Kozadan Çıkmak...

1.4K 29 16
                                        

Camdan vuran ışıkla huzursuzca kıpırdandım, bu kıpırtı henüz hala alışamadığım konforsuz yatağımın bana bir süredir hediye ettiği bir bel ağrısına sebep oldu. Olsundu... Şu koltuktan bozma yatağımda geçirdiğim en huzursuz uykuyu, köşkteki konforlu yatağıma değişmezdim.

Sağımdan yükselen hırıltılı nefes sesini dinledim bir süre. Sabahlarımın dingin, ruhumu dinlendiren melodisi haline gelmişti bu ses. Her sabah yaptığım gibi yüzünü izledim bir süre. Uzadıkça gün ışığında kızıllaşan sakallarını, biçili biçimsiz burnunu, güzel gözlerini örten kirpiklerini, onu rahatsız edecek derecede uzadığı için beceriksizce kesmek zorunda kaldığım ama yine yakışıklılığından bir şey götürmediği saçlarına... Ağzı açıktı yine. Gülümsedim. Her hali beni güldürür olmuştu artık. Belki içimdeki mutluluğu, huzuru yoracak bir yer aradığımdandı. Ağzı açık uyumasından sebep gece sık sık uyanıyordu. Yanı başına koyduğumuz bardağına baktım, suyunun yarısını içmişti. Ellerini, kollarını artık daha kontrollü kullanır olmuştu. Titremeleri neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Sağ yanağı üzülüp sinirlendiğinde seğiriyordu arada. Bu kadar kısa sürede kat ettiği yol nasıl mutlu ediyordu beni tarifi mümkün değil. Dolan gözlerimi hemen tavana diktim. Duygusallığımı bastırdım. Söz vermiştim. Daha onu kaçırmaya karar verdiğim an, merdivenlerden koşarcasına çıktığımda tekrarladığım gibi tekrarladım içimden; "Güçlü olmak zorundasın Cemre. Onun tek dayanağı sensin. Nedim için güçlü olmak zorundasın."

Saatime baktım, kahvaltı ve ilaç saatini atlamıyordum asla. Her yeni gün bizim için yeni umuttu, Nedim için yeni başarı...
***
Yarı uyur yarı uyanık halimle, kulağıma çalınan tıkırtılar arasında yine aynı melodiyi mırıldanıyordu Cemre. Bir rüyadan uyanıp, rüya kadar güzel gerçekliğe açıyordum her gün gözlerimi. Az sonra iştah açıcı kokular yükseldi. Bu becerileri kendisine mi özeldi yoksa eskiden beri böyle miydi acep? Beş ayı devirmiştik beraber. Bu bir artı bir küçücük evde çok şey paylaşmış olmamıza rağmen birbirimiz hakkında bilmediğimiz ne çok şey vardı. Orada geçmişin izlerinde paylaşılmayı bekleyen ne çok anı...

Başucuma sabah aç karnına içmem gereken mide koruyucularımı ve doktorun kahvaltıdan önce egzersiz yapmam için verdiği topları bırakmıştı. Bana kalsa her sabah olduğu gibi unuturdum. Ama "o" unutmazdı. Benimle ilgili hiçbir detayı atlamaz, unutmazdı. Bebek gibi ilgileniyordu benimle. Kahvaltımı hazırlıyordu, kendim yiyebildiğim halde son lokmamı ağzıma atana kadar durup beni izliyordu. Kahvaltıdan sonra ara öğünlerde yemem gereken yoğurt, meyve çerez ne varsa titizlikle hazırlayıp yanı başıma bırakıyor, sıkı sıkı tembihleyerek gidiyordu işe. Döndüğünde yiyeceğim zılgıtı bildiğimden, on dakika bile geçmeden yumuşasa bile küskün hallerine dayanamadığımdan söz verdiğim gibi ne hazırladıysa bitiriyordum. Kahvaltıdan sonra üniversite hocasının yardımıyla bulduğu işe gidiyordu. Bu konu hakkında ne zaman soru sorsam kaçırıyordu gözlerini benden. Tek bildiğim çocuklarının bile ilgilenmediği yaşlı bir kadına baktığıydı. İçim eziliyor benim için altına girdiği ama nokta dahi şikâyet etmediği bu yükler. Ben onun hayatını almıştım ellerinden. Bir saniye düşünmeden lisansını yakmıştı benim için. Başkası olsaydı yerimde onu da kurtarırdı, biliyordum. İlk zamanlar eziliyordum sonsuz merhameti altında. Gözlerinde bir gram acıma hissi görseydim yapamazdım. Bunca yol alamazdım. O benim için hayatını bir kalemde harcarken ben de onun için var gücümle çabalıyordum. Ona benim için sildiği hayatını geri vermek için. Tüm zalimlerden kendi hayatımızı geri almak için.

Dalıp gittiğim hayal âleminden güzel sesiyle çıktım;

-"Günaydın uykucu. Tavda mı, yağda mı?"
Her gün aynı soruyu bıkmadan soruyordu. Biliyordum verdiğim cevap mutlu etmeyecekti yine onu; "Sen nasıl istersen, fark etmez biliyorsun" dedim. Tahmin ettiğim gibi bıkkınlıkla sesli bir nefes bıraktı havaya. O verdiği nefesi nasıl içime doldurmak isterdim bilmiyordu. Kafasını sağa yatırıp, gözlerini devirdi; "her gün aynı cevabı verecek misin gerçekten?" Onu taklit etmek son zamanlardaki en büyük eğlencemdi; "her gün aynı soruyu soracak mısın" Güldü. Başarmıştım işte, yine tüm dertlerini unutturup ona küçük mutlu anlar yaratabiliyordum.
Mutfaktan salona beş metre mesafeyi zor gelen bir adamın elinden daha fazlası gelir miydi? Benim mutluluklarımla, başardıklarımla attığım bir adımla bile delicesine seviniyordu. Tekerlekli sandalyeye mahkûm olan ben değildim sanki oydu. Sanki bu bedeni paylaşıyorduk. Zorlandığımda, kas ağrılarım şiddetlendiğinde o güzel kaşları çatılıyor, dudakları kıvrılıveriyordu. Acımın yansımasını izliyordum güzel yüzünde. Ben ağrılarla uzun, bitmek bilmeyen geceler geçirdiğimde o da uyumuyor, kâh bacaklarıma masaj yapıyor, kâh ağrılarıma iyi gelecek bir karışım yapıyordu. Sabaha kadar, kara kışta yavrusuna bir lokma yemek arayan kuş gibi oradan oraya kanat çırpıp duruyordu.
Ayağa kalmayı başardığım ilk gün geldi aklıma; kim bilir ne almak için markete çıktığında deniyordum kendimi. Bebek gibi tay tay durmayı öğrendim önce. Ne vakit adım atmayı denesem taşımadı ayaklarım beni. Bir çuval gibi yığılıp kalıyordum kollarına. Koca bir hayal kırıklığı olup yerleşiyordum güzel gözlerine. Kirpiklerini defalarca kırpıştırıp iç ediyordu yaşlarını. Yalancı bir sitemle dağıtmaya çalışıyordu aramızda hâsıl olan bu can acıtan havayı. Gülümseyip; "Acele ediyorsun yine. Yaramaz çocuklar gibisin Nedim. Ne yapacağım ben seninle? Hemen koşmaya çalışıyorsun" diyor, beni teselli etmeye çabalıyordu. Ben bu anlarda nefret ediyordum kendimden. Neden daha fazlası değildim, bir türlü olamıyordum? Bundan sebep yanında adım atmayı denemiyordum bir süredir. Cemre de cesaretimin kırıldığını düşünüp düşmüyordu üstüme. Nihayet toplamıştım cesaretimi. İki adım atabilmiştim geçen sefer. Önce bol bol egzersizle açtım kaslarımı. Bize bu apartı ayarlayan doktor iki de koltuk değneği getirmişti, koltuğumun kenarında bir süredir öylece duruyordu. Gözlerimi kapadım. Bilirim ne zaman gözlerimi kapatsam Cemre yanı başımdaydı. Bana güç veren "hadi Nedim yapabilirsin, ben sana inanıyorum" diyen sesi çalındı kulağıma. Gülümsedim. Varlığının hayali bile huzur dolduruyordu kalbime. Sıkıca kavradım koltuk değneklerimi. Derin nefesler aldım. Hazır hissettiğimde kaldırdım bedenimi ayağa.
Bir adım...
Ben daha fazlasıydım... Yirmi yılı çalınmış küçük bir çocuk. Daha fazlasıydım... Oynanmamış onlarca oyuncak, eskitilmemiş ayakkabılar, aşk kelimeleriyle doldurulmamış günlükler...
İkinci adım...
Ergenliği çalınan okulun yakışıklı çocuğu, kesif idrar kokusu altında okulun tuvaletinde içilen ilk sigara, hocalardan işitilen azar... Delicesine aşkla, korkularla çarşaflara sinen ilk sevişmenin heyecanı...
Üçüncü adım. Kapının sesini mi duymuştum? Bir adım daha... Burnuma dolan onun kokusu muydu? Gözlerim buğulanmıştı, görüşüm dağınık... Ağlıyor muydum? Bir adım daha... Ben sadece Nedim değildim artık. Cemreydim artık. Üstümde ilmek ilmek işlediği emektim. Bir adım atacak halim yoktu artık. Bir iki göz yaşım yanaklarımdan süzüldü ve onu gördüm.

Sevgin Nefes, Sevgin Candır (CemNed)Where stories live. Discover now