"Ne olursa olsun asla düşmanına arkanı dönme"
Hani bir an olur, içiniz berbat bir hisle dolar ama ne olduğunu ve neden olduğunu anlayamazsınız ve asla da çözemezsiniz ya. O an sadece nereye gidiyorsanız gitmemek, ne yapıyorsanız yapmamak, durmak istersiniz. Tüm hücreleriniz 'kötü bir şey olacak!' diye bağırır sizi uyarır ama siz buna anlam veremezsiniz ve hiçbir şey yapamazsınız. Sonra bunu görmezden gelir, bu hissi bastırırsınız. Kalbinizin sıkıştığı o anlardan sonra bir şey olur. Mutlaka kötü bir şey olur, her zaman olur. Çünkü hisler yanılmaz.
Rüzgar tenime işlerken derin bir nefes aldım ve ellerimi birbirine sürtüp içimdeki kötü hissi yok saymaya çalışarak etrafta göz gezdirdim. Zifiri karanlık ormanda, araba farlarının aydınlattığı bölgede bekliyorduk sıcak nefesim dışarı buhar olarak çıkıyordu. Ellerime sıcak nefesimi üfkedikten sonra son bir kez birbirine sürttüm ve ellerimi siyah ceketinin içine yerleştirdim.
Liderimiz "Herşey hazır mı?" diye sorduğunda kafamı yukarı kaldırdım ve nefesimi sesli bir şekilde dışarı verdim.
Vuslat "Evet beklemedeyiz Aslı hanım" dediğinde;
Gözlerimi gökyüzünden ayırmadan "Saat tam 03:40'da burada olmaları gerekiyordu. Saat 04:02 yarım saattir bekliyoruz ve hala gelmediler şakamı bunlar ya?" diye söylendim ve başımı ekibime çevirerek hepsinin üstünde kısaca göz gezdirdim.
Vuslat liderimize bakarak "Acaba onlara tuzak kurduğumuzu anladılar mı efendim?" dedi. Aslında ben de içten içe bu ihtimali düşünüyordum.
Dün yemekte gayet iyi anlaşmıştık ve masada kimse renk vermemişti. İşimizde çok iyi olduğumuz için herkes rolünü çok güzel oynamıştı. Adamları kendimize inandırarak gerçekten onları onlardan uyuşturucu alacağımıza bu işi uzun yıllardır yaptığımıza, yıllardır bu işin içinde olduğumuza inandırmıştık. Yani en azından ben öyle düşünüyordum.
İçimde anlamlandıramadığım kötü bir his vardı. Sabahtan beri tedirgindim ama belli etmemeye çalışıyordum. Daha önce de uyuşturucu ticareti yapmıştık ama ilk seferimde bile bu kadar tedirgin olmamıştım.
Nefesimi sesli bir şekilde dışarı verdiğimde "Bu mümkün. Ama yinede adamların ajan olduğumuzu anladığını sanmıyorum. Bunun bir tuzak olduğunu anlayacak tiplere benzemiyorlar. Bize çok güveniyorlardı." dedim.
Bize gerçekten güvenmişe benziyorlardı. Aslında gerçekten ticaret yapacaktık. En azından bu seferliğine. Bu seferinde gerçekten onlardan uyuşturucu alacak, hiçbir sorun çıkartmayacaktık. İkinci seferinde şimdiki uyuşturucunun 2 katını isteyecektik. Onlar da ilk seferinde sorun çıkarmadığımız için getirecekti. İşte biz de o zaman asıl planımızı gerçekleştirecektik. Onları o kadar uyuşturucu ile suç üstü basıp tutuklayacaktık. Şimdiki planımız buydu.
Ekipten Taner abi ile göz göze geldiğimizde gözünün arkamda bir yere kaydığını fark ettim. Arkama baktığımda bir kamyonun bize doğru geldiğini gördüm.
Sonunda gelmişlerdi. Beklemekten ağaç olmuştum.
Saate baktım 04:04 tam 24 dakika geç kalmışlardı. Geç kalınmasından nefret ederdim.
Sadece 1 kamyon geliyordu. Ne bir araba ne de başka bir kamyon daha vardı. Sadece tek bir kamyon geliyordu.
Kaşlarım otomatik olarak çatılırken. Kamyon önümüzde durdu ve içeriden yaşına göre vücudu baya yapılı bir adam çıktı.
Bakışlarımı adamdan ayırmazken önünüzde durdu.
Liderimiz bir adım öne çıktığında "Patronun nerde?" diye bir soru yöneltti adama karşı.
Adam ciddiyetle dururken birden yüzünde şeytani bir gülümseme oluştu ve kamyonun arka kapısı açıldı. Kapının açılmasıyla içeriden eli silahlı adamlar da çıkmaya başladı.
Taner abinin "tuzak" diye bağırmasının ardından kafasından vurulması birkaç saniye bile sürmemişti.
Ani şok dalgası bedenimi sarkarken elim reflex olarak silahıma gitmişti. Birkaç saniyelik şaşkınlıktan çıktığımda Öfke damarlarıma hızıca giriş yaptı. Öyle ki saniyeler içerisinde silahımı çıkarıp Taner abiyi vuran adama doğrulttum ve ard arda iki kurşun sıktım. İlki boşa gitse de ikincisi adamın göğsü ile buluşmuştu.
Hemen biraz gerideki arabalara koşarak arabalardan birinin arkasına saklandım. Ortalık birkaç saniye içerisinde cehennem alanına dönüşmüştü.
Çatışmalara alışkın olduğum için girdiğim şok uzun sürmemişti. Ama Taner abinin vurulması beklediğim bir şey olmadığı için düşüncelerimi toparlamakta biraz zorluk çekiyordum. İlk defa bir ekip arkadaşım ölüyordu.
Öyle ki yanımdaki Vuslat'ı bile fark etmemiştim. "Burdan kaçmalıyız sayıları çok fazla" dediğinde onu fark etmiş ve kendime gelmiştim.
Dehşetle Vuslat'a bakarken "Taner abi öldü" dedim. Daha çok ona değil de kendime söyler gibi.
Kararlı bir sesle "Onu almalıyız" dedim. Vuslat hafifçe ayağa kalktı ve ilerdeki bir adama doğru ateş edip hızla geri çöktü. Adama isabet etmemişti.
"Evet ama şu an olmaz" dedi tekrar kalkarken. Bu sefer adamı vurabilmişti.
Düşün, düşün, planla bu senin işin Lara.
Haklıydı şu an alamazdık ama orda da kalamazdı. Adamların sayısı gerçekten fazlaydı 40'a yakın adam vardı. Biz ise sadece 10 kişiydik. Artık 9 kişiydik. Ve mermimizin fazla olduğunu düşünmüyordum.
Yardım gerekliydi burdaki adamları halletsek bile daha fazlasının geleceğine emindim bu yüzden telefonumu cebimden çıkardım ve rehberdeki Keyan Sarıyel adlı isime dokundum.
Şu an farklı ekipleri teker teker aramam sadece zaman kaybıydı bu yüzden doğrudan baş lideri arıyordum bize en hızlı yardımı gönderebilecek kişi oydu.
Telefon çekmediği için çalmadığında okkalı bir küfür savurdum. Sinyal kesici kullanmışlardı ve sinyal çekmiyordu. Vuslat endişeli gözlerle yüzüme bakarken "kimi aradın?" diye sordu.
Stresten alt dudağımın üstündeki çatlamış etleri dişlerim ile çekiştirirken vuslata cevap vermeden mesaj kutusuna girdim ve lidere 'tuzağa düştük acilen destek ekip lazım, bir kişiyi kaybettik, karşı taraftan yaklaşık 30 kişi kaldı ama daha fazla kişinin geleceğini düşünüyorum, lütfen acele edin' diye mesaj yazıp gönderdim. Mesaj iletilemedi tabiki ama yeterince uzaklaşırsak iletilir diye göndermiştim. Yakalanıp götürülürsek de mesaj belki gider diye ihtimal verip önlem almak istemiştim.
Telefonumu cebime geri sıkıştırırken sindiğim yerden Vuslat'ın hemen yanına dizlerimin üstüne çökerek Vuslat'a bakmadan "Baş liderden yardım istemek için arayacaktım ama telefon çekmiyor, sanırım sinyal kesici kullanıyorlar" dedim ve silahımı iki elimle tekrar kavradım.
Vuslat sanki kendi telefonu çekecekmiş gibi telefonunu çıkarıp kontrol ettiğinde ona göz devirdim. Sessiz bir küfürle telefonu tekrar cebine koyduğunda gözlerine 'ben demiştim' der gibi baktım.
Hızlıca arabanın kenarından ortaya çıktım ve inatla bu tarafa ateş eden adama silahımı doğrulttum tam ateş edecekken açık hedef olduğum halde beni vurmadığını fark ettim. Birkaç saniye öylece durduğunda silahını tekrar doğrultması ile önce omzundan sonra göğsünden vurdum. Ardından çok daha hızlı bir şekilde geri çekildim.
Sırtımı arabaya yaslayarak Vuslata baktım ve "Koru beni" dedim. Vuslat kafasını olumlu anlamda salladığında ben de kafamı salladım ve birlikte ayağa kalktık.
Vuslat bizi hedef alanlara doğru ateş ederken hızla arabanın arka kapınısını açarak kapıyı bir kalkan gibi kullandım ve hemen uzanarak içerideki sırt çantamı aldım.
Kapıyı kapatmadan geri çekilip arabanın arkasına tekrar geçtiğimde çantamın fermuvarını açarak içinden iki tane şarjör çıkardım. Birini Vuslata verdiğimde şarjörü baş ve işaret parmağı ile tutarak hafifçe yukarı kafasının hizzasına getirdi "teşekkür ederim" dedi ve şarjörü cebine attı. Mermisi henüz bitmemişti sanırım.
Adamların büyük bir çoğunluğu ölmüştü. Tam bittiğini düşünürken tahmin ettiğim gibi ileriden bir kamyomun daha geldiğini gördüm. Ve onların bizi kurtarmak için geldiklerini hiç düşünmüyordum.
Yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu çatışamazdık o kamyon gelmeden kaçmalıydık. Ayağa kalkarak bize doğru koşan aptal bir adamı vurdum tekrar yerime çöktükten sonra sadece bizim tarafımızdakilerin duyabileceği bir şekilde "Geri çekilmeliyiz" diye bağırdım.
Liderimiz beni dinleyerek "geri çekiliyoruz" diye bağırdığında kimse itiraz etmedi.
Arabalarının tekerleri patlamıştı bu yüzden arabalara binemezdik mecburen ormana girmek zorundaydık.
Lider "Ormana" diye bağırdığında hepimiz ayağa kalktık ve rastgele ileri ateş ederek geriye doğru aceleci adımlar attık. Bir süre sonra tamamen arkamıza dönüp koşmaya başladığımızda arada arkaya dönüp ateş ediyorduk.
Hep birlikte ormanın içine doğru koşarken arkamızdan hala ateş ediyorlardı ve silah sesleri artmıştı. Büyük ihtimalle diğer kamyondakiler de inmişti.
Adrenalin kanımda kol gezerken nefes nefese kalmama rağmen hızla koşmaya devam ediyordum. Adamlar hâlâ peşimizdelerdi ama arayı hatrı sayılacak bir şekilde açmayı başarmıştık.
Yaklaşık yarım saat koştuktan sonra liderimiz bizi ağaçların sık olduğu fazla karanlık bir köşede durdurdu ve "dağılmamız gerekiyor" dedi.
Kimse itiraz etmedi. Kimse itiraz etmezdi lider ne nerse o.
Ama içimdeki derinlerde bir sesin bunun yanlış bir karar olduğunu bağırdığını duyabiliyordum. İçten içe bu kararım kötü bir karar olduğunu düşündüm bu gün fazlasıyla kendimi yanlış yoldan ilerliyor gibi hissetmiştim. Bu gün tamamen yanlış geliyordu. Ama itiraz etmedim liderimiz bu kararı verdiğine göre en doğru karar bu olmalıydı hep birlikte çok fazla ses çıkarırdık ve yerimizi çok belli ederdik. En iyisi dağılmaktı.
Telefonumu çıkarıp kontrol ettiğimde mesajin hala iletilemediğini gördüğümde kaşlarımı çattım. Sinyal kesiciyi tüm ormana mı yaymışlardı? Nasıl bir tuzağa düşmüştük böyle?
Liderimiz bana bakıp "çekmiyor değil mi?" Diye sordu. Başımı olumlu anlamda salladım ve telefonu cebime yerleştirdim.
Liderimiz tüm ekibe döndü ve "telefonunuz çekecek kadar uzaklaştığınızda mutlaka destek isteyin." Dedi. Herkesten onaylar şekilde mırıltılar çıkarken "Yanında fazla mermisi olan var mı?" diye bir soru duydum. Gözlerim soruyu soran Yeşim'e kaydı. Sarı beline kadar gelen saçlara ve yemyeşil gözlere sahipti. Güzel yüzünde kaçarken yere düştüğü için yer yer kan ve toprak parçaları vardı. Ekibin benden sonraki en küçüğüydü ve 24 yaşındaydı. Kafamı olumlu anlamda sallarken sesli olarak da "Bende var" dedim.
Ekipten Alihan da elini kaldırdı ve "Bende de var. Arabamdaki acil durum çantasını aldım." dedi. Kumral 3 numara kesilmiş asker saçları ve masmavi gözleri vardı yaşı 26 diye biliyordum.
Gözlerim Yeşimin yanındaki bir eli ile bel boşluğunu tutan Earl'a kaydığında siyah bir tişört giydiği ve siyah tenli olduğu için başta ne olduğunu anlamasam da sonradan parlayan sıvı ile yaralandığını anladım.
Earl'ın yanındaki Aylis ve Alper iyi duruyorlardı ikisinin de herhangi bir yarası yoktu sadece Alper'in beyaz tişörtü Earl'ı taşımaktan kana bulanmıştı.
Endişeli gözlerle Earl'ın gözlerine baktım kafasını bana çevirdiğinde bakışımdan anlamış olacak ki kafasını iyiyim anlamında sallayarak "iyiyim sadece sıyırdı" dedi. İyi olduğunu kanıtlamak ister gibi dimdik duruyordu.
Ben de kafamı salladım ve hızlı olmamız gerektiğini hatırlayarak Alihana kafam ile işaret verdim ve seri hareketlerle çantalarımızdan şarjörleri çıkarıp herkese birer tane verdik. Bana da bir tane yedek kalmıştı.
Liderimiz "Herkes tamamsa şimdi dağılıyoruz, hızlı hareket etmeliyiz kaybedecek vaktimiz yok, akşama kadar lalina şelalesinde buluşalım. Hepiniz dikkatli olun." dediğinde silahımı kavrayarak iyice sıktım ve herkes gibi bir ağızdan "Emredersiniz Aslı Hanım" dedim.
'Emredersin anne' diye içimden tekrar ettim.
Çamura batmış botlarım bana ağırlık yaparken annemin yanına gittim ve "Hangi taraftan gidiyoruz?" Diye sordum.
"Sen sol tarafa döneceksin Lara" Annemin ciddi ve itiraz istemez ses tonunu hiç umursamadan hemen itiraz ettim;
"Sen ve babamla geleceğim, sizi bırakmam"
Arkadan gelen silah sesleri beni iyice tedirgin ederken annem yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile olmadan kolumdan sertçe tuttu ve birkaç adım öne götürüp sessiz ama sert bir şekilde konuştu.
"Bana bak Lara, ben farklı yöne baban ise farklı yöne dönecek, hep birlikte ilerlemeye devam edersek yakalanırız, herkes ayrı yöne gidicek ve lalina şelalesinde buluşacağız. Sayımız çok az savaşamayız, burdaki herkesin bir ailesi var içimizden birini kaybettik, senin çocukluğun yüzünden ekibimden kimseyi riske atamam ben"
O sırada etrafıma bakındım. Herkes çok kötü görünüyordu. Bazıları vurulmuş bazıları ise koşarken düştüğü için yaralanmıştı. Benimde koşarken birkaç dal yüzümü çizmişti ama derin çizikler olduğunu düşünmüyordum. Herkes gerçekten çok kötü görünüyordu. Ama hepsinin gözlerindeki savaş ateşini görebiliyordum. Aramızdan birini kaybetmiştik ve bu hepimizin içindeki intikam duygusunu tetiklemişti. Kimsenin bunu onların yanına bırakacağını düşünmüyordum. Herkesin içten içe öfkeden kudurduğunu hissedebiliyordum. Bu ekipteki tüm ajanlar çok iyi ajanlardı, ne yapar eder intikam alırlardı.
Derin bir nefes aldım ve hiç istemesem de başımın sertçe tamam anlamında bir kere aşağı indirip kaldırdım.
Annem onlarla birlikte gitmek istememi çocukluk olarak algılamıştı, korktuğumu düşünüyordu. Evet korkuyordum. Ama bana bir şey olmasından kesinlikle değil onlara bir şey olmasından korkuyordum. Onlar benim herşeyimdi ve onlara bir şey olmasına katlanamazdım.
Ama annem iş ve özel hayatı asla birbirine karıştırmayan bir kadındı. Çok ciddi, kuralcı ve disiplinli biriydi. Babam da onun gibi disiplinli ve ciddi bir insandı. Bu yüzden birşey demeden emirlerine uymaya karar verdim. Annem her zaman doğru olan neyse onu bilir ve yapardı.
Annem de aynı Hareketi yapıp hafifçe gülümsedi. Dayanamayıp sıkıca sarıldım, o da aynı samimiyetle karşılık verdi. Birkaç saniye sonra beni kendinden ayırıp bir adım geriledi.
"Dikkatli ol" Diye fısıldadığında "sen de" Dedim ve ben de geriledim.
Gözüm biraz ilerdeki babama kaydığında karşısındaki Earl'ın belini sargı beziyle sıkıca sarıyordu. Arada bize bakıyor ve tekrar hızlıca işine dönüyor olduğu için bize tekrar baktığı sırada göz göze geldik. Ona bir asker edasıyla baş selamı verdiğimde o da aynısını yaptı.
Babama burukça gülümsedikten sonra teker teker ekip arkadaşlarıma baktım. "Hepiniz dikkatli olun olabildiğince hızlı bir şekilde lalina şelalesine varmaya çalışın ve Earl sen ve Vuslat aynı yerden birlikte gidin" dedim. Vuslat başını olumlu anlamda salladıktan sonra "sen de dikkatli ol" dedi gözlerimin içine bakarak. Birkaç saniye sonra gülümsedim ve başımı olumlu anlamda salladım. Vuslat da hafifçe gülümsedi ve hemen Earl'ın yanına gitti. Earl'ın sargısı bitmişti babamın sarması 2 dakika bile sürmemişti. Diğerleri de bana hızlıca şans diledikten sonra birbirlerine şans dileyip son alışverişlerini yaparken arkamı döndüm ve yüz ifademi ciddileştirip önce birkaç adım atım ardından koşmaya başladığımda herkes geldiğimiz yön dışında farklı yönlere doğru koşmaya başladı.
Her şeyi ayarlamamamız beş dakika bile sürmemişti ama büyük ihtimalle bize fazlası ile yaklaşmışlardı. Bunu düşününce koşabildiğim kadar hızlı koşup, uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım. Bu durum asla içime sinmiyordu. İçimde çok berbat bir his vardı. Acemi değildik daha önce ani çatışmalara girmiştik ama içimdeki bir ses bu seferkinin farklı olduğunu bunun o kadar da basit olmadığını söylüyordu.
Arkamdan silah ve bağırma sesleri gelirken bacaklarımı daha hızlı koşmak için zorladım. Sadece ay ışığının aydınlattığı koskoca ormanda nereye gittiğimi bilerek koşuyordum. Gideceğim yer belliydi ama bilerek yolumu uzatıyor takip edilme ihtimalimi sıfıra indirmek istiyordum. Çok yakınımda hissettiğim silah sesiyle en yakınımdaki ağacın arkasına hızlıca geçtim. Beyaz ışıklar karşımdaki ağaçlara vururken olduğum yere daha fazla sindim, kafamı hafifçe ağacın arkasından çıkardığımda el fenerli iki kişinin koşar adımlara buraya geldiğini gördüm.
"Sikerler nereye kayboldu?" dedi içlerinden biri.
Diğeri cevap olarak "Bilmiyorum az önce buradaydı sen de gördün" dedi. Bunu demesi ile hızla ağacın arkasından çıktım ve onlara doğru üç el ateş ettim.
İkisinin de gür inlemesini duyduğumda tekrar ağacın arkasına geçtim.
Onlar silahlarını ateşlerken kafamı ve silahımı ortaya çıkardım ve arkasındaki bir ağaca doğru bir elini karnına koymuş yalpalayarak koşan adamın sırtından vurarak yere düşmesini sağladım. Diğeri saklandığı ağacın arkasından bana doğru ateş ettiğinde hızla geri çekilmiştim.
Sessizce birkaç saniye bekledim ve sadece dinledim. Yaprakların ezilme sesini duyduğum saniye yerimden çıktım ve ağacın arkasından biraz çıkmış adamı kafasından vurdum.
Etrafı kontrol ettikten sonra gittiğim yöne tekrar koşmaya başladım. Benim silahımda susturucu olsa da karşimdakilerde olmadığı için diğer adamlar silah seslerinden dolayı anında buraya damlayabilirlerdi bu yüzden olabildiğince hızlı bir şekilde koşarak uzaklaştım.
Uzun bir süre koştuktan sonra kimseyi ertafımda göremeyecek kadar uzaklaştığım ve koşmaktan nefes nefese kaldığım için durdum. Çantamı sırtımdan çıkararak bir ağacın dibine doğru adımladım. Ağacın dibine oturarak bir süre dinlenip gitmek şartıyla sırtımı o ağaca yasladım. O adamları vurdugumdan beri yaklaşık yarım saattir aralıksız koşuyordum.
Çantamdan siyah mataramı çıkararak birkaç yudum suyu ilk defa suya kavuşurcasına kana kana içtim. Kuruyan boğazım su ile kavuşurken gözlerimi kapatarak birkaç dakika nefesimin düzene girmesini beklemeye başladım.
Telefonumu kontrol ettiğimde saatin beş olduğunu gördüm. Herhangi bir mesaj veya arama yoktu. Henüz sinyal çekmiyordu. Bıkkınlıkla nefesimi verdim, telefonu sessize aldım ve çantama attım. Belki telefon çekerdi ve biri hiç olmadık bir zamanda arayabilirdi. Neredeyse sabah olmuştu ve güneş henüz kendini göstermese de ışığı etrafı aydınlık hale getirmeye başlamıştı. Etraf artık tamamen karanlık değil güneşin doğmasına az kaldığını belli eden bir griliğe bürünmüştü. Bu bizim için iyi değildi çünkü saklanmamız çok daha zor olacaktı.
Annem buluşma noktası olarak çok uzak bir yeri seçmişti ama herkesin izini kaybettirmesi için doğru olan buydu. Aslında şu an doğru olan neydi tam olarak bilmiyordum ama oturup bunu düşünecek zamanım da yoktu.
Çalıların arasından gelen sesle hızla suyumu çantama atıp ayağa kalktım. Ben daha etrafa göz atmaya fırsat bulamadan boğazıma arkadan dolanan kollarla nefesim kesildi.
Neye uğradığımı şaşırdım ama sadece birkaç saniye afalladıktan sonra karşımda elinde bıçak ile üzerime koşan adam kendime gelmemi sağladı. Adamın bıçağı savurmasına fırsat vermeden göğüs boşluğuna tekmeyİ geçirip arkadaki boğazımı sıkan adama doğru kafamı geriye hızla atarak kafa attım. Arkamdaki adam burnunu tutarak beni bıraktı.
Belimden ucunda susturucu olan silahımı çıkarıp benden birkaç adım uzaklıktaki kişilere doğrulttum. Hiç düşünmeden ikisinin de sağ ayağına birer el ateş ettiğimde ikisi de yere yığıldı. Bir tanesi yere düşmeden bana ateş etmeye çalışmıştı ama kurşun bana isabet etmemişti. Kurşun isabet etmemiş olsa da ses çıkarmıştıo bu yüzden küfrederek onlar tekrar ateş etmeye fırsat bulmadan ikisinin de silah tutan ellerine sıkıp silahlarını düşürmelerini sağladım.
Hemen yere düşmüş silahlarını alarak birini çantama diğerini de belime koyduktan sonra etrafıma göz atarak geriledim. Diğer adamlar şu an yoklardı ama her an gelebilirlerdi. Aslında onların sadece iki kamyon adamdan daha fazlası olduğunu düşünüyordum. Büyük ihtimalle biz gelmeden önce de ormanı adamlar doldurmuştu.
Etrafımda kimseyi görmeyince çantamı kavrayıp arkamda acı ile inleyen iki insan bedeni bırakarak koşmaya başladım. Ölmelerine gerek yoktu bu ayakla peşimden gelemezlerdi. Aslında zorunda olmadıkça kimseyi de öldürmezdim. Öldürmeyi sevmezdim çatışmalarda genellikle karşı taraftaki insanları hayatı organların olmadığı bölgelerinden vururdum. Bunu annem aylar önce fark etmişti ve bana çok kızmıştı. Bana karşımda bana silah doğrultan biri olduğunda onu öldürmem mutlaka öldürmem gerektiğini söylerdi. Bana silah tutan kimseyi yaşatmamam gerektiğini söyleyip bunu aklıma sokana kadar aylarca eğitimimi biraz daha sancılı kılmıştı.
Ama hala bu huyumdan vazgeçemiyordum. Neden bilmiyorum ama karşımdaki insan düşmanım da olsa öldürmek istemiyordum. Ben insan öldürmeyi sevmiyordum.
Bunları düşünürken daha da hızlı olmam gerektiğini hatırladım. O adamın silah sesi diğerlerini buraya çekecekti, bundan emindim. Orman büyük olsa da ağaçlar çok fazla sık değildi uzaktaki biri beni zor da olsa görebilirdi. Hava şu an zifiri karanlık değildi sonuçta.
Hızlı ama dikkatli adımlarla neredeyse ezbere bildiğim ağaçların arasından ilerledim. Çocukluğumdan beri ormanlardaydım ve buradaki çoğu ormanın içini ezbere bilirdim. Birkaç kere daha bu ormana saklandığımız olmuştu ama hepsinde birlikte kaçmıştık. Orman bizim sığınma alanımız olmuştu. Biz ormanlarda hep kazanmıştık. Biz ormanda ne zaman çatışma yaşasak bu hep planlı olurdu. Çünkü biz bunu ayarlardık. Ormanlar bir nevi evimiz gibiydi ve biz de bu evi baya iyi kullanırdık.
Ama ilk defa evimiz olan ormanın içinde bir çatışmada kaçan taraf olmuştuk ormanın içinde ilk defa tuzağa düşen taraf bizdik. Daha doğrusu bendim. Ekipteki diğer ajanlar daha eski oldukları için bunu tecrübe etmiş olma ihtimalleri daha yüksekti. Onlar bunları ve daha fazlasını büyük ihtimalle yaşamışlardı. Ben biraz yeni sayılırdım bu yüzden bazı şeyleri ilk defa deneyimliyordum. Yeni deneyimler kazanıyordum. Bu düşünce beni heyecanlandırdı. Gelişmeyi yeni deneyimleri hep sevmiştim ve bunun için hep heyecan duymuştum. Damarlarımdan adrenalin akıyormuş gibi hissediyordum. Kalbim hızla çarpıyordu ama bu koşmaktan mi yoksa korkudan mı tam kestiremiyordum. Onlara bir şey olmayacağını bilsem de içimde anlamsız bir korku vardı.
Bu görev diğerleri gibi değildi dosyayı elime aldığım anda bile vücüdumdan bir ürperti geçmiş huzursuz hissetmiştim. Sezgilerime güvenirdim ve sezgilerim beni genelde yanıltmazdı. Bu görev göründüğü kadar basit değildi. Biz fazlasıyla hafife almıştık.
Ben bu ekibe girdiğimden beri hiç bu kadar kapana sıkıştığımızı hatırlamıyordum. Tuzakları daha önceden fark eder durumu lehimize çevirirdik. Ama bu sefer öyle olmamamıştı fark edememiştik onları çok fazla hafife almıştık. Daha önce de uyuşturucu ile ilgili görevlerimiz olduğu ve daha önce karşımızdaki mafyalar çok daha güçlü olduğu için bu seferkini çok hafife almıştık. Çünkü bu seferkiler işlerini daha yeni büyütmeye başlamış bir çeteye benziyordu. Bu yüzden kendimize çok fazla güvenmiş onları hemen kandırdığımıza inanmıştık sanırım.
Ama bunların sonucu koca bir hayal kırıklığıydı. Kendimizden o kadar emindik ki tuzağa düşme ihtimalimiz aklımıza bile gelmemişti ve herhangi bir çatışma için hiç önlem almamıştık. Egomuz yüzünden gerek bulmamıştık. Plansız hareket etmiştik ve bu da bizi ormanda dağılmaya itmişti.
Ne kadar da dikkatsiz davranmıştık!
Ormanda dağılma fikri ne kadar doğruydu emin değildim ama annem liderimizdi ve en iyisini o bileceği için ona ve planlarına güveniyordum. Saniyeler içinde plan yapabilecek kadar zeki bir kadındı annem. Onun zekasına güvenmiştik hepimiz.
Yaklaşık 5 kilometre sonra bir yol olması gerekiyordu. Şanslıysam bir araba durdurabilirdim ve burdan kaçabilirdim. Araba bulamazsam da yolun yanındaki ağaçlıkların arasından yol boyunca ilerleyecektim. Yoldan ilerleyerek açık hedef olamazdım. Tahminimce hızlı yürürsem ve kimseye yakalanmazsam 2 saate şelalenin yanında olabiliridim. Tabi bu süre arabayla 1 saat bile sürmezdi. Bir araba bulmak zorundaydım ama bu saatte hangi deli ormanın kuytu yollarından geçerdi ki?
Arkadan belli belirsiz silah sesleri yükselirken acaba diğerleri ne yapıyor diye düşününmeye başladım. Düşünürken yavaşlamaya başlamıştım. Artık koşmuyordum ama yürümüyordum da ağaçların arasından hızlı ve dikkatli bir şekilde ilerliyordum.
Çok geçmeden arkamdan gelen hışırtılar ile hemen arkama döndüm ve silahımı sese doğrulttum.
Bir adam vardı ve silahını bana doğrultmuştu. "Sizi vurmak istemiyorum" dediğinde kaşlarımı çatmıştım. Bu da ne demek oluyordu? Beni neden öldürmek istemiyordu?
Silahımı ona doğrulttuğumda adamın gözlerinden korku geçti ve beni yatıştırmak istediği sesi ile "Sizi öldüremem ama acı çektirebilirim bu yüzden silahınızı indirin ve benimle gelin. Sizi patrona götüreceğim Lara hanım. Semih bey konuşturacağı birini istiyor ve elimde şu an sadece siz varsınız" dedi. Dudaklarımda samimiyetten çok uzak tehlikeli bir gülümseme oluşurkentek kelime bile etmeden adamı silahı tutan elinden vurdum. Adam silahını elinden hızla bıraktı ve gür bir sesle çığlık attı.
Adam belki de beni kandırmak ve öldürmek için yalan söylüyordu. Semih'in birini konuşturmak için istemesi beni öldürmek için bir bahane olabilirdi Gerçeği söylüyor olsa bile hiç bir risk alamazdım.
Saniyeler içinde bağıran adamın yanına ilerledim ve susması için silahın kabzasını suratına geçirdim. Bağırmaması gerekiyordu daha fazla adamın buraya toplanmasını istemiyordum. Acıyla inleyen adama "kes sesini" dediğimde burnundan oluk oluk kan akmasına rağmen bağırmamaya çalışıyor ağzı kapalı bir şekilde inliyordu. Başını önüne eğmiş adamın göğsüne sert bir tekme geçirmem ile yere yığılması bir oldu.
Semih, yani çökertmeye çalıştığımız uyuşturucu çetesinin başı olanları anlamış olmalıydı. Bunun sonucunda da bize tuzak kurmuştu. Büyük ihtimalle tuzağı kurma sebebi olanları öğrendikten sonra bizi yok etmekti ama aramızdan birini konuşturup bu işin arkasında neler olduğunu ve kim olduğumuzu öğrenmek istiyor da olabilirdi.
Son bir haftadır görüşme ayarlamaya çalıştığımız ve dün masada konuşup bizzat anlaştığımız adam oydu. Yanındaki çetesinin birkaç baş üyesi kurnaz ve aklı çalışır gibi görünse de Semih denen adam gerçek bir aptal gibi görünüyordu. Konuşma tarzı, akıl yürütme şekli ve hatta espirileri bile onun gerçek bir aptal olduğunu kanıtlar cinstendi ama aslında tüm bunları fark edecek kadar zeki olması, her şeyi anladığını gizleyip bı kadar iyi oynaması asıl apltal olanın ben olduğumu gösteriyordu. Önüne serdiğ bir kaç dosyadan ve bir miktar paradan çabuk etkilenen ve hemen oltaya atlayan Semih denen piçin asla anlamasını beklemezdim. O adam gerçek bir aptal gibi davranıyordu. Belki de iyi bir oyuncuydu.
Tekmemle yere yığılıp acıyla inleyen adam düşüncelerime ara vermemi sağlarken içimdeki öfke aptal gibi hissettiğim için kaynadı kaynadı ve taştı. Sinirle adamın yanına iki adımda ulaştım ve ayağım ile göğüs kafesine sertçe baskı uygularak "Patronunun canı cehenneme, seni cehenneme gönderdiğim gibi Semih piçini de cehenneme göndereceğim, o küçük kafasında neler planlıyor bilmiyorum ama o piç bunun bedelini ağır ödeyecek." dedim ve silahı doğrultarak kafasını nişan aldım.
Demek bizim ajan olduğumuzu ve ona kurulan tuzağı gerçekten de anlamıştı. Aptal olmamalıydı. Ama iyi de nasıl anlamıştı? Ne kadar zeki olursa olsun sahte kimliklerimizi ve oyunuzu anlaması çok zordu. Tabi kendi akıl üretmemiş de bir başkasından akıl olmış değilse.
O adam hakkındaki sezgilerimde yanılmış olamazdım. O adam rol yapıyor gibi görünmüyordu. Beden dilini çok iyi bilirdim ve o adam tekliflerimize gerçekten inanmıştı. Masadaki diğer üyeler kurnaz gibi görünse de onların da anladığını düşünmüyordum. Bu işte başka bir şey vardı. Arkalarında görünmeyen daha büyük birileri olabilirdi ya da çok daha farklı bir şey. Birinden duymadıkça o itin anlaması nereyese imkansızdı. Bu görev için fazladan güvenlik tedbiri almasak da her görevde olduğu gibi çok dikkatliydik ve asla açık vermemiştik.
Birden aklıma gerçekleşebilecek en mantıklı ihtimal geldi. Yoksa? Aramızda bir hain mi vardı?
Bu fikri düşünmek bile istemiyordum çünkü her ne kadar dosyayı örgütten alsak da görevin planlarını sadece ekip bilirdi ve ekipten kimsenin ihanet etmeyeceğine adımın Lara olduğu kadar emindim. Bu onlara olan güvenim değildi bu anneme olan güvenimdi. Bu benim liderime olan güvenimdi. Onun ekipte bir hain barındıracağını bunu anlamayacağını asla düşünmezdim.
Yoksa Annem başarısız olmuş olabilir miydi?
Buna ihtimal bile vermek istemiyordum. Belki de Semih kendi kendine anlamıştı veya başka bir şey olmuştu bilemiyorum. Her ne kadar dikkatli olsak da adamları ile bizi takip edip bir açığımızı görmüş olabilirdi. Bir çok ihtimal vardı ama ben bunları sonra düşünmeye karar verdim. Şu anki önceliğim hayatta kalmak ve ekibimi kurtarmakti. Ama bunun için önce yaşamam gerekiyordu.
Ayağımın altındaki adam kafasına doğrultulan silahı görünce bir anda yalvarmaya başladı ve düşüncelerimi keserek tüm dikkatimi ona verdim.
"Nolur yapma, çoluğum çocuğum var benim sizden kimseyi öldürmedim sadece para için çalışıyorum" dedi. ölüm korkusu gelince önceki silahı bana doğrultup acı çektireceğini söyleyen tarafından eser kalmamıştı. Şu an ayaklarımın altına canı için yalvaran paralı bir askerdi.
Onu vuracağım sırada annem ve babam aklıma geldi ve ister istemez onun da çocuklarını düşündüm. Ben annem ve babamı nasıl kaybetmek istemiyorsam o çocukların da babasını kaybetmek istemeyeceğini düşünerek adama baktım. Karşımda ağlayarak yalvarmaya devam ederken sadece ucuz bir koruma olduğunu düşündüm. Vicdanım onu bırakmamı söyleyerek bir köşeden beni sıkıştırırken mantığım hemen onu vurup burdan kaçmamı söylüyordu. Gerekmedikçe kimseyi öldürmek istemiyordum. Bu adam da bana böyle yalvarirken görmezden gelmek istemedim.
Vicdanımı dinledim ve ayağımı göğsünden çektim. "Beni takip edersen bu sefer seni öldürürüm" dedim ve geriye doğru yavaşça adımladım.
Arkamı dönüp hızlı birkaç adım attıktan sonra koşmaya başladığımda Önce bir silah sesi doldu kulaklarıma, hemen ardından da bedenimde keskin bir acı hissetim.
Sol kulağım çınlarken kulaklarımda babamın sesi yankılandı;
'Ne olursa olsun asla düşmanına arkanı dönme Lara'
Sol kolumdaki derin sızı dişlerimi sıkarak hemen arkama dönmeme sebep oldu.
Arkamı döner dönmez silahımı doğrulttum ve az önce yalvarmasına acıdığım için öldürmeyip arkamı döndüğümde beni vuran adamın kafasına iki el sıktım. Hırsımı alamayıp bir daha sıktığımda ileriden 3 adam buraya doğru koşmaya başlamıştı.
"Siktir" diye fısıldadıktan sonra silahı tutan elimi koluma koyarak hızla koşmaya başladım. Planım yola çıkıp bir araba gelirse binmekti. Adamların arkamdan sıktığı kurşunlar beni isabet alamazken hızlanarak kalan 10 dakikalık yolu yaklaşık 5 dakikada koştum. Adamlarla arama büyük bir mesafe farkı koymuştum. Hangi durumda olursam olayım çok hızlı koşardım. Çünkü annem ve babam küçüklüğümden beri beni koşturmaya alıştırmışlardı. Annem çok hızlı koşardı ve benimde hızlı koşmam için küçüklüğümden beri benimle ormanda koşular yapardı. Bu yüzden bu konuda oldukça iyi sayılırdım. Bir maratoncu kadar hızlı koşabilirdim.
İleriden siyah bir range rover gelirken içten içe çok şanslı olduğumu düşündüm.
Bu benim kurtuluş biletim olabilirdi. Eğer biraz daha koşarsam ya kan kaybından ölecek ya da yorulduğum için yakalanıp öldürülecektim.
Elimi kaldırıp arabaya durması için işaret yaptığımda araba yavaşlamamıştı. Aynı hızda üzerime gelirken çok ileride beş tane adamın siluetlerini gördüm.
Şansımı sikeyim tüm adamlar benim peşime mi düşmüştü? Niye bir türlü bitmiyorlar?
Bu panik yapmama sebep olurken hızla arabanın önüne atladım ve silahımı arabanın sürücü koltuğuna doğrulttum.
Araba asla hızını kesmeden üzerime gelirken diğer elimi de silahla buluşturarak iki elimle daha da sıkıca kavradım silahı.
Bu tek şansımdı.
***
Aylardır üstünde çalıştığım kurgumun ilk bölümünü bitirmiş bulunmaktasınız.
Bölüm hakkındaki görüşleriniz neler? Sizce olaylar bundan sonra nasıl ilerleyecek?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle kendinize iyi bakın 💚🦋