/sıkıcı ama şans verilesi başlangıç/

348 33 76
                                        


Her hareketinde gıcırdayan, eski, yıllardır pencerenin karşısındaki yerinden nadiren hareket eden sandalyesini, masaya biraz daha yaklaşmak için öne doğru sürükledi. Birkaç kez yerinde rahatsızca kımıldandı ve her hareketinde sandalyenin pastan görünmeyen vidaları acıyla inledi. Ancak onun kafasında bunu duyamayacak kadar büyük bir kargaşa hakimdi. Zavallı vidalar adamın bu aklı bir karış havada haline alışmış olacaklar ki, ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlayıp gürültüye bir son verdiler.

Çenesine yasladığı elleri, diriliğini kaybetmeye başlamış fakat soğuktan pespembe olmuş yanağına doğru kaymaya başladığında, kafasının anlam veremediği bir sebeple sürekli öne doğru düştüğünü fark etti. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, yataktan kalktığında kendini iyi hissettiğine emindi. Gözlerini ovuşturduktan sonra kalemi tekrar eline aldı ve bulmacasını çözmeye devam etti.

Ama bir sorun vardı. Kendini her sabahki halinden daha bitkin hissediyordu. Biraz daha uyumayı düşündü ama bu düşünceden hemen vazgeçti. En iyisi bir şeyler içmekti, evet, evet bu iyi gelebilirdi.

Yerinden fazla hızlı kalkmış olacak ki, başı döndü. Fayansın üzerinde bilinçsizce hareket eden siyah, yumuşak terlikleri kendilerini toparlamakta bir süre zorlansalar da, sonunda düzenli adımlar atmayı başardılar.

Yürümeye devam etmek yerine dönüp arkasında kalan odaya baktı. Fazlasıyla dağınık ve tam anlamıyla her yer bir yerdeydi. Ama onun bu dağınıklıktan pek şikayeti yoktu. Evde, evin dağınıklığından şikayet edecek başka kimse de yoktu.

Koridorun başındaki salondan geçip mutfağa girdiğinde onu ilk karşılayan, zaten soğuktan bembeyaz kesilmiş tenini daha da ürperten esinti oldu. Pencere açıktı.

Oysa o kapattığına emindi.

Tam pencereye yönelecekken, başı tekrar döndü. Gözleri kararıyor ve zayıf bedeni bir mıknatıs gibi yeri çekiyordu.

Bayıldı.

*

" Uyanıyor! " dedi, henüz toy ve yerine oturmamış olduğu belli olan bir ses.

Şakaklarından başlayıp ensesine doğru uzanan dayanılmaz bir ağrı vardı. Çevresindeki bütün sesleri, hatta zaman zaman sarı kıvırcık saçlarını hiddetle yalayıp geçen rüzgarı hissedebiliyordu. Ancak, göz kapakları açılmak için fazla yorgundu. Bu yüzden, pek ısrar etmedi o da.

"Bay Edgar?" dedi birisi onu hafifçe dürterek. Bu seferki ses diğerine göre biraz daha kalındı ancak fazlasıyla rahtlatıcı bir havası vardı. Orta yaşlı bir adama ait olduğu besbelliydi. Adam yanına yaklaşınca o kadar ağır bir koku duymuştu ki, birden gözlerini açtı.

Tavanın ne zamandan beri bu kadar geniş ve mavi renkli olduğunu bilmiyordu. Tavanın bazı yerlerinde beyazlıklar vardı, boyalar söküldüğü için böyle göründüğünü düşündü ilk önce. Ancak bulanık gözlerini birkaç kez kırpınca görüntü daha da netleşti ve aslında onun tavan değil, gökyüzü olduğunu farketti. Sahi, ne de parlaktı gök. Tam tepede durup bekleyen güneş ne de güzel sarkıtmıştı saçaklarını yeryüzüne. Sahi görmeyeli ne çok güzelleşmişti bu sarı, yuvarlak ateş topu. Birden, tam da o esnada, birkaç patavatsız fikir gümbürtüyle zihninin kapılarını kırarcasına çaldı.

Sahi, neresiydi burası, neden buradaydı ve belki de kilit soru; kimdi bunlar?

Hızla doğruldu ama bu sadece gözlerinin kararmasına ve artık hiç geçmeyeceğini inandığı baş dönmesini daha da arttırdı.

Ağar ter kokusunun kaynağına döndüğünde, yerinden sıçradı ve kalbi göğüs kafesini parçalarcasına atmaya başladı. Ayağa kalktı ve ancak birkaç adım geriye gidebildikten sonra öylece donup kaldı. Hareket edemiyor, sadece olduğu yerden adama ve en falza on altı yaşlarındaki, ağacın altında ona heyecanla bakan çocuğa bakabiliyordu. Ancak birkaç saniye sonra etrafa göz atmak aklına geldiğinde yol kenarındaki bir ormanda olduğunu ve onlardan birkaç metre uzakta oturan, açık mavi gösterişli bir elbise giyen tanıdık kadını farkedebilmişti.

"Bizi hatırladınız mı, Bay Edgar?" dedi otuzlu yaşlardaki, iri ve pis kokulu adam. Edgar sadece bakmakla yetindi, zaten bembeyaz olan yüzü, iyice hastalıklı bir renge bürünmüştü. Söyleyecek o kadar çok şey vardı ki, bütün o kalabalık kelimeler boğazında tıkanıp kaldı.

"Oysa, bizi vareden sizlersiniz." dedi çocuk. Ayağa kalkmıştı. Yüzünde bariz ve yoğun bir beklenti vardı. Ve sadece Edgar, sadece onu kurgulayan kişi görebilirdi çocuğun gözlerindeki bu saf sevgi, merak ve göğsünü çarpıp duran heyecan patlamasını.

Doğruydu.

Edgar bir yazardı ve yazarların yazdığı karakterler genelde kelimelerden ve onların zihinlerinden öteye geçemezdiler.

O halde, bu kesinlikle bir rüyadan fazlası olamazdı.

Ya da, en azından o öyle olmasını diledi.

*

Eheheh, merhabalar efendim! Merhabalar!
Umarım kaldırmam ve sonunu getirebilirim. Çünkü, sizi bilmem ama ben Edgar'ı (daha kafamda sadece embriyo kadar küçücük bir fikirken bile) çok sevdim.

Sevgilerimle,
-ecik

Varoluşum YokuşuGeschichten, die süchtig machen. Entdecke jetzt