Yaşlı adam, elinde çorbasıyla balkona çıktı. Çorbasını yapmak için çok uğraşmıştı. Bu çorba onun için bir ziyafet olmalıydı. Bir yada iki kaşık yemişti daha, balkon korkuluklarına bir karga kondu. Yaşlı adam korkmuş olacak ki elindeki çorba dolu kâseyi yere düşürdü. O anda aklından, o çorbayı yapmak için ne kadar uğraştığı geçti. Zaman âdeta durmuş gibiydi. Yaşlı adamın içten içe üzüntüsü, aynı bir ağaca yıldırım düşmesi gibi ânî ve kısa oldu. Bir süre oturduğu o eski sandalyesinden kalkmadı. Oturduğu yerden sokakta oynayan çocukların gülüşme seslerini dinledi. Derin bir nefes çekti akciğerlerine. Su gibi akıp giden gençliğini özlediği her hâlinden belli oluyordu. Gözlerini kapatıp geçmişi düşünmeye başladı. Çok geçmeden gürültülü bir çatırdama ve sinir edici bir kanat sesi ile irkildi. Bu gelen biraz önceki kargaydı. Yaşlı adamın karşısına dikilmiş, sanki ondan özür diliyormuşcasına ona uzun uzun baktı. Yaşlı adam karganın kaçmaması için, hiç kıpırdamadan öylece kargayı izledi. Onu sevmişti. Kargayı dikkatle süzdü. Bu karga, oldukça yaşlı, bakımsız, ve iri olmasına rağmen biraz zayıftı. Karganın acıkmış olabileceğini düşündü yaşlı adam. Onun karnını doyurmak istedi. Oysaki biraz önce yaşlı adam, bu karga yüzünden aç kalmıştı. Neyse ki bu yaşlı adam hiç kindar değildi. Yavaş hareketlerle hemen balkon kapısının ardında olan mutfağa girmek istiyordu. Fakat çok dikkatli olmasına rağmen karga kaçtı. Artık rahtça mutfağa girebilirdi. İlk olarak yerdeki çorbayı temizleyen yaşlı adam daha sonra karga belki tekrar gelir umuduyla balkona birkaç ekmek parçası ile biraz da su bıraktı. Kendi karnını da doyurmalıydı. Yılların emektarı, ancak yinede sapasağlam olan tenceresine biraz su koydu. Tam tencereyi ocağa koyacaktı ki, birden zil çaldı. Yaşlı adamın pek misafiri olmazdı. Gelenlerde pek oturmadan giderlerdi zaten. Yemyeşil gözlerini kapıya dikti yaşlı adam. Ve hızla kapıya koştu. Bu kapıyı daha yeni almıştı. Simsiyah mat bir rengi olan, oldukça kalın, çelik bir kapıydı. Kapıda ise altın rengi, ufak bir metal parçasında yaşlı adamın adı yazıyordu. Rasim . Rasim amca eskiden bir maden ocağında çalışıyordu. O zamanlar eşi de hayattaydı . Eşi hayatını kaybettiği günden beri Rasim amcanın hayattan pek zevk aldığı söylenemez. Onca senenin kırgınlığına rağmen kapıdaki kilitleri büyük bir heyecanla açtı. Ve kapıyı usulca araladı. Gelen alt komşusunun kızı Zeynep'di. Elinde üzeri bir peçete ile örtülmüş beyaz porselen bir tabak tutuyordu. Rasim amca tabağın içinde ne olduğunu tam olarak bilmesede ona ikram edilen bir yemek olduğunu anladı. Tabağı aldı teşekkür etti ve hızlıca mutfağa geçti. Tabağın içinde tavuklu pilav vardı. Ölen eşi de bu yemekte çok yapardı. Rasim amca tabaktaki yemeği başka bir tabağa boşalttı, yıkadı ve içine ne koyacağını düşünmeye başladı. Halihazırda bir yapılmış yemeği, çorbası, tatlısı yoktu. Zeynep hafif aralık kalan kapıdan Rasim amcaya seslendi.
-Rasim amca bir şey koyma hiç gerek yok.
-Olur mu kızım adettendir.
Rasim amca bunları konuşurken tabağın içine çokça erik doldurdu. Ve Zeynep'e:
-Al kızım biraz erik koydum afiyetle yiyin. Allah sizden razı olsun annene babana çokça selam söyle. deyip Zeynep'i uğurladı.
Artık karnını doyurabilirdi. Bu sefer balkona çıkmakla uğraşmadı. Mutfaktaki ufak yemek masasına oturdu. Yemeğini güzelce yedi. Yemek çok güzel olmuş olsa da rahmetli eşinin yaptığı kadar lezzetli olmadığını farketti. Derin bir iç çekerek kalktı.
Hergün devamı yayımlanmakta..
İdris Talha Genç
