Bölüm Şarkısı: - Cem Erdost İleri - Şu Yalan Dünyaya Geldim Geleli -
Alparslan asansörden indiğinde, ilk işi orada gördüğü Baba Doğan'ı selamlamak onun yanına gitmek oldu. Hemen ardından, diğer taraftaki asansörden inen Hızır ve Ceylan herkesin bir arada olduğu alana doğru ilerliyordu.
Hızır, mermer zemindeki bakışlarını kaldırmıştı ki Baba Doğan'ın aynı anda ve Alparslan'ın arkasından yaklaşan adam da görüşüne girdi. Her şey bir anda oldu. Hızır, refleksle belindeki silaha davranırken, adam silahını çekmiş ve Alparslan'ın ensesine nişan almıştı. Bunu fark eden diğer çocuklar da olaya müdahale etmek üzere silahlarını çekti.
Art arda dört ayrı elden silahlar ateş aldı. Kurşunlardan hedefi Alparslan, olduğu yerde sendelerken, Hızır'ın kucağına yığıldı. Tetikçi diğer yanda vurulup düştü.
- Cem Erdost İleri - Şu Yalan Dünyaya Geldim Geleli -
Herkes şaşkındı. Ceylan, ablasının yadigârını yerde, Hızır'ın kollarında, gözleri kapalı görmenin şokunu yaşıyor, ne yapacağını bilmiyordu.
İlyas, bakışları yerde, abisi ve yeğenindeyken, öylece çöktü dizlerinin üzerine. Ömür, böyle bir günde, böyle bir şey yaşanmasının şaşkınlığı yaşıyordu.
Biri telefonla konuşuyor, birileri ağlıyor, bazısı üzüntüyle dağ gibi delikanlının, Çakırbeylilerin aslanının gözlerinin önünde vurulup düşüşünü izliyordu. Alparslan, gözlerinin önünde yitip gidiyordu.
Hızır, bir kez daha, canından bir canı kollarının arasında yitiriyordu. Çakır gözleri dolmuş, çaresizlikle etrafını tararken, yeğeninin başını göğsüne bastırmış, yakarıyordu bunu bir kez daha yaşamamak için Allah'a.
Tam o anda, dizlerinin üzerinde öylece duran İlyas, boş bakışlarla olduğu yerde devrildi. Onu ilk fark eden Hızır Ali oldu ve yaşadığı şaşkınlığı nedeniyle bu hareket vesile oldu.
"Amca!" diye telaşla ona yönelirken, diğerlerinin de dikkatini çekti.
Hızır'ın bakışları kucağındaki yeğeninin üzerinden iki adım ötilen kardeşine döndüğünde, yaşadığı bir farkındalıkla gözlerini yumdu sıkıca. Allah onu bir kez daha sınıyordu. Sevdiklerinin canıyla ...
O kargaşada Hızır Ali'nin sesiyle, İlyas'ın yerde yatan bedenini buldu Ömür'ün bakışları. Nefesi boğazında tıkanıp kalırken, ismi zar zor döküldü dudaklarından.
"İlyas ..."
Hayır, dediğimizde. Hayır, olmaz. Simdi olmaz ...
Dizinin çözülmüş, titreyen hızla ona yöneldi üzerine üzerine, kendi dikilmiş bakışları altında ve yanı başına çöktü. Sevdiği adamın başını yerden kaldırıp kucağına yerleştirirken, bir eli dağılmış saçlarında, rengi atmış yüzünde dolaştı titreyerek.
Gözlerini dolduran hızla yanaklarına süzülürken, dudaklarından ne bir hıçkırık döküldü. Sadece kocasının yüzüne baktı, onu sevdi, kalbinden dualarını sıraladı. İlyas'ın bakışları, Ömür'ün yüzünü buldu bir kez daha, bir eli güçsüzce hareketlendi, karısının kendi yüzünü okşayan elinin üzerine kondu. Gözleri, karısının bakışlarıyla buluştuğunda bir için ışıldadı ve yüzüne cılız bir gülümseme yayıldı.
"Ömrüm ..." diye fısıldadı güçsüzce.
Ömür'ün gözyaşlarıyla ıslanan dudakları buruk bir gülümsemeyle şekillendi ama hemen ardından üzüntüyle büküldü. Gözlerinin bakan bakışların feri bir anda sönüp, elinin üstünde eli öylece boşluğa düştüğünde Ömür ne yapacağını bilemedi.
"İlyaaas!" diye feryat etti, hıçkırıkları arasında.
İlyas'ın gözleri kapandığından itibaren, uzunca bir süre ağzından çıkan son söz, kocasının adı olacaktı.
Siren sesi yankılandı kulaklarında. Çevresinde yoğun bir hareketlilik oluştu. Birileri bir şeyler yapıyordu, birileri bir şeyler yapıyor diyordu, birileri konuşuyordu ama hiçbirini anlamıyordu.
Ömrüm diyordu İlyas zihninde. Ömrüm ... Beyninde yankılanıyordu sesi, Ömrüm ...
*
Saatler sonra, hastanedeydi herkes. Alparslan ve İlyas, bir ameliyattaydı. Ameliyathanenin önündeki geniş alan, aile üyeleriyle doluydu.
Hızır, delirmek üzereydi. Art arda patlayan silahlar arasında, vurulup düşen tetikçinin silahından bir el daha ateş edildiğini fark edememişlerdi. İlyas'ın siyah gömlek, göğsünden diğer yaranın kanamasını gizlemiş, kendiliğinden devrilip kalıncaya kadar yaralandığı hiç kimsenin dikkatini çekmemişti. Ve şimdi, iki aslanı birden içeride ölüm kalım mücadelesi veriyordu.
Dün gece yaptıkları operasyonda ön planda olduğu için, saldırının hedefi Alparslan'dı. Operasyona karşılık verileceğini tahmin ediyorlardı elbette ama bu kadar çabuk olmasını beklemiyorlardı. Ve otelde, kendi mekanlarında böyle bir saldırı ... Kesinlikle bekledikleri bu değildi. Hazırlıksız yakalanmışlardı ve işte şimdi acısını çekiyorlardı.
Merak etme bana bir şey olmayacak ...
Bakışları, duvar dibindeki banklarda oturan Ceylan ve Ömür arasında gidip geldi. Ceylan ... Tam da gitmeyi, kaybolmayı kabul etmişken, Alparslan'a yapılan bu saldırıdan, buna ikna olması mümkün değildi. Kızarmış ve oturduğu yerde karşısındaki bakışlarıyla çok sakin görünüyordu. Ama o sakinliğin ardında kopan fırtınaları, kafasının içinde dönen intikam planlarını görmek, Ceylan'ı tanıyan biri için hiç de zor değildi.
Alparslan, İlyas ve Hızır'ın olduğu gibi, Ceylan'ın da kırmızı çizgisiydi. Onun saçının teline gelecek zarar için dünyayı yerinden oynatırlardı. Ama İlyas ... Ah, İlyas ...
Ömür, iade lobisinde İlyas'ın başındaki feryadından bu yana ağzından tek bir söz çıkmamış, gözünden o ve akandan başka tek bir damla yaş düşmemişti. Onun içinde kopan fırtınayı tahmin edebiliyordu ama yere diktiği boş bakışlarının ardında dönüp duran düşünceleri okuyamıyordu. Kapalı bir kutu gibiydi, Ömür. Çözemiyordu.
Halledecekti. Aslanları şu ameliyathanenin kapısından sağ salim bir çıksın, yıkanacak, onlara sıkılan kurşunun hesabını soracaktı. Ama önce, canlarının sağlığını görecekti.
Behzat, bir o yana bir bu yana yürüyüp duruyordu. İçinde kaynayan öfke, volkan olmuş taşacak yer arıyordu. Son ana kadar kimsenin fark etmemesi bir türlü aklından çıkmıyor, Ömür'ün o son feryadı kulaklarından silinmiyordu. O andan beridir de dili lal olup susmuş, gözleri kurumuştu kız kardeşinin.
Bakışları, Ömür'ün ileride bir bankta ruhu soru sorma gibi oturan bedenine değdiğinde okkalı bir küfür savurup ona yöneldi. Yanındaki boşluğa oturup arkasına yaslandı ve etrafta göz gezdirdi vakit kazanmak adına. Derin bir nefes aldı, konuşmadan önce.
"Sana bir sefer ne dediğimi hatırlıyor musun?" dedi ona bakmadan, dinleyeceğini biliyordu. "Gözünden akan onun damla yaş için kan akıtacağım, Ömür." Diye tekrar etti, hatırlattığı ve ekledi. "İlyas'ın kanını akıtanları kendi kanında boğacağım."
Ömür, oraya oturduğundan beri ilk kez bir tepki verdi, yerinde kıpırdandı ve başını Behzat'ın omzuna yasladı. Tıpkı o sözün ilk kez verildiği gün olduğu gibi ... Behzat yapardı, biliyordu. Ama şu anda düşünebildiği tek şey, İlyas'tı. İlyas şu kapıdan salim çıktıktan sonra umurunda değildi.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu Ömür. Alparslan'ın ameliyattan çıktığını görmüştü. Doktorun, Hızır ve Ceylan'la konuşup onları bilgilendirdiğini ... Ne konuşmalarını bilmiyordu, aklı sadece İlyas'taydı. Başka hiçbir şeyi düşünemiyordu.
Ömrüm, demişti. Bildiğim tek bir şey var, son nefesime kadar seninle beraber yaşamak istiyorum.
Son nefes ... Hayır, son nefesi bu değildi. Olmayacaktı. İlyas'ın dudaklarından ismi son varsayılan dökülmüş olamazdı. O yaşayacaktı, Ömür bundan emindi. Son nefesi, bugün değildi.
Ameliyathanenin kapısı açıldığında bakışları oraya kaydı. Dışarı çıktı doktor yüzündeki maskeyi çıkarıp etrafına bakındı ve ona yönelen Hızır'ı döndüğünde.
"Ameliyat bitti" dediğini duydu doktorun, "Kritik" dediğini duydu, "Zor bir süreç" dediğini duydu, "Yoğun bakım" dediğini ...
Oturduğu bankta kıpırdan gözlerini sımsıkı yumdu ve kalbinden geçen şükrü sundu Allah'a sessizce. İlyas'ın oğlu nefesi değildi. Şükürler olsun, henüz değildi.
Doktorun uzaklaşmasından bir süre sonra sürgülü kapı bir kez daha açıldı ve bir sedye göründü. İki hasta bakıcı ve bir doktor eşinde haber verildiğinde sedyeyi ilk defa oturduğu yerden kalktı. Adımları yaklaşan sedyeye ilerledi ve titreyen eli adamın yanında öylece duran elini kavradı. Buz gibiydi.
İlyas'ın tenine değen eliyle titrek, derin bir nefes çekti içine, saatlerdir ilk nefesmiş gibi. Yüz oksijen maskesi alanı olsa inip kalkan çıplak göğsünü gördüğü bir, kendi göğsünü ele geçiren o ağırlık kuş olup uçtu sanki.
Doktor bir şeyler sedye yeniden hareketlenip uzaklaşırken İlyas'ın eli, parmaklarının kayıp gitti.
Ne vakit orada öyle durdu, bilmiyordu. Hızır'ın sesi bilincine ulaştı.
"Ömür" diyordu. "Hadi, kızım."
Omuzlarında bir temas tısetti, onu yönlendiren bir temas. Yanındakinin adımlarına ayak uydurdu güçsüzce. Hızır olduğunu düşündü çünkü konuşmaya devam eden oydu.
"İlyas iyi olacak. Er ya da geç ayağa kalkacak ve sen o ayağa kalktığında onu dimdik karşılayacaksın." dedi "Şimdi seni dinlenebileceğin bir yere götürelim."
İtiraz etme isteğiyle bakışlarını, adamın mavilerine dikti ama sesi çıkmadı. Konuşabilecek gibi değildi. Hızır'sa gözlerinin içine güven verircesine bakıyordu.
"Hepimiz buradayız. İtiraz etme, biraz dinlen ki gücün kuvvetin yerine gelsin. İlyas'ı bir süre göremeyeceğiz zaten, uyandığında sana ihtiyacı olacak. Hadi ..."
Gözlerini bir kez yumup açtı, söylediklerini gibi. İlyas'ı göremeyecekse ortalıkta dolaşmasının bir anlamı olmadığını düşünerek başını salladı onaylar nitelikte. Hızır gülümsedi ve bir odaya kadar ona karşılık verdi. Yatağa girip uzandığını görünceye kadar, yanından ayrılmadı.
Odadan çıktığında Hatice'yi bulup, Ömür'e birbirini etmesini istedi. Hala çok kötü görünüyordu ve yalnız kalması iyi değildi.
Koridor boyunca ilerlerken düşünüyordu. Alparslan iyiydi, omurgasının sağ tarafına, kürek kemiğinin yanına girmiş, ön tarafa ilerlemiş ve köprücük kemiğine zarar vermişti. Birkaç saat içinde narkozun etkisinden çıkmasını ve kendine gelmesini bekliyordu doktor. Bir süre sağ kolunu kullanmak konusunda sorun yaşayacaktı ama hayattaydı. Ondan yana içi rahattı.
Esas mesele İlyas'tı şu anda. Adamın silahından ne zaman çıktığını bile anlayamadıkları ikinci kurşun göğsünün sol yanına girmişti. Kalbine ve akciğerine zarar vermişti. Doktor ambulansla hastaneye gelirken bir kez ameliyat sırasında ikinci kez kalbinin durduğunu ama yeniden hayata döndüğünü söylemişti. Güçlü, demişti, savaşıyor. Ama hayati olasılıkları devam ediyordu, bir süre normale dönene kadar uyutulacaktı, öncelikli olarak. Sonrası, İlyas'ın vereceği savaşa bağlıydı ve Hızır'ın bu konuda kardeşine olan güveni tamdı.
Koridorun sonundaki geniş alana yayılmış dostlarının yanına önce duraksayıp derin bir nefes aldı. Tam yolu bitirmek üzereyken sağdaki kapıdan çıkan Ceylan'la göz göze geldi. Alparslan'ın odasıydı orası, bir onun yanında yanındaydı. Yanına yaklaşıp sarıldı sıkıca, karısına. Boynuna kolları, bir nebze olsa iyi hissettirirken omzuna bir öpücük bıraktı.
"İyi misin?" dedi biraz uzaklaşıp yüzüne girdiğinde.
Yorgun görünüyor ama hep olduğu gibi yine dik duruyordu. Başını salladı, iyi olduğunu belirtir bir ifadeyle.
"İlyas iyi mi? Ömür nerede?"
Gözlerinin yandığını hissetti ama bir derin nefesle bastırdı kendini.
"İyi olacak," dedi sesindeki kırıklığı saklama gereği duymadan. "İlyas iyi olacak. Ömür'ü biraz dinlenmesi için bir odaya yerleştirdim."
Ceylan onu Başını okşadı onayladı. "İyi olacak."
"Konuşmamız lazım." dedi Hızır, ciddileşerek.
Ceylan için, ne konuşacaklarını tahmin etmek zor değildi. Hızır ne zaman, ne şekilde isterse, desteğe hazırdı. Birbirlerinden diğerlerinin yanına ilerlediler.
"Kat dışında, İlyas'ın kapısında iki kişi olsun. Alparslan'ın odasında da bir kişi ... Yalnız kalmasını istemiyorum. Hastanede bizden habersiz kuş uçmayacak."
Enişte, Zafer'le koruma sistemini organize etmek üzere bir yerlere koşturdu.
"Hızır" dedi Haşmet, bütün ciddiyetiyle. "Ne yapıyoruz?"
"Söyleyeceğim. Ne yapacağız, nasıl yapacağız bilmiyorum ama söyleyeceğim. Biraz zamana ihtiyacım var."
*
"Amcamlar nerede?" derken kaşları sorgular gibi çatıldı.
"Babam dışarıda, geçmiş olsun demeye gelenler varlarla görüşüyor."
"İlyas Amcam?"
Onu başında bulacağını düşünüyordu ama kendine geldiğinden beri odasına bile uğramamıştı. Ya bunu yapanları tespit etmişler ve amcası ile ilgileniyordu ya da tespit etme aşmasındaydılar ve bilgi peşinde koşuyordu. Burada olmamasının başka bir açıklaması olamazdı.
Hızır Ali, bakışlarını kaçırdığında kaşları biraz daha çatıldı Alparslan'ın. Bir terslik vardı.
"Hızır Ali," derken sesi olabildi şifalıydı. "İlyas Amcam nerede?"
"Kuzen amcam vuruldu." dedi sonunda Hızır Ali bir çırpıda söyleyip kurtulmak ister gibi bir ifadeyle.
Alparslan yattığı yerde hafifçe doğrulmaya çalıştı.
"Nasıl vuruldu?"
Hızır Ali yatağa yaklaşıp ona yardımcı oldu doğrulaması için, yastığını düzeltip sırtını destekledi ve yaslanmasını sağladı. Bir adım geri çekilip ona baktı sonra.
"Seni vuran adam, onu da vurdu." derken boynu büküldü istemsizce "Biz, önce fark etmedik, sen kendinden geçmiştin, herkes şaşkındı."
Sustu Hızır Ali. O anı, Alparslan babasının kucağında öylece yatarken, amcasının çöktüğü yerde cansız bir manken gibi öylece yığılıp kalışını hatırladığında gözleri doldu. Derin bir nefesle bastırdı boğazına oturan yumruyu.
"Öylece yığılıp kalana kadar, hiçbirimiz anlamadık vurulduğunu. Hiç sesi çıkmadı, inlemedi bile ..."
"Şimdi nasıl? Nerede?"
"Yoğun bakımda şu anda ... Uyutuluyormuş, öyle dedi babam. Hayati tehlikeyi henüz atlatamamış."
Son duyduklarıyla hareketlendi Alparslan, kaydırdı ve ayaklarını aşağı sallandırdı. Hızır Ali hızla o tarafa dolaşıp onu engelledi.
"Kuzen, yatman lazım ... Kalkamazsın şimdi."
"Amcamı göreceğim."
Alparslan'ın uygulandığı sesine karşı iç geçirdi Hızır Ali. Kuzeninin olası kalması için ne yapabileceğini düşündüğünüzde olabilecek kapısına ikisi de.
"Yat orada Alparslan." dedi Hızır, yatağa yaklaşırken. Ayakucunda durup yeğenine baktı.
"Amcam vurulmuş ama bana şimdi söylüyorsunuz. Durumu kritikmiş ama benim şimdi haberim oluyor. Onu görmek istiyorum. Sonra da bunu yapan kimse ile ilgileneceğim."
Hızır yatıştırıcı bir gülümseme ona ona. "Şimdi göremezsin, kimsenin yanına girmesine izin vermiyorlar henüz."
"Tamam, o zaman yapmam gerekenleri yaparım."
"Alparslan, oturduğun yerde."
Hızır'ın sertçe kurduğu cümleye, aynı sertliği taşıyan bakışlarla karşılık verdi.
"İlyas Amcam orada savaşı yapacak ama burada elim kolum bağlı yatacağım, öyle mi?" derken kaşları havalandı sorgular gibi. "Bunu yapmayacağımı biliyorsun amca. Sana bunu çok önceden söylemiştim. Birinizin öldüğünü görmektense dünyayı yakarım!"
"İkinizin birden ölümünü görüyordum neredeyse lan ben!" diye çıkıştı Hızır. "Biriniz kollarımdayken, bir adım ötemde diğerinizin yığılıp kalışını izledim. Elimden hiçbir şey gelmedi oğlum! Öyle izledim." Gözlerini yumup dişlerini sıkarak durdu birkaç saniye, sonra sesli bir nefes sakinleşmeye gibi çalışır. "Daha bugün vuruldun ve ameliyat oldun, Alparslan. Kendine geleli bir saat oldu, olmadı. Yatıp dinlenmen, kendini toparlaman lazım ... Sen bana sağlam lazımsın, güçlü lazımsın. Ama bugün değil."
Bir süre sessizce amcasını izledi Alparslan, düşünüyordu. Ceylan'ın sözleri canlandı Hızır'ın zihninde, o sessizlik anlık.
Onun zaafı İlyas ya, demişti. Hiç göstermez Alparslan, uzaktan geldiğinde sanırsın ki sana zaafı var, bana zaafı var. O bir biçim bizlerin gitmesine, ölmesine hazırlamış gibi kendini. Ama söz konusu İlyas olunca gözü döner onun ...
"Amca, en azından bir bilgi edinebilir miyim ona bakayım?"
Alparslan'ın sesiyle bakışlarını, onun gözlerine dikti Hızır. Hala inatla yatağa girmeyen yeğenine yaklaşıp sağlam omzunu kavradı ve güven veren bir ifadeyle sıktı hafifçe.
"Teyzen birileriyle bağlantı kurdu, araştırıyor. Bilgi geldiğinde geçeceğiz."
Sıkıntıyla soludu Alparslan. Böyle bir zamanda, orada ölüm kalım savaşı verirken, ona bunu yapanlarla ilgili hiçbir şey yapamıyor olmak, ona göre göre değil. Yine de durumu kabullenip üzerinde oturduğu yatağa yerleşti. Şimdilik ...
*
Gözlerini huzursuzca araladığında, nerede olduğunu anlayamadı Ömür ilk anda. Yattığı yerden doğrulurken bakışları odanın içinde gezindi. Sol tarafta, ayakta ayakta ayakta ayakta durma karşıtı ifade edildiğinde olan her şey hızla hücum etti zihnine.
İçini kaplayan endişeyle üzerini örten örtüyü iteklerken, kolundaki damar yolu iğnesinin sızı irkilmesine neden oldu. Dişlerinin üzerine sert nefes, Ceylan'ın dikkatini çekti ve ona dikkatini çekti.
"Ömür? İyi misin?"
Başını salladı yoluyla, kolundaki iğnenin bandını gevşetmeye. Ne zamandır bilmiyordu. İlyas'ın nasıl olduğunu da ... Öğrenmesi lazımdı. Peki Alparslan? Gözlerini yumdu ve sinirle alnına dayadı bir elinin avucunu. Nasıl olup da uyumuştu?
Ceylan, anlayışla baktı ona ve uzanıp boştaki elini tuttu. Yatağın kenarına bitişip bir süre onu süzdü.
"İlyas hala aynı durumda, henüz kimsenin yanına girmesine izin vermiyor doktoru. Yanına girebileceği duruma geldiğinde, ilk olarak seni alacaklar." Görmüş bir gülümseme süsledi dudaklarını. "Serumuna sakinleştirici bir şeyler eklemelerini istedim. Biraz uyuman ve dinlenmen gerekiyor Ayakta kalabilmen için buna ihtiyacın vardı, Ömür."
Ona baktı sadece Ömür ve dudak bükmekle yetindi. Ceylan onu anlıyordu. Bu işlerin içinde büyümek, bu tür şeylere aşina olmak başka bir şeydi. Sevdiklerinin bu durumda olması başka ... Hele ki sevdiğin, birleştirdiğin insanın yaşam savaşı veriyor olması ... İşte bunun zararlı tarif edilemezdi. Bu herkes için tamamydi, Ceylan için de.
Parmaklarının arasında hafifçe baskı uygulayarak dikkatini çekmeye dikkatini çekmeye izin verdi.
"Alparslan kendine geldi, daha iyiysen eğer gidip onu görelim birlikte, ne dersin?"
Saçlarının bir kısmının kulağının arkasına başını salladı Ömür. Ceylan, bitmiş serumun çıkarılması için hemşireyi çağırırken ayaklarını yataktan aşağı sallandırdı. Hemşire nazikçe içindekinden çıkardı kolundaki ve yerine minik bir bant yapıştırıp terk etti odayı. Ömür yatağın kenarındaki ayakkabılarını giydi ve odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi.
Alparslan'ın odasının ne tarafta olduğunu bilmediği için Ceylan'ı bekledi. Ceylan, Ömür'ün koluna girdi ve onu koridorda yönlendirdi. Oturma odası çıkmaya yakın duraksayıp önünde kapıyı açtı.
"Biz geldik!" diye seslendi kapıdan içeri girerken.
Lavabonun olduğu kısımda daralan bölümü geçip de görüşme sırasında yatarken boşandığını, kaldığı kaldı.
"Alparslan?" diye seslenirken lavabonun kapısını tıkladı bir umut.
Tahmin ettiği gibi bir cevap alamadı. Adımları, Ömür'ün bakışları altında kapıya yöneldi.
"Zafer!" diye seslendi koridora doğru önce, sonra "Tekin!"
Koşarak geldi Zafer "Buyurun Ceylan Hanım!" dedi.
"Alparslan Hızır'ın yanında mı?"
"Yok, Ceylan Hanım, odasındaydı. Hızır Reis az önce Façalılarla çıktı."
"Kim vardı burada? Alparslan nerede?"
O elinde elinde bir tepsi ve karton bardaklarla gelen korumaya takıldı bakışları. Zafer ele almak yaklaşan almakünde seslendi.
"Jel, jel!" adam iyice yaklaşınca sordu. "Alparslan Reis nerede?"
Kaşları çatıldı adamın. "Odadaydı abi. Benden kahve istedi, birlikte Ömür Yenge'nin yanına gidecektik."
Bir eliyle, sıkıntıyla Ceylan alnını ovuşturdu.
"Neden şaşırmadım acaba?" Derin bir iç geçirdi ve Ömür'e kendi odasına dönmek üzere bir işaret verdi.
Alparslan'ı şu anda tutabilmenin mümkün olmayacağını tahmin etmek hiç zor değildi.
*
2 GÜN SONRA ...
Mavi bakışları, dalgınca camekânın öbür tarafındaki hareketliliği takip ediyordu. Görüş ele geçiren karanlığa, düşmemek için bir elini duvara dayayıp ağırlığını oraya yaslayarak karşılık verdi. Tansiyonu düşmüş olmalıydı.
İlk günün gecesinden beri burada, bu kapının önündeydi. Onun için, kapının tamısına karş, içeriyi de görebildiği bir yere bir bank yerleştirmişlerdi. O gün, kendisinden habersiz verilen ilacın etkisiyle birkaç saat dışında uyumamıştı. Bazen oturduğu yerde gözlerini yumuyor, tanıştıklarından bu yana yaşadıklarını düşünüyor ya da onun uyanacağı anı hayal ediyordu.
Neredeyse üç gündür, altmışaltı saat, sadece insanların başından uzaklaştırmaya ve ayakta kalmasına yetecek birkaç lokmalık öğünlerle geçiştirilmesini beslenmesini sağladı.
Yaptığının doğru olmadığını biliyordu ama bilmek onu zaman doğru olanı yapmasını sağlamıştı işte. Bazı şeyler doğru ve yanlış olarak ayrılmamalıydı belki de ... Kime veya duruma göre doğru ya da yanlış olduğu sorgulanmalıydı, şartlarına bakılmalıydı.
Daha iyi beslenmeli, uyuyup dinlenmeliydi belki ayakta kalabilmek için. Doğru olan, gereken buydu. Ama içi almıyordu işte... Yediği o birkaç lokma bile ağzında büyüyor, boğazına diziliyordu. Gözleri akmayan yaşlarla acıyordu, biraz uyusa iyi de gelecekti belki. Ama uyuyamıyor, gözlerini yumup öylece beklemekten öteye geçemiyordu. Uyuduğu bir şey düşüncesi zihnini bir bile rahat bırakmıyordu.
Önceki gece, sabaha karşı Alparslan gelmişti yanına. İlk günün gecesinde, onu içinde bulamadıkları andan sonra hastaneye ilk defa uğradığını biliyordu Ömür. Hızır'ın yanına bile gitmemiş, ve Ceylan'la sadece telefonla geçmiş geçmişti.
Bankta, yanındaki boşluğa oturup arkasına yaslanmış ve Ömür'ün baktığı yere, camekânın ardındaki adama baktığı bir sessizce bakmıştı.
Ömür, demişti sonra. Amcam iyi olacak. Derin bir iç çekip ona dönmüştü sonra. O, bu hastaneden çıkmadan, bu işin arkasında kim varsa bulup doğduğuna pişman edeceğim. Uzanıp, kucağında duran ellerini tutmuş ve güven verircesine sıkmıştı. Sen de iyi ol, Ömür, demişti yerinden kalkarken. İyi ol ki amcam da iyi olsun.
Alparslan kalkıp giderken düşünmüştü Ömür. O günden beri, herkes bir şeylerin güvenini sürdürüyordu. Ama bilmiyorlardı, Ömür'ün İlyas'a olan güveni tamdı. Yaşayacağına, onu yalnız bırakmayacağına olan güveni tamdı.
"Ömür Hanım" diyen doktorun sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp adama baktı. "İlyas Bey'in bilgileri, son iki güne göre ilerleme kaydediyor. Bu şekilde devam ederse yarın onu uyutmayı bırakabiliriz diye umuyorum." Kısa bir duraksamanın ardından devam etti. "Dilerseniz, kısa süreliğine yanına girmenize izin verebilirim."
Son cümle, bütün vücudunun heyecanla ürpermesine neden oldu. Günler sonra, onun olduğu durumda, ona dokunabilecekti. Doktoru, başını olumlu anlamda sallayarak onaylarken gözlerinden anlık bir ışıltı geçti.
Sadece dakikalar sonra, doktorun yönlendirmesiyle girdiği odadaydı.
Odanın ortasındaki yatakta, nefes almasını sağlayan oksijen düzeneği, kolunda seruma bağlı hortum, kollarından vücudundan sarkıp başucundaki makinelere bağlanan sayısız kabloyla öylece yatan adama baktı.
Onu tanıdığı günden bu yana hep dimdik, hep dağ gibi ayaktaydı. Yıkılmaz gibi ... Şimdi burada, bu halde, yaşamla ölüm arasında bir yerde olduğunu bilmek ... Hayır, dedi kendi kendine, ölüm falan yok, İlyas yaşayacak.
Gözlerini güçlü ve derin bir nefes aldı, kendini tutabilmek adına ve adımlarını yatağın diğer tarafına yönlendirdi.
Eli, elini buldu. Buz gibiydi. Üşümezdi hâlbuki İlyas'ın elleri ... Şimdi neden böyleydi? İki eliyle sarıp sarmaladı arasındaki eli, biraz da olsa ısıtılabilir umuduyla. Canını acıtma korkusuyla yavaşça eğilip dudaklarına sonra yanağına bastırdı elini. Onu hissetmeyi özlemişti.
Doğruldu ve bir elini saçlarına uzattı. Dağınık saç telleri, parmaklarının arasında biraz daha dağıldı. Şakağını okşadı sonra; rengi solmuş elmacık kemiğinde, morarmış gözaltlarında dolaştı parmakları ürkekçe. Nefes alıp verdikçe inip kalkan, sol yanı bandajlı çıplak göğsüne takıldı bakışları ve bir şükür daha Allah'a gönderdi. Aldığı nefes için, bin şükür ...
Eğildi ve alnına bastırdı dudaklarını, olduğunu burada hissettirebilme umuduyla. Sonra yanağına... Hayatta olduğunda, o anı, o bakışlarını çıkarabilmek için, onu hissetmeye ihtiyacı vardı. Onu görmeye, ona dokunmaya...
Ve çenesinin biraz altına, boynuna dokundu dudakları hasretle. Dokunduğu yerde, tam dudaklarının altında atan şah damarını hissettiğinde gözlerini yumdu ve derince bir iç çekti. İlaç kokularına karışmış kokusu burnundan içeri sızdığında, günlerdir kurumuş gibi tek damla akıtmayan göz pınarlarına sanki geldi. Gözyaşları sıvı gözyaşları, taşkına uğramış, adamın boynuna gömülmüş yüzünden süzüldü ve Ömür'ün imkânı olsa bir dahi olsa dahi istemeyeceği o damarın üzerine düştü.
Oraya, sanki onun değil de kendi yaşam kaynağıymış gibi atan damarın olduğu yere bir öpücük daha bıraktı ve içini çekerek doğruldu. Bir eliyle gözlerini kurularken, diğer eliyle tuttuğu elini bir safra bırakmadan yatağın yanındaki koltuğa oturdu.
"Bana ne dediğini hatırlıyor musun?" dedi kırık dökük bir tonla. "Hatırlıyorsundur, eminim. Sen ağzından hiçbir şeyi unutmazsın. Şimdi ben sana söylüyorum." Burnunu çekti hafifçe. "Sakın ölme, İlyas." Bir nefes aldı. "Senden sonrası yok."
Uzanıp, avucunun içinde tuttuğu eline bir öpücük kondurdu.
"Ağlamıyorum." dedi net bir şekilde. "Seni çok özledim, o yüzden üzülüyorum ama ağlamıyorum. Günlerdir ilk defa gördüğüm için oldu şimdi öyle ... Bundan sonra, sen gözlerini açıp bana tekrar gülümseyene kadar bir tek damla dahi akmayacak gözlerimden."
Aldığı nefeslerle inip kalkan göğsünü izledi bir süre sessizce. Bunu görmek, onu rahatlatıyordu. Bir an için, aklı birlikte yedikleri ilk yemeğe gitti. Dudaklarına anlık bir tebessüm misafir oldu.
Bir raconun var, demişti ona. Ben hanginizi daha çok sevdim, orasını zaman gösterecek ...
İkisini Ayrı Ayrı Ömür ile sevmişti. İlyas'ı ayrı, raconunu ayrı ...
"Çok seviyorum, İlyas." dedi çatlayan sesiyle "Seni çok seviyorum."