***
***
Melike oturduğu yerde bir taş gibi kıpırtısızdı. Sanki zaman, bir fotoğraf karesinde donup kalmıştı ve kadın da böyle, yanıp yıkılmış bir savaş meydanında kimsesiz kalmış yalnız bir kız çocuğunun korku dolu, çaresiz, tedirgin bakışlarıyla o anın içinde hapsolmuştu. Benliğinden sıyrılıp zamanın dışına, bu yangının onu yakalayamayacağı bir yere kaçmaya çalışmış ama galiba görünmez bir el tarafından saçlarından yakalanmıştı. Sonra da savrulmuştu. Kül gibi... Ansızın etrafını saran yangın gövdesine sıçramış; parmak uçlarından, kirpiklerinden, saçlarından başlayıp tutuşmuş; sanki derisi soyulmuş, sonra tekrar soyulmuş, sonra tekrar ve en sonunda ateşler ruhunu dip köşe sarmıştı.
Şiddetli bir yangından geriye ne kalırsa, kadın da işte o kadardı; yana yana taş kesilmiş gibiydi.
Olanca şiddetiyle ansızın göğsüne saplanan acı öyle büyüktü ki bir türlü kendine gelemiyordu. Aklı düğüm düğüm olmuş, sökülmüş bir yumak ip gibi karışmıştı. Zaman, tüm bu karmaşanın içinde şaşkınca kalakalan kadını kendi haline bırakmıştı. Yaşadığı acı ve çaresizlik öyle keskindi ki sanki zihni, irili ufaklı binlerce parçaya bölünmüştü. Melike sanki benliğinden firar etmiş, acının dahi ona ulaşamayacağı yerlere ulaşmak isteyerek koştukça koşmuş, sonunda yine kendine varmıştı. Kaçtığı acımasız gerçeklerin tam ortasına... Şimdi, bu kıyametin ortasında öylece durup beklerken, içinde bir şeylerin, aklını yerinden kazımaya başladığını hissediyordu.
Oysa delirmenin bile ona çare olamayacağı bir yerdeydi; aklı sanki deşilmiş taze bir yara gibi damla damla kanayıp yere akıyordu.
Orda, camın önünde, yaşadığı kaybın acısıyla sanki rengi solmuş, canı çekilmiş, yapayalnız kalmış, hüzünlü ve çaresiz bir kadın vardı. O kadın Melike değildi ki. Bunlar gerçekten yaşanmıyordu. Bunlar gerçekten yaşanıyor olamazdı. Yani şimdi kimsesi kalmamış mıydı gerçekten? Annesinin yokluğunu babası ve ağabeyiyle telafi etmişti. Annesi ayrıntıları belirsiz, solgun bir hatıradan ibaretti. Kadın rüyalarında bile buğulu yüzüyle etrafında uçuşup duran yaldızlı, esrarengiz bir boşluk – belki de bir kuyruklu yıldız – gibiydi. Melike, bu yaşına kadar adını koymakta zorlandığı bir şeylerin hasretiyle yanıp tutuşmuştu. İçinde bir boşluk büyütmüştü ya da belki içinde bir boşlukla büyümüştü; bilemiyordu.
Bazı sabahlar göğsünün altında derin bir sızıyla uyanır, daha gözlerini açmadan rüyasından bir kuyruklu yıldızın kayıp gittiğini bilirdi.
Annesinden sonra Sinan... Suç ortağını kaybetmenin acısıyla baş etmek için babasıyla Ali Kemal'e sığınmıştı. Üstelik sonrasında yaşananlar düşünüldüğünde, Sinan'ın yasını tamamlayamadığını şimdi daha iyi anlıyordu. Bunca kayıpla kalbinden de ancak bir tamamlanmamış yaslar mezarlığı yapılabilirdi. Belki... Zira kalbinden geriye bir şey kalmış mıydı, emin olamıyordu. Camın önünde duran, bu rengi solmuş, canı çekilmiş, yapayalnız kalmış, hüzünlü ve çaresiz kadın o muydu gerçekten? Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi bir an. Bir kıyamet gibi içinde hapsolduğu bu karanlık boşluğa tırnaklarını geçirip zamanı yırtmak, bu cehennemden kaçmak istedi.
Gerçek Melike buralarda bir yerde olmalıydı ama sanki sesini bile kaybetmişti. Oysa bir bağırabilseydi belki de babası sesini duyup onu bu kötü rüyadan uyandırmak için yanına geliverecekti. Keşke mümkün olsaydı.
Artık onu kâbuslarından uyandıracak kimsesi kalmamıştı. Ne babası ne Sinan ne de... Adamın ismini aklından geçirmesiyle birlikte kalbi keskin bir bıçakla oyulur gibi oldu. Normalde bu can acısıyla iki büklüm olması, belki yerlerde kıvranması, nefesinin kesilmesi gerekirdi ama işte öylece duruyordu. Bu tepkisizlik içinde bir yerlerde, çok gerilerde ama çok diplerde belli belirsiz tedirgin olmasına neden oluyordu. Sanki acımasız bir el, pervasız bir merakla yeterince acı çektiğinden emin olmak istercesine parmağını sokup ruhundaki oyukları kurcalıyordu. Yarasına basabileceği hiçbir şeyi yoktu. Kalmamıştı.
Ansızın omzunda hissettiği el, irkilerek bakışlarını daldığı yerden kaldırmasına sebep olurken belli belirsiz nefes almaya çalıştı. Soluduğu havadan bile emin olamıyordu. Cam kırıklarına benzeyen solgun bakışlarını "Dila," diyen sese sonunda çevirdiğinde, İshak Reisoğlu ile göz göze gelerek kaşlarını çattı.
Hayat öyle garipti ki... Zaman kavramını çoktan yitirmişti ama Ali Kemal'in yanına gittiğinde tek derdi, İshak Reis'in günlerinin sayılı olduğunu öğrenmiş olmasıydı. Oysa işte adam hala kanlı canlı karşısındaydı. Yaşlı adama bir şey olur da babası sözünün tutmuş olmanın iç rahatlığıyla bir an bile düşünmeden, Sinan'ın ölümünden sorumlu tuttuğu için Ali Kemal'i öldürür diye korkuyordu. Melike bunu içi acıyarak fark ediyordu ki babasının Ali Kemal'den önce öleceğini bir an bile aklına getirmemişti. Babası, ona hep sonsuza kadar yaşayacak kudretli bir adam gibi gelirdi. Ölüm, şimdiye kadar hayatının tüm dengesini alt üst etmiş tek gerçek olmasına rağmen kadın, bu gerçeği nasıl göz ardı edebilmişti? Aklı almıyordu.
Nasıl bu kadar kör olabilmişti, bunun geleceğini nasıl görememişti?
Yaşlı adam, kızın duygudan yoksun, donuk gözlerine bakarken onun bu cansız, sessiz, tepkisiz hali nedeniyle endişelendiğini gizlemeye çalışarak usulca kollarını sıvazladı. Etinin hala sıcak olduğunu fark ettiğinde, anlamsız bir şekilde rahatladığını hissederek kadının dinlediğinden emin olamasa da konuşmasını sürdürdü. "Saim'in..." Dört harf, dudaklarının arasında ayrı ayrı kırılıp cam gibi boğazına doluşurken zorlukla yutkundu. Kan kardeşinin ölümü, çok şey görmüş geçirmiş olmasına rağmen gövdesine ağır geliyordu. Oysa ölümün her türlüsüne alışmış olması gerekiyordu. "Cenazesini otopsiden sonra teslim edeceklermiş. Avukat söyledi."
Demek hiç bilmediği bir yerde, hiç bilmediği insanlar şu anda babasının bedenini kesip biçiyorlardı.
Melike kendini sıktığını fark etmeden çenesini daha çok kilitledi. Ellerini sıkıca yumruk yapmıştı. Ellerinin arasındaki narin gövdesinin taş gibi kaskatı kesildiğini hissettiğinde telaştan titreyen sesini umursamadan "Dila," diyerek birkaç kez seslendi İshak Reis. Melike'nin bütünüyle acıdan, kederden, çaresizlikten, yalnızlıktan yapılmış yoğun ve kıvamlı bir bataklıkta giderek daha dibe çekildiğinin farkındaydı. Kızın göz göre göre boğulmasına izin vermek istemiyordu ama Melike kendini tamamen kapatmıştı, ona nasıl ulaşması gerektiğini bilemiyordu. Omuzlarından tutup sarsmak, acısını yaşamaz, yasını tutmazsa bu beter hastalıktan kurtulamayacağını söylemek istiyordu. Gerekirse bağırıp çağırsın, feryat etsin, ağlasın ama içinde bu karanlık zehri akıtsın istiyordu. Dila'nın sonunda kendisine çevrilen bakışları, içinin bir kez daha ürpermesine neden olurken "Dinlenmek ister misin kızım?" diye sordu. "Kaç gündür ne uyudun ne bir şey yedin. Hasta olacaksın diye korkuyorum."
Melike bir cevap vermek ister gibi dudaklarını birkaç kez kıpırdattı. Sonunda hiçbir şey söylemeden yeniden dudaklarını kapattığında, aralarındaki bir anlık sessizlik Güzide'nin peşi sıra gelen ayak sesleriyle hızla bölündü. İshak Reisoğlu gelenin kim olduğunu görmek istercesine başını çevirip bakınca, avukatın geldiğini fark ederek hızla ayaklandı. Saim'in ölümünden sonra öyle bir fırtınaya tutulmuşlardı ki sanki her şey yerle bir olmuştu. Daha ne olduğunu anlamadan evi polisler basmış, doğru düzgün bir şey söylemeden Selman'la Nasuh'u, peşinden de Ali Kemal'i yaka paça götürmüşlerdi. İshak Reis de tüm bu kargaşanın içinde güvendiği bir avukatı meselenin aslını öğrensin diye emniyete göndermişti.
Bakışlarını Güzide'ye çevirerek, Melike'yi götürmesini istediğini anlatmak istercesine başıyla hafifçe kızı gösterdikten sonra avukata doğru temkinli bir adım attı. Melike salondan çıkmadan önce konuşmaya başlamak istemiyordu. Aslında Güzide, Melike'yi götürmek için bir hamle yapmıştı ama aynı anda Selman'la Nasuh'un peş peşe içeri girdiklerini fark ederek bir anda her şeyi unutup Nasuh'a doğru koştu. Kollarını hızla adamın boynuna doladıktan sonra bir daha onu kimsenin alıp götürmesine izin vermeyecekmiş gibi sıkıca sarıldı.
Selman, Nasuh'la Güzide'ye çevirdiği sevgiyle koyulaşmış bakışlarını İshak Reis'e döndükten sonra aradaki mesafeyi kapatıp hızla öpmek için adamın eline uzandı. Yaşlı adam Selman'ı omuzlarından kavrayıp onu tepeden tırnağa hızla süzdükten sonra "Geçmiş olsun," demekle yetindi. "Nasılsınız? İçeride çok hırpaladılar mı sizi?"
Selman bakışlarını sıkıntıyla yere eğdi. "Bizi değil de dayı, Kemal..."
Melike, o anda içindeki tüm düğümlerin çözüldüğünü, onu bir arada tutan bağların tümüyle koptuğunu hissetti. Öyle hızlı ayağa kalktı ki başının döndüğünü hissederek bir anlığına duraksadı. Yürüyebileceğinden emin değildi, ayakta durmakta bile zorlanıyordu. Eliyle boşluğu yoklarken tutunabileceği bir şeyler arandı. Titrediğini umursamadan, gözlerini açık tutmakta zorlanıyor olmasına aldırmadan; ruhunda dinmek bilmeyen derin sancıyı, acıdan zonklayan yorgun bedenini, altında ezildiği çaresizliği, bunların hiçbirini önemsemeden, hatta nefes bile almadan "Reis amca," diye fısıldadı. Sesindeki acı öyle derindi ki o acıyla çok gecelere çok karanlıklar, o karanlıklara da derin girdaplar dokunurdu. Kuruyan dudaklarını yorgunca ıslatırken, dağınık kelimeleri toparlamaya gücünün yetmeyeceğini fark ederek "Benim," diye devam etti kısık sesiyle. "Ali'yi... Onu görmem... Ben..."
İshak Reis, Melike'yi omzundan nazikçe kavrayıp yatıştırmak istercesine kızı kendine çekerken "Tamam, kızım," diye cevap verdi sesindeki üzüntüye engel olamadan. "Tamam, avukat halleder. Sen hırpalama kendini."
Kadın, bakışlarını yalvararak yaşlı adamın gözlerine dikti. "Şimdi gidelim, Reis amca n'olur."
Yaşlı adam çatık kaşlarıyla avukata baktı. Adam halledebileceğini belirtmek istercesine gözlerini hızla kapatıp açtı. Onun bu sözsüz cevabına karşılık içi hiç rahat etmese de Melike'nin isteğini kabul etmeye karar vererek bakışlarını Selman'a çevirdi. "Selman götürsün seni, avukatla birlikte gidin."
Selman, sessizce Melike'nin yanına geldikten sonra saçlarının arasına şefkatli bir öpücük kondurup "Olur dayı," diye cevap verdi. "Gideriz biz."
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Sanki dünya kurulduğundan beri bu soğuk yerde oturmuş, Ali Kemal'i ona getirmelerini bekliyordu. Dünya, bir türlü adamı ona bırakmıyordu. Ali Kemal'in sürekli ellerinin arasından kayıp gittiğini düşünürken, demir kapı gıcırdayarak ağırca aralandı. Birkaç saniye sonra Ali Kemal kapının aralığından göründüğünde, nefes bile almadan hızla ayağa kalktı Melike. Sahipsiz bir uçurtma göğe nasıl yükselmek isterse öyle, adama ulaşmak istercesine göğüs kafesine baskı yapan ruhunu zaptetmekte zorlandığını hissederek güçsüzce nefes almaya çalıştı.
Melike sahipsiz bir uçurtma olabilirdi ama uçmak istediği gökyüzü tutsak edilmişti.
Hiçbir şeyi düşünmeden tüm gücünü toparlamaya çalışarak adama doğru yürüdü. Bir an sonra kendini onun kollarının arasında bulduğunda, gözlerini kapatarak yüzünü adamın göğsüne bastırdı. İçinde bir şeyin kırıldığını, bir kilidin çevrildiğini, bir zembereğin boşaldığını hissediyordu. Şimdiye kadar kendini tuttuğunu fark ederek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sanki şimdiye kadar bunu beklemiş, onu bir tek Ali Kemal avutsun istemişti. Dizlerinin titrediğini, dermanının kesildiğini hissederek kalan son gücüyle adamın omuzlarına tutundu.
"Ali Kemal..."
Kadının hıçkırıkları arasında, defalarca kez söylediği ismi adamın içini parçalıyordu. Buraya düştüğünden beri ona ne olacağını değil, sürekli Melike'yi düşünmüştü. Yaşananlar o kadar ağır, öyle beklenmedik ve aniydi ki kadının tüm bunlarla nasıl baş edeceğini düşünerek kahrolmuştu. Yanında olabilmek için her şeyi yapmaya hazırdı ama bu nasıl kötü bir kaderse hayat onu sürekli kadının yokluğuyla imtihan ediyordu. Kadın için kendinden vazgeçmesi yetmiyordu, ondan vazgeçmesi gerekiyordu. Kırılmasından korkuyormuş gibi nazikçe Melike'yi demir bir masayla iki sandalyenin olduğu tarafa doğru yönlendirdi.
Aslında kadın kendini biraz olsun iyi hissedene kadar burada böyle, onu kollarının arasında tutarak usul usul avutmayı isterdi ama zamanları kısıtlıydı.
"Melike," diyerek kadını kendinden uzaklaştırdıktan sonra saçlarını yüzünden çekip hızlıca ıslanan yanaklarını kuruladı.
Kadın öyle yorulmuş, hırpalanmış, solgun görünüyordu ki gözlerinin dolmasına engel olamadı. Teni ışığını kaybetmiş, gözleri canlılığını yitirmiş, sanki yüzü küçülmüştü. Günlerdir uyumadığını belli eden gözleri kan çanağına dönmüş, gözlerinin altında fark ettiği koyu mor halkaların her biri sanki birer birer ilmek gibi adamın boğazına geçmeye başlamıştı. Ali Kemal, boğazındaki düğümlerin üst üste sıkılaştığını hissederken nefes almakta zorlandığını fark ederek bir an için duraksadı. Şu anda kendi nefesleri, umursadığı son şey bile değildi. Melike'nin ışıksız bakışlarındaki derin boşluk, onu çok daha fazla ilgilendiriyordu. Kurumuş dudaklarının kenarındaki uçuk, kırılmış tırnakları, tutam tutam yolunduğu, çekiştirildiği belli olan karışık saçları, yüzündeki kederli çizgiler... Bunlar, Ali Kemal'in nefes alabilmesinden çok daha hayati bir öneme sahipti.
Melike, adamın çenesini kavrayan parmaklarının dudağının kenarındaki yaraya bakmak için yüzünü hafifçe yana çevirmek istemesine direnerek ağlamaya devam etmesini umursamadan "Ali Kemal," diye hıçkırdı yeniden. "Babam..."
Ali Kemal bir an için titreyerek elini Melike'nin yüzünden çekti. "Babanı ben öldürmedim."
Adamın can acıtan bir telaşla, kaşlarını çatarak söylediği cümle, tedirgince duraklamasına neden oldu. "Biliyorum Ali..."
Adam, gözlerinin dolduğunu hissederken dişlerini daha çok sıkarak güçlükle yutkundu. Nasıl söyleyeceğini bilmiyordu ama bundan başka bir şansı olmayabilirdi. Bakışlarını kaçırırken "Babanı ben öldürmedim," diye tekrar etti. Ağlamamak için kendini tuttuğu, hafifçe boğuk çıkan kısık sesinden bile belli oluyordu. Gücünün son damlasıyla dişlerini sıkmaya devam ederken, ağlamak için duyduğu isteğe karşı koymaya çabalayarak boğazına dizilen hıçkırıkları gürültülü bir yutkunmayla geri itmeye çalıştı. "Melike ama..." Tam o anda ellerinden yakalayıp onu hafifçe kendine çeken kadın, canının yeniden boğazına çıkmasına neden olurken, öne eğilip başını usulca Melike'nin omzuna yasladı. Gözünden akıp giden yaşlara artık engel olamayacağını biliyordu, o nedenle kendini bıraktı. Melike'nin parmaklarının boynuna sarıldığını, ardından ensesindeki saçların arasına karıştığını hissederken, çaresizliğini kabullenmeye karar vererek gözlerini kapattı. Kendini yaşadığı ana bıraktı. Nasılsa bitecekti. Bitmek zorundaydı. Islak kirpiklerini aralamadan, sessiz bir fısıltıyla kadına yalvardı. "Beni burada bırakman gerek, Melike. Beni bırakman gerek."
Melike, adamı hızla kendinden uzaklaştırırken, dehşetle irileştirdiği bakışlarını Ali Kemal'in yüzünde gezdirdi. Bunları gerçekten söylüyor olamazdı. Çaresizce adamın ellerinden yakalayarak onu yeniden kendine çekti. Aradaki mesafenin daha fazla kapanamayacağını belli eden sandalyelerin ayakları birbirine çarparken, bu yakınlık bile ona yeterli gelmiyormuş gibi hafifçe öne doğru eğilerek Ali Kemal'e doğru yaklaştı. Küçük bir çocuk gibi ağlıyordu, şimdiye kadar ağlayamadığı ne varsa hepsine ağlıyordu ve bu nedenle konuşmakta zorlanıyordu ama umursamadı. Hıçkırıklarının, ağlamaktan boğuk çıkan sesinin, bir türlü düzene koyamadığı hızlanmış nefesinin arasında "Ali Kemal," diye itiraz etti. "Ali, ben seni burada bırakamam."
Ali Kemal yalnız ellerini değil, tüm varlığını ellerinin arasında tuttuğunu belli eden bir teslimiyetle kadına bakarken çaresizce itiraz etti. "Bırakmak zorundasın, Melike. Tüm bunları başına benim yüzümden geliyor, farkında değil misin?"
"Senden başka kimsem kalmadı," diyerek öfkeyle araya girdi kadın. "Sen bunun farkında değil misin?"
Adam çaresizce yutkundu. Farkında olmaz olur muydu? "Melike'm..."
Melike, sayıklar gibi yeniden tekrar etti. "Ali, yapamam."
Ali Kemal durdu, derin bir nefes aldı. Ellerini Melike'nin ellerinin arasından adeta kopararak kendini geri çekti. "Melike bir daha buraya da gelme." Kadının hırsla kendisine çevrilen bakışları sesinin kısık çıkmasına neden olurken "Lütfen," diyerek usulca ekledi. "Kurban olayım, Melike."
Melike, tek kaşını meydan okurcasına havalandırırken, ters bir bakış atarak adamı susturdu. "Geleceğim, Ali," dedikten sonra adamın itiraz etmesine fırsat vermeden keskin bir meydan okumayla gölgelenen bakışlarını Ali Kemal'e çevirdi. "Yüreğin yetiyorsa, kovarsın."
***
Merhabalar.
Hikayeyi alt üst ettim resmen. Sanki işler yeterince zor değilmiş gibi iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı ama asla şikayetçi değilim, yanlış anlaşılmasın. Umarım siz de okudukça olayların gidişatını beğenirsiniz. Elimden geldiğince sık bölüm atmaya çalışıyorum. Dediğim gibi her zaman istediğim kadar sık bölüm yazamıyorum ama yapacak bir şey de yok. Neyse... Umarım bölümü beğenerek okursunuz, yazarken zorlandığım bir bölüm oldu.
Gelecek bölüm, özel bölüm olacak. Bu sefer Melike&Ali Kemal bölümü yazmayı düşünmüyorum. Artık tek ve gerçek düşmanımızı tanımanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Ayrıca bu avukat meselesinin yabana atmayın derim ben, Ali Kemal'in pek hazzetmeyeceği, daha doğrusu kıskanacağı bir avukat yazmak istiyorum. Bu fikirden de çok zevk alıyorum bu arada. Yaman, cevval bir avukat yazmayı planlıyorum çünkü Ali Kemal'in suçsuz olduğunu ispatlamamız gerek. Özel bölümden sonraki bölüm de Ali Kemal'den olur büyük ihtimalle.
Multimedyada Cem Adrian - Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum var. Aslında bölümü karışık bir Cem Adrian listesiyle yazdım ama bu şarkının ruhu bölüme uygun sanki. Melike açısından yani... Neyse daha fazla gevezelik etmeyeceğim.
Görüşmek üzere.
Yorumlara sırasıyla ithaf veriyorum.
Ayrıca da üçüncü gifle aşk yaşıyorum, bu harekete bayılıyorum çünkü. Bu film de çok güzel bir film bu arada. Ve tabi Mario Casas'ın elleri çok güzel.
***
Ali Kemal BARUT
Melike Dila KIRCALI