49. Bölüm - KARIŞIKLIKLAR

6.6K 595 10
                                        

49

Karışıklıklar

Stuart


“Bazen doğruya yanlış yollarla ulaşırsın.”


Kırmızı ve mavi ışıklar geceyi aydınlatıyor, siren sesleri sessizliği ikiye bölüyordu. Eskiden çalıştığım ve haber vermeye bile fırsat bulamadan ayrıldığım hastanenin önünde, eski siyah bir arabanın içinde oturup saklanıyordum. Kimliği belirsiz şahıslar tarafından, nasıl oluyorsa güvenlik kameraların kör noktalarının olduğu bölgeye bir araba dolusu çocuk bırakılmıştı. Direksiyonda bacaklarımı eğebildiğim kadar kendimi aşağıya doğru çektim.

Polisin aracın çevresini sarışını seyrederken, Acil Servis’in kapısından Tristan’ın çıktığını gördüm. Üzerine acelece üniformasını giymiş, araca doğru koşuyordu. Çocuksu yüzü ciddiydi. Ellerine eldivenlerini geçirerek koşarken arabaya yandan bir bakış attı ve gülümsedi. Polisler aracın içini kontrol edince hızlı el işaretleriyle kapının yanında hazır bir halde bekleyen doktorları çağırdı. Sedyeler hızla sürüklenerek aracın yanına götürülüyordu. Kafamı yana eğerek onları izledim.

“Doktor olmadığına inanamıyorum…”

Mırıltının sahibine yandan bir bakış attım. Kevin’ın mavi yeşil gözleri gözlerime kilitlenmişti. Yüzü hüzünlüydü. Gülümsedim. Aslında acı dolu bir gülümsemeydi.

“Orada olmak için, için gidiyor değil mi?”dedi büyük minibüsü işaret ederek. Sedyenin yanında koşan asistanlara ve doktorlara baktım. Hepsi yüzlerinde ciddi ifadelerle hastalarının bileklerini tutmuş nabızlarını sayıyor veya yaralarına baskı uyguluyorlardı.

Gemi seyahatimiz boyunca tedavilerini elimden geldiğince yapmaya çalışmıştım ancak her şeyimiz sınırlıydı. Çocuklar hiçbir şey hatırlamıyorlardı. Hatırlamalarını istememiştim. Geçmişten gelen hayaletlerin ömürleri boyunca onları takip etmeleri, kısacık yaşamlarını mahvetmelerini göze alamamıştım. İçimdeki gücü bir nevi yutmuştum. Zihnimde gerilerdeydi ama benliğim değişmişti. Yaptığım kıyımı asla unutmayacaktım. Öldürdüklerimi… Kaybettiklerimizi…

Benim yüzümden hayatı berbat hale gelenleri… Hafızam artık bir damla su kadar değil, okyanus gibiydi ve bunu bana unutturmayacaktı. O gücü asla kullanmak istemiyordum. Zorunda kalmadıkça kim olduğumu açıklamak da istemiyordum. Kendi halimde yaşamak ve zorunda kaldıkça ortaya çıkmak şimdilik en iyi fikrimdi.

“Stuart?”diye mırıldandı Kevin. Kafamı silkeledim hafifçe. Kötü düşünceleri uzaklaştırmak ister gibi.

“Evet?”dedim ona gülümseyerek.

“Doktorluk yapmadıysan ne yaptın?”

“Paramediktim. Ama son olaylardan sonra para kazanmayı pek düşünmedim.”dedim omzumu silkerek.

Kaşları havaya kalktı. “Peki ya şirket? Satmadın değil mi?”dedi panikle. O da tıpkı benim gibi babamın ve annemin orada yaşadığını düşünüyordu.

“Büyükbabam hala orada.”diye mırıldandım.

“Bir şirketin ve bir büyükbaban mı var?”diye fısıldadı tam arkamdan bir ses. Mary… Yutkunarak kafamı salladım. Bedenini saatlerdir orada hissediyordum ama ona bakamıyordum. Önceliği yaralı çocuklara vermeye karar vermiştik. Ardından diğer yaralıları da hastaneye gönderecektik. Tabii yanımdaki iki tanesinin bundan pek haberleri olduğu söylenemezdi.

“Evet. Ama yıllardır onunla konuşmuyoruz.”dedim sessizce.

“Neden?”

“İlaç şirketi olması ve kendi oğlunun bulduğu ilaçları daha sonra çok para kazandıracağını düşündüğü için satışa sunmaması yeterli sanırım…”

“Aslında kazadan birkaç ay önce babamla ve benimle konuşmaya çalışmıştı.”dedi Kevin gülümseyerek. “Babamın son buluşunu konuşmak üzere çağırdı ve diğerlerini de laboratuarlarına aldırmaktan söz ediyordu.”

Ellerim direksiyonda kilitli kaldı ve nefesimi tuttum. Dişlerimi birbirine kenetledim.

“Neden Stuart ile de konuşmadı?”dedi Mary. Sesi oldukça sinirli geliyordu. O yaşlı bunağa söylediklerimi bilmediğinden, bu oldukça normal bir tepkiydi.

“Stuart babam gibi sessiz değildi. Büyükbabam Stuart ve babamın bulduğu bir içeriği gözlemlemeyi reddedince, Stuart ona şirketin tepesindeki sivri amblemi alıp kıçına sokmasını söylemişti.”

Kafamın eğerek direksiyona yasladım.

“Aman Tanrım!”dedi Mary. Sesinde şok ve bir şey daha vardı… Neşe?

“Bu kadarla kalsa iyi. Bunu tüm yönetim kurulunun önünde, toplantı odasına dalarak söyledi. Babam da yönetim kurulundaydı. Büyükbabam, bunu açıklamak ister misin dediğinde babam Stuart’a ve bana baktı. Açıklanacak bir şey olmadığını, Stuart’ın gözlem gücünün hep oldukça iyi olduğunu ve kendini her zaman iyi ifade ettiğini söyledi. Ve eğer oğlu böyle bir şey yapmasını söylüyorsa, yapmasını gerektiğini söyledi.”

“Sen de mi oradaydın?”diye sordu Mary heyecanlı bir merakla.

“Tam ortasında! Hiç bulaşmak istemesem de, Stuart babamın dosyasında yazanları gördüğünde onu durdurmak için peşinden çıktım. Ama hep benden daha güçlüydü. Koluna yapışmıştım. Beni peşinden sürükleyerek içeriye girip bunları söyledi.”

“Yani baban öylece istifa mı etti?”

“Stuart’ın söylediği diğer şeyleri engellemek için oradan bir an önce çıkmamız gerekiyordu.”dedi sakince.

“Ama sizinle iletişime geçti. Yani Stuart’ı… Affetmeyecek miydi?”

“Aslında…”dedi Kevin gülümseyerek ve omzuma pat pat vurarak. “Stuart’ın onu affetmeyeceğinden korkuyordu.” Kafamı kaldırıp ona baktım. “Kazadan birkaç gün önce babam onunla görüşmüştü. Seninle barışmak için sakin bir ortam ayarlamasını rica etmişti.”dedi sesi çatlayarak.

“Kevin…”

“Cenazemize geldi mi?”dedi. Gözleri dolmuştu. Lanet olsun! Kafamı salladım.

“Her şeyle o ilgilenmiş. Ve Lionel. Ben… Biraz dağılmıştım.”

“Seni aradı mı?”

“Her hafta mutlaka postada bir şeyler oluyor.”

“Şirketi ikimize devretmek istiyordu…”diye fısıldadı sakince. Gözlerimi açarak ona baktım.

“Kuzenler-”

“Marcus ve Noah’dan nefret ediyor!”

“Onun yanında çalışıyorlar.”dedim tek kaşımı kaldırarak.

“Kıçını yalamak için yakınında olduklarını düşünüyor.”dedi sırıtarak. Yüzü zayıf ve solgundu. Onu böyle görmek beni yaralıyordu. Ama sesimi çıkaramıyordum. Gülümsemesini görmek, sesini duymak… Bu her şeye değerdi… Her şeye… Ben de ona gülümsedim. “Senin her şeye rest çekmen ve ona karşı gelmen, benimse tüm o saltanatı bir kenara bırakıp senin yanında olmam, ona yalakalık yapmamam onu tavlamaya yetmiş anlaşılan.”

“Yaşlı bunak…”diye fısıldadım gülerek.

“Hangi şirket bu?”diye mırıldandı Mary. Hafifçe gülümsedim. Mary’nin bu kadar sürede bunu sormamasına şaşırmıştım. Onu hastanede ayık olarak gördüğüm ilk gün geldi aklıma. Ne kadar çok konuşuyordu! Ve bu beni hiç rahatsız etmiyordu.

“AllCures.”diye mırıldandım ve tepkisini bekledim.

“Aman Tanrım…”diye fısıldadı. “Charles McStout senin büyükbaban! AllCures’ün milyarder sahibi! Şirket o mu yani?”

Kevin kafasını yana eğerek ona baktı. “Bu kadar tepkiyi hak ediyor mu?”dedi bana yandan bir bakış atarak. Saçını karıştırdım gülümseyerek.

Birisinin yaklaştığını biliyordum. Hissetmiştim. Aracın arka kapısı açıldı ve serin hava içeriye dolarken Tristan’ın kıvırcık saçları göründü.

“Kaçak iki hastayı almaya geldik…”dedi sırıtarak. Mary kaşlarını çattı.

“Stuart. Bir yere gitmiyorum! Eve gitmek istiyorum.”

“Kevin, hastaneye doğru yürü yoksa seni taşırım.”dedim. Dudakları yukarıya doğru kıvrıldı ve kapıyı açtı. İki sağlık görevlisi bekliyordu. Ayağının tekini dışarıya atmıştı ki durdu ve dönüp bana baktı.

“Geri geleceksin değil mi?”diye sordu kırılganca. Dudağımı ısırdım ve gözlerimin yanmasının geçmesi için burnumdan nefes aldım.

“Elbette. Tam yarım saat sonra yanında olacağım. Söz veriyorum.”

Kafasını salladı sessizce. Dudakları bir şeyler söylemek ister gibi açıldı ve kapandı. “Teşekkürler kardeşim.” Derin bir nefes aldı ve ağzını açtı ama bir şey çıkmadı. Diğer bacağını da araçtan dışarıya çıkarıp ayağa kalktı ve tam kapıyı kapatmak üzereyken seslendim.

“Ben de seni seviyorum Kev.”

Kapı kapandı ancak onun bedeni kapının önünde donup kalmıştı. Gergin sırtına bakarsak yanlış bir şeyler yapmıştım. Tam kapıyı açıp inecekken Mary’nin elini sırtımda hissettim.

“Yapma.”

Kevin derin bir nefes aldı ve omuzları dikleştirdi. Sağlık görevlilerine doğru yürüdü. Daha doğrusu sendeleyerek ilerledi. Hala çok fazla ağrısı ve yarası vardı. Tamamıyla iyileştirememiştim. Çünkü Grace ile paylaştırmam gerekmişti. Ve vampirlerde de fazla ışık bulunduğu söylenemezdi.

Işık, ruhlarıydı. Her canlının içinde ışık vardı. Kimisinin ki daha parlak ve göz alıcı, kimisininkiyse yok denecek kadar az oluyordu. Ve ben onları toplayıp, başka bedenleri canlandırmıştım.

Yanımızdaki araçtan Grace’i aldıklarını gördüm. Tristan oldukça iyi bir şekilde idare ediyordu. Görevliler soru sormuyor, sadece işlerini yapıyorlardı. Trevor da Grace ile birlikte araçtan indi ve onunla birlikte hastaneye girdi. Sam sürücü koltuğunda oturuyordu.

Kurt adamlar kendi doktorlarına görünmek istediklerini söylemişlerdi. James’e hala büyük bir teşekkür borcum vardı. Sereniti, Roxy’nin bedenini bir akrabasına veya ailesine bırakacağını söylemişti ve Lionel onunlaydı. Stanislav ve Anastasia kendilerine kalacak bir yer bulmaya gitmişlerdi. Henüz evime alacak kadar güvenmiyordum.

“Stuart?”dedi Tristan Mary’i işaret ederek. Gülümseyerek kafamı iki yana salladım. Kapıyı açarak soğuk geceye kendimi bıraktım. Aracın çevresinde dolaşarak Tristan’ın yanında, açık kapının önünde durdum. Mary’nin yanına oturdum ve kapıyı çekerek kapattım. Mary bacaklarını kendisine doğru çekmişti. Elim saçlarını okşamak istiyordu. Acılarını silebilmeyi. Aslında bunu yapabilirdim…

“Sessizliğin canımı sıkıyor. Benden bir şey sakladığının farkındayım!”dedi birden bire koyulaşmış mavi gözlerini bana çevirerek. “Saklamaya çalışma Stuart!”

Yüzüm ciddiyetini kaybetmeye ve altındaki gerçekliği ortaya çıkarmaya başladı. Bana doğru yaklaştı yavaşça. Elini yanağıma koyarak hafifçe okşadı.

“Seni bu kadar korkutan ne?”diye fısıldadı neredeyse acı çeker gibi. Kaşlarım çatılmıştı ama öfkeden değil, yüzümü buruşturmamaya çalıştığımdan. Gözlerim fazlasıyla acıyordu!

“Sensin.”dedim yutkunarak. Gözleri bir an anlamamış gibi baktı, ardından korkuyla doldu.

“Benden mi korkuyorsun?”diye mırıldandı anlamak ister gibi. Kafamı iki yana salladım ve bakışlarımı yere diktim. Diğer elini de yanağıma koyarak ona bakmamı sağladı.

“Başına gelebileceklerden… Sana yapabileceklerinden. Bana ulaşmak için, bana zarar vermek için…” Yutkundum. “Kevin’ın başına gelenleri gördün! Nasıl hala bana böyle bakabiliyorsun? Orada neler yaptığımı gördün! Onları nasıl öldürdüğümü gördün! Gözümü bile kırpmadım! Mary… Orada sadece ölümü istiyordum. Onların korkularının kokularını alabiliyordum ve bana afrodizyak etkisi yapıyordu! Korkularından zevk aldım. Onları öldürmekten zevk aldım! Bana nasıl hala dokunabiliyorsun?”

Gözleri anlayışlı bakıyorlardı. Hak ettiğim şey bu değildi. Kafam karışmıştı. “Stuart… Sana beni hastaneden kaçırdığında da söylemiştim… Eğer yapabilseydim, senin için oradaki herkesi öldürürdüm. Böyle hissetmeni engellemek için, bunu senin için yapardım. Gözümü kırpmadan ve zevk alarak! Grace’i ve kardeşini geri getirdin!”dedi gözleri parlayarak.

“Mary… O anda sadece kötü adamları öldürmüyordum.”dedim tek kaşımı kaldırarak. “O odadaki herkesi öldürebilirdim. Kevin’ın…” Sustum ve nefes alarak bir daha denedim. “Kevin’ın göğsünden çıkan elleri gördüğümde, içimde... En derinlerde bir şeyin koptuğunu hissettim. Beni insan yapan şeyin koptuğunu ve başka bir şeye bağlandığını. O anda öyle çok acı çektim ve öfkelendim ki, canlı olan her şeyi öldürmek istedim.”

Mary’nin eli hala yanağımdaydı. Sessizce ettiğim bu itiraftan sonra gözleri… Gözleri tiksinti içermiyordu. Anlayış vardı! Lanet olası anlayış! Gözlerimi sımsıkı yumdum.

“Ama öldürmedin…”

“Seni hissettim. Sen de içindeydin. Çok yakındım… Seni de… Öldürmeye çok yakındım!”

“Benim olduğumu anladığında bıraktın.”

Bileklerini tutarak yüzümden indirdim ve sımsıkı bir şekilde kucağımda tuttum. Dikkatle gözlerine baktım.

“Ya anlayamasaydım?”diye fısıldadım hırsla.

“Ama-”

“Bahane uydurmaktan vazgeç!”diye bağırdım. Derin bir nefes aldım. “Benim için bahane uydurarak kendi saflığına zarar verme!”

Dalga geçer gibi gülümsedi. “Senin saflığını korumaya çalışırken, şimdi de sen benimkini mi korumaya çalışıyorsun? Bu… Saçma!”

Derin bir nefes aldım, kafamı iki yana salladım ve ona baktım. “Bir tartışma için güçlü değilsin. Şimdi hastaneye gideceğiz… Sana gereken müdahaleleri yapacaklar.”dedim gözlerine bakmaya devam ederek.

“Sen tedavi edebilirsin?”dedi dudağını bükerek. “Bir şeyim yok.”

“Burada olacağım.”diye fısıldadım. Eğilerek alnına dayadım dudaklarımı. “Yanında olacağım. Hastaneden ayrılmayacağım. Şimdi… Gidecek misin?”dedim geriye çekilip gözlerine bakarak.

“Üzgün bakmana dayanamıyorum.”

Fısıltısı derinden geliyordu. Kanımı kaynatıyordu. Gülümsemeye çalıştım ama başaramadım.

“Ben de senin acı çeken haline dayanamıyorum.”

“İyileştiğimde… Yüzünde bu ifade bir daha olmayacak o zaman?”

Yalan yere söz verebilir miydim? “Elbette olmayacak.”dedim. Anlaşılan verebiliyordum. Çünkü o iyileştikten sonra yapacağımız konuşma hiç hoşuna gitmeyecekti.

Tam kapıyı açacağım sırada, dışarıdan birisi açtı. Boş yüzü ve gözleriyle Sam’den başkası değildi. Yüzünde duyguya en yakın şeyi sanırım benim evimdeyken görmüştüm. Evimde hissedebildiğini söylemişti ve bu onu sinir etmişti. Şimdi gözleri sanki buzullardan kopmuş bir parça gibiydi. Soğuk, kararlı ve anlaşılmaz. Boş.

“Ufak bir iş için gidiyorum.”dedi. Sesi de tıpkı gözlerinin yansıması gibiydi.

“Ev?”dedi Mary tek kaşını kaldırarak. Sam kafasını iki yana salladı.

“İş.”

Mary kafasını yana eğerek ona baktı. “Genelde gittiğini bile haber vermediğin için, nereye diye sormayacağım.”

Sam gülümsedi. Daha doğrusu deli bir adamın sırıtması gibiydi. “Ellerim ve üzerim kirliyken aradan çıksın istedim.”dedi. Göz kırptı, aracına bindi ve gecenin karanlığında gözden kayboldu.

“İşte bu ürkütücüydü.”dedi hala orada beklediğini unuttuğum Tristan.

“Ne yapmaya gidiyor?”dedim kaşlarımı çatarak.

“Bilmek istemiyorum.”dedi Mary ve bana yandan bir bakış attı. “Sanırım artık içeriye girebilirim.”

Kafamı sallayarak onu onayladım. Getirilen tekerlekli sandalyelerden birisine oturdu ve Tristan iterek onu uzaklaştırdı. Otomobilin kapısını açık bıraktım ve arka koltuğun ucuna oturarak ayaklarımı dışarıya çıkardım. Karanlık gökyüzüne kaldırdım bakışlarımı. Parlak yıldızları görünmesini engelleyen bulutlar geziniyordu. Derin bir nefes aldım soğuk gecenin rüzgarından. Havada nem kokusu vardı. Yağmur kokuyordu. Bulutlarda yağmurun ağırlığı vardı.

Araçtan çıkarak kapıyı çarptım. Yüzümü havaya kaldırdım gözlerimi kapatarak. Burnumdan giren serin havanın bedenimi doldurduğunu hissediyordum. Yaprakların dallardan kopuşunu duyabiliyordum. Sımsıkı yumduğum gözlerimin ardında her şey parlıyordu sanki. Sesler biraz daha geri plandaydı. Gecenin kokusu baş döndürücüydü.

İlk damla alnıma düştü. Ve ikincisi dudaklarıma… Gülümsedim ve soğuk damlayı yaladım. Yağmur hızlanmaya başladığında, gözlerimi açtım ve hastanenin girişine doğru yürümeye başladım. Ani bir esinti oluştu yanımda ve saçlarım uçuştu. Kokusunu almıştım.

“Seninle gelmem de bir sakınca var mı?”diye mırıldandı Anastasia ince sesiyle. Onca yıl geçmesine rağmen aksanı, az da olsa oradaydı. Bu onu daha sevimli kılıyordu.

“Tabii ki bücür.”dedim sessizce. Ellerimi haki rengi bol pantolonumun ceplerine soktum. Üzerimde fazlasıyla ince bir beyaz gömlek vardı ama üşümüyordum. Yani o kadar da fazla üşümüyordum… İçimdeki gücü geriye çekebildiğim müddetçe insanca hissediyordum. Ve eski canavarı da geriye çekebiliyordum. Yani kurt adama dönüşmek zorunda değildim! Ama içimden de uzaklaştıramıyordum. Yani onu arada sırada memnun etmem gerekecekti.

Anastasia bana doğru kaşlarını çatarak baktı. Ben de ona baktım ve yüzündeki ifade sırıtmama sebep oldu.


“Yüzyıllardır bana böyle şeyler söylemeye kimse cesaret edemedi…”dedi derin bir şekilde iç çekerek. Sanki kendisine acır gibi kafasını iki yana sallıyordu. Omzumu silktim.

“Senden korkmuyorum.”

“Bunu benim sana söylemem gerekmez miydi?”dedi gülümseyerek. Sivri dişlerini benden saklama gereği duymuyordu. Tek kaşımı kaldırdım. Bu görüntü ciddi düşünceleri getirdi aklıma.

“Kevin’dan ne istiyorsun?”dedim kaşlarımı çatarak.

Aklı karışmış gibi bakmaya başladı. “Bir şey istemiyorum…”dedi fısıltı gibi. Kafasını yana eğdi. “Ona asla zarar vermem, zarar vermeye çalışanı da pişman ederim. Eğer sorduğun buysa…”

Kafamı salladım. “Onunla ne kadar birlikte olmayı düşünüyorsun? Yani… O…”

“Onun ne olduğunu biliyorum.”dedi lafımı keserek. “Kendimin ne olduğunu da biliyorum. Bunları düşünmediğimi mi sanıyorsun? Şimdilik sadece onun iyileştiğini ve yaşamını düzene soktuğunu görmek istiyorum.”

Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktım. Kafasını sallayarak konuşuyordu ve minik burnu itiraz edercesine havaya kalkmıştı. Saçları kısacık ve darmadağınık sarı bir bulut gibi yayılmıştı. İri kahverengi gözlerini, daha da açarak konuşuyordu.

“Anladım… Tamam!”dedim gülerek. “Tanrım… Ne kadar çok konuşuyorsun.”diye homurdandım.

“Hey!”dedi koluma bir tane şaplatarak. Yüzümü buruşturmamaya çalıştım ama sanki demir pençeli bir kaplan, balyoz gücünde koluma yapışmıştı. Ah… Lanet! Çenemi tutmayı öğrenmem gerekiyordu.

“Sen Mary ile ilgili ne yapacaksın?”

“Yapmam gerekeni.”dedim. Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde netti sesim.

“İyi ama… Neyi yapman gerektiğini nereden biliyorsun? Doğrunun ne olduğunu?”

Acil servisin önünde bazı çalışanlar çıkmış sigara içiyorlardı. İnanın, ne kadar zararlı olduğunu bilenler hep daha fazla hataya düşüyorlar. Sigara içen doktorlar gibi… Veya kontrollere gitmeyen hemşireler… Kapıya yaklaştığımızda yüzümü buruşturdum.

“Ah… Lütfen kapa çeneni ve geç şu lanet kapıdan içeri.”diye homurdandım.

Minik elini kalbine koydu. “Ah… Bu bir erkeğin benim için yaptığı en güzel jest.”

Ellerim cebinde karşısında durdum ve tıpkı bir boğa gibi nefesimi dışarıya doğru verdim. Saçlarına doğru…

“Hey!”diye bağırarak içeriye kaçtığını görünce sırıtmama engel olamadım. Bu eğlenceli olabilirdi! Kevin’ı sinir etmekten aldığım zevki ikiye katlayabilirdi.

Sonra içimden bir ses yapmam gerekenleri fısıldadı ve gülümsemem soldu. Yüzüm dondu. Kapının önündeyken gülerken, içeriye girdiğimde somurtuyordum. Girişte Stevie vardı. Kafasını kaldırıp beni gördüğünde önce gözleri büyüdü, ardından ne yapacağını bilemiyormuş gibi öylece bakmaya devam etti.

“Öldüğünü düşünmeye başlamıştım!”dedi nefesini hızla dışarıya doğru verirken. “Evin aramalara cevap vermedi. Cep telefonun yoktu! Çalışanlar nerede olduğunu bilmiyorlardı! Tanrım Stuart! Hemşireler günlerce ardından yas tuttular!”dedi sırıtarak.

“Ah…”dedim aynı şekilde sırıtarak. “Önemli işler peşindeydim.”

Kaşlarını çattı. “Sanırım işe gelmedin?”dedi dudağını bükerek. “Oyalamaya çalıştım ama…”

Gülümsedim. “Hayır, işe gelmedim. Teşekkürler Stevie.”

“Nerelerdeydin?”diye sordu merakla.

“Kevin’ı buldum.”dedim kaşlarımı kaldırarak.

Yutkundu ve gözlerini kıstı. Yanımdaki kıza bakmak yeni aklına gelmişti. “Stuart. İyi misin?”dedi sessizce.

“Kısaca söylemek gerekirse… Kevin ölmemiş… Araçtan çıkarılmış ve hafızasını kaybetmiş. Başka bir hastaneye gönderilmiş. Kimse yakınını bulamamış. Bakımevinde kalıyormuş. Birkaç şey hatırlayınca bana ulaştılar.”dedim sakince. Bu kadar doğal bir şekilde yalan söylediğime inanmak kolay değildi. Şaşkınlıkla kendimi geriden izleyebilirdim.

“Stuart! İnanmıyorum! Çok sevindim.”

“Yeteneklisin.”dedi Anastasia yanımdan. Ona bezgin bir bakış attım ve gözlerimi kapattım.

“Stevie, Kevin McStout. Bak şimdi o listeye.”diye mırıldandım.

“324 numaralı odada.”

“Peki, Mary Scott?”

“O da Kevin’dan sonra geldi. 326’da.”

“Teşekkürler.”

“Diğerlerini sormadın?”

“Çünkü bu hastaneyi avucumun içi gibi biliyorum. İkisi buradaysa diğerleri de çevredeki odalardadırlar.”

“Peki-”

“Anastasia… Lütfen.”dedim gözlerimi kısarak. “Söz veriyorum sorularına cevap vereceğim ama şuanda onları kontrol etmek ve her şey yolundaysa uyumak istiyorum.”

Kafasını sallayarak onayladı. Yere bakmaya başladı ve benim içim parçalandı! Bravo Stuart, diyerek payladım kendimi.

“Sor şu soruyu.”

“Hayır. Gerek yok. Odayı gösterir misin?”

“Söyle dedim.”

“İstemiyorum.”

“Anastasia!”

“Gündüzleri geçirebileceğimiz daha iyi bir yerin var mı diyecektim.”diye mırıldandı. “Ama önemi yok. İdare edecek yerler bulabiliriz sanırım.”

“Benim evime gelebilirsiniz. Kale gibi diyeceğim ama eskiden orası benim kalemmiş zaten. Ne kadar ironik… Orasının kale olduğu zamanları hatırlıyorum. Ama ailemle geçirdiğim zamanları da hatırlıyorum.” Kafamı yana eğdim. Anastasia tek kaşını kaldırmış, beni dinliyordu. “Her neyse, Lionel’ı ararım uyumadan önce. Seni o götürür.”

Kafasını sallayarak onayladı. “Teşekkürler. Şimdi ne tarafa gitmem gerek?”

“Kokusunu takip edemiyor musun?”dedim yüzüme tam bir piç sırıtışı yerleştirirken.

“Burada çok fazla kafa karıştıran koku var.”dedi burnunu kırıştırarak.

“Ah… Kan…”

Kafasını geriye atarak yüzüme baktı. “Çok zekisin. Hep böyle zeki miydin? Yoksa sonradan gelen bir şey mi?”dedi.

Yüzünü bakarak hırladım. Dudağını bükerek bir adım geriye gitti. “Sola git.”diye tısladım. “Bücür!”

Sırıtan dişlerine bakarken birden bire kendimi boşluğa bakarken buldum. Birkaç adım atıp sağa döndüm ve aradığım odayı buldum. Kapıyı çalmadan araladım ve aralıktan içeriye süzüldüm.

Güzel yüzündeki yaralar iki günde yeşil – sarı bir morartıya dönüşmüştü. Vücudundakileri temiz sargılarla sarmışlardı. Örtü belinde duruyordu. Bir koluna serum asılmıştı, diğerindeyse kan vardı.

“Seruma sakinleştirici kattılar. Uyuyacakmışım. Ama sen gelene kadar dayanmaya çalıştım.”diye mırıldandı. Gülümsedim ve eğilerek alnına dudaklarımı değdirdim.

“Teşekkür ederim, Prenses.”diye mırıldandım yavaşça.

Gözlerini kırpıştırıyor, sanki uykuyu uzak tutmaya çalışıyordu. Gülümsemeye çalıştı.

“Ağzı burnu dağılmış bir prenses…”

Kaşlarımı çattım. “Hiçbirisi seninle boy ölçüşemez.”

Odada sadece başucundaki sarı lamba yanıyordu. Loştu.

“Şakacı seni.”dedi uykulu bir ses tonuyla. Gülümsedim. Koltuğu çekerek yatağının yanına getirdim. Oturdum ve ellerimi kolunda hafifçe gezdirmeye başladım. Parmak uçlarımı koluna sürtüyordum. Gözlerim uyku ihtiyacıyla acır haldeyken, istediğim tek şey onu seyretmekti...

“Bu konuda asla şaka yapmam.”dedim ciddiyetle. “Ne zaman çıkacağını söylediler mi?”

“Vücudum susuz kalmış. Yarına daha iyi olacağımı söylediler. Sargıları kendim değiştireceğim. O yüzden sabah çıkaracaklar.”

“İşte bu güzel bir haber…”

“Sesin kedi mırıltısı gibi.”dedi. Ya da dudaklarından çıkan kelimelerden anladığım şey buydu. Git gide kendini kaybetmeye başlayacak ve saçmalayacaktı. Gülümsedim.

“Sana şuanda her ses mırıltı gibi gelir.”

“Senin sesin diğer seslerden daha güzel.”dedi inatla kaşlarını çatarak. Dudaklarımı ısırdım gülmemek için.

“Sadece sesim mi?”

Gözleri kapalıydı ve yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi. “Sen herkesten farklısın.”

Yatağa biraz daha yaklaştım. Yüzüne doğru. “Neden?”diye sordum. Sesimin fazla heyecanlı çıkmadığını umut ediyordum.

“Çünkü sen-”

“Çünkü ben ne?”

“Çünkü ben…”

“Mary! Çünkü ne?”

“Seni -”

“Mary?”dedim hırsla. Koltuktan ayağa fırlamış, resmen suratının önünde duruyordum. Ellerim kollarını tutmuştu. Serumların iğnelerinin ellerinde olması büyük şanstı.

“Mary?”dedim tekrar hafifçe sarsarak. Hafif, tatlı bir horultu odayı doldurdu.

“Dosyasına baktıysan onu uyutacak ilaçlar verdik.”dedi hemşirelerden birisi kapıdan. Ona baktığımda göğsünde kavuşturduğu elleri açıldı ve çatık kaşları düzeldi.

“Stuart! Nerelerdeydin?”dedi neşeyle gülerek. Ama ona bakacak halim yoktu. Mary’den sadece bir kere duyduğum o sözleri, onun ağzından bir kez daha duymak istiyordum. Ve suratıma patlamıştı.

“Şurada burada…”dedim kıza arkamı dönerken. Sohbet modunda olmadığımı anlamış olacak ki, “Ziyaret saatini çoktan geçti. Fazla ortalıkta dolanma.”diyerek kapıyı çekti ve gitti.

Mary’nin siyah saçlarını parmaklarımla kenara doğru taradım ve tapılası yüzünü açıkta bıraktım. Dolgun, pembe dudaklarına hafifçe dudaklarımı değdirdim. Elim yanağının şeklini alarak onu okşadı. Yüzlerimiz arasında sadece santimetreler vardı. Kirpileri öylesine uzun ve siyahtı ki… Yanağına değecek gibi görünüyordu. Şaşkınlıkla bu yeni keşfimi inceledim. Yüzündeki yaraları okşadım. Saçlarını tuzlu suyla yıkadığından artık kanla keçeleşmiş gibi değildi ancak eskisi gibi yumuşak da değildi. Çok sertti. Yüzünü incelerken içimde beliren ve büyüyen endişeyi görmezden gelemedim. Gözlerimden bir damla yaş düşerek onun yanağından aşağıya aktı.

“Seni çok seviyorum.”diye fısıldadım kulağına doğru.

Yanağına değdirdim dudaklarımı. Loş odadaki tek ses, onun düzenli soluğu ve serumun sesiydi. Yanağındaki kendi gözyaşımı sildim ve yutkundum.

Arkamdaki koltuğa attım bedenimi sertçe. Parmaklarım koluna dolandı. Başımı yatağa, kalçasının kenarına koydum. Gözlerimi yumdum.

“Ama bu hiçbir şeyi çözmez.”diye mırıldandım.

Ve uykunun huzurlu kollarına teslim oldum.

TUBA ÖZKAT - McStout Yazgısı: Efendi'nin DönüşüWhere stories live. Discover now