"Ana gelmem ben, gidin siz halledin işte." Annemin ters bakışları üzerime sabitlenmişken onun saçma sinirine gözlerimi devirdim.
"Eksikleri en iyi sen bilirsin Kaan, aynı odada kalacaksınız sonuçta. Bugün yüzükler seçilecek, iki güne düğünün olacak sen hâlâ küçük çocuk gibi küstüm oynamıyorum diyorsun."
"Ana ben ne anlarım düğün alışverişinden ya!" Oflaya puflaya üzerime beyaz gömleğimi geçirdim, sinirle düğmeleri iliklerken annemin ters bakışlarına da maruz kalıyordum.
"Yeter bu kadar şımarıklığın. Sanki ben istedim düğün alışverişini. Bundan sonra peşinde de koşacak değilim, ne halin varsa gör." Aynadan onun bedenine baktığımda bana karşı bu kadar duygusuz olmasını kaldıramadım.
Odadan çıkacakken bağırdım. "Neden?" Kaşlarını çatarak bana döndü. "Ne neden?"
"Bana şöyle davranmayı kes. İki gün sonra bu evde olmayacağım, insan biraz üzülmez mi?" Söylediklerimden sonra dilimi ısırıp gözlerimi kapattım. Bazen çok kalbimi kırıyordu.
"Ne üzüleceğim?! O salak aklınla gittin kime vardın! Eğer bunu kabul etmeseydin ben sana kız bulacaktım, elaleme koca diye gitmeyecektin! Gittiğin koca da koca olsa."
Alayla güldüm. "Bana hiç sordun mu sen kızlardan hoşlanıyor musun diye? Tutturmuşsun bir gelin de gelin."
"Benimle düzgün konuş Kaan, bu son uyarım! Sen bana laf yetiştireceğine git kendi derdine yan, koca aşirete gidiyorsun ama kime? Sakat oğullarına. Seni buna layık görmüşler çünkü. Ah salak oğlum benim, o çıtkırıldım kızı kaçırmasaydı bunlar başımıza gelmezdi." Her seferinde Boran'a laf çarpmasına şaşkınlıkla baktım.
"Yeter," dedim daha fazla bu saçma düşüncelerine katlanamayarak. "Utansana biraz anne. Bunlar ne kadar çirkin sözler."
Gözlerini devirerek omuzlarındaki şalını başına örttü. "Aşağıda bekliyorlar, hızlı hazırlan yeni gelin."
Kapıyı çarparak çıktığında bedenimi yatağa bıraktım. Sinirden titreyen ellerimi sakinleştirmek isteyerek yumruk yaptığımda içimdeki birine vurma isteğimi bir türlü durduramıyordum. Daha fazla dayanamayıp yatak başlığına yumruğumu geçirdiğimde içimdeki öfke dinmedi. Elimin tersiyle komodinin üzerindeki her şeyi yere fırlattım. Sinirden saçlarımı çekiştirirken bir süre sakinleşmek için bekledim.
Yerimden kalkarak gömleğimi pantolonun içine teptim. Kemerimi de taktığımda aynaya bakarak yakalarımı düzelttim. Birkaç fıs parfüm sıkarak üzerime bir şey almadan odadan çıktım. Hızlıca merdivenleri inip konaktan da çıktığımda en önde çalışır vaziyette duran arabayı görmek kalbimi körleştirdi. Ona doğru ilerleyip açık olan kapıdan içeri girdim ve boş bir yere oturdum. Karşımdaki adama kısa bir bakış atıp yanındaki annesine baş selamı verdim. Kimseden çıt çıkmazken annem elini bacağıma koyup sıktı. Sinirle bacağımı elinden kurtarıp camdan dışarıyı izlemeye başladım.
Araba çoktan ilerlemeye başlamıştı. Birkaç dakika içinde kendi içimde cebelleşerek sakinleştiğimde Boran'a döndüm. Onun olduğu kısımda bir boşluk vardı, zaten araba büyük olduğu için koltuklar arasında da bir hayli mesafe vardı. Bu yüzden inip binmesi onun için zor olmuyordur diye düşündüm.
Günler sonra yüzünü inceleme fırsatını yakaladığım için kendimi tebrik ettim.
Camdan dışarı baktığı için yan profilini görebiliyordum. Kapkara gözlerini çevreleyen gür kirpikleri vardı, gözlerim dudaklarına kaydığında solgunlukları karşısında kaşlarım çatıldı. Tekrar gözlerine bakacakken bana dönmesiyle irkildim, gözlerim gözaltlarındaki morluklara kaydı. Kaç gündür uyumuyordu da bu kadar çökmüştü anlamamıştım. Siyah gür saçlarının birkaç tutamı alnına dökülmüştü, saçları kısaydı ancak kısa saç ona gerçekten yakışıyordu. Bana bakarken kaşları anbean çatıldı. Telefonum cebimde titreyince onu umursamadan telefonunu çıkarıp bildirime baktım.
Umut: Evleniyormuşsun? Bunu milletten mi duyacaktık lan insan bir haber verir. (10.45)
Kaan: Arayacağım seni birazdan.
Umut: Neredesin?
Kaan: Düğün alışverişinde.
Gözlerimi devirerek yanıt verip ekranı kapattım. Araba durduğunda herkes tek tek indi, kadınlardan sonra da ben indiğimde arabanın kenarından rampa yola doğru uzandı, en sonunda Boran da indiğinde alışveriş merkezinin önünde durmuştuk. Herkes bir taraflara ayrılırken ben annem ve Kumru Hanım ile birlikte damatlık bakmak için birkaç mağaza gezmeye başlamıştım. Kumru Hanım'ın oğlunun yanında olmamasını yadırgasam da ses etmeden peşlerinden gittim. Babamın söyledikleri aklıma geldikçe kendime mukayyet olmam daha kolay oluyordu. Abim için dedim içimden. Abim için. Zorla bana bir damatlık seçtiklerinde ne seçtiklerine bakmamıştım bile. Annemler beni peşlerinde sürükleye sürükleye mobilya mağazalarını dolaştırırken en sonunda yatak da seçmişlerdi. Böyle işin ızdırabına sokardım ama ben. Bütün odayı baştan dizayne edercesine alışveriş yapmışlardı ve kolumdaki saate baktığımda saat 15.30'u gösteriyordu.
Bu kadar vaktimin harcanmasına içten içe üzülürken kadınların arasında kalmak daha çok canımı sıkıyordu. En sonunda dayanamayarak itiraz ettim. Herkes dönüp bana bakarken onların zevklerinin daha iyi olduğunu, odanın dizaynını onlara bıraktığımı söyleyerek yanlarından kaçarcasına ayrıldım.
Kendimi onlardan en uç tarafta kalan kafelerden birine attığımda rahat bir nefes vererek soluklandım. Yorulduğumu oturduğumda fark etmiştim. Yanıma gelen garsonla bir türk kahvesi söyleyip arkama yaslandım. Türk kahvesinden yaz kış vazgeçemiyordum. Hem çok güzel yapardım hem de çok güzel içerdim.
Birkaç dakika sonra gelen kahve ile derin bir nefes alıp verdim. Boran'ı en son alışveriş merkezinin önünde görmüştüm ve benim çektiğim çileyi onun çekmemesi sinirlerimi bozmuştu. Nereye gittiğini merak ediyordum, telefonu bende kayıtlı olsaydı kesinlikle onu arar yanıma çağırırdım. Ben ne çekiyorsam o da çekecekti.
Ağrıyan başımı ovarken telefonumun sesiyle ekrana baktım. Annemin aradığını gördüğümde açmak istemesem de eve gidince başıma kakacağını bildiğim için bekletmeden açtım. "Neredesin Kaan?"
"Nerede olmamı istersin anne," diyerek kahvemden bir yudum aldım.
"Yanımda! Birazdan kuyumcuya gireceğiz ama sen hâlâ yoksun, Boran da gelecek yüzük seçeceksiniz derhal buraya gel. Zaten bir günde çeyizini bana kitledin kaçtın..." Onu daha fazla dinlemeden telefonu suratına kapattım.
Kendi çeyizimi de kendim düzeceksem annem neden vardı ki?
Daha iki yudum ancak aldığım kahvemi orada bırakarak hesabı ödeyip kafeden çıktım. En sevdiğim kahvemi bile yarım bırakmama sebep olan siktiğimin hayatı bana bu saatten sonra neler yapmazdı bilemiyordum.
Nerede olduklarını bilmediğim için Elif'i arayıp sordum. Annesinin dizinin dibinden bir saniye ayrılmasına izin yoktu ancak ben arayınca açmıştı. Oldukları yeri söylediğinde birkaç dakika içinde koca alışveriş merkezinde onları bulmuştum ama yanlarında Boran'ı görememek sinirle nefeslenmeme sebep olmuştu.
Elif'e yaklaşıp kimsenin duymayacağı bir şekilde "Abin nerede," dye sordum. Yemyeşil gözlerini bana dikerek bilmem dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi. "Oh ne alâ memleket, ben burada kadınların arasında can çekişeyim o ortalıkta bile görünmesin..."
Günler sonra yüzünün ilk defa güldüğünü gördüğüm kızı kendime çekip sarılmamak için zor durdum. Buralarda böyle şeyler ulu orta olmazdı, ayrıca böyle bir durumda ona sarılmam da doğru değildi. "Sen hep böyle gül yenge," dedim sırıtarak.
"Aramızda sadece iki yaş var, bana Elif de diyorum."
"Ama artık saklayacak bir şey kalmadı bu yüzden sana rahatlıkla yenge diyebilirim." Yanağındaki geçmek üzere olan morluğa gözlerim takıldı. İlk gördüğüm an ki gibi sinirle dolarak bakışlarımı bize doğru gelen Boran'a kitledim. "Asma suratını, canım yanmıyor."
"Yandı ama. Dokunduğunda da acıyordur şimdi." Tekrar ona döndüğümde gözlerini doldurmuş bana baktığını fark ettim. "Boran bir şey yaptı mı sana? Söyle, hazır evleniyoruz burnundan getiririm merak etme."
Hızla başını iki yana salladı. "Boran abim bana bir kere bile el kaldırmadı. Ama keşke kaldırsaydı dedirtti Kaan... bir kere bile yüzüme bakmadı. Benim yüzümden kendi hayatı cehennem oldu. Size yaşattıklarım yüzünden kendimi asla affetmeyeceğim."
"Ne yani benimle bir ömür geçmez mi? Bunu mu ima ediyorsun?" Şaşkınlıkla ona bakakaldığımda burnunu çekip bu dediğime güldü. O hızlıca gözlerini kurularken ona ters ters bakıyordum.
"Allah abime bol bol sabır versin." Boran yanımıza geldiğinde kurduğu cümleye gözlerimi kısarak baktım. Adamın yanında denilecek laf mıydı bu? Ama olsun, bilsin neler çekeceğini.
Ona ters ters baktığımı görünce "Bir de bayıl istersen," dedi fısıldayarak. Ona gözlerimi devirerek Boran'a baktım.
Hiçbir şey demeden ikimizi süzdü ve yanımızdan geçip gitmeye başladı. Arkasından sertçe bakarken bir elimi cebime koyarak arkasından yürümeye başladım. Siktiğimin hayatı bana bunu reva görüyordu resmen. Evet yakışıklıydı ama bu umurumda değildi. Abimi bir türlü aklımdan çıkartamıyordum. Onu kanlar içinde bulduğum zaman gözlerimin önünden gitmiyordu. Onlar yapmıştı bunu. Onun kanından olanlar, hatta belki de o. O ailede bir tek Elif iyiydi. Bir tek onu seviyordum.
Biraz daha yanına yaklaştığımda suratına bakmıştım, gerçekten dedikleri kadar duygusuz ve sert bir insan olduğuna inanmaya başlıyordum. Mimikleri sadece konuşurken oynuyordu ve bu, karşımda bir robot varmış hissi veriyordu. Aslına bakarsak şu ana kadar sesini hiç duymamıştım. Arkama baktığımda annemlerin de peşimizden geldiğini gördüm, önüme dönüp yüzümü buruşturdum.
Saatlerimi onların sikimsonik alışverişlerine harcamıştım. Bu bile deli olmama yetiyordu. Yanımdaki adama tekrar nefretle baktığımda gözlerimi devirip önüme döndüm.
Ona her baktığımda belimdeki yara sızlıyordu. Sanki abimi vuranların onlar olduğunu bana hatırlatmak ister gibi sızlıyordu.
Bir kuyumcuya girdiğimizde tanıdık bir yer olduğunu adamın Boran'ı gördüğünde kocaman gülümsemesinden anlamıştım. Ağam diyerek ona ilerleyip el sıkıştığında dişlerimi gıcırdatarak etrafa bakmaya başladım. Alt tarafı kuyumcu dükkanıydı ama tarihi bir yere girmişim gibi hissediyordum, duvarda Fatih Sultan Mehmet'in orduyla olan resmedilmiş bir fotoğrafı asılıydı, hemen yanında kocaman bir antika saat vardı. Bu saatlerden her zaman korkardım çünkü saat ne zaman tamı gösterse çalmaya başlardı, yirmi bir yaşına gelmiş biri olarak hâlâ bu saatler hoşuma gitmiyordu. Bir vitrinin içinde bir sürü kol saati vardı, köşeye altın rengi karmaşık bir tablo asılmıştı.
Kolumu birinin dürtmesiyle irkildim. "Önüne bak!"
Sesini de duymuş olduk paşamın. Hayırlı olsun. Onun yanına varıp adamın çıkardığı yüzükleri incelemeye başladım. Bu sırada adam bana bakmadan hayırlı olsun gibi şeyler söylerken hiçbir şey demeden gelişigüzel bir yüzük seçip kendimi koltuklardan birinin üstüne attım. Dakikalar birbirini kovalarken oturduğum yerde dizimi titretip dakikaların geçmesini beklemekten başka bir şey yapmıyordum.
Kumru Hanım beni yanına çağırınca ters bir şey söylememek için kendimi sıkmaya başladım. Ayağa kalkıp yanına geçtim. Bileğimi tutup kendisine çektiğinde sabır diyerek ne yaptığına baktım. Altın bir bilekliği koluma geçirip nasıl durduğuna baktı. "Beğendin mi damat?"
"Gümüş daha güzel olmaz mı?" Dedim bileğimde sarı sarı parlayan şeye bakarak. Cidden çok kötü duruyordu. "Gümüş fakir işi, altınsız damat olur mu? Alalım biz bunu."
Bunun gibi onlarcasını üzerimde denemeye kalkıp söylediklerimin tam tersini yapan kaynanaya bakarken umursamamaya çalıştım. Onların aldığı altını ölsem takmazdım.
Boğularak gömleğimin bir düğmesini açtım, bileğimi de onlardan kurtararak Boran'a baktığımda onun da beni izlediğini görmek daha çok sinirlenmeme sebep olmuştu. Ters bakışlarımı ona aktarırken beni kurtarmak için hiçbir zahmete girmedi. Annem ondan biraz çekindiği için yanına yaklaşmıyor, beğendiklerini bir kenarda biriktirip öyle soruyordu.
Kenarda abisine melül melül bakan Elif ile göz göze geldik. Beni bir kenara çekti, diğerlerinin bunu görüp bir şey dememesine şaşırsam da umursamadım. "Kaan," dedi fısıldayarak. Gözlerinde öyle enişeli bir ifade vardı ki bir yerine bir şey oldu sanmıştım. "Abla noluyor?"
Kaşlarımın çatılışına baktı ilk önce. Daha sonra ise başını eğdi. "Boran abime nasıl baktığını gördüm... Nefret etme ondan demeye yüzüm yok ama.." Sağ gözünden bir damla yaş yanağını ıslattığında dişlerimi sıktım. "Boran abim çok çekti bu dünyada, bakma ona öyle Kaan. Hayatınızı mahvettim zaten, ama abimi daha kötü görmeyi kaldıramam."
Elimi yanaklarına koymamak için kendimi zor tuttum. Yüzüne bakmaktan vazgeçip bakışlarımı duvara sabitledim. "Sil gözyaşlarını Elif. Abim seni ağlattığımı görürse yüzüne bakamam daha."
Burnunu çekip hızlıca gözlerini sildi. "Kaan ondan nefret etme benden et. Sevdiğim adamı da o hale ben getirdim. Edeceksen benden et."
"Abla sus," diye fısıldadım. "Sus." Dudakları tekrar aralanınca kimseyi umursamadan, vücudumu sarıp kavuran o ateşle birlikte hızla dışarı çıktım. Birini öldürmek istiyordum, birini öldüresiye dövüp rahatlamak sonra da hiç düşünmeden kafama sıkmak istiyordum. Anlamıyordu. Anlaşılmıyordum. En istediğim kişi anlamıyordu beni. Hayatımı bitirmişlerdi, susmuştum. Anlamıyorlardı. Ellerim zangır zangır titriyor, başımın ağrısı gözüme vuruyordu. Kendimi dizginlemeye çalışıyordum. Ellerim saçlarıma gittiğinde tüm hırsımla saçlarımı çektim, yanından geçtiğim insanlar kıpkırmızı kesilmiş suratıma, sinirden çıkmış boyun damarlarıma bakıyorlardı. Birkaç kişi uzaklaşmıştı hatta. Elime bir ton saç gelirken iğrenç bir şeymiş gibi ellerimden attım tel tel olan saçları. Alışveriş merkezinden çıkarak bir taksiye atlayıp dağ evinin adresini verdim.
En iyisi gidip abimin kurumuş kanını temizlemekti.
•