Korkulan gün gelmiş, evlerin
tepesindeki dağların ardında bulunan küçük köyde uluma sesleri yükselmişti. Fakir evlerinin içinde ne yapacağını bilemeyen karı koca bebeklerini susturmakla uğraşıyorlardı. Susturup mümkün olduğunca hızlı bir şekilde saklamaktı onu almaya gelenlerden. Ancak susmuyordu küçük bebekleri. Sanki varlıklarını işaret eder gibi giderek sesini yükselterek ağlıyordu minik bebekleri. Anne ve babasının gözlerinde endişeyi gören büyük çocuk aldı minik kardeşini kucağına.
"Lütfen sessiz ol Jungkook. Lütfen sus minik alfam. Seni bizden almalarına izin vermeyeceğim ama lütfen sus." Yavaşça kucağında salladı büyük olan kardeşini. Her zaman onu uyuturken söylediği ninniyi söyledi. Annesinin küçükken ona söylediği ninniyi... Küçük kardeşi yavaşça kapattı gözlerini. Annesi yaşlı gözlerle önündeki mucizeye baktı. Yanına gidip saçlarını okşadı.
"Kardeşini al ve ormana saklan.".Küçük bir tebessümle başını salladı büyük olan. Annesinin gözlerindeki hüznün sebebini biliyor ve içi eziliyordu onu bu halde gördükçe.
Babası yavaşça elini omzuna koydu ve gözlerinin içine baktı. "Her şey düzelecek oğlum. Söz veriyorum bana güven. Öyle bir yere saklanın ki izci kurtlar bile bulamasın sizi. Saklanmakta ne kadar iyi olduğunu biliyorum."Göz kırptı babası. Her şeye rağmen en güçlü kalan oydu her zamanki gibi. Gurur duyuyordu babasıyla büyük olan. Şimdiye kadar yaşadıkları her şeyden sonra dimdik ayakta duruyordu alfa babası. Her zaman onun gibi olmak istemişti. Güçlü, cesur, serinkanlı...
Kral bile babasının güçlü karakterine hayran kalmış ve onu baş muhafızı yapmıştı. Çok sevmişti babasını. Fakir bir aileden gelmesine rağmen çocukluğundan beri hep arkasını kollamış ve onu saraya sokmuştu. Babası en yakın arkadaşıydı kralın. O zaman niye diye düşündü büyük olan. 'O zaman neden bunu bize yapıyor? Neden kardeşimi bizde alıp güneyli kurtlara teslim etmek istiyor? Hayır, buna asla izin veremem' diye söylendi kendi kendine büyük çocuk.
"Sana güveniyorum oğlum. Sen de bana söz ver. Ne duyarsan duy ne hissedersen hisset asla saklandığın yerden çıkmayacaksın. Sen güçlüsün unutma. Çok güçlüsün hem de. Çok özelsin bunun farkında ol ve kendini koru tamam mı oğlum?". Babasının güven dolu sözlerini duyan büyük çocuk gözleri dolu dolu gülümsedi babasına. Yiğit babası ona güveniyor ve söz istiyordu. Babası ne isterse yapardı. Onun kahramanıydı babası. Onun her şeyiydi. "Söz veriyorum baba".
Son kez annesine baktı. Hıçkırarak ağlamaya başlayan annesine son kez gülümsedi ve hızlıca evlerinin arka kapısından çıktı.
Koştu, koştu... O kadar hızlı koştu ki. Bir an kayboldu sandı kendini. Ama bu imkansızdı. Bu karanlık ormanı avucunun içi gibi bilirdi. Her bir karesinde gezmiş, nerde bir boşluk mağara gördüyse girmiş bakmıştı. Babasının dediği gibi çok iyi saklanırdı büyük olan. Hatta öyle iyi saklanırdı ki bazen saklandığı yerde uyuya kalınca alfa babası bile onu bulamazdı. Kucağındaki kardeşine baktı. Babası gibi alfa olan küçüğünü kokladı hafifçe. Kulağını kalbine yasladı. Küçük alfanın kalbinin atışlarını duydu. İmrenerek baktı yüzüne. Babası gibiydi işte küçük kardeşi. Onun gibi yiğit güçlü bir alfa olacaktı. Güçlü hisleri sayesinde biliyordu işte. Babasının ona minik alfam diye seslendiğinde gözlerinin parıltısını görürdü büyük olan babasının gri gözlerinde. 'En azından annem gibi olsaydım' diye geçirdi içinden. Ama annesi gibi de değildi işte. Kimse gibi değildi. En azından kuzeyde onun gibisi çok azdı. Sadece sarayda bulabilirdiniz onun gibisini. Bunun için ona mucize diyorlardı küçük köyünde. Ama o bunu hiçbir zaman sevmemişti. İstememişti. Siyahların içindeki beyaz gibiydi. Ama o siyah olmak istiyordu işte. Siyah kadar güçlü siyah kadar cesur ve siyah kadar ürkütücü... O beyaz olmak istemiyordu. Kırılgan olmak istemiyordu. Sadece güzel gözlere ve güzel bir yüze sahip olmak istemiyordu. Farklı olmak istemiyordu işte. Farklı olmak ucube olmak gibiydi onun için. Boğulduğu bu düşüncelerden giderek yaklaştığını duyduğu uluma sesleri ile çıktı büyük olan. Hemen gözler hızlıca bir boşluk, bir mağara aradı ezbere bildiği ormanda. Buldu da. Tabi ki bulurdu. Belki de övündüğü tek özelliği buydu. Saklanmak... Hemen saklandı bulduğu mağaraya. Kürkünü çıkartıp sardı uyuyan kardeşini. Kuzey bu aralar her zamankinden daha soğuktu. Sanki bir şey anlatmaya çalışır gibi sert esiyordu rüzgarlar ve o rüzgarlarla karışık kokular geliyordu burnuna. Alfalar, betalar ve duyduğu o özel koku. Derin bir nefes çekti içine büyük çocuk. Her zaman duyamazdınız bu tür bir kokuyu. Hele bu çocuğun köyü gibi fakir ve unutulmuş bir köyde asla. Daha önce duymadığı bu kokuyu tanıyordu büyük çocuk. Daha önce hiç koklamasa da hissediyordu işte. Aptal hisler... Saray kokusuydu bu. Kim ailesinin kokusuydu. Kuzeydeki en büyük ailenin kokusu... Kralın kokusu... Hislerini kullanmaya odaklandı büyük olan. Belki 40 yılın başında bir işe yarardı aptal hisleri. Odaklandı. Rüzgara, kokulara, uzaktan gelen uluma seslerine... Önce annesini hissetti. Hüznü, çaresizliği, korkuyu, çığlıklarını hissetti büyük çocuk. Sıkıca kapattı gözlerini. Bir damla yaş düştü gözlerinden. Babasına odaklanmaya çalıştı bu sefer. Önce babasının kokusunu canlandırdı beyninde. Gözlerinin önüne getirdi o güçlü fiziğini. Kokladı rüzgarı. Hiçbir şey hissedemedi. Bir korku kapladı büyük çocuğun küçük bedenini. Daha da odaklanmaya çalıştı. Babasının nefesini hissedince rahatladı büyük çocuk. Babası ondan duygularını gizliyordu. Bunu sık sık yapardı alfa babası. Oğlunun ne kadar iyi bir his okuyucu olduğunu bildiğinden genelde saklardı zaten duygularını babası. Ve büyük olan bundan nefret ederdi.
YOU ARE READING
NORTH
WerewolfVe Park Jimin ise bundan sonraki hayatının tamamen değişeceği yere, bir güneylinin omzunda, birgün kuzeye geri döneceğini içten içe biliyorken yaşlı gözlerle köyüne bakarak çocukluğuna ağlıyordu. Ve hisler konusunda uzman olan Park Jimin ilk...
