1.Bölüm

40 1 0
                                        

Medya'daki Dolunay 🌕

Yağmur damlaları artık daha hızlı düşüyordu, her şeyden korunmak istercesine yağmurluğumun içine iyice gömüldüm ve adımlarımı hızlandırdım. İnsanlar görünmezmişim gibi bana çarpıp geçiyorlardı. Herkesin bir amacı vardı belkide yetişmeleri gereken sıcak yuvaları. Bir an duraksadım ve gök yüzüne baktım. Gülümsedim ve sanki derdim tasam yokmuşcasına derin bir nefes aldım. O an herşeyi unutup derinlemesine huzur veren bu hisse kapılmıştım ama her şeyin bir sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardı. Dikkatim bir anda büyük bir çarpma ile dağıldı. Kendime geldiğimde bana çarpan kişiyi görmek için kafamı kaldırdım karşımda turuncu ve kıvırcık saçlı bir kız vardı. Panik içerisinde bin bir türlü özür içeren cümleler ağzından çıktı kızın ve sonrasından önemli olmadığı cümlesini aldıktan sonra benden yavaşta uzaklaşıp gitti. Uzun bir süre nedensizce arkasından bakıp kalmıştım. Yönümü karşımdaki kütüphane doğru yönlendirdim. Kapı açıldığı anda gelen zil sesi kütüphanenin yeni bir misafiri olduğunu haber veriyordu. Kütüphane sorumlusu kıza sade bir gülümseme sunduktan sonra kaç kere okuduğumu, kaç defa içiresinde hayallere daldığımı bilmediğim Pride & Prejudice elime aldım ve kayıt yaptırmak için deske yöneldim. Her zaman kütüphaneden sonraki durağım olan kafeye yöneldim.  Yağmur azalmıştı bu farkındalık beni kendimi incelemeye yöneltmişti ıslanmıştım hali hazırda siyah olan kotum daha da koyu bir tona dönmüştü ama bugün ayakkabı seçimimi siyah botlarımdan yana yaparak doğru bir karar vermiştim. En azından ayaklarım kuruydu.

Kafenin önüne geldiğimde tabelasına tekrar baktım 'Mercan' çok güzel bir ad seçimi olmuştu anlamlıydı da. Bu kafe adını yakın arkadaşımlarım olan mert ve cansın'dan alıyordu. Kapıda içeriye adım atmamla Cansın ile bakışlarımız buluştu hızlı bir şekilde adımlayarak ona yaklaştım ve kocaman bir sarılma verdim. Cansın gözlerimin içine bakarak Nasılsın? diye sordu. Sahi nasıldım? İyiyim ya sen ? Mert yok mu ? Diye cevaplarken aynı zamanda etrafa göz atıyordum. Köşedeki masada karşılıklı iki erkek oturuyordu bu mesafeden bile kendinden emin duruşları ve güçlü auralarını hissedebiliyordum. Bir süre onları izledim. Yüzü bana dönük olan kişinin orman karası siyah saçları ve gökyüzünü kıskandıracak mavilikte gözleri vardı. Bir an gözlerimiz buluştu. Saniyelerce ona öyle bakakaldım oda benden farklı bir durumda değildi. Cansın'nın sesiyle kendime geldim bana sesleniyordu. Bir gariplik olduğunu anlamış gözleri ben ve çocuk arasında gidip geliyordu hemen sonrasında bana dönüp muzip bir gülüş attı. 'Ben işime kaldığımdan yerden devam ediyorum istersen sende kaldığın yerden devam et' diyerek benden uzaklaştı. Kendimi toparlayarak etrafı kolaçan ettim ve boş bir masa aradım. Tek boş masa vardı oda mavi gözlünün tam yanındaki masaydı mecburen oraya yöneldim ve oturdum. Kendime hakim olamayarak onun olduğu tarafa tekrar baktım ve göz göze geldik ama bu sefer gözlerini kaçıran o oldu. Bu yaşadığımız tekrara güldüm ve bakışlarıma cansına diktim bana dönünce yanıma gelmesini işaret ettim. Ellerinizden bir kahve alma şansım var mı hanım efendi? Dedim 'hemen geliyor' diyerek benden uzaklaştı. Başımı yine istemsizce yan taraftaki masaya çevirdim bu sefer odağım mavi gözlünün karşısındaki adamdı. Gözleri amazon yeşiliydi ve oda kumraldı. Yan masamda oturan her iki erkekte olimpostan kovulmuş yunan tanrılarına benziyorlardı. Kafenin içinde bir anda yayılmaya başlayan hoş tınılar beni huzura çağırıyordu bu en sevdiğim şarkıydı. Kendimi o güzel tınıya teslim ettim.

You leapt from crumbling bridges watching cityscapes turn to dust
– Şehir manzaralarının toza dönüşmesini izleyerek çökmekte olan köprülerden atladın
Filming helicopters crashing in the ocean from way above
– Yukarıdan okyanusa düşen helikopterleri filme alıyor

Got the music in you baby,
– İçinde müzik var bebeğim
Tell me why
– Nedenini söyle
Got the music in you baby,
– İçinde müzik var bebeğim
Tell me why
– Nedenini söyle
You've been locked in here forever & you just can't say goodbye
– Sonsuza kadar burada kilitli kaldın ve hoşçakal diyemezsin

Kisses on the foreheads of the lovers wrapped in your arms
– Kollarına sarılı aşıkların alnına öpücükler
You've been hiding them in hollowed out pianos left in the dark...
– Onları karanlıkta bırakılan oyuk piyanolarda saklıyorsunuz ...

Your lips,
– Dudakların,
My lips,
– Benim dudaklarım,
Apocalypse
– Kıyamet

Kendimi toparlayıp gözlerimi açtığımda masanın üzerinde duran kitabımı açıp ilk sayfasını müzik eşliğinde okumaya başladım. Okudukça kelimeler kelimeleri kovalıyor cümleler paragraflara dönüşüyordu zaman benim için durmuştu tek odağım kitabım ve arkada kısık sesle çalan müzikti. Kafamı kitaptan kaldırdığımda karanlık güzel şehrim karanlığa yavaştan teslim olmaya başlamıştı. Yan tarafı kontrol etmek için döndüğümde o yerinde yoktu gitmişti. Oturduğu koltukta bir şey dikkatimi çekti zipposunu düşürmüştü merak içerisinde elime aldığımda üstüne kazınan yazıyı görmüştüm BARBAROS.. Ah adı gözleriyle ne kadar uyumluydu barbaros denizleri fetih etmişti oda gözleriyle gökyüzünü. Adını öğrenmiştim bu beni umutlandırıp mutlu etmişti. Kendimi toparlayıp adımlarımı cansına yönlendirdim. Sanki geldiğimi hissetmiş gibi bana dönüp her zaman ki muzip gülümsemesini atmıştı " Aa sen hala buradamıydın ? Ben seni mavilere dalıp kayboldun sanmıştım" bu cümleyi duymamla kızarmam bir olmuştu hain beni nasıl utandıracağını iyi biliyordu. Ama bu sözleri beni kendime getirmişti içinde bulunduğum düştün bir anda uyanmıştım. " ne ? Ne mavisi" " Ooo kızım sen leyla olmuşsun" cümlesini tamamladığı anda kahkaha atması bir olmuştu. Elimdeki zippo'yu ona gösterip " şey, bu zippoyu o masada buldum bende kalabilir mi? Yani sahibi geri gelene kadar ?" " tamam maviş gelip sorarsa direk sana yönlediririm" bu kinayeli halleri beni gülümsetmişti. "Ben artık kaçiyorum hem Vakit geç oldu ne zaman kapatacaksın kafeyi bekleyeyim mi seni ister misin?" "yok kuzum sen git ben yarım saat daha buralardayım, hem mert gelecek birazdan beraber gideceğiz." Cansınla vedalaştıktan sonra beni evime götürecek yolu adımlamaya başladım. Bugün arabamı almadığıma pişman olmuştum ama yapacak bir şey yoktu iş başa düşmüştü. Yolda geçecek zamanıma babamı da katmaya karar vererek telefonumu elime alıp onu aradım. "Efendim prenses" işte babam böyleydi ben prenses o benim kralım da her zaman bana böyle seslenmişti. " Nasılsın baba? Nerelerdesin?" " iyiyim prensesim, annen ile sana kavuşmak için dakikaları sayıyorum. Diğer soruya gelirsek kraliçeme doğru yola çıktım eve gidiyorum." İşte arayıpta bulamadığım fırsat buydu. " baba kraliçene giden yolda benide yanına almak ister misin?" " ahahha neredesin?" " Cansının kafesinin oradaki parkta seni bekliyorum." " 10 dakika içerisinde orada olacağım." Dedi ve kapattı. Etrafımı inceledikten sonra biraz ötede bulunan banka oturmaya karar verdim(medyada bulunan.) 10 dakika zamanım vardı buda demek ki kitabımı okumaya devam edebilirdim. Sayfayı açtığım anda gözüm bir cümleye takılı kaldı. " O güzelim gözlerin hakkını hangi ressam verebilir ki? Bu cümle bana barbarosu hatırlatmıştı. Onun gökyüzünü kıskandıran gözlerini. Kalbim bir anda ritmini şaşırdı sanki 1 saat koşmuşum, dakikalarca merdiven çıkmışım gibi. Nasıl olabilirdi bu ? Sadece bir defa gördüğüm ve tanımadığım birine bunları hissetmem normal miydi?

İskelet ÇiçeğiStories to obsess over. Discover now