O doğmuştu. Onun omzunda kadın olarak doğmanın yükü vardı. Bu yükün altında ezilmemek için mücadele eden bir hayat hikayesi vardı. Onun hayatı çokça acı, azca mutluluk barındırıyordu. Her şeye rağmen nasıl ayakta dinç durabileceğini düşünüyordu. Onun canını sadece bir konu yakmıyordu.. Toplumsal baskı bıçak gibi boğazına dayanmıştı. O tüm bu yükü bulunduğu hayatta yaşamak için kaldırmalıydı. O zorunda hissettirilmişti. İç dünyasında bir boğuşma vardı. Bu mosmor beden yüzeysel olarak bakılmadığında birçok şeyi ifade ediyordu. Gözyaşları bu tasviri ifade etmek için yetersizdi. Bu tasviri ifade etmek sanıldığı gibi değildi. Hayatının başı ama birçok şeyi erken fark etmişti. İnsanlar bundan şikayetçi idi; nedeni bilinmez. Onun yaşamı bu yüzden kötüleşmişti. Başkalarının özgürlük alanını kısıtlanmadığı bir yaşam bile diğer insanların çok umurundaydı. İnsanlar konuşmaya devam ediyordu. O ilk başta bu sebepten canını sıkmış ancak bunlara alıştı. Bir şey çok uzun süre devam edince insan artık onu kabul edip hayatının parçasıymış gibi yaşıyor. O sadece diğer insanlardan saygı bekliyordu ama onlar bunu çok büyük bir şey görüyordu. İçi her daim hüzünlü çünkü yaşayamadığı hayat için, her gün yeni bir günün başlangıcı adına daha da üzülüyordu. Kaybettiği, geçip giden günleri onu daha depresif yapmıştı. İstediği gibi yaşayamadığı her güne kayıp diye adlandırmıştı. Her ne kadar da kendisini iyi ifade edebilse de karşı taraf onun sesini kesince o donakalıyordu. Bomboş bakıyor ve içinden iç geçiriyordu. Anlamıştı, kendi penceresinden dünyayı gören insana hiçbir şey anlatılamayacağını. Bu onu diğerlerin tabirinde; olgunluk yaşının gelmediği bir yaşta anlamıştı. Bu kız anlamanın yaşı olmadığının yaşayan bir örneğiydi. O kadın olmanın zor bir şey olduğunu çok küçük yaşta bir kız iken anlamıştı. O diğer çocuklar gibi oyunlar oynuyor gözükse de aklında binbir çeşit fırtınalar kopuyordu. Onun zihninde dönenler fazla ağır konulardı. Kafasında küçük yaştan beri filizlenmiş düşünceler vardı. Gerçeği kolayca görüp korkmadan konuşabiliyordu da. Tabii, bu durum onun arkadaş çevresini kısıtlamaya yeterli bir etken idi. Çoğu kişi onu sıra dışı düşüncelerinden dolayı yargılıyordu fakat onun kalbinin ne kadar iyi olduğunu kimse bilmiyor, bilemezdi.
İnsanlar, genellikle dışa aldanıyordu. Kalbin ne kadar iyi olursa olsun; kalbinin sözü geçmiyor, dış görünüşünün sözü geçiyordu.
Dış görünüşe göre yargılamak doğanın kanunu değil, insanların kanunuydu. Biz böyleydik, elmanın parlaklığına kanıp onu alan tiplerdik. Halbuki esas önemli olan değerimizi yitirmiştik: İç Güzellik. Bu kız dış güzelliği esas almaz, insanları görünüşlerine göre asla ama asla yargılamazdı. Ona kimse bunu öğretmemişti çünkü o insanlığın tanımını bilirdi. Onun hayatında tartıda ağır basan yoğun bir karmaşa vardı. O tüm acılara rağmen ayakta durmasını bilecekti. Hayat bize istediğimizi vermiyordu. Melike de biliyordu. O bu acıları her defasında çekiyor ama nasıl dik duracağını biliyordu. Her şeyden önce bir kadın olarak kırık bir kalbi vardı. İnsanların bildiği yanlışlar çoktu.
