Keyifli okumalar.
🩸
{
Isırıldığım gün ölmem gerekiyordu; hayatta kaldığım gün suçlu oldum.
Bunu ilk fark ettiğimde kimse yoktu etrafımda. Ne çığlıklar, ne sirenler, ne de filmlerdeki gibi aceleyle yazılmış son sözler. Sadece kirli bir sessizlik vardı. Havanın içine sinmiş, boğazı yakan o metalik koku... ve kolumda hâlâ sıcaklığını koruyan bir diş izi.
Bekledim.
Ateşin yükselmesini, kaslarımın kilitlenmesini, düşüncelerimin parçalanmasını bekledim. Herkesin anlattığı gibi olmalıydı. Önce titreme, sonra bilinç kaybı. En sonunda da insan kalmayan bir şey.
Ama olmadı.
}
Pazar günü, her zamanki gibi güneşli bir güne uyanmayı beklerken, gözlerimi açtığımda etrafımı zifiri bir karanlık kaplamıştı. "Ah, yine bu kepenkler kapalı..." diye iç geçirdim. Daha çok uyuyabilmek için kepenkleri kapatıyor, sonra da uyanmak bilmiyorduk. Kahvaltı hazırlamak için odadan çıktım, ama hava hâlâ kapalıydı, belli ki yağmur yağacaktı.
Mutfağa geldiğimde kapıyı açtım ve bir süre öylece durdum kapının başında. Uyku mahmuru mutfağa adımımı attım ve küçük kilerdeki buzdolabına doğru ilerledim. Saat kaçtı? Fırının üzerinde yazan sayılara baktığımda 10:00 olduğunu gördüm. Pizza yapayım en iyisi. Makineyi açıp içine malzemeleri doldurdum ve onu karışmaya bıraktım. O sırada çaydanlığı çöpe boşaltıp yeni çay koydum. Hamur hazır olduğunda cam bir kaba alıp üstünü streç filmle kapadım.
Dolaptan üstüne ekleyeceğim malzemeleri de çıkarıp doğramaya başladım. En nefret ettiğim şey bir şey rendelemekti, kaç kez parmağımı da rendelemiştim...
Saat 11 çeyrekti, hazırladığım hamuru alıp güzelce açtım, fırın tepsisine yerleştirip üstüne malzemeleri yerleştirdim. Önceden ısıttığım fırına tepsiyi yerleştirdiğimde çayın altını da yaktım. Kahvaltılıkları oturma odasına taşıdım, mutfak yerine burada yerdik hep. Ara sıra fırını da kontrol ederek yapacağım işleri de yapıyordum. Pizzanın olmaya yaklaştığını fark edip çayları doldurdum ve içeri götürdüm. Yatak odasına gidip sevgili eşimi uyandırdım ve tekrar mutfağa döndüm. Pizzayı büyük bir tabağa aldım ve dilimlemek için de bıçak alıp oturma odasına döndüm.
Bir süre sonra kocam gelmişti ve ben televizyonu açtım, ilk başta parazitlenme olmuştu fakat sonrasında sinyal normale dönmüştü. Haber kanalı açıktı, tam çevireceğim sırada dünya genelini kapsayan bir haber olduğunu fark edip durdum. "Eyvah eyvah! Yine bir pandemi gelmese bari. Baksana, virüsten bahsediyorlar." Ali, çayını içerken pür dikkat sunucuyu dinliyordu.
"Sayın seyirciler, bu haberimiz maalesef yeni bir pandeminin başlangıcını duyuruyor. Geçen bahar buzulların içinde bulunduğu tahmin edilen ve nereden türediği bilinmeyen bir virüsten yayılarak mutasyona uğrayan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bu virüs, Covid-19'a benzemiyor. Grip benzeri belirtiler göstermeyen bu virüsün, insanları daha saldırgan hale getirdiğini gözlemledik. Görünen o ki, sayın seyirciler, bir zombi virüsüyle karşı karşıyayız."
Öylece birbirimize bakakaldık. "Az önce ne dedi o?" Sinirleri bozulmuş olacak ki, gülmeye başladı. "Şaka mı lan bu? Ahahaha zombi diye diye getirdin zombileri. Hadi bakalım." Dediği şeye ben de güldüm istemsizce. Gerçekten çok severdim izlemeyi ve okumayı, yine de... "Biz nasıl hayatta kalacağız?!" Son düşüncelerim ağzımdan seslice fırlayınca gerçekliğe geri döndük. Bu gerçekten yaşanıyor muydu?
YOU ARE READING
Veira
Science FictionDünya öldü. Bazıları onunla birlikte. Salgın her şeyi aldı: şehirleri, düzeni, insanlığı. Kurtulanlar geriye sadece bedenlerini değil, kararlarını da taşıdı. Isırıldı. Ölmesi gerekiyordu. Ama ölmedi. Bağışıklık bir armağan mı, yoksa insan kalmanın s...
