Evettt kısa bir aradan sonra ikinci bölümle birlikte döndük oy ve yorumlarınız bizi çok mutlu ediyor şimdiden keyifli okumalar umarım beğenirsinizz.
Namjoon denen anladığım kadarıyla garip giyinişli ama yakışıklı ve kendini prens sanan şahısın sağ kolu gibi bir şeydi.
Çünkü beni alıp zorla Disneyland çakması bir saraya getirmesi yakışıklı prensin tek sözüne bakmıştı.
Kendimi bir sürekli dizi senaryosunun tam ortasına düşmüş gibi hissediyorum. Neredeyim ve bu garip giyinen insanlar kim ya da böyle bir saray ne zamandan beri Kore'de var. Varsa neden haberimiz yok bilmiyorum ama kafayı yememe çok az kaldığı kesin.
Yaklaşık iki saattir zindan dedikleri bok çuvalından üç dakika önce yapılmış aptal yerde bekliyordum. Neden burada tutuyorlar ve bizim topraklarımız derken neyden kastediyor onu da anlamadım. Yoksa garip giyinişli yakışıklı prens bir yamyam kabilesinin başı falan mı?
Sonuçta şehirlerden uzak yerlerde hala medeniyetten uzak toplumlar var. Bir dakika sanırım şu durumda en mantıklı seçenek bu oluyor ve en mantıklı seçenek eğer buysa siki tuttum demek oluyor.
Eğer bunlar yamyamsa sanırım burada akşam yemeği olmak için bekliyorum. Hayır, bunu asla kabullenemem liseden mezun olmadan hayatta ölemem götümü yırtarak bu güne kadar çalıştım. Ben önce mezun olayım sonra yiyebilirler.
Hayır ya neden yesinler ki ben mezun olayım ama yine de beni yemesinler hay kafama düşündüğüm şeye bak lanet.
Ben tam da bu şekilde ne olacağını düşünürken bulunduğum hücreye birkaç muhafız olduğunu düşündüğüm kişiler geldi.
"Hey soytarı prens seninle konuşmak istiyor bizimle geliyorsun."
"Soytarı mı? Pardon da burada bir soytarı varsa oda sizsiniz şu tipinize bakın sanki 500 yıl önceki Kore imparatorluğunun anlatıldığı bir tarih filminde gibiyim."
"Beni iyi dinle soytarı neyden bahsediyorsun anlamıyoruz ama tek bildiğim buraya ait olmadığın sanki 500 yıl sonradan gelmiş bir kaçkın gibisin."
"Bana bak soytarı falan bir yere kadar ağzını topla bakıyım sen kimsin de benle böyle konuşuyorsun. Kaçkınmış asıl kaçkın sizsiniz medeniyetten uzak mağara insanları sizi."
"Fazla konuşma yürü prens daha fazla beklemesin."
Beni nerdeyse sürükleyerek çıkardığı zindandan sonunda gün yüzü gören koridorlara geçtiğimizde iyice her tarafı inceledim. Cidden sanki fetih filmlerinin çekildiği bir sette gibiydim.
Her şey o kadar gerçek gibiydi ki ben tam incelememi yaparken ittirilerek girdiğim kapıdan sonra muhafız eğilerek yanımızdan ayrılmıştı. Tam karşıma döndüğümde ise görkemli bir tahtta oturan yakışıklı prensi görmüştüm.
"Vay be garip giyinişli falansın ama oturduğun yer baya klâsmış medeniyetten uzak bir topluluk için fazla medenisiniz."
Ben konuştuktan sonra bir süre sessiz kalmış ve sadece beni incelemişti daha sonra ise konuşmaya başlamıştı.
"Beni iyi dinle kaçkın ve sorularıma doğru bir şekilde cevap ver yoksa kafanı gövdenden ayırmaktan hiç çekinmem bunu bil."
"Kafamı gövdemden mi?" diyerek yutkunduktan sonra ciddileşmeye başladım bu yamyam insanlar çiğ çiğ yerler yoksa beni.
"İlk sorum nereden geldiğinle ilgili seni kim yolladı bizim topraklarımıza izinsiz kimse ayak basamaz nasıl içeri sızdın?"
"İçeri falan sızmadım bu orman Güney Kore vatandaşı olan her bireyin özgürce girebileceği bir yer siz kim oluyorsunuz da size ait oluyormuş. Pardon hangi yüzyılda yaşıyoruz ne bu barbarlık canım yeter artık burama kadar geldi bırakın beni de evime gidiyim lütfen."
Sona doğru kısılan sesim ve dolan gözlerimle yüzüne bakmaya başladım prensin. Önce sesimi yükseltmeme sinirlendi fakat sona doğru dolan gözlerimi görünce siniri geçer gibi oldu ve daha çok şaşkın gibi gözüküyordu.
"Öncelikle kaçıncı yüzyılda olduğumuzu cidden merak ediyorsan ki bilmiyor gibi gözüküyorsun 16. Yüzyıldayız. Bir diğer konu ise orman Kim İmparatorluğuna ait ve izinsiz içeri karasinek bile giremezken sen hangi cesaretle herkesin girebileceğini söylersin. "
Tam olarak 16. Yüzyıl lafından sonra şoka girmiş bir şekilde yüzüne baktığım prens şaşırmış yüz ifademe karşı sinirli bir şekilde bakarken olaya açıklık getirmek adına konuşmaya başladım.
"Sevgili yakışıklı prens bey az önce 16. Yüzyıl mı dediniz siz iyi misiniz? Şu anda 21. Yüzyıldayız."
Prens sanki çok saçma bir şey demişim gibi uzun bir kahkaha attı ve sonra ciddileşerek tahtından kalktı ve yavaş bir şekilde oldukça yakınıma ilerledi eliyle çenemi kavradı ve canımı acıtacak şekilde sıktı.
"Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın söyle bana. Karşında Kim İmparatorluğunun tek varisi gelecekteki Kral, Prens Taehyung var. Sen kiminle dalga geçtiğini sanıyorsun sana yeteri kadar müsamaha gösterdim git ve aklın başına gelene kadar zindan da aç ve susuz kal. Ne zaman aklın başına gelirse o zaman karşıma çıkmaya cesaretin olsun. MUHAFIZLAR!! Alın şu haddini bilmezi atın zindana. Dili beni çağırmaya varana kadar da yemek falan vermeyin sakın! Belli ki aklı başında değil aç kalınca nasıl da gelir göreceğiz."
Çenemdeki acılı baskısını çekti ve arkamdan açılan kapıdan gelen muhafızlar sürükleyerek odadan çıkardılar beni. Hala şoktaydım ve transa geçmiş gibiydim, ne demek 16. yüzyıldayız o zaman ben 500 yıl geriye mi gelmiştim.
Bu imkânsız böyle bir şey olamaz ya çok saçma bir rüya görüyorum ya da gerçekten geçmişe geldim umarım ilk seçenektir. Ama az önce yaşadığım olayda hissettiğim şey acıydı rüya da acıyı hissedemeyiz yani ben...
Cidden geçmişteyim yani hiçbir şey bir film seti değil bu insanlarda yamyam değil yani o zaman yakışıklı prens cidden prensmiş . Prens Taehyung.
İnanmıyorum adama demediğim laf kalmamıştı cidden beni aç susuz bırakmakta haksız değiller . Bütün bunları aklımdan geçirdiğim süreçte muhafızlar tarafından çoktan zindana bir bok çuvalı gibi atılmış ve karanlıkta terk edilmiştim .
Pekâlâ şimdi bunu fırsata çevirip düşünme vakti . Eğer ben şuan geçmişteysem gelecekteki Jungkooka ne oldu. O şuan burada mı yani ben ben miyim ve o o mu yoksa ben şuan buradayım ve o orda mı? Dur bir dakika o dediğim kişi ben oluyorum ben oluyorsam ve ben şuan buradaysam oda burada olmuş oluyor yani sonuç olarak ben buradayım ve orda kimse yok evet çok güzel.
HAYIR, Tanrım güzel falan değil ben orda değilsem annem çıldırmış ve polise haber vermiştir. Belki de tüm ülke seferber olmuş beni arıyordur lanet olsun ben niye geçmişe geldim. Tanrım kafayı yiyeceğim sen bana dirayet ver.
....
"Beş dakika daha" gözlerimi ağır bir şekilde açtığımda en büyük dileğim yatağımda olmaktı ama gerçeklerde kuru beton zindan zemininde uyanmış bulunmaktayım.
Tüm gece boyunca neden burada olduğuma dair kafa yormuş fakat elle tutulur hiçbir sebep bulamamıştım. Ama en azından prens Taehyung ile konuşmaya ve ona tüm gerçekleri anlatmaya karar vermiştim.
Çünkü birkaç saat daha aç ve susuz durursam eğer ait olduğum yere dönemeden Tahtalıköye varmış olacağım.
Yavaş bir şekilde ayaklanıp demirlerin yanına geldim ve aptal muhafızlara seslendim.
"Hey baksanıza kimse yok mu işinizin başına dönün be hey hişt bakın diyorum size gereksizler."
Muhteşem sesimle yaptığım beş dakikalık bir çığırma seansından sonra uzun boylu gudubet suratlı bir muhafız gelmişti.
" Ne var ne istiyorsun sabah sabah?"
"Beni prens Taehyung'un yanına götürün ona her şeyi anlatmaya karar verdim."
İlk başta inanmamış gibi olsa da daha sonra ciddi olduğumu fark etmiş ve beni çıkarıp dün gittiğim koridorlardan geçirip prensin odasına götürmüştü.
Odaya girdiğimizde prens adının Namjoon olduğunu bildiğim adam ile ciddi bir konu üzerinde konuşuyor gibi gözüküyordu. Benim geldiğimi görünce Namjoon ve muhafıza çıkmasını söylemiş ikisi de gidince baş başa kalmıştık.
Dikkatle ve alayla beni baştan aşağı süzmüş daha sonra konuşmaya başlamıştı.
"Kolay yola gelmiş gibi duruyorsun soytarı."
"Adım Jungkook efendim, Jeon Jungkook."
"Peki, Jeon sana adınla hitap etmemi istiyorsan öyle ederim, sanırım anlatmak istediğin bir şeyler var anlat bakalım."
"Bakın sayın prens efendim ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama ben gelecekten geldim. Sizinle karşılaşmadan önce ödevim için o ormana gelmiştim ve uykum gelince ağacın altında uyuya kaldım. uyandıktan sonra tam eve dönecekken sizinle karşılaştım ve bam geçmişe geldiğimi öğrendim. Yemin ederim doğruyu söylüyorum lütfen bana inanın ve bana yardım edin yalvarıyorum."
Artık daha fazla tutamadığım gözyaşlarımla birlikte prens Taehyung'un ayağının dibine yığılmıştım. Şaşkınlık içinde beni izleyen prens bir süre ağlamamı izledikten sonra çenemden tutmuş ve yüzümü ona doğru kaldırmıştı.
"Beni iyi dinle Jeon , bu akşam geç ve senin için hazırlatacağım odada uyu. Yarın güneşin ilk ışıkları ile birlikte büyücü arkadaşım Seokjinin yanına gideceğiz. Eğer yalan söylediğine dair tek bir duyum bile alırsam kendini öldü bil. Şimdi git ve uyu sabah seni uyandırmaya ben geleceğim."
Ona minnet ile baktıktan sonra çokça teşekkür ederek odadan çıkmıştım. Muhafızlar ile birlikte götürüldüğüm odada tek başıma sonunda rahat bir uyku çekmeden önce odanın içerisinde bulunan banyoda banyo yapmış her ne kadar istemesem de mecbur kaldığım için üzerimden çıkardığım kıyafetleri yeniden giymiştim.
Yatağa girdiğim vakit duvara odaklanmış bir şekilde yarın olacakları düşündüm. Seokjin denen büyücü tek kurtuluş yolumdu ama içimden bir his Seokjinin bana yardımcı olacağını da söylüyordu. Umarım ki her şey düzelir ve yuvama geri dönebilirim.
Şimdi uyusam iyi olacak yoksa sabah prens Taehyung beni gitmeden öldürebilir.
....
"Hey Tofi buraya gel diyorum sana hey yaramaz kuş yaşlandıkça daha huysuz oluyorsun tanrım peki git ama gelme bir daha."
Seokjin yaşlı kartalına sinirlendikten sonra bir anda hissettikleri ile koşarak küresine bakar ve görmek istediği kişiyi görünce yüzünde kurnaz bir gülümseme oluşur.
"Demek yarın buraya geliyorsunuz, gelin benim tatlı kar tanelerim yıllardır bu günü bekliyordum. Tofi koş gel kaçırma bu olacakları geliyorlar sonunda ikisini birlikte göreceğiz. Huysuz kuş gel buraya!"
Seokjin heyecanla Tofiyi çağırmaya giderken kürede iki kişi belirgindi. Düşünceli bir şekilde uykuya dalan Jungkook ve ondan daha düşünceli bir şekilde uyuyamayan Taehyung....
Sonraki bölümde görüşürüzzz ❤️