Bölüm 1

203 10 4
                                        

Hong Ying Yue huzursuzca uykusunda kıpırdarken zihnini delip geçen çığlık sesleriyle gözlerini araladı. Zifiri karanlık olan odasında artık her şeyin yerini ezberlemişti. Yatağından usulca çıkıp çıplak ayaklarıyla minik adımlar atarak sürgülü kapıdan çıktı. Cennet Gölü'ne bakan merdivenlere doğru aynı bir tilki gibi sakince süzülürken gecenin ayazı ona işlemiyordu.

Bir ateşin kalbi kor gibi usul usul yanar ve tüm bedenini ısıtırdı. Cennet Gölü'nün üstündeki taş köprüye geldiğinde adımlarını yavaşlatıp kemerin köşesine oturdu. Kara suyun üzerine vuran kanlı ay karanlık geceyi aydınlatan tek ışık kaynağıydı. Saflık Sarayı beyaz taşlardan, her yeri bambuyla çevrili devasa bir yapıydı. Etrafını çevreleyen Cennet Bahçeleri ve kuzeyde Cennet Gölüyle yaşayan, su insanlarına hayat veren bir yerdi. Ne yazık ki bu cennet gibi yer Hong'un hapishanesi olmuştu.

Buraya gelene kadar kendini tutmuştu lakin gözlerinden ondan izinsiz süzülen yaşları artık engelleyemezdi. 6 senedir bu yabancı imparatorlukta esir hayatı yaşamaktan bıkmıştı. Tabii ki görünürde onu tutan hiçbir şey yoktu. İnsanlar ona esir bir prensesten ziyade; saygın bir yabancı misafir gözüyle bakıyordu. Yani çoğunluk öyleydi. Çünkü o babasına koz olarak kullanılmak amacıyla kaçırılmış değerli bir hazineydi. Gördüğü rüya, daha doğrusu o gecenin anıları zihnini sürekli meşgul ettiğinden dolayı rüyalarında bile gördüğü olayları hatırlamak onu oldukça sarsmıştı. Gözyaşlarını elinin tersiyle silerken başını göğe kaldırdı. Ateş mevsimine az kaldığı için ay kızıla çalıyordu şu sıralar, mevsim gibi onun da vakti gelecekti.

Kızıl tilki evini istila eden, onları ablukaya alan yabancıları tek tek öldürecek kafataslarından kendine bir taht yapıp bir daha asla Ateş prensesiyle uğraşılmaması gerektiğini tüm uluslara gösterecekti. Tabii önce buradan kaçması gerekiyordu. Beraberinde kaç ceset bırakacağını hesaba katmadan kendi krallığına dönmeliydi. Dönmeliydi fakat geri döndüğünde evini nasıl bulacağını bilmemek canını sıkıyordu. Oradan kaçırıldığında 14 yaşındaydı. Şimdi ise 20 yaşına basmıştı. Babasının durumunu hiçbir zaman doğru düzgün öğrenememişti. Belki evi kül olmuş, babası ölmüştü. Merak ve özlemle geçen yıllarının intikamı çok acı alacaktı.

Genç bir kızın soğuktan titreyen endişeli sesi onu bulundukları yere geri getirdi.
"Prenses, efendim odanıza dönmelisiniz." genç kadın başını eğmiş, aceleyle çıkıp üstüne bir cüppe almayı dahi unutmuştu. Ufak tefek bedeninin sarılı olduğu mavi entarisinin üstünde suların mührü altın sarısı nakışla işlenmişti lakin bağlılığı bir ateşeydi. Genç kadın ay gibi parlak yüzünü yerden kaldırıp badem gibi iri ve çekik gözlerini, mavi bakışlarını hanımına çevirmişti.

Hong hizmetlisi Min Yao'ya dönüp bedenini sert taşlardan kaldırdı.
"Sana beni takip etmemeni söylemiştim. Sözümün bir kıymeti yok mu gözünde? Eğer unvanım gözünü korkutmuyor ise benden de mi çekinmiyorsun?"

Genç kadın telaşla başını iki yana sallayıp ürkek bakışlarını hanımına çevirdi. Ateş prensesinin kahverengi gözlerinin içinde yanan alevi herkesin kalbine bir parça korku salardı. "Efendim, lütfen böyle düşünmeyin. Prenses hazretlerini rahatsız etmek niyetiyle takip etmedim. Askerler devriye geziyordu. Sizi görürlerse başınızın belaya girebileceğini düşündüm. Özür dilerim efendim."

Hong Ying Yue bir el hareketiyle genç kızı sustururken geldiği yolu geri gitmeye başladı. Genç hizmetli, kızın gölgesi misali sessizce onu takip ediyordu. İkisi de ormanın karanlığının içinde onları izleyen bir çift gözden habersizdi. Hong fevri biriydi, adımlarını attıktan çok sonra düşünmeyi akıl ederdi. Her ateş insanı bir parça böyleydi zaten. Bu ona ulusundan kalmış bir özellikti. Aldığı görgü eğitimleri en azından duygularını bir parça bastırmasını öğretmişti lakin genç prensesin tutkulu bakışları sizi alev alev yakabilirdi. Bunu bizzat deneyimlemiş biriydi gölgelerin içindeki kişi...

Flames Of The SoulBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin