürtüp " dede venüs'ü gördün mü? " diye sordum.

Ses çıkarmayınca bir daha tekrar ettim.

Hafif gözlerini açıp " noldu asena. Niye rahatsız ediyorsun?" diye hafif sitemli konuştu.

" Venüs diyorum kayıp. Bulamıyorum. Gördün mü onu?"

Gözleri duygusuz bakarken kulağımda sesler yankılanmaya başladı. Kulağım uğulduyordu.
Bölük pörçük kedimin acı acı mırlamaları kulağımdaydı.
' Üzgünüm. Ruhun var mıdır bilmem ama denemekte fayda var. İnsan bulamayacak kadar bitkinim. Ölmemek için bunu yapmam lazım.' diye insanı andırmayacak kadar korkunç sesli dedem. 

Kemik sesleri, kedinin acı acı nefes alışverişleri ve yavaşça solması...

Gözümden süzülen yaşla kafayı sıyırdımı düşünüyordum.

" Dede o nerde?" diye sesimi çıkmaya zorladım. Son nefes verişi ve acıyla mırlaması kulağımdaydı.

" Önüme atıldığında gözü iltihaplıydı hatırlıyor musun?
Benim gibi o da yarımdı. Hatta dışlanmıştı eksik olduğu için annesi tarafından. Ona bakmak için yalvardım sana. İzin verdiğinde kendimde saramadığım yaraları onda sardım. Şimdi ise bana iyi gelen tek şey yok. O nerde?"

Belki de ilk defa dedeme bu kadar karşı gelebiliyordum. Söz konusu kendim için değil bu daracık dünyada bana iyi gelen nadir bir şey içindi.

Sessizdi. Sessizliği can yakıcıydı özellikle kafamda kediyi öldürdüğü anın sesleri yankılanırken neyin gerçek olduğuna inanmak zordu.

" Bana doğruyu söyle dede. Onu sen mi öldürdün?" diye tıslarcasına konuştum.

" Ne saçmalıyorsun sen?"

" Sen niye hiç yaşlanmıyorsun dede?"

" Söyledim sana bunu. Pigment..." diye başlamıştı ki, " bana yalan söylemeyi bırak. Bana nolursa olsun dürüst olmayı öğreten sendin. Yapma yalan söyleme dede. Ya da bu da mı yalan?" diye sesimi yükselttim.

Ayağa kalkıp " bu saçmalıklar da nerden çıkıyor? " diye sordu sertçe.

" Bilmiyorum ama kedimin sesini duyuyorum. Acı içinde mırlarken senin öldürdüğünü duyuyorum."

Kafama vurdum.
" Susmuyor sesler. Sonra bodrumdan çıkan o kız. Her tarafı yara bere.
Bodruma girmem o yüzden yasaktı değil mi? "

" Haddini aşan sözler ediyorsun zambak !" diye bağırdı bana yaklaşarak.

" Uzak dur benden." diye geriledim.

Gözünden süzülen yaşla " pişman olucağın sözler söyleme kızım." dedi.
Yüzü değişiyordu sanki. Bakışları kararıyor, gözbebeği kayboluyordu.

Masanın üstündeki bıçağı alıp kapıya doğru yürüdüm.
"Yaklaşma." diye bağırdım ağlayarak.

" Bana gerçeği söyle dede ! Kimsin sen?"

Bir anda gözümün önü karardı ve baktığımda yoktu...
Bıçağı sağa sola savurup " nerdesin?" diye bağırdım. Toz olup gitmişti sanki.
Kafamda ' insan değil o? Sıra size geldiğinde anlarsın.' diyen kızın sözleri yankılandı. Korkuyordum.

" Dede korkuyorum." diye mırıldandım. Ondan korkup yine ona sığınarak.

Bir anda önümde belirirken  " se... sen?" diye mırıldanıp korkuyla sapladım bıçağı kalbine.

O yere yığılırken bakışlarım elimdeki kandaydı. Bıçağı kenara attım.
Gerçek olamazdı bu. Kabus olmalıydı.
Evet kocaman bir kabus.

" Öz.. ür dilerim. Özür dilerim."

Ayağa fırladım.
" Hastane. Hastaneyi aramalıyım." Son kalan gücüyle koluma yapışıp,
" faydasız kızım. Yolun sonuna geldim biliyorum." dedi nefes almaya çalışarak.
" Öyle deme. Ölmeyeceksin. Ölemezsin." diye mırıldandım.

" Elini uzat. " dedi hırıltılı bir sesle.

Uzatamadığımda " gerçekleri görmek istemiyor muydun? Uzat !" diye bağırdı.

Titreyerek uzattığımda alnım karıncalanmaya başladı.

Bana ait olmayan görüntüler hafızama üşüşüyordu.

Bebekliğim, fotoğrafını gördüğümden annem olduğunu bildiğim kadının bağırışları...
Anlam veremiyordum.
Görüntü netleşmiyordu.

" Korkma. Gerçekleri görmekten korkma."

Dedemin yanı başımdaki sesi sanki zihnimde yankılanıyordu.
Derin bir nefes aldım. Puslu görüntü netleşiyordu yavaş yavaş. Artık bir miyop gibi görmüyordum.
Bir salondaydım.
Fıstık yeşili boyası olan, alçak tavanlı bir salonda...

' İstemiyorum. Bebeği de seni
de !'

Duyduğum sesle başımı odanın diğer ucuna çevirdim.
Sanırım o annemdi.
Saçlarından tanımıştım.
Bakışları öfke doluydu.

" Senin gibi."
Saçını tutarak anneme gösterdi.
" Saçına bir bak. Çocukların da senin gibi noksan."
Annemin bedeninin hıçkırıkla sarsılarak titremesi.
Kapı sertçe çarpmıştı.
Babam olucak o adam evi terk etmişti.
Yutkunamadım bile.

Sonra görüntü akıp bir gece vakti hastane odasındaydık.

Annem o ablamın yanındaydı.
Ablam o çok zayıf bir bebekti.
Onu hiç tanımayan biri bile onda bir terslik olduğunu anlardı.
Yoğun bakımdaydı sanırım.
Korkuyla nolduğunu anlamaya çalışıyordum.

O, ablamı öldürmeye çalışıyordu...
Onu durdurmak için atıldığımda toza karışmış başka bir anının kollarına atılmıştım.
Gözümden süzülen yaşla daha fazla görmek istemesemde anılar iznim olmadan akmaya devam ediyordu.

Dedem olduğunu düşündüğüm
bu adamın aynı salonda annemi yanı başımda parçalaması...

Salon kan gölüydü.
Fıstık yeşili boyaya sıçrayan kan ve et parçalarının kokusu her yeri sarmıştı.

Kolum kanıyordu. Korkuyla ağlayan ben ve hiçbir şeyin farkında olmadan yatan ablam...
Yanıma yanaştığında korkuyla koltuğun dibine sinmiştim.
Sureti yavaş yavaş değişip insan formuna bürünüyordu.
Kan kırmızısı gözleri kahverengi oluyordu.
Elini bana uzatmıştı..

Gözlerindeki iblis bakışları gitmiş, sevgiyle kısılmıştı.
Elini minik ellerimle sardığımda yavaş hareketlerle beni kendine çekiyordu.

" Korkma küçüğüm. Size asla zarar vermem."

Kanayan kolumu sardığında o yarayı onun değil annemin yaptığını fısıldayan iç sesime inanıyordum.
Benim o kedi yavrusunu aldığım gibi incinmemden korkarcasına kucağına almış, yaramı sarıyordu.
Annemden sevgi kırıntısı görmeyen küçük ben ise orda annemin katiline güvenmeyi seçmiştim.

Sonra hatırladığım dışlanmalar...
Mahallede beni iteleyen çocukların dedemi görünce kaçması. Ağlayarak sürekli dedeme koşmam.
Anılarda sürekli ağlayan ve ona sığınan ben ve benden bıkıp usanmadan koruyan dedem vardı.
Ondan başka gidecek kimsem yoktu ki.. Onun da gözlerinde beliren acıyla  söylene söylene eve götürüp üstümü başımı temizlemesi her Allah'ın günü.

' Dede beni niye sevmiyorlar ? Ben onlara naptım.'

Sessiz kalması.

Bu suskunluğun fırtına öncesi sessizlik olduğunu o zamanlar da hissediyordum. Ağlayarak sıkıca sarıldığımda ' ağlama kızım ağlama.' diye gözlerinde beliren intikam ateşi ve çelme takarak beni düşüren o çocukların bacaklarının kırıldığını duymam...
Beni herkese karşı koruduğu, ne olursa olsun yanımda olduğu...

Belki de en acı verenin de dün babamın yanından geliyor oluşu.
Bana hiçbir şey dememişti. Hissettirmemişti bile. İçine gömmüştü acısını da öfkesini de.
Yüzüne mutluluk maskesi takarak benimle film izlemişti. Gülmüştü.
Bana ise her zamanki gibi o sıcacık gülümsemesini sergilemişti.
Nasıl da körmüşüm. Fark edemedim hiç..

" Sana dediklerimi hatırlıyor musun?
Günü geldiğinde cesur olmanı ve intikam almanı söylediğimi." diye fısıldadı.

Başımı salladım. Kastettiği intikamın ne olduğunu hiç anlayamamıştım.
Babamdı... Babamı her sorduğum da nefret de etse gururunu ayaklar altına alarak onu, beni görmeye ikna etmeye çalışması...

Dün de yine yanına gitmesi ama babamın ne beni ne de ablamı istememesi...
Onu öldürecekken son anda vazgeçip bu işi bana bırakması...

O gücünden şüphe bile etmediğim dedemin omuzlarının düşmesi...

Ailemi çok sormaya başladığımda ise trafik kazası yalanını uydurması...

Herbir şey gözümüzün önünde belirmişti.

Gözümden süzülen yaşla " annem ve babam beni istemezken sen; bana ve ablama sahip çıktın. Affet beni." diye mırıldandım.

Hiç kan akmıyordu artık.

Sadece toz parçalarına dönüşüp yok oluyordu.
" Ben iyi biri olmayabilirim ama seni gördüğümde tuhaf hissettim.
Ruh emicilerin kalpsiz olduğunu, dumandan olduğunu söylerlerdi ama minik ellerinle ellerimi sıkman. Dede demen..."

O anın anısıyla yüzü tekrar aydınlanmıştı. Gözünden akan tek bir damla yaşı sildim.

" O an insan olmayan kalbim ısındı. Sanki yeniden atmaya başladı. Seni yanıma aldım.
Kimse tuhaflıklarımızı fark etmesin diye sürekli yer değiştirdik. Kiminde ressam kiminde aşçı oldum..."

Bu anlattıklarını parça parça hatırlıyordum.

" Seni üzenleri mahvettim. Sen benim küçüğümdün, küçük kızımdın.
Benden bir parça görüyordum sen de. Bu yüzden seni hayatım pahasına korumaya adadım. "

" Dede böyle konuşma. Veda eder gibi konuşma." diye mırıldandım gözlerimi silerek.

" Yaşlandım. Ruh emiciler bile ölümsüz değildir ve ben gün gelip sonumun senin elinden olacağını biliyordum. Git... "

Gözünden süzülen yaşla " bunu istemeye hakkım yok ama senden son bir fedakarlık daha isteyeceğim. Beni affetmeni... Ablana sahip çıkmanı ve beni affetme-" sözü yarıda kesildi.
O güçlü adam şimdi bir çocuk gibi ağlıyordu.
Başıma her şeyin gelebileceğini düşünürdüm ama dedemi böyle görmeyi asla düşünmemiştim ve kaldıramazdım da.

" Affedecek bir şey yok. Asıl sen beni affet dede. Ablama ve bana sahip çıktın. Ben yaptığın fedakarlıklara layık olamadım. Affet..." diye alnına öpücük kondurmaya başladım.
Güven veren kokusunu içime çektim belki de son kez.
" Affedicek bir şey yok miniğim." dediğinde tamamen yok olmuştu.
Gözlerim büyürken sağa sola bakındım.
Elini tutan elim şimdi boşluğu tutuyordu.
Bu nasıl olurdu? Bu kadarı çok fazlaydı.
İnsan olmadığını öğrenmiştim ve daha birçok şey ama bunları kaldıramıyordum.
Ağlayarak onda teselli bulmak istiyordum.
Hiç gitmeyecekmiş gibi yanımda olan dedem gitmişti.
Hayattaki tek dayanağım gitmişti.
Benim yüzümden...
Gözlerimin içi yanarken bakışlarım bulanıklaştı.
Nefes alamıyordum.
Nefes... Alamıyordum.

" Dede !" diye bağırdım.

" Dedeee !" ağlamalarım ve hıçkırıklarım  hızlanıyordu.
Yoktu. En ufak üzüntümde soluğu yanında aldığım dedem şimdi yoktu.
Durduramıyordum.
Nefes alamıyordum.
Boğazıma dizilmişti nefesim.
Her şey hafızamda belirirken kendimden nefret ediyordum.
Hayatımdaki tek kişi de gitmişti.
Yapayalnızdım.

Kimsemin olmamasına üzülmüyordum. Dedem vardı.
O benim her şeyim olmuştu ama şimdi o da yoktu.. Ben onu kendi ellerimle yok etmiştim. Napıcaktım? Ablama, güneşe, nolucaktı?

Gözüm kararıyordu.
Gözlerim kapandığında gözümden süzülen yaş boynuma akmıştı.  
Gözlerim açıldığında ise zilin çaldığını işitiyordum.

Hava kararmaya yüz tutmuştu.
Bir kere daha çaldı. İçimi dolduran korkuyla bakmak istemedim.
Israrla bir kere daha çalmasıyla gözlerimi silmeye çalıştım.
Kapının dibindeki bıçağı alıp yavaş adımlarla oraya ilerledim.

Bıçağı arkama saklayarak açtığımda onu görmeyi beklemiyordum.
Boynundaki mavi gül dövmesi gözüme ilk çarpan detaydı.
Onu tanımıştım hemen...
Üstündeki siyah deri ceketle kapının pervazına yaslanmış kızıl saçlı o kızı...
Durumu daha iyi görünüyordu.
Sağ gözünün altındaki sararmaya yüz tutmuş morluğu ve yanaklarındaki çizikleri, sargılı bileğini saymazsam.

" Ama sen... Burda ne işin var?"

Siyah eyeliner çektiği cam gibi parlak kahve gözlerini yüzüme dikmiş delici bakışlarıyla sanki röntgenimi çekiyordu.

Şişmiş ve kızarmış olduğunu varsaydığım gözlerimde durup :
" Berbat görünüyorsun." dedi.
Dudağı hâlâ patlaktı.

" Diyene bak." diye iç geçirdim.
" Gerçekten kötü görünüyorsun." bu kez daha samimiydi.

" Kötü bir gün geçiriyorum." demekle yetindim.

" Beni içeri almayacak mısın?" diye sordu içeriyi görmeye çalışarak.
Bir süre afallasam da kapının ağzından çekilip geçmesine izin verdim.

İçeri girdi. Doğrusu niye geldiğini merak ediyordum.. 

Seguir leyendo

También te gustarán

11.9K 647 34
"Bir krallığın görkemi, son bir Omeganın çalınan nefesi üzerine kurulu." Sarayın karanlık mahzenlerin de sessizce feda edilen o genç, kendisine biçil...
67.9K 7.5K 14
"Cehennemime hoş geldin, cennete ait olan." Ülkede oldukça tanınan ünlü yazar Adenya Ahravel, Kordelya adlı seri kitabında kendi elleriyle yazdığı şe...
27K 2.1K 25
-Reenkarnasyon konulu bir kurgudur. _________________________________________ Gözlerimin üzerinde tonlarca ağırlık vardı sanki. Açmaya, gözlerimi har...
102K 7.6K 46
Bir kızın en sevdiği romanda kötü kadın olarak uyanma hikayesi.
Wattpad App - Desbloquea funciones exclusivas