Keyifli okumalar...
Gün batmaya başlarken ufuk çizgisinde güzel bir turuncu bırakıyordu. Bizi hergün işe götürüp getiren minibüsün içinde elimde nemli topraklı bir şey tutuyordum. Milyon değerinde bir şey. Bu bir altın yada platin yada elmas değildi. Bir bitkiydi elimde tuttuğum basit her zaman evinizin küçük topraklığında gördüğünüz bitkiler gibi bir bitki ama aralarında birkaç fark vardı. Elimde tuttuğum bitkinin kökü ve gövdesi yarısı pancar renginde bir kırmızıydı ve resmen parıldıyordu. Ayrıca bu diğer kendi bahçenizde yada komsunuzun bahçesinde gördüğünüz bitkilerden çok daha zararlıydı ve çok daha ölümcül.
Arabanın tekeri bir taşın üstünden geçtikten sonra gelmek üzere olduğumuz anladım çünkü merkezin yolu kimsenin girmek istemeyeceği kadar taşlıydı. Araba geçirdiği yılların verdiği yetkiye dayanarak sarsılarak durduğunda oturduğumuz arka bölmenin kapısını açtım minibüs elden geçse bir ambulans olabilirdi diye düşündüm. Gereksiz düşüncelerimden sıyrılmama neden olan kapılar açıldığında bizi boşluğun karşılıyor değil bir kalabalığın karşılıyor olmasıydı. Başkan ve yetmeleri bizi beklemişti alay dolu bir fısıltılı yorum yaptım.
"Ne büyük incelik" dediğimde yanımda Eylül dudaklarını birbirine bastırdı. Karaca'nınsa her zamanki alaycı gülümsemesi yüzündeydi Çağrı'ysa akşam olduğunu yeni hatırlamış gibi gözlüğünü katlayıp tişörtünün yakasına geçirdi. Olcay hemen yanımda bittiğinde gözlerinden heyecan geçti.
"Buldunuz mu?" dediğinde sıktığım elimi açıp içindeki yeşilliği ona gösterdim aslında belki tek bitki işe yaramaz diye birkaç tane almıştım ama onları cebime atmıştım.
"Hemen laboratuvara geçelim." Diyip yürümeye başladığında onu seri adımlarla takip ettim.
Bembeyaz badanalı laboratuvara geldiğimizde içimde tuhaf bir çoşku vardı. Herkes sessizliğini koruyordu, gözlerim yanımda duran Eylül'e kaydığında bembeyaz olan teninin iyice kül rengine döndüğünü gördüm. Sağ elimi beline değdirerek isterse bana yaslanabileceği sinyalini gönderdim ona. Oda hemen bel boşluğunun arkasında duran belime hafifçe yaslandı. Zaten ayakta zor duruyor gibiydi. Arkamızdan Çağrı ve Karaca'da laboratuvara girdi tam başkan ve yancıları girecekken Karaca hiç de nazik olmayan bir tavırla kapıyı kapatmaya başladı. Tam kapanacakken başkan eliyle kapıyı tutmaya çalıştı ama görünüşe göre Karaca daha güçlüydü.
"Burada bir araştırma yapmaya çalışıyoruz" dedikten sonra kapıyı çarptı. Gülerek ona baktım.
"Ondan hiç hoşlanmıyorum." Bana doğru konuşunca omuz silktim. Olcay bitkiyi istediğinde elimde tuttuğum otu masaya bırakıp elimi,yapışan topraklardan kurtarmak için silkeledim. Olcay ancak beş santim uzunluğundaki bitkinin üstüne çeşit çeşit sıvı dökerken Eylül'ü hafifçe laboratuvar sandalyelerinden birine ittim. Hiç itirazsız oturdu garip ama insanların bana itiraz etmesine alışmıştım ve onun tek kelime etmeden dediklerimi yapması hatta ben demeden hareketlerimden anlayıp yapması garibime gidiyordu. Aynı zamanda hoş bir duyguydu.
Sonunda Olcay bitkiyi yerleştirip gözünü mikroskoba dayadığında artık sabırsızlanmaya başlıyordum. Bir süre baktıktan sonra hırsla kafasını geri çekti. Herkes sorar gözlerle ona bakıyordu.
"Hiçbir şey yok! Hiçbir şey göremiyorum bu sıradan bir bitki" dediğinde Karaca'yı kızdırmıştı.
"Şaka mı bu? Bizi o aptal yere sıradan bir bitki için mi gönderdiniz?" yüzü iyice halden hale girmiş Eylül'ü işaret edip bağırmaya devam etti. "Bu kız o sıradan bitki için mi ölümden döndü? İki kilometre koştuk o yeşillik için! Şimdi o otu ne yap biliyor musun? Dön..." konuşmanın çok farklı yerlere gideceğini anlamıştım. Karaca gerçekten kızmıştı ve artık küfüre baş vuracaktı hemen yanına gidip kolunu tuttum. Aynı anda Çağrı'da gülümsemesini bastırırken Karaca'nın omzuna dokundu.
"Karaca..." Çağrı ve ben aynı anda seslenince Karaca, Olcay'a saldırmaktan vazgeçti. Karaca'nın gri gözleri bulutlandı. Eylül'ün olayından gerçekten etkilenmişti yada benim Eylül'e söylediklerimden etkilenmişti. Aklıma sarhoş olduğumuz o gece gelince tuttuğum kolunu bıraktım. Beni artık önemsemediğini unutmamam gerekiyordu. Eylül'ün sesini duyunca hemen onun yanına gittim. Olmam gereken yer burasıydı. İhtiyacım olan kız buradaydı onun yanına gidince bile vücudumdaki bir boşluğun pacman gibi bir şeyle dolduğunu hissediyorum. Bir şey sürekli kalbimi yiyordu ama bu çok iyi hissettiriyordu. Bunun geçmesini yada onun gitmesini istemiyordum.
"Olcay aradığımız şey bitkinin kendisi değil zaten. İlaç olacak olan özü. Bunu biliyorsun değil mi?" dediğinde Olcay önlüğünün cebindeki elini çıkardı. Şaşırmıştı.
"Bana 5cc bir şırınga ver. Ayrıca otu da ver." Dediğinde Eylül'ün Olcay'dan daha kıdemli olduğunu anladım. Olcay hemen gerekenleri bulurken Eylül ayağa kalkıp masanın diğer tarafına dolaştı ve çekmecelerin birinden büyük çerçeveli lacivert bir gözlük çıkardı. Gözlüğünü taktığında Olcay onun istediği her şeyi getirmişti hemen onun önüne koydu ayrıca mikroskopu da yanına getirmişti. Eylül ve ben her zaman bir şeyleri patlattığımız masanın iki tarafında duruyorduk. O gözlüklerini taktığına şaşırmıştım. Çünkü daha önceden hiç kullanmamıştı ama gözlük ela gözlerinin benim ruhuma bakar gibi bakmasına engel değildi. Ona nasıl baktım bilmiyorum ama açıklama yapma gereği duymuştu.
"İnce iş gerektirenlerde takıyorum." Dediğinde ona tebessümle baktım. O da bana her zamanki gülüşünü bahşettikten sonra şırıngayı eline aldı. Bitkinin tam ince dalgalı köklerinin başladığı noktaya iğneyi soktu. Eylül'ün pistonu arkaya çekmesiyle şırınganın içine beyaz yoğun bir sıvı dolmaya başlamıştı. Bitkinin kalın kırmızı kökünden ara ara kırmızı noktaları olan yoğun beyaz bir sıvı çıkmıştı. Eylül daha sonra sıvıyı mikroskopta inceledi. Kağıda bir şeyler yazdı. Bu yaklaşık bir saatlik koşturmasında biz Çağrı,ben ve Karaca taş kağıt makas ve hayvan bitki oynadık. Sonuç olarak ben kazandım.
Eylül bir şey anlatması gerektiğini söyleyince hepimiz kulak kesildik.
"Öncelikle bu kesinlikle aradığımız bitki." Dediğinde herkes rahatlamıştı. Karaca'nın Olcay'a keskin bir bakış attığını gördüm. "İstediğimiz şeyi elde ettik artık sıvı bizde." Dediğinde onaylarcasına kafamı salladım. "Bu sıvıyı güvende tutacağız şimdi önemli olan hastalığı nasıl yayacağını bulmak. Daha sonra konseye teslim edeceğiz ve adam hapislerde çürüyecek. Bu kadar basit" son cümleyi gözlerimin içine bakarak söylemişti.
"pekala gençler beyin fırtınası zamanı" dedi Çağrı. Herkesin kafasında çarklar dönmeye başlamıştı ve ortam sessizliğe gömülmüştü ama ben sessizlikte düşünemiyordum.
"Hastalığı yayacak ama neyle ve nasıl?" dediğimde Çağrı cevapladı.
"Bir başka bombayla?" sorar gibi konuştu.
"Hayır bomba Gazi'nin tasarımıydı ve bir kerelikti" dediğinde kafama başka bir soru takılmıştı.
"Karaca, Gazi alan savaşçısıydı değil mi? Laboratuvarlarla her hangi bir bağıntısı yoktu değil mi?" diye sorduğumda Karaca hafifçe kaşlarını çattı.
"Bildiğim kadarıyla hayır." Dedi.
"Hayır kesinlikle değildi. Eminim çünkü o başkan iken biz laboratuvardaydık ve hiç buraya gelmezdi. Kimyager savaşçılar başkan olsalar dahi buraya gelirler." Eylül'ün ses tonunda bana karşı hafif bir saldırganlık sezmiştim daha sonra konuşmak için aklımın bir ucuna not ettim.
"Nasıl geleceklerinden bu kadar eminsin?" Çağrı'nın sorusu beni kendime getirmişti. Eylül ise tereddütsüz cevap verdi.
"Çünkü şimdiki başkan da kimyagermiş önceden ve sıklıkla buraya başka işler için yardıma geliyor. Bir kimyacı kolay kolay laboratuvardan kopmaz." Dedi. "Sen neden sormuştun Ares?"
"Bombanın tasarımı ve yapılışı Gazi'ye ait. Fakat abisi kimyacı değil Gazi de kimyacı değil. Öyleyse virüsü kim yaptı?" diye sorduğumda tüm gözler bana döndü. Hepsi şaşırmıştı bunu daha önceden kimsenin düşünmediğini fark ettim.
"Bide üçüncü bir kişi mi işin içinde?" diye isyan etti Çağrı. Konuşmanın başından beri sessizce köşesinde duran Olcay hareketlenince gözlerim ona döndü.
"Soner kendi bir kimyacı bulmuş olamaz mı? Ne bileyim fabrikasında çalışan birine falan yaptırmış olamaz mı?" Virüsü yapanın normal bir insan olması akla yatmıyordu.
"Ares,bomba olayında üçüncü bir kişinin olduğundan emin misin? Çünkü biz onları kaçmak üzereyken yakaladığımızda sadece Gazi ve Soner vardı ve kimse yaptığı virüste ölmek istemez." Dediğinde aklıma binbir şey geçiyordu.
"Ya aslında ordaydı da biz görmediysek. Biz onları tam tekneye binerken gördük değil mi? Ya aradığımız adam teknenin içindeydi ve biz basınca dışarı çıkmadıysa?" dedim ve aklıma gelen başka şeyleri de dile getirdim. "Belki biz erken yakaladık kimyacıları sonradan gelip onlara katılacaktı. Bizden sonra oraya kim gelmişti ki?" dediğimde Karaca tereddütsüz söyledi.
"Eylül" dediğinde tüm gözler Eylül'e döndü. Belki buluşmaya geç kalan kimyacı Eylül'dü.
Hızla ayağa kalkıp oturduğum tabureyi devirdim. Nasıl şeyler düşünüyordum. Eylül bunları hak eden bir kız değildi. Ona layık olmalıydım.
"Bu hiç mantıklı değil" her zamanki gibi alt dudağımı iki parmağımın arasında sıkıştırıp laboratuvarda volta atmaya başladım.Sakinleşip düşünmeye çalıştım ama yanıma gelen Çağrı bana hiçte yardımcı olmuyordu.
"Ares neden olmasın olabilir? Sizden sonra ilk rıhtıma giden o olmuş ve bir kimyacı! Bu kadar tesadüf olamaz!" dediğinde onu sertçe ittim. Düşüncelerimi çevirmeye çalışıyordu. Ben itince Çağrı iyice hiddetlendi.
"Herkes sütten çıkmış ak kaşık olamaz anladın mı? O şüpheli ve suçlu olma olasılığı çok yüksek!" dediğinde sabrım taşıyordu.
"Defol git yoksa senin ağzını burnunu kırarım" dediğimde iyice bağırmaya başladı.
"O kızı sevdiğin falan yok şerefiz yalancı sadece Ezgi'ye benzediği için onunlasın Karaca'ya yavşadın olmadı şimdide Ezgi'ye benzeyen birine tezgahı kurdun değil mi?" o kadar çok bağırıyordu ki kulaklarımı tıkama isteğiyle doldum. Ayrıca bağırmasının yanında tabureleri de deviriyordu. Bende devrilmiş bir taburenin bacağından tutup Çağrı'ya attım üstüne düşen taburenin etkisiyle arkasında kalan duvara çarptı hemen koşup yüzüne sert bir yumruk attım. Elim acımıştı ama o an bunu düşünemezdim.
"Senin bu Ezgi takıntın yüzünden yıllardır rahat edemedim. Eylül'ün Ezgi'ye benzer bir tek yanı yok!" Cümlelerim arasında Çağrı'ya bir yumruk daha attım ama o zayıf bir anımı yakalayıp benim dizime tekme attı. Yüzüme de okkalı bir tokat geçirdiğinde resmen felç olmuştum. Hayır tokat ne alakaydı?
"Sürekli birilerini Ezgi'ye benzetiyorsun hala Ezgi'yi unutamadığımı söylüyorsun ama bu doğru değil..." Çağrı'nın ağzıma attığı tokatla dudağım patladı ve yanağımın içini dişim parçaladı. Ağzıma dolan kanı tükürdüm. "Bu doğru değil çünkü o kızı unutamayan ve ona aşık olan sensin!" dediğimde Çağrı öfke dolu bir çığlıkla üstüme geldi karnıma tekme,yüzüme tokat sonra karnıma yumruk yedim. Ağzımda iğrenç metalik bir tat vardı ve ben ağzımdaki kanı tükürdükçe ağzım yine doluyordu.
"Senin kadar şerefsiz birini görmedim. O benim tek dostumdu. Sırdaşımdı her şeyimdi ve sen her şeyimi elimden aldın!" dediğinde öfkeyle Çağrı'nın yüzüne bir yumruk daha indirdim o iki büklüm olurken fırsattan istifade dizimle karnına vurup ağzımdan kan saça saça bağırdım.
"Neden Allah'ın cezası her insan benim hatammış gibi davranıyor bıktım artık tamam mı? Kendi hatasıydı lan kendi çıktı o yola kendi kendine bastı o gaza ve kendi kendine öldü. Beni bırakmayı tercih etti. Benden vazgeçti bu kadar basit Çağrı anla artık bunu!" dediğimde Çağrı acı dolu ifadelerle etraftakileri kırıyordu.
"Senin başın belada olduğu için seni kurtarmaya çalıştığı için öldü. Seni kurtarmak için ölüyor olduğunu sandığı için daha doğru düzgün araba kullanmayı bilmeden o arabaya bindi. Bu yüzden o kadar hız yaptı ve bu yüzden öldü. Senin yüzünden! Sen o göreve çıkmasaydın ve tehlikedeyim mesajı göndermeseydin o yola çıkmayacaktı!" dediğinde tekrar kan tükürdüm ve arkamı dönmeden önce konuştum.
"Belki de bir suçlu arıyorsan kendine bakmalısın. Ona araba kullanmayı öğreten sendin!" dedikten sonra arkamı döndüm masanın diğer tarafında duran Eylül'e doğru gidiyordum ki arkamdan fazlaca bir güç beni ittirdi ve karnım masaya yapıştı acıyla inledim. Tekrar bir şiddet bekledim ama gelmedi arkamı döndüğümde bana söven Çağrı'yı ve onu tutan Karaca'yı gördüm. Gri gözlerinde bolca hüzün vardı. Çağrı bir çırpıda Karaca'dan kurtuldu başımla kimseye çaktırmadan Karaca'ya işaret verdim. Çağrı kapıyı açıp çıkmak üzereyken arkasını döndü.
"Karaca hadi gidiyoruz" dediğinde Karaca sandalyenin sırtına astığı deri ceketini alıp Çağrı'yla beraber odadan çıktı.
Karnıma saplanmış acıyla hafifçe sızlandım ve laboratuvar masasından sol elimle destek alıp yaslandım. Yaşadığım ağır şoktan mı yoksa vücudumdaki acılardan mı bilmiyorum ama ayakta duramayacağımı hissediyordum. Eylül hemen gelip sağ kolumun altına girdi ve benim yüksek sandalyeye oturmama yardım etti. Bembeyaz boyanmış laboratuvara baktığımda Olcay'ın olmadığını gördüm ve Eylül'e döndüm.
"Olcay nerede?" dediğimde dolapları karıştırıyordu.
"Siz kavgaya başlarken gönderdim.Şahit olmaması gereken dakikalardı" dedikten sonra ecza dolabı olduğunu tahmin ettiğim yerden elinde pamuk ve solüsyonla çıkageldi. Ağzımda eskisi kadar olmasa bir miktar kan birikince Eylül'e hafifçe arkamı dönüp yere kan tükürdüm. Daha fazla kibar olmak isterdim ama elimde değildi.
"İlk yardım dersleri aldım ben."
"Ne?" dediğimde Eylül solüsyonu pamuğa döküyordu.
"Bilinçsiz pansuman değil yani yapacağım ilk yardım ve hasar muayene dersleri aldım." Dediğinde içimden onun güzel yüzüne ve kocaman ela gözlerine karşı sıcak bir duygu geçti. Güldüm ve gülünce masaya çarptığım karın bölgem acıdı.
"Yüzüne pansuman yapacağız. Yanağın ve dudağın kanıyor. Daha sonra ilk kez birine hasar muayenesi yapacağım." O tane tane konuşurken kaşlarımı muzipçe çatıp konuştum.
"Ben hasar muayenesinin anlamını bilmiyorum." Dediğimde bana üçüncü gözüm çıkmış gibi baktı.
"Partnerin yaralandığında onu aldığı zararlara göre muayene eder ve kabaca vücudundaki hasarları tespit edersin." Dediğinde gerçekten içimden gelerek güldüm. Ve canım yandı.
"onun böyle afilli bir ismi olduğunu bilmiyordum. Biz her görevden sonra yaparız." Dediğimde cümlemdeki hava atma kırıntılarını yakaladığı için burnunu kıvırdı ve solüsyonlu pamuğu dudağıma bastırdı. Acıyla yüzümü buruşturdum ve o pansumanına devam ederken sürekli sızlandım. Bir ara sızlanmalarımdan bıkmıştı ama hiç sesini çıkarmadan elindeki işi yaptı. Karnıma bakmak istediğini söyleyince itiraz etmeden gömleğimi sıyırdım ve karnım ortaya çıktı. Eylül elini karnıma değdirince ürpererek elimde olmadan karnımı içime çektim. Eylül hemen elini geri çekip telaşla sordu.
"Özür dilerim acıttım mı?" dediğinde kafamı iki yana salladım.
"Hayır sadece elin çok soğuk" dediğimde bir anının tanıdıklığıyla ikimizde gülümsedik ama onun gülümsemesi benimkinden çok daha tehlikeliydi. Bu şekilde güldüğü takdirde herkes onu görüp aşık olabilir hatta kölesi bile olmak isteyebilirdi. Bu düşüncelerle kaşlarımı çattım böyle düşünmek bile keyfimi bozuyordu.
Eylül iki elini birbirine sürterek ısıtmaya çalışınca onun bir iş ile uğraşırken iki kaşının hemen üstünde oluşan kısa çizgilerin güzel oranına ve benim vücuduma odaklanmış büyük ela gözlerine baktım. Güzelliği sonbaharın soğuğunda akan ılık bir nehre benziyordu. Ona baktığımda sanki dünya boş,soğuk ve ben susuzmuşum gibi o ılık ve berrak nehre ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Çok kısa süreydi tanışıklığımız ama onunla olduğum kadar başka hiçbir insanla o kadar sıkı fıkı olduğumu hatırlamıyordum. O o kadar insancıl ve huzur doluydu ki onun aurasında ki huzur sadece beni etkiliyor olamazdı.
"Karnın kötü görünüyor bence hastaneye gitmeliyiz." Dediğinde hızla ayağa kalktım bu onu ürkütmüştü.
"Hastaneye falan gitmem iyiyim ben hadi seni eve bırakayım" dediğimde gözleri şaşkınlıkla doldu ama hemen kendini onu donduracak hislerden soyutladı. Gözlerinde birden oluşan arsız bir parıltı ilgimi çekmişti.
"Bence bugün benim hayatımı kurtardığın için sana teşekkür anlamında seni evimde ağırlamama izin ver." Dediğinde güldüm.
"Kıyafetim uygun değil ayrıca sende yorgunsun bende bugün az olay atlatmadın iyi bir uyku çek belki yarın." Dediğimde acıklı bir ifadeye bürünmeye çalıştı.
"Ares lütfen. Planım öyle bir şey ki ikimizin de yorgunluğuna iyi gelecek bir şey.Ayrıca kıyafet konusunu dert etme sana aldığım şeyleri hatırlıyor musun onlar hala ofisinde duruyor git onları giy ben senin arabanın yanında seni beklerim" dediğinde pes ettim ve hiç itiraz etmeden onaylayan kelimelerle ofisime geldim hızlı bir duş alıp vücudumu topraktan arındırdıktan sonra çıktım ve Eylül'ün en son birlikte alış-verişe çıktığımız zaman aldığı paketlere baktım. Nedense onlara bakmak aklıma gelmemişti ve Eylül bana onları zamanı gelince açacağımı söylemişti. Bir tövbe çekip poşettekileri çıkardım simsiyah bir kot pantolon ve gri şeritleri olan siyah bir gömlek üzerimde açıkçası oldukça şık görünüyordu. Benim günlük rengim maviden ne kadar uzak olsa da kendime yakıştırmıştım. Hemen bir paketi cebime atıp arabanın anahtarlarını da aldıktan sonra koşarak aşağıya indim. Otoparkta arabamı bulduğumda Eylül'ün çoktan geldiğini ve arabaya yaslanmış durduğunu gördüm. Üstündekileri değiştirmişti genelde pantolon kullanmasına rağmen o an üstünde bembeyaz tenine yakışır bir pudra rengi elbise vardı. Elbisesinin yakası gömlek yakası gibiydi ve ön kısmında beyaz düğmeleri vardı ince belini temsil eden ve ortaya çıkaran ince siyah kemeri dizine kadar çıkan çizmeleriyle uyum içerisindeydi elbisesinin kolları uzundu fakat eteği kalçalarının bir karış aşağısında son buluyordu. Tüm bedeni tüm elbisesi tam bir ahenk içindeydi ve sanki esen rüzgar onun etrafında dönüyordu otoparkın yanından geçen insanlar Eylül'e dönüp dönüp bakıyorlardı. Bağladığı kemerinin altından özensizce bacaklarına dökülen eteğinin etrafta esen rüzgârdan haberi yoktu sanki. Hızlı adımlarla arabamın yanına gidip kilidi açtım ve Eylül'ün yanına gidip hafif kaşlarım çatarak konuştum.
"Hava rüzgarlı ve soğuk bu elbiseyi giymen gereken bir plajda değiliz" dedikten sonra onun için arabanın kapısını açtım.
"Bu plaj elbisesi değil ki" arabaya binerken kırgın bir ses tonuyla konuştu. Onu kırdığımı düşünüp açıkçası telaşlandım bende şoför koltuğuna geçtim ve arabanın anahtarını yuvasına soktum. Ani bir hareketle camdan dışarı bakan Eylül'e döndüm.
"Sadece üşürsün diye söyledim." Dediğimde kısık sesle cevap verdi.
"Alışkınım ben bu elbiseyi hep giyerim çok sevdiğim bir elbise" dediğinde elimi onun elinin üstüne hafifçe koydum. Hemen kafasını çevirip parıltılı kocaman gözlerle baktı.
"Elbisene plaj elbisesi demek istemedim sadece üşürsün diye demiştim. Yoksa elbisen harika ve sende içinde harika görünüyorsun." Dediğimde yönünü iyice bana döndü.
"Gerçekten mi?" dediğinde yüzümü buruşturup rahatsız bir tonda cevap verdim.
"o sana dönüp dönüp bakan insanlardan fark etmedin mi?" dediğimde yüz ifademe gülüp tehlikeli, arsız bir sesle konuştu.
"İnsanların bana bakması seni rahatsız mı ediyor?" diye sorduğunda kaşlarımı çatıp yüzüne içine odaklandım oysa o sadece tek kaşını kaldırmış tehlikeli ifadesiyle bana bakıyordu. Dışarıdan bakanlar Eylül'ü içine kapanık,sessiz ve sıradan bir kız olduğunu düşünebilirdi ama öyle değildi. Sanırım onun gerçek kişiliğini ben biliyordum bu benim tanıdığım Eylül bana özeldi.
Artık sorusuna cevap vermem gerektiğini anlayıp sanki itiraf etmesi canımı yakıyormuş gibi kaşlarımı çattığım yüzümü buruşturduğum bir ifadeyle hızla cevap verdim.
"Evet ediyor" dedikten sonra hemen arabayı çalıştırıp otoparktan çıktım Eylül'se kafasını iki yana sallayıp gülüyordu.Onun gülmesini seviyordum ama bu imalı gülüşleri kaşlarımı çatmama neden oluyordu.
Kısa yolculuğumuz Eylül'ün rehberliğinde geçmişti ve onun tabiriyle ev benim tabirimle saray yavrusu bir malikaneye varmıştık. Açıkçası şaşkındım tamam Eylül'ün çok parası olduğunu biliyordum çünkü benimde çok vardı. Tüm başarılı savaşçıların olurdu ama bu biraz fazlaydı.
"Yani bu saray yavrusu senin evin" dedim arabadan inerken o da başını hafifçe önüne eğmiş saçlarını eliyle düzeltiyordu.
"Evet burası evim ve saray yavrusu falan değil. Abartma sadece biraz büyük" dediğinde alaycı bir kahkaha attım.
"Biraz değil baya büyük."
"Gereksiz büyük. Bir sürü sadece misafirler için olan bomboş odalar var. Birazdan göreceksin zaten." Dediğinde nezaketen sordum.
"Eylül biz böyle direk geldik ama ev ahalisi falan rahatsız olmasın." Dediğimde Eylül yanıma gelip gömleğimin yakasını düzeltti.
"Hayır zaten geleceğinden haberleri var. Üstelik sen rahatsız olunacak gibi de görünmüyorsun. Harikasın sakın heyecanlanma." Dedikten sonra yakamı bırakıp kolumdan tutarak yürümeye başladı.
"Neden heyecanlanayım ki?" dedim. Her zaman ruhumu okur gibi bakan gözlerini bu sefer benden kaçırınca inatla yüzüne baktım.
"Tamam heyecanlanma! Sen heyecanlanma zaten! Misafir dediğin heyecanlanır oğlum ondan dedim." Dediğinde kısa bir kahkaha attım. O da sıcak bir şekilde güldü kolumu ondan kurtarıp girmesi için öne doğru uzattım. Zenginler böyle yürürdü neticede. Kahverengi ahşap görünümlü eve baktıkça insan havaya girerdi zaten.
Evin kapısını çaldığımızda yüzüme sıcak bir tebessüm yerleştirdim. İçeri yüzümde bir gülüşle girip yılışık yada koca bir gülümsemeyle girip laubali olmak istemediğimden sadece sıcak bir tebessümle yetindim. İyi bir izlenim yaratmak istiyordum bu gece, Eylül benim yanımda ne kadar değerliyse ailesinin benim hakkımdaki düşüncesi de o kadar değerliydi.
Kapıyı siyah şık bir elbise giymiş otuzlarında bir kadın açtı. Koyu kestane saçları ve sıradan kahverengi gözleri vardı. Yüzündeyse kocaman bir gülümseme.
"Hoşgeldiniz!" neşeyle bizi karşıladığında bende hafifçe başımla selam verdim ve ona gülümsedim. Eylül beni içeri doğru çekeleyince ona ayak uydurdum.
"Teyze! Asıl sen hoş geldin geleceğini bilmiyordum" dedi Eylül. Teyzesi kollarını açıp sarılmasını bekleyince bende nazik hareketlerle kolumu Eylül'den kurtardım o da gidip onu bekleyen kolların arasına girdi. Onlar sarılırken bende evi inceledim. Dışarıdan kahverengi ağaç görünen evin içi de dışı gibi kasvetliydi. Kapıdan girişte karşımızda altın tonlarında bir duvar boyasıyla karşılaşmıştık. Duvarlarda imzalı tablolar vardı ama imzadan isim okunmuyordu. Teyzesinin kollarından sıyrılan Eylül yanımda yerini alırken güzel teyzesi bana zarif bir şekilde sağ elini toklaşmak için uzattı.
"Merhaba Sare adım. Eylül'ün en güzel ve en genç teyzesiyim." Dedikten sonra Eylül'le karşılıklı güldüler bende samimi bir şekilde gülerken sol elimle onun zarif elini tutup dudaklarıma doğru götürürken konuştum.
"Ares bende. Çok memnun oldum" dedikten sonra ıslaklık bırakmamaya özen göstererek kadının parmaklarının üstüne dudaklarımı bastırdım. Sadece tokalaşmak için elini uzattığından bu kıyak hareketim onu şaşırtmıştı. Yüzünde tuhaf bir gülümseme ve aydınlık bir şaşkınlık vardı.Elini bırakıp yavaşça doğruldum ve ellerimi önümde birleştirdim. Yanımda Eylül koluma girdi ona kaçamak bir bakış attığımda yüzünde hoş bir gurur ve yakıcı bir gülümseme olduğunu görünce içten içe sevinmiştim. Sare kendine geldiğinde bizi peşine takıp Amerikan mutfağı tarzında bir salona götürdü. Salon kesinlikle hol kadar kasvetli değildi. Yeşil ve krem tonlarında düzenlenmişti koltuklardan bazıları çam yeşili bazıları ise güzel tonda krem rengiydi. Bir kadın ve bir erkek yan yana ayakta mutfakta bir şeylere bakıyorlardı. Biz odaya girince tüm dikkatler bana çevrildi. Yüzümde eve girdiğim tebessümüm vardı. Kadında Sare gibi siyah ama onun kadar mini olmayan bir elbise giymişti. Kadının kızıl saçları upuzundu ve tek tarafa aldığı saçları sağ omzundan aşağıya dökülüyordu kadife kahvesi sıcacık gözleri vardı ve inanılmaz ihtişamlı bir güzellikteydi. Boyu yeterince uzundu ama topuklu giyerek iyice uzamayı tercih etmişti inanılmazda bir fiziği vardı. Adam ise uzun ve yapılıydı üzerindeki lacivert gömlek ve siyah pantolon tam onun üzerine oturmuştu. Kumral saçları arkaya doğru taranmıştı. Adam sağ kolunu kadının beline dolamıştı. Birlikte harika görünüyorlardı artı olarak inanılmaz sıcak ve asil duruyorlardı.
"Merhaba. Bizde sizi bekliyorduk." Dedi kadın. Eylül kocaman gözlerini bana çevirdi ve açıklayıcı bir tonda konuştu.
"Ares annem Nur ve babam Mert" dediğinde kadın elini öne doğru uzatınca çevik ama nazik bir hareketle elini kavrayıp parmaklarının üstüne dudaklarımı bastırdım. Bu hareketime Nur hanım sırıtıp dostça elimi sıktı. Bende elini bırakıp Mert beye döndüm o ise erkeksi bir tavırla sağ elini tokalaşmak için uzattı. İnsanlarla tokalaşmayı sevmezdim çünkü insanların hepsi sağak çıkardı. Bense solaktım bir an duraksayıp sağ elimi hafifçe kaldırıp onun eliyle birleştirdim. Yüzünde ciddi bir ifade vardı açıkçası beni sevmemiş olabileceğinden korktum ama Eylül imdadıma yetişti.
"Ares solak da baba" dediğinde adam dostça gülümseyip sol eliyle sol elimi tutup iki ellerimizi de anlaşma yaparcasına hızla aşağı yukarı salladı.
"O zaman böyle yaparız" dediğinde karşılıklı gülüştük.
Nihayet ellerimiz ayrıldığında Nur hanım kolunu kocasının beline doladı adamsa hemen kolunu kadının omzuna attı. Yüzlerindeki rahat ifade beni mutlu etmişti. Ama bu gülümseyen aile tablosunu görünce kendi ailem aklıma geldi. Bir hafta önce annem hapse girmişti babam evde dağıtıyor yada sabahtan akşama kadar arkadaşlarıyla geziyordu akşam ben eve gidince birkaç saat sigara içip dertleşiyorduk onun dışında geceleri de çıkıyordu. Nereye gidiyordu Tanrı bilir. İçimin bir makarna gibi burkulduğunu hissettim ama koluma giren Eylül'ün etkisiyle gülümsedim.
"Eylül hayatım istediğin tüm malzemeleri aldık hepsi dolapta. Ve hayatım, Arzu yukarıda, sizi rahatsız etmeyecektir. Benimle konuşmadı ama sanırım atölyede lütfen ablana göz kulak ol." Dedi Nur Hanım.
"Benden büyük olan o onun bana göz kulak oluyor olması gerekir." Diye homurdandı Eylül. Nur Hanım ise tezgahta duran siyah el çantasını alıp destek verircesine Eylül'ün omzunu okşayıp tek kelime etmeden çıktı. Aslında suskunluğu ne kadarda çok şey anlatmıştı. Kadının ardından Sare bana bir bakış atıp odadan çıktı. Mert Bey gelip Eylül'ün omuzlarından tutarak saçlarının üstünü öptü.
"Bugün ayrı bir harika görünüyorsun canım" dedikten sonra o da odayı terk etti ve kapının açılıp kapanma sesini duyduk. Kapı kapanırken Eylül gözlerini hafifçe kapatıp açmıştı kolunu tutup onun yüzüne baktım.
"Arzu kim?" dediğimde Eylül acı acı güldü.
"Benden bir yaş büyük olan ablam. Kendisi sana vurgun" diyince kulaklarım tilki kulağı misali dikildi.
"Anlamadım?" dediğimde bir kez daha gülüp dolaptan malzemeler çıkarmaya başladı.
"Arzu Beylioğlu? Hiç adını duymadın mı? Kendisi senin sınıfında." Dediğinde bir anı beynimin içine doğru aktı.
"Annemin hapse atıldığı gün yolumu kesmişti." Dedim aklıma gelen hatırayla. Eylül çıkardığı malzemelerden gözlerini kaldırıp bana baktı.
"Ciddi misin?" dediğinde kafamı salladım.
"Ama bana tanışmak istediğini söyledi öyle bir şey düşünmemiştim." Dediğimde Eylül içtenlikle güldü.
"Zaten öyle bir şey değil Ares. Sadece dış güzelliğe ve konuma bakan biridir kendisi. Senin savaşçı olman ve yakışıklı olman ilgisini çekmişti. Zaten seni ona ben gösterdim!" Eylül birden hiddetlenince tezgahın diğer tarafına onun karşısına geçtim.
"Nasıl sen gösterdin?" dedim
"İşte her kız öyle çocukları ablasına gösterir! Bende gösterdim sana taktı! Aslında ilk ben görmüştüm şimdide seninle göreve gidiyoruz ve sen ve ben... birlikte takılıyoruz işte o da buna deliriyor. Üstelik güzel sanatlar sınavını kazanamadı! Olay bu!" dediğinde ablasına olan hiddeti beni güldürmüştü çünkü komik görünüyordu. Zaten büyük olan gözlerini sanki daha ne kadar büyüyebilir diye denemek için kocaman açıyor ve dolgun ela gözlerle ruhuma bakıyordu.
"Yani sonuç olarak seni eve getiren ben oldum" dedi. Kaşlarımı çattım.
"Bir hedef olduğumu öğrenmek acı verdi" dediğimde gözleri yakınır gibi baktı.
"Ares! Hayır öyle bir şey kastetmedim..." dediğinde beni ciddiye aldığı için gülüp ona doğru yaklaştım. Kafamı hafifçe yana eğdim. Biraz daha yaklaşmam onu öpmem için yeterliydi. Ama birden Eylül geri doğru irkilince bende geri çekildim. Biraz utanmıştım kafamı eğip malzemelere baktım Eylül de konuşmasına hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
"Evet Ares sana yemek yapacağım ve sende yiyeceksin kötü olsa bile" dediğinde güldüm. Ondan sonraki bir saat Eylül'ün enfes yemeğini yapması ve benim kıtlıktan çıkmış gibi yememle geçti. Eli o kadar lezzetliydi ki püf noktayı sorduğumda kendi baharatını karıştırdığını söylemişti. Eylül beni yine giriş katta kocaman bir televizyonun olduğu bir odaya götürdü.
"Burası da benim tüm zamanımı öldürdüğüm yer. Ben düşündüm ki birlikte film izleriz. O yüzden sen burada takıl ben beş dakikada gelirim." Dedi.
"Ne izleyeceğiz?" diye sorduğumda bana kafamda kurt kulağı çıkmış gibi baktı.
"Sherlock Holmes serisinin ikinci filmini tabi ki. Hatırlarsan bana AVM de verilmiş bir sözün vardı." Dediğinde kafamla onayladım o yakıcı bir gülümsemeyle odadan çıkarken televizyonu açıp gezindim. Daha sonra bari boş boş oturmayayım diye dvd lerin bulunduğu kutunun içinde izleyeceğimiz filmi arayıp buldum ve makineye taktım. Beş dakika sonra Eylül bir tepsinin üzerinde büyük bir patlamış mısır kabı ve iki kokteyl ile döndü. Ona mutlulukla karışık bir şaşırmışlıkla baktım. O da bana gülümseyip tek omzunu kaldırarak
"Kendim yaptım" dedi. Filmi başlatmadan önce televizyonun karşısındaki dar ikili koltuğun bir kenarına kuruldum Eylül de önümdeki sehpayı işaret etti.
"Ayaklarını uzat" öyle ciddi bir ifadeyle söylemişti ki direk uzattım. Eylül yanıma oturup sehpaya uzattığım ayaklarımın üzerine bacaklarını koyunca alaycı bir ifadeyle ona baktım. Omuz silkti.
"Böyle rahat ediyorum." Dediğinde kafamı sallayıp filmi başlattım. Zaten son derece mükemmel olan filmi izledik Eylül Adler*in öldüğü yerde neredeyse ağlıyordu. Filmi izlemenin amacı bu değil mi zaten diye bende kolumu Eylül'ün omzuna attım o da yüzünü koluma bastırıp ağıt yaktı.
Film tamamen bittiğindeki halimiz dolu gelmiş ama boşalmış iki kadeh ve bir kap. Ayrıca durduğumuz pozisyon çok tuhaf ama güzeldi. Eylül ve ben ikili koltukta yan yana oturuyorduk ben sağ çaprazımdaki sehpaya ayaklarımı uzatmıştım ve sağ kolumu Eylül'ün omzuna atmıştım. Eylül de bacaklarını benim bacaklarımın üstüne atmıştı. Tüm film boyunca kokusunu içime çekmiştim. Kokusu o kadar özel ve nadir bir kokuydu ki. Güzel bir kumsala gidip yüzünü denize döndüğünde tüm hücrelerinde tüm duyularında hissettiğin bir deniz meltemiydi kokusu.
Filmin sonunu Eylül duygusuzlukla karşıladığında beni bir kez daha şaşırtmış oldu. Duruşumuzu bozmak istemiyordum ama gitmem gerekiyordu. Yüzümü Eylül'e çevirdim. O da bana döndü.
"Artık gitmem gerek" dediğimde kafasını sallayıp bacaklarını üstümden çekti. İkimiz de ayağa kalktık.
"Hadi gel sana evi gezdireyim hem bacakların açılır" dediğinde güzel güzel gözleri karşısında el mahkum kabul ettim. Bir süre alt katı gezdik. Alt katta koca bir salon,bizim film izlediğimiz oda,yemek yediğimiz mutfak ve kitaplıklar vardı. Edebi romanlarla dolu rafa sadece göz gezdirmekle yetindim genel olarak bu tür romanlar okumazdım. Gezerken fark ettiğim bir başka şey her yerin Nur Hanımın parfümü koktuğuydu. O güzellikte bir kadının bakımsız olduğunu söylemekte ayrı bir aptallık olurdu.
Daha sonra sıcak renklerin aydınlattığı salonun kenarından yukarı doğru çıkan koyu kahverengi ahşap merdivenlere yöneldik. Fark ettiğim diğer şey evin mimarisi çok farklıydı. Merdivenleri çıkarken Eylül bir yandan konuşuyordu. Ben çok konuşkan biriydim ama o beni bile susturuyordu. Yine kocaman gözlerini açmış bana heyecanla bir şeyler anlatıyordu sonunda sustuğunda uzun merdivenler bitmişti. Merdivenlerin başında dururken anlık bir kararla onun elini tuttum bir anda şaşırsa da bana tehlikeli gülüşlerinden birini bahşetti ve elimi sıktı. Parmaklarımız kenetlenirken merdivenin ulaştığı holde yürümeye devam ettik. Karşı karşıya kaldığımız hol tüm odaların kapısına tanıklık ediyordu. Eylül beni bir kapının önüne çekelediğinde uyum sağladım ve o tam kapıyı açacakken yan kapıdan biri gürültüyle hole girdi. İkimizde o kişiye dönerken kapıdan çıkan kız gözlerini benim üzerimde sabitlemişti. Eylül'den daha kısa , biraz daha topluydu ve kocaman ela gözlerin yerinde yeşil gözler vardı. Alışkınlık olduğum ela gözler yerine kızıl kumral saçların altında yeşil gözleri görmek garip hissettirmişti. Çakma Eylül gibiydi. Eylül'ün elimi sıktığını hissedince bende onun elini sıktım.
"Oo Ares gelmiş. Hatta Eylül onu odaya atmaya karar bile vermiş." Diyip güldüğünde soğukkanlılığımı koruyarak sol elimi öne doğru uzattım.
"Ares. Sende Arzu'sun sanırım" diyerek büyük bir riske girdim. Bu koca evin bir yerlerinden her an bir Allah'ın kulu çıkabilirdi. Ama kızın üzerindeki bej rengi mini elbise ve sol göğüs kısmındaki abartılı siyah gül onun ev sahiplerinden biri yapıyordu.
Kız tek kaşını havaya kaldırıp sol elini elimle buruşturdu. Elini dudaklarıma götürmedim yaptığım tek kibar hareket öne doğru hafifçe eğilerek gülümsemem olmuştu. Kızın yeşil gözleri önce Eylül ve benim kenetlenmiş ellerimize oradan Eylül'e döndü. Şeffaf gibi duran pek belli olmayan yeşil gözlerinde bir ateş vardı. Eylül ise kıza sırtı dimdik ve asil bir edayla bakıyordu. Arzu'dan elimi çektim.
"Ben dışarı çıkıyorum." Dedi Eylül'e doğru "Annemler gelince onlara da söylersin."
"Hayır annemi ara kendin söyle ben haberci baykuşu değilim üstelik daha sonra izin vermişim gibi bende uyarı yiyorum." Eylül soğukkanlılıkla bunu söylemişti ama sesi oldukça sert ve uyarı doluydu. Bu tavırları Arzu'nun canını sıkmıştı.
"Seninle mi uğraşacağım bücür. Sen bana izin verecek yaştasın sanki. Ablanım ben senin biraz saygı senin yüzünden sinir hastası oldum." Dediğinde Eylül'ün yüzü düştü. Eylül sesini çıkartmayınca Arzu, topuklu ayakkabılarının çıkardığı gürültüler eşliğinde merdivenlerden inmeye başladı. Kafamı hafifçe öne doğru eğdim. Birden evin giriş kapısının açıldığını duyduk. Eylül hızla merdivenlere yönelince bende onu takip ettim ve merdivenlerden indik. Sıcak renklerle sarmalanmış salona girdiğimizde gelenlerin Nur Hanım, Mert Bey ve Sare olduğunu gördük. Arzu da dışarı çıkmak için indiği salondan yolu kesildiği için amacına ulaşamamıştı.
Nur Hanım serçe kaşlarını çatmış elinde taşıdığı çantasını kolunun altına sıkıştırmıştı ve zarif uzun beyaz parmakları gevşekçe tuttuğu ince belinde ritim tutuyordu. Kahverengi gözlerini dikmiş Arzu'ya bakıyordu. Aslında odada bulunan herkes Arzu'ya bakıyordu. Nur Hanım sabırsız bir sesle sordu.
"Arzu sana diyorum kızım, cevap versene" dediğinde Arzu dik dik annesine bakmakla yetindi. Daha sonra konuşan Mert Bey'in sesi Nur Hanım'a göre daha yumuşaktı.
"kızım nereye böyle akşam vakti tek başına?"
"Dışarıya. Bir yerlere eğlenmeye gideceğim işte ne var?" dediğinde tüm aile kaşlarını çattı.
"Yok artık. Asla öyle bir şey olamaz" diye çıkıştı Nur Hanım "Olmaz Mert akşam akşam tek başına, ya başına bir iş gelirse ya ona bir şey yaparlarsa" dediğinde Mert Bey elini karısının koluna koyup bir şeyler mırıldandı ben bir şey anlamamıştım ama görünüşe göre kadın anlamıştı. Daha sakin bir sesle devam etti.
"Hayır kızım gidemezsin hava kararmak üzere bu vakitte dışarı çıkmak için izin istemen bile yanlış daha yeni bir genç kız katledildi. Dışarıda ne tür pislikler var izin vererek seni onların önüne atamam. Özgecan gibi bu dünyadan gitmene müsaade edemem." Dedi. Haklıydı bir kızın tek başına gece dışarı çıkması bu devirde imkansızdı. Bu dünyada kızlar özgür değildi.
"Taksiyle değil arabayla giderim, hem yalnız olmam gideceğim yerde tanıdıklarım var benim" dediğinde Nur Hanım elini kaldırıp kafasının üstüne koydu. Kadın delirmek üzereydi aslında bende mekanı terk etsem iyi olacaktı.
"Hayır Arzu tek çıkamazsın. O kadar dışarı çıkmak istiyordun madem bizimle davete gelecektin. Üzgünüm canım yarın bütün arkadaşlarını topla onlarla çık ama bu gece olmaz" dedi Mert Bey. Aslında evde otorite sahibi olanın Nur Hanım gibi gözüküyordu ama sanırım sadece gözüküyordu. Mert Bey'in sesi itiraz götürmez bir tondaydı. Ama Arzu olayı büyütmeyi tercih etti.
"Çok sevgili kızınız istese seve seve verirdiniz. Zaten ben olay çıkarmasam hanımefendi sevgilisini odasına atmak üzereydi." Diye bağırdı. Bende Eylül de şok olmuştuk birden tüm dikkatler bize ardından kenetlenmiş ellerimize toplandı. Hafif utandığımı hissettim elimi biraz gevşettim ama aksine Eylül elimi sıktı.
"Hayır benim öyle bir niyetim yoktu." Diye açıklama ihtiyacı hissettim. Mert Bey'in beni anlayacağını umuyordum. Adam ise bıkmış bir tavırla gözlerini kapatıp derin nefesler almaya başladı. Sanırım sabır diliyordu.
"Eylül Hanım merkeze diye çıkıp sevgilisiyle oynaşsın, gece onu eve çağırsın, okulunu önemsemesin, sınavlardan kalınca tepki görmesin sorun yok! Çünkü o Arzu değil!" Arzu gözleri dolu dolu olmuş bir şekilde yüksek sesle konuşuyordu sesi büyük salonun her bir köşesine dağılıyordu. Arzu konunun ucunu bana dokundurduğu halde konu benimle alakalı değildi. Bir aile kavgasında davetsiz misafir olmuştum. Yanımda duran Eylül'e baktım. Bıkmış bir ifadeyle duruyordu Arzu her zaman evde böyle terör estiriyor olmalıydı. Tüm vücudumla Eylül'e döndüm. Diğer bireylerin duyacağını bile bile Eylül'e doğru konuştum.
"Bu sizin aile meseleleriniz kulak kabartıyor gibi görünmek istemem. Sonuçta özel meseleleriniz. Ben çıkayım" dediğinde Eylül elimi serçe sıkıp kaşlarını çattı tebessüm ettim. "Dışarda bekleyeceğim" dedikten sonra diğerlerine hafif bir baş selamı verip salondan çıktım. Tam salon kapısından çıktığım sırada Mert Bey'in sesini duydum.
"Misafiri de rahatsız edip kaçırdın" bu cümle beni gülümsetirken kapıyı arkamdan kapattım. Eylül ayının yağmur kokulu ve nahoş havası yüzüme vurdu. Temiz havayı içime çektim. Eylül ile aynı mahallede oturduğumuzdan denizin kokusu buradan duyuluyordu. Eylül'ün evi etrafında kendi gibi büyük evler barındıran bir evdi. Etrafında bir çok ev vardı tam yolun önünde gökyüzüne uzanan evin her tarafı ışıklandırılmış gündüz gibi parlıyordu. Aslında hava henüz kararmamıştı güneş batmıştı ama yerini güzel bir koyu maviye bırakmıştı. Etraftaki evler ve yol da çok güzel aydınlatılmıştı.
Benimse tüm mahallenin çıkışındaydı. Evimin arkası olduğu gibi ormandı kısa bir patikayı takip ettiğinizde karşınıza büyük ağaçların kapattığı ve yanınızda deniz eşliğinde ilerlediğiniz bir koruluk çıkardı. O güzel koruluğun sonunda da büyük bir çınar ağacı vardı o görkemli ağacın karşısındaysa deniz. Hayatımda gördüğüm en dinlendirici manzaraydı.
Ben her zaman o korulukta antrenman yapardım. Elimde mızrağım saatlerce orada denize karşı çalışırdım. Gülümsedim. Aklıma eskiden babamla o korulukta yaptığımız düellolar gelmişti saatler sonra yorulup çınar ağacının gölgesinde içtiğimiz sigaralar...
Bir anda cebimde bana varlığını hissettiren paketi çıkarıp içinden bir sigara aldım. Arka cebime attığım kibrit kutusunu elime alıp dudaklarıma yerleştirdiğim sigarayı yaktım. Güzel anıların etrafımda oluşturduğu beyaz bulutlarla gülümserken aynı zamanda aile terörünün bitmesini bekliyordum.
Bilmem kaçıncı sigaramda kapı hızla açıldı. Dışarı çıkan bitap hale gelmiş, topuz yaptığı saçlarını açmaya çalışan bir adet Eylül'dü. Saçlarını açtıktan sonra sinirle karıştırıp bağırarak konuştu.
"Buradan gidebilir miyiz artık?" dediğinde bende sahtece bağırdım.
"Tabiki gidebiliriz" dedikten sonra kumandayla arabanın kapılarını açtım Eylül aceleyle yolcu koltuğuna oturdu bende sürücü koltuğunun kapısını açtım ama içeri girmeden önce sigaramdan bir nefes daha almaya çalıştım Eylül gene bağırdı.
"Artık bırak şunu zaten yeterince içiyorsun!" dediğinde sinirlerinin yönü olmamak için hemen elimdeki sigarayı yere attım. Hızla koltuğa kurulup arabayı çalıştırdım. Eylül hırsla kendi kendine konuşuyordu.
"En iyi şeyler bana alınmış, bana ondan daha iyi davranılmış, o savaşçı olmamış ben olmuşum, o hor görülmüş ben el üstünde tutulmuşum, o acılar çekmiş ben bihabermişim! Hepsi saçmalık! Değil mi?!" bir anda top bana dönünce hızla ona hak verdiğim.
"Kesinlikle. Zaten senin annen ve baban öyle insanlar değil." Dediğimde hak verme sırası ondaydı.
"Kesinlikle!" dedi. Ona döndüm.
"Biraz sakinleş artık. Seni çok güzel bir yere götürüyorum." Dedim hafif bir tebessümle. Eylül de saçlarını karıştırırken kafasını olumlu yönde salladı.
"Gülümse artık" diye sertçe uyardım onu. Bu onu güldürdüğünde gülüşü her zamanki tehlikesinden biraz daha fazlaydı.
"Vazgeçtim gülümseme" dediğimde biraz daha gülerek baktı.
"Neden?" diye sorduğunda ona karşı her zamanki gibi dürüst olmaya karar verdim ve koruluğa girdiğimiz için arabayı durdurdum. Açıklama yapmadan önce atmosferi yakalamak istiyordum.
"Gerisini yürüyeceğiz." Dediğimde ne zaman bağladığını bile fark etmediğim kemerini çözüp aşağı indi bende hemen inip onun tarafına gittim. Dışarı çıktığında koruluk dikkatini yeni çekmişti kafasını kaldırmış gökyüzünü görmemizi engelleyen ulu ağaçlara bakarken boynu tamamen gözler önündeydi. Kafasını aşağı indirmeden sessizce sordu.
"Neden öyle söyledin ki? Neden gülümsemeyeyim yani?" diye sorduğunda gözleri bir an inip bana baktı ama yine kafasını yukarı kaldırıp ağaçları incelemeye başladı. Eylül ayının buralarda sert geçtiğini herkes bilirdi. Ulu ağaçların kapattığı korulukta yerler tamamen kuru yapraklarla doluydu. Eylül'e doğru attığım her adıma bir çıtırtı eşlik ediyordu. Gidip belini iki elimle tuttum.
"Çünkü gülüşünü gören herkes bir anda senden hoşlanmaya başlayabilir, aşık olabilir en kötüsü bağlanabilir. Çünkü gülüşün çok güzel" dedikten sonra uzun boynunda rastgele bir noktaya dudaklarımı bastırıp öptüm. Derin bir nefes alıp verdi. Ben kokusunu içime çekerken sessizce konuştu.
"Sana bir şey anlatmak istiyorum." Dediğinde hafifçe geri çekildim yüzünü bana döndü gözlerinin rengi çok güzel görünüyordu.
"İlk tanıştığımızda da, okulun tuvaletinde karşılaştığımızda da" konuşmanın bu kısmında ben kafamı öne eğdim ama Eylül yüzümü tutup kaldırdı ve yine ruhuma bakar gibi gözlerime baktı.
"Daha sonra ilk resmi tanışmamızda da hep bana aynı soruyu sormaya çalıştın. Ben her adım Eylül dediğimde Eylül ayında doğup doğmadığımı sordun olumsuz cevap verince de adımın anlamsız olduğunu söyledin" dediğinde gözlerimi ela gözlerden ayırmadan güldüm.
"Ama adım anlamsız değil çünkü ben burada bu şehirde doğdum ama ailem ben doğduktan sonra okyanusun ötesinde bir ülkeye yerleşmiş. Annemde babam da buralı ve burayı hep çok severler özellikle bu şehrin son baharını. Ben bu şehre sadece bir buçuk yıl önce geldim ama bu şehrin anlamını yüklenmiş bir ad taşıyorum. Annemde babamda ela gözlü değil ama ben ela gözlüyüm ve bu şehirde Eylül ayındaki yaprakların rengidir ela. Bu şehrin rengi benliği bütünlüğü bana işlemiş ve yıllar önce imkansız görülen bu şehre geri dönme hayali gerçek oldu. Belki de bu şehir benim kaderimdir." Dedikten sonra kafasını göğsüme yasladı ellerini tuttum.
"Belki hakkımda bir kehanet falan vardır. Kehanetler gerçek mi Ares?" diye sordu.
"Belkide. Melekler gerçeksen onlar neden gerçek olmasın" dedikten sonra kokusunu içime çekip başını öptüm. Geri çekilip gülümseyerek geri geri yürümeye başladım.
"Sen asıl bombayı gör" dediğimde güldü. Bir süre yürüdük Eylül sağ koluma sarılmış yanımda etrafı hayranlıkla inceliyordu. Büyük çınar ağacının altına geldiğimizde yere oturduk Eylül'ün üzerinde hala pudra rengi elbisesi vardı ve hiç kirlenmesinden korkmuyordu. Yanıma oturunca bacaklarını bacaklarımın üstüne attı ve başını omzuma yasladı bende kolumu onun omzuna doladım. Etrafta kimse yoktu zaten burada kimse olmazdı. Bir süre konuşup güldükten sonra birden Eylül'ün telefonu çaldı. Melodisi çok güzel bir parçaydı.
"Kimdi?" diye sorduğumda kafasını salladı.
"Önemsiz" dediğinde ona karşı duyduğum sonsuz güven eşliğinde kolumun altındaki huzuru hissetmeye devam ettim.
"Çok güzel bir şarkı. Melodin yani" dediğimde Eylül bana bakıp sırıttı ve ayağa kalktı.
"O zaman bana bu dansı lütfedin beyefendi" dediğinde alaycı bir ifade takındım.
"Eylül sadece oturup huzuru tatsak olmaz mı?" dediğimde Eylül kaşlarını çattı.
"Olmaz. Dans edemiyorsan korkma ben sana öğretirim." Dediğinde kahkaha atıp ayağa kalktım. Profesyonel olmasam da dans edebilirdim. Bizimde dans etmeyi bilen bir babamız vardı sonuçta.
Telefonundan şarkıyı açtığında beline sarıldım ve elimi uzattım Eylül benim elime nazaran daha kibar ve çok daha beyaz elini baş parmağıma sardı ve diğer kolunu omzuma koydu. Aslında dans eden ben değildim oydu ben sadece ona eşlik ediyordum çünkü gerçekten figürmüş adımmış hiç anlamazdım. Bir süre ileri geri dans ettik birkaç defa Eylül'ü döndürdüm. Bu kadarı yetmişti zaten bunda bile yorulmuştum. Şarkıyı üçüncü tekrarında durdurduğumda birden Eylül boynuma atladı. Ona kahkahalarım eşliğinde sıkıca sarıldım. Ayrıldığımızda tekrar el ele yürüdük ve arabaya gittik. Arabayı çalıştırdığımda Eylül heyecanla bana döndü.
"Ares sana kimseye göstermediğim bir şey göstereceğim" dediğinde birden ona döndüm.
"Tövbe." Dediğimde hızla kafama vurdu.
"Ares! Amma fesatsın" dediğinde kahkahalarım arasında kesik kesik konuştum.
"Tamam tamam özür dilerim" dediğimde evinin arka bahçesini tarif etti hızla arabayı oraya sürdüm. Arka bahçeye girdiğimizde Eylül işaret parmağını dudaklarına götürdü. Bende olabildiğince sessizce arka bahçede onu takip ettim. Evin altına doğru siyah demir bir kapı vardı. Eylül kapının yanında son derece ağır görünen bir kayayı kenarı ittiğinde gördüğümle şok olmuştum. Resmen doldurma bir taştı ama kimsenin aklına onu oynatmak gelmezdi. Eylül taşın altındaki anahtarı çıkarıp kapıyı açarak içeri girdi. Bende onu takip ettiğimde içerisi raflardan oluşan ve raflarda üzerleri yazılı kavanozlar bulunan bir yerdi.
"Bugün sana yaptığım yemekteki lezzetin sırrını sormuştun cevaben kendi baharatımı yaptığımı söylemiştim. İşte yaptığım yer. Ve iste benim sihrim." Derken elinde büyük bir kavanozla çıkageldi. Kapağını açtı ve bana kocaman gözlerinden geçen bir heyecanla baktı.
"kokusu çok güzeldir üstelik sadece baharat tatlandırması değil içindekiler yemeğe özünü de veren şeyler. Kokla içinde neler olduğunu bilebilecek misin bakalım" diye iddali bir şekilde konuşunca kavanoza doğru eğildim bu Eylül ve benim yüzlerimiz arasındaki mesafeyi azaltmıştı.
"Kapa gözlerini daha kolay olur" dediğini yapıp güzel kokuyu içime çektim.
"Bunda nane var ayrıca defneyaprağı, tuz ve melisa..." dedim.
"Melisa kim?" Eylül'ün şakasına gülmeden cevap verdim.
"Bu tarz benim deki yok mu o" dediğimde yine hafifçe kafama vurdu.
"Ares kötü şakanın üstüne kötü şaka yapma" dediğinde gözlerimi açıp gülmeye başladım tepkisine rağmen o da gülüyordu. Hatta haddinden fazla güzel gülüyordu. Birden Eylül'ün elinden kavanozu alıp yan taraftaki masaya koydum ve Eylül'e doğru sokuldum. Ellerimi belinin iki yanına yerleştirdim benden az da olsa kısa olduğu için kafamı hafif eğdim. Zaten o da parmaklarının ucunda yükselerek bana yardımcı olmuştu. Mutfaktaki geri çekilişinin nedenini merak ettim ama o an o kadar baş döndürücü bir andı ki bunu düşünemedim.
Eylül'ün meltem kokan saçları baş döndürmeye yeterdi. Sıcak nefesi dudaklarımın üstünde hissedildiğinde biraz daha eğilip dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Bu öyle güzel gelen bir andı ki. Sanki yer yüzü ayaklarımın altından çekilmiş gibi. Sanki dünyada tek ikimiz varmışız ve en önemli şey buymuş gibi hissediyordum. Geri çekildiğimde ikimizde nefes nefeseydik ve gözlerimiz kapalıydı. Gözlerimi aralayıp Eylül'ü alnından öptüm.
"Hadi eve gir artık" dediğimde kafasını iki yana salladı.
"Giremem annemlere teyzemde kalacağımı söyledim" dedi. Sesi yarı kısık ve titrek çıkmıştı. O an ikimiz de heyecanlıydık. Ama büyük bir adımdı hissediyordum. Teyzesine gitmek üzere Eylül'ün sığınağından çıktık ve arabaya bindik. Tarif üzerine teyzesine doğru ilerlerken Eylül'ün telefonu çaldı. Ona baktığımda telefona bakan ela gözlerde bir şimşek çaktığını gördüm.
"Arzu arıyor. Bide beni arıyor hangi yüzle arıyorsa" dedi sinirle ve aramayı reddetti. Sinirlenince neler söylüyordu haberi bile yoktu.
"Anneme de laf etti bu sefer neymiş kötü bir anneymiş. Yanımızda olduğuna dua etsin misal senin annen hapist..." cümlesini tamamlayamadan sustu. Bende ani bir şekilde arabayı durdurdum el frenini çekerken konuştum
"Yeter artık Eylül" dedikten sonra arka koltuktan montumu alıp arabadan indim. Ben montu üstüme geçirirken Eylül arabadan inmişti. Tam arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ki Eylül konuştu.
"Ares! Gerçekten çok üzgünüm seni üzmek istemedim ağzımdan kaçtı çok özür dilerim bana kızma" dediğinde ona sinirle döndüm.
"Konu senin söylediğin şey değil Eylül! Aksine söylediğin doğru ama bunu bir başkası söyleseydi eğer hemen kavga çıkartırdım yada kırılırdım üzülürdüm. Sorun şu senin ağzından çıkan bana yaptığın hiçbir şeyin beni ne kızdırdığı ne üzdüğü bu iyi değil. Daha önce ben böyle bir şey görmedim sen ne söylersen haklısın gözümde ve git gide varlığına alışıyorum. Daha bir ay bile olmadı çok erken vakitler için çok fazla duygular besliyorum ve artık durması gerek" dediğimde Eylül kırılmış gibiydi.
"Bir ay bile olmadı mı? Ares biz tanışalı ben seni tanıyalı ve sana aşık olalı bir buçuk yıl oluyor. Bu şehre geldiğimin ertesi günü seni markette gördüm ve biz tanıştık. Ondan sonraki hafta okulda tanıştık. Daha sonra senin hatırlamadığın birçok kez tanıştık ve ben sabırla sana bir buçuk yıl kendimi tanıttım ve ne biliyor musun? Artık seni istiyorum sen tam beni beklediğim gibi öpmüşken bana bu kadar alışmış olduğuna pişman olarak çekip gitmeni istemiyorum" yanıma doğru birkaç adım daha attı. "Artık hep beraber olalım istiyorum Ares. Bizi birbirimize bu kadar çabuk bağlayan şey ortak noktalarımız bundan yabancılaştıracak bir şey yok." Dediğinde o kulağıma yine haklı gelmişti.
"Tamam git teyzene düşüneceğim" diyip şapkamı kafama geçirdim ellerimi montumun cebine sokup yürümeye başladım alacakaranlık sokakta yürürken Eylül arkamdan seslendi.
"Beni burada yalnız mı bırakacaksın" dediğinde arkamı dönüp bende ona bağırdım.
"Yalnız sayılmazsın arabayı sana bıraktım" dedikten sonra evime doğru yürüdüm eve geldiğimde babam televizyon izliyordu. Yorgun olduğumu söyleyip odama çıktım ve yattığım gibi uyudum
Sabah kalktığımda gün çoktan doğmuştu. Dişlerimi fırçalarken Eylül'den gelen toplantı mesajını alınca daha seri davranıp bir taksi çağırarak merkeze gittim. Otopark tarafından girdiğimde arabamın orada olmadığını gördüm Eylül henüz gelmemiş diye köşede sigara içerek beklemeye başladım ve arabam otoparka giriş yaptığında sigaramı söndürdüm. Hızla ilerlerken Eylül'ün benim her gün park ettiğim yere park etmesi beni gülümsetmişti. Sürücü koltuğunun camından içeri baktığımda sol eliyle yüzünü kapatan bir adet Eylül gördüm. Camı tıklattığımda irkildi ve yorgun ela gözlerini bana çevirdiğinde gözlerinden bir ışıltı geçti dışarı çıktığında bana izin bile vermeden direk konuşmaya başladı.
"Ares lütfen iki yıldır düşlediğim zamanlar gelmişken beni böyle üç çocukla ortada bırakır gibi bırakamazsın" dediğinde gülümsedim.
"Hani bir buçuk yıldı" diye sorduğumda kaşlarını çattı
"Ha bir buçuk ha iki aynı şey Birine alışmak ve onun yanında olduğunu görmek o kadar da kötü değildir" dediğinde gülümsemem büyüdü. Oda güldükten sonra kollarını boynuma dolayıp beni öptü. O kadar ani olmuştu ki şaşırmıştım ama kısa öpücüğünden sonra alnımı alnına dayayıp fısıldadım.
"Her sabah beni böyle karşılarsan alışmam çok da zor olmayacaktır" diyip güldüğümde kafama bir darbe yedim. Elimi onun eline kenetlerken tekrar yürüyüp merkeze girdik. Toplantı laboratuvarda olduğundan hızlı adımlarla ilerleyip içeri girdik. Herkes hazırdı sadece başkan yoktu.
"Toplantıyı neden düzenledik. Alana geri dönmeyecek miyiz yoksa?" diye sorduğumda Eylül 'keşke' diye fısıldadı. Zaten o gitmeyecekti. Buna izin vermezdim.
"Bilmiyorum" dedi Karaca. Kafamı sallayıp ona güldüm o da bana her zaman ki alaycı gülümsemesi ve ihtişamlı güzelliğiyle baktı. Kafam Çağrı'ya döndü o hiç ortamla alakasız etrafa bakıyordu. Tek kelime etmedim. Sonuç olarak o buradaydı.
"Merhaba gençler. Başkan geldi" dedi başkan içeri girerken bu adamda başkan oldum diye övünmeden duramıyordu. Aslında başkanlık benim hakkımdı biliyordum.
"Evet yine alana ineceksiniz diye size birkaç yeni hedef belirledim. Bitkiyi bulduk inceledik. Doğru yerdeyiz ve kanıtlar elimizde tek sıkıntı virüsü bulmakta. Virüsü bulduğumuz an iş biter. Virüs artık bomba halinde değil ama ne halde ve onu insanlara nasıl yayacak bilmiyoruz bu yüzden onu bulmalıyız." Başkan konuşurken laboratuvarın kapısına biri geldi.
"Erkan hadi acele et seni bekliyorlar" diye başkanı çağırdı ismiyle hitap ettiğine göre arkadaşıydı.
"Virüsün onlarda olduğunu biliyoruz. Zararlı bitki elimizde onları konseye teslim etsek ya" dedi Karaca Erkan başını iki yana salladı.
"Üzgünüm ama virüsü bulmak şart"
"Asıl sorulacak soru virüsü kimin yaptığı?" diye sordu Çağrı Başkan Erkan tuhaf bir tavırla cevap verdi.
"Eğer o her kimse çok zeki olduğundan eminim her neyse hoş çakalın" diyip odadan çıktı. Kaşlarımı çattım.
"Gerçekten artık bir bomba halinde de değil ve bir virüsü bu kadar uzun süre gaz halinde de tutamazlar. Peki nasıl yayacak virüsü bir tarım şirketi?" diye sordu Eylül beyin fırtınası zamanıydı herkesin kafasında yap-bozlar kuruluyor parçalanıyor veya çarklar dönüyordu. Halbuki sonuç gözler önündeydi ve ben dile getirdim.
"Portakallarla" dediğimde herkes bana baktı. "Ben kamyonla portakalları taşırken fark ettim. Normalde her tarım şirketi portakalları toplar ve en fazla bir gün bekletip portakalları satar. Ama o fabrikada tüm portakallar arka tarafa gidiyor ve oraya kimse girip çıkmıyor. İlk başta umursamamıştım ama şimdi anlıyorum. Virüsü portakallara enjekte ediyor. Bu şehirde en çok satılan meyve portakal bu yüzden tarım şirketi bu sene sadece portakal üretiyor. Hastalıklı hem de." Dediğimde herkes şok olmuştu. Emek emek günlerce topladığımız portakallar insanlara ölüm yayacaktı.
"peki virüsü kim yaptı?" diye Çağrı'nın sorusunu tekrarladı Karaca. Bu sefer buna cevap veren ben değildim.
"Erkan" dedi Eylül bu isimle beynimde dönen tüm parçalar yerini bulmuştu. "Ben onun kadar yetenekli kimyager görmedim ve bu kadar bütün şehri öldürecek olan bir virüsü her kimyacı yapamaz. Bu şehirde ondan iyisi yok."
"Ayrıca konsey başkanına tüm olanları ayrıntıyla anlatıp Gazi'yi konsey hapishanesine teslim eden oydu. Halbuki kavga yaşanırken o orada değildi." Dediğimde sözü Çağrı aldı.
"Haberin olmayabilir ama pek zeki Erkan kaçacakları teknenin güvenlik kamerasının kayıtlarını konseye sundu." Dediğinde sahtece güldüm.
"Kim değersiz bir tekneye güvenlik kamerası koyarki?" diye sordu Karaca
"Koymaz zaten. Teknenin içindeki adam olayların sarpa sardığını görünce içindeki başkan olma isteği kabarır ve kayda alır. Bunları konseye sunar ve teslim ettiği adamın yerine geçer." Dedim. "Ayrıca buraya gelip toplantı düzenler ve gelir gelmez istediği şey virüstür. Onu istiyor çünkü kendi yaptı ama bir nevi Soner onu çaldı. O kendini beğenmiş gerizekalı da konseyi bununla tehdit edip başa oturmak istiyor." Dediğimde herkes afallamıştı.
"Hayır kesinlikle istediği insanları öldürmek değil bunu bende fark ettim. Çünkü onlar ölürlerse hükmedeceği kimse kalmaz. Ayrıca bizden özellikle önce bitkiyi istedi hastalığı tekrar eline geçirdiğinde konseyin elinde kızıl kök ve hastalığa çare olacaktı. Yakında tüm raporları ve örnek bitkiyi kasaya kapatacak bana öyle söyledi" dedi Eylül
"Buna izin vermemeliyiz" dedi Karaca ama benim aklıma cebime attığım küçük kırmızı köklü bitkiler geldi
"Hayır önemli değil bitki bizi alakadar etmez. Biz Soner'i konseye teslim etmeliyiz ve Erkan'ı plana dahil etmeliyiz. Öyle bir şey yapmalıyız ki Erkan konseye baş kaldırmalı ama boş yere ayaklanmalı ve oda içeri tıkılmalı." Dediğimde planlar beynime akışkan bir sıvı misali akarak boşlukları doldurdu.
"Var mısınız?" diye sorma gereği duydum.
"Tabi ki" dedi Eylül. Karaca alaycı gülümsemesini takınıp konuştu
"Asla kaçırmam" dedi.
"Hep varım" dedi Çağrı içim burkuldu ama yinede neşesiz bir şekilde gülümsedim.
"Harika" dedim sesim yankılanırken "Başımıza bir bela daha aldık"