1956, Seoul
"Anne, bana bir masal anlatır mısın?"
Yırtılan hanbok'unu diken kadın, kızının eteğini çekiştirerek yalvarmasına gülümsedi. Küçüklüğünden beri, uyku düzenini yerine getirebilmek için kızını her gece birbirinden farklı masallarla uyutuyordu ve bugün için de uyku saati gelmişti. "Pekala.. Hadi yatağına geç."
Kadın dikişini bir kenara bırakıp, kızını takip etti. Her ne kadar belli etmese de, o da bu masal zamanını çok seviyordu.
Yatağın kenarına oturup bir süre düşündü. "Bugün sana ne anlatsak acaba?" diye mırıldandı. Sonra, başının üstünde bir ampül yanmış gibi gülümsedi. "Buldum! Bugün sana Kayıp Prenses'in hikayesini anlatacağım, olur mu?"
Kızı heyecanla kafa salladı. "Evet! Çok güzel görünüyor."
Kadın boğazını temizledi.
"Bir varmış, bir yokmuş.. Güney ve Kuzey'in ikiye ayrıldığı zamanlarda, 1945, Kuzey Kore kendilerini yönetmesi için bir Kral seçmek zorunda kalmış ve bu kişi, oldukça tanınan Seo ailesinin en büyük çocuğu olmuş. Kral Seo'nun iki kızı, bir de oğlu varmış. Karısı uzun süre öldüğü için ülkenin bir kraliçesi yokmuş. Bu yüzden halk, Kraliçe olarak Kral Seo'nun en büyük kızı Seo Soojin'i görüyormuş. Onun gelecekte tahta geçecek kişi olduğuna inanıyorlarmış.
Seo Soojin güzel bir kızmış. Üstelik nazik, düşünceli ve anlatılana göre oldukça hassasmış. Onu kırabilmek çok kolaymış. Bu yüzden Soojin'in halk içine çıkması uzun bir süre yasak kalmış. Çünkü her ne kadar halkın çoğunluğu Soojin'i sevse de, kadınların tahtta hak sahibi olamayacağını düşünen de birçok kişi varmış.
Kısacası, Soojin yalnız büyümüş. Yalnızlığı sayesinde, yanında büyüdüğü insanların ve koşulların aksine sanata çok ilgisi varmış. Gazetelerde Güney'in sanat çalışmalarını duyar, çok kıskanırmış. Bunu duyan babası, saraya bir sanatçı çağrılmasını istemiş.
Kral'ın emri üzerine saraya Tayvan'dan bir ressam getirilmiş. Duyulana göre işinde çok iyiymiş ve bu sayede farklı ülkelere defalarca gitmiş. O da Soojin kadar güzel, onun kadar nazikmiş."
Kızı, annesinin lafını böldü. "Peki onun ismi neymiş?"
Kadın gülümsedi. "İsmi, Yeh Shuhua'ymış."
Küçük kız heyecanla kıkırdadı. "Çok garip."
"Değil mi? Soojin de ilk duyduğunda böyle düşünmüş. Ama onunla bir kere karşılaştıktan sonra, isminin garipliği bile aklına gelmemiş, çünkü ressam o kadar güzelmiş ki, gözlerini onun o güzel yüzünden bir türlü alamamış.
Ama Yeh Shuhua da Soojin'den farklı değilmiş. Prenses'in çok güzel olduğunu daha önce de duymuş olmasına rağmen şaşıp kalmış, karşısındaki o güzellik ona binlerce ilham vermiş. Aklında yüzlerce tablo çizmiş, yüzlerce manzara dolaşmış. Bu yüzden, Soojin'i resmetmek için sabredememiş, bir gün bile beklememiş.
Soojin, onun modeli olmaktan hep çok memnun olmuş. Onun karşısına oturup gözlerinin içine bakarken içine hep bir heyecan doluyormuş. Shuhua ise onun her bir zerresini ezberlemek için resmen çabalıyormuş.
Bu, uzun süre böyle devam etmiş ve birbirlerine hissettikleri o duygular her geçen gün artmış. Ama ikisi de bu durumu adlandıramıyorlarmış. O kadar doğa üstü, o kadar inanılmaz geliyormuş ki bu hissettikleri, neredeyse hasta olduklarını düşünmüşler.
Bir gün yeniden resimle uğraşırlarken Soojin "Biliyor musun, sanırım ölüyorum." demiş. Kalbini işaret etmiş. "Burası. İşte buradan ölüyorum."
Shuhua gülümsemiş. "Hızlı mı atıyor?" diye sormuş ilk sorusunu.
Soojin kafa sallamış. "Evet."
"Tüm vücudunda onun hızlı yumruklarını hissediyor musun?"
"Fazlasıyla."
Uzanıp, Soojin'in tombul yanağını usulca okşamış. "Gittikçe hızlanıp seni çıkmaz bir yola sokuyor mu?"
Soojin onun dokunuşuyla donup kalmış. "Şu an bana acımıyor."
Shuhua'nın güzel gülümsemesi büyümüş. "O zaman, eğer öleceksen kollarımda ölmeni tercih ederim." demiş.
Soojin bir süre sessiz kalmış bu iltifata ama ardından "Ölürüm." demiş. "Senin kollarında ölmek onur olurdu." Bu söz ikisi için de yeterliymiş, birbirlerine karşı olan hislerinin ilk dışa vurumuymuş.
Ve bu yüzden, dudakları birleşirken ikisi de bunu garipsememiş. Bir saniye kadarmış ama ikisi için de dünyalara bedelmiş.
Sonraki günler de aynı şekilde devam etmiş. Birbirlerine usulca dokunmaktan, bedenlerine minik öpücükler kondurmaktan çekinmez olmuşlar. İkisi de çok mutluymuş ve bu mutlulukları tüm Dünya'yı doyurabilirmiş bile.
Etraflarındaki her şey değerleşmiş onların gözünde. Tüm sorunlar hallolmuş, tüm kıtlıklar düzelmiş, tüm mevsimler Yaz olmuş. Oysa ki değişen hiçbir şey yokmuş.
Bir gün Shuhua, güzel sevgilisine papatya vermek istemiş. Soojin bu çiçeği hayranlıkla kabul etmiş, zaten ondan gelecek her şeye kucak açmaya çoktan hazırmış. Ama dayanamayıp "Neden papatya?" diye sormuş. "Burada çok zor bulunmaz mı?"
Shuhua onun yumuşacık saçlarını okşamış. "Papatya ve onun etrafında dönüp duran Kelebek'in hikayesini biliyor musun?"
Soojin gülümsemiş. "Kelebek dağlarda dolaşırken bir anda yalnızca duran Papatya'yı görmüş. Ona öylesine aşık olmuş ki, tüm dağları bırakıp Papatya'nın çevresinde uçmaya başlamış. Papatya da onu seviyormuş ama ikisi de birbirlerini sevdiklerini bir türlü söyleyememişler. Ta ki Kelebek'in ömrü tükenene kadar.. Kelebek son nefesini, Papatya'ya seni seviyorum diyebilmek için harcamış. Papatya ona aynısını söylemediği için ömrünün geri kalanındaki her günü pişmanlıklarla geçirmiş. Üzüntüden yapraklarını dökmeye başlamış. Bu yüzden insanlar papatyaların yapraklarını seviyor, sevmiyor diye çekerek kendilerine bir cevap bulmaya çalışmışlar."
Shuhua onu dinlerken kendinden habersiz oluşan bir gülümseme yüzündeymiş. "Evet." demiş. "Sen Papatya'msın işte benim. Ben de etrafında kanat çırpmaktan yorulmayan Kelebek'inim. Ama bir farkla, ben seni önceden bırakmam, seninle birlikte giderim tüm yollara. Bu yüzden, bunu söylemekten de çekinmem." Yanağına bir öpücük kondurmuş. "Seni seviyorum."
Soojin'in neredeyse dili tutulmuş. Ona sıkıca sarılmış kendini tutamayıp. "Ben de Kelebek." demiş. "Ben de seni seviyorum."
Böylelikle ikisi de Papatya ve Kelebek'in pişmanlıklarını yaşamayacaklarmış.
Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Papatya ve Kelebek birlikte zaman geçirmeye devam etmişler. İkisinin de bir an bile birbirlerinden ayrılmaya tahamülleri yokmuş.
Sonsuza dek böyle sürecek sanarlarken, Kral'ın ölümünün saraya sis gibi çökmesi uzun süre almamış. Herkes şaşkınmış. Onun gibi güçlü bir adamın nedeni bilinmeyen bir şekilde öylece göçüp gitmesi inanılır gibi değilmiş çünkü.
İnsanlar bu şoku atlattıktan sonra ise yeni yöneticiyi aramaya başlamışlar ve bu kişi Soojin'den başkası değilmiş. Soojin etrafta bu konuşmaları duyunca korkmuş. Bir ülkeyi yönetecek olmasından değil, onu Kelebek'inden ayıracaklarından korkmuş. Çünkü biliyormuş ki eğer Kraliçe olursa insanlar onun evlenmesi için gün saymaya başlayacaklarmış.
Uzun süre düşünmüş. Yola devam etmesi gerekiyormuş ama bunu sevgilisi olmadan yapamazmış. Bu yüzden bir karar vermiş.
Hızla Shuhua'nın yanına gitmiş, ona sıkıca sarılmış. "Eğer Papatya yerinden sıkılıp Kelebek ile uçmak isterse Kelebek ne yapardı?"
Shuhua gülümsemiş. "Papatya'sının istediğini yapmak için kanatları bir kağıda dönene kadar çabalardı."
Ve o günden sonra onlardan bir daha haber alınamamış."
Kızı uyumadan önce son kez soru sordu. "Peki mutlu olmuşlar mı anne?"
Kadın gülümseyip kızının saçlarını okşadı. "Olmuşlar bebeğim, sonsuza kadar mutlu olmuşlar."
Kızı uyuduğunda kadın yatağın kenarından kalkıp evlenin bahçesine gitti ve sandalyeye düşer gibi oturdu. Eli istemsizce boynundaki kelebek kolyesine doğru gitmişti.
"Seni özledim Kelebek.." diye fısıldadı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Rüzgar bedeninin üstünden geçtikçe ağlama isteği biraz daha artıyordu ama kafasını geriye doğru atıp engellemeyi denedi. Şu an ona sarılabilmek için her şeyi yapardı.
Ve bir anda, kalbini hızlandıran o sesi duydu.
"Ben de seni özledim Papatya."
Soojin hızla doğrulup arkasına baktı. "Shuhua?"
Shuhua gülümseyerek elindeki poşetleri yere attı ve kollarını açtı. Sevgili koşarak gelip ona sarıldığında neredeyse düşüyordu ama bunu umursamamıştı bile.
"Nasıl geldin?" diye sordu Soojin heyecanla.
Shuhua onun saçını öptü. "İşler sandığımdan erken bitti. Seni daha fazla bekletmek istemediğimden hemen geldim. Daisy uyudu mu?"
Soojin kıkırdadı. "Uyudu. Hem de bizim hikayemizi dinleyerek."
"Gerçekten mi? Biz olduğumuzu anladı mı?"
Soojin omuz silkti. "Sanmıyorum ama anlasa bile sorun değil. Annesinin bir kahraman olduğunu bilsin isterdim."
Shuhua güldü. "Kahraman mı? Hayır, kahraman değilim. Sadece aşık bir kadınım."
Soojin utanıp kafasını sevgilisinin omzuna yasladı. "Yorulmuşsundur. Uyumak ister misin?"
Shuhua kafa salladı. "Seninle uyumayı çok özledim Prenses. Hadi gidelim."
Birbirlerinin elini tutup evlerinin içine girdiler.
•••
sooshu'yu çok özlemişim 💗🥺
hatam varsa affedin :(
sonra görüşürüz ♡