BIÇAK

24 4 3
                                        

Kahretsin!! Bu yağmur da nereden çıkmıştı?
Bütün planlarım altüst olmuştu işte.
Oysaki bu gece , bu işi kesinlikle halletmem gerekiyordu.

O bıçağı bulmalıydım. Tek kurtuluş biletimi kaybedemezdim. Yağmura aldırmadan kapüşonumu kafama geçirip aramaya devam ettim.

Kahrolasıca adam nereye sakladıysa cidden tebrik ediyorum. Bu nedir ya? Kaç saattir aradığım hâlde bulamamıştım. Bir de üstüne yağmur yağınca iyice kötü olmuştu.

Birden çalan melodiyle irkildim. Bu bir telefon zil sesiydi. Ama benim telefonumun melodisi değildi bu. Gözlerimle ıslak yeri taramaya başladım. Birkaç metre uzağımdan geliyordu ses. Oraya doğru yürüdüm. Telefonumun flaşını açıp sese doğru tutmaya çalıştım.

Sonunda telefonun çalan melodisi sustuğunda ,telefonu da bulmuştum. Eğilip, yerden çamur içindeki telefonu aldım. Ekran tekrar bir mesajın gelmesiyle açıldı.

Gelen mesaja baktım.
Kod adı :A1
Bir hafta sonra iş tamamen bitmiş olacak. O zamana kadar bütün işlerini hallet! Patron burdan ayrılacağımızı söyledi.

Okuduğum mesajdan hiçbir şey anlamamıştım. Telefonun güç tuşuna basıp ekrana baktım. Ekranda herhangi bir güvenlik yoktu.  Hemen galeriye girdim  bir şeyler bulmak umuduyla.

Galeride aradığım bıçağın da fotoğrafını görünce olduğum yerde kalakaldım. Daha fazla bilgi edinmek için diğer fotoğraflara baktım.  Küçük bir bebek ve yurt binasına benzeyen bir binadan başka bir şey bulamadım.

Nedense telefonu bırakasım gelmedi. Aradığım bıçağın bu telefonda fotoğrafı olması biraz beni de ilgilendirirdi aslında.

Telefonu ceketimin iç cebine koyup bıçağı aramaya devam ettim.  Telefonu bulduğum yere bakınca biraz daha parlayan bir metal ucu görünce oraya doğru adımladım.

Doğru tahmin etmiştim. Bıçağı bağrıma basıp "oh" diye iç çektim. Uzun uğraşlar sonucunda bulmuştum.  Hemen Mert'in arayıp bıçağı bulduğumu söyledim ve zaman kaybetmemek için telefonu yüzüne kapattım.

Arkamı dönüp bana verdikleri cipe doğru adımladım. Bir ayağımı basamak gibi olan yere koyup diğer ayağımla içeri girdim. Kapıyı da kapatınca , sıra bulduğum telefona gelmişti.

İçeri girerken muhtemelen arama yapacaklardı. Telefonu saklamak en iyisiydi. Telefonu ceketimin iç cebinden çıkarıp ,kendimi biraz daha güvene almak için, telefonu sessize aldım.  Ayağımdaki botlardan birini çıkarıp telefonu içine yerleştirdim. Botumu ayağıma sokup arabayı çalıştırdım.

Bir saatin sonunda hapishaneden beter olan o binanın önüne geldim. Güvenliğe doğru sürerken kartımı cebimden çıkardım.

Bu binadaki ve çevresindeki herkese ait bir kart bulunuyordu. Bir tür kimlik gibi. Yani hayatta oluşunuzun kanıtydı. Her kartın üzerinde kişinin olduğu konuma göre numara yazılıydı.

Benim gibi özel işler için bulunan kişilerin numara başında "Ö" vardı. Bunun gibi her işin farklı bir harfi vardı. Bir tür kod gibiydi. Bu yüzden adınıza ihtiyaç duyulmuyordu.

Ki zaten  adınızı yakın çevreniz dışında pek bilen olmazdı. Kartımı güvenliğe uzattığımda "Ö12 sonunda geldin."deyip kartımı bana geri verdi.

Bir şey demeden bıçağı vermem gereken yere gittim. Bu koridora ne zaman gelsem boğuluyormuş gibi hissediyordum. Yine aynı hisse kapılarak koridorda o kapıya doğru yürüdüm.

Kapıyı tıklatınca içerden gür bir ses tonuyla "Gir! " diye bağırdı. Kafamı dik tutarak içeriye girdim.

Düz bir ifadeyle "Getirdin mi?"  diye sordu .
Yüzüne bakarak tok bir sesle "Evet ." dedim.
Elini uzatınca bıçağı ona uzattım.  Bıçağa nadide bir parçaymışçasına bakıyordu.

Bana bakıp elini git dercesine salladı. Arkamı dönüp kapıdan çıkıyordum ki kod adımla seslenip durmamı sağladı .
"Ö12. Yarın gece bir görevin daha var. İyi dinlen. "Dedi.

Aman ne güzel! İğrenç, tehlikeli bir göreve daha hazırlan Ö12 . Kapıdan çıkıp hızlı adımlarla,  Ö' lere ait koridora yürüdüm. Sonunda kendimize ait koridora ulaşınca derin bir nefes alıp verdim.

Odamın kapısını kartımla açıp içeri girdim. Odalarımızın anahtarı yoktu. Kartlarımızı okutup açıyorduk. Yaptığımız bütün yaşamsal faaliyetleri kartı okutup yapıyorduk. Boşuna kart hayatta oluşumuzun kanıtı diye dememiştim.

Olduğumuz binayla beraber beş tane daha devasa bina etrafımızda vardı. Her bina farklı bir konumu gösteriyordu. Olduğunuz konumlara göre görevleriniz zorlaşıyordu tabii.

Farklı bir konuma geçmeniz mümkündü ama oldukça zordu. Her görevi eksiksiz tamamlayıp buraya geri dönmeniz gerekiyordu.

Ki bazılarının dönüşleri bile olamıyordu. Görevleri yerine getirirken ölüm mümkündü.  Anlamadığım bir şey ise polis devreye giremiyordu. En baştakilerin anlaşması olunca polisler de bir şey yapamıyordu haliyle.

Odama adımımı atınca Mert ve Sima'nın da burda olduğunu gördüm. Ki bunu bekliyordum zaten. Her görev sonrası eğer ölmemişsek birimizin odasında toplanıp planlar yapardık.

Şu ana kadar aramızdan Çağın'ı ve Samet'i kaybetmiştik. Onları da çok seviyordum.
Ama görevleri karşısında ölüm zorunlu olunca onları kaybetmiştik. Ne kadar sinirlensek de elimizden bir şey gelmiyordu.

Hükümetin bile içinde olduğu bir şeye nasıl itiraz edebilirdik ki? Mert ve Sima ayaklanıp bana sarıldılar. Grubumuzdan sadece üçümüz kaldığımız için biraz daha fazla değer veriyorduk birbirimize.

Sima "Belinay  yüzün neden solgun. Nasıl bir görevdi ?" diye sorunca biraz üstünden anlattım konuyu. Sima, Mert kadar ağzı sıkı biri değildi.

Buradaki kurallardan biri de yaptığınız görevlerden kimsenin haberi olmaması gerekiyordu. Her türlü güvenliği alıyorlardı. Eğer görevleriniz biri tarafından duyulursa sonunuz gelmiş demektir.

Burda bina arasında bile gizlilik vardı. Her şey fazlasıyla gizli yapılıyordu. Saman altından su yürütülmesi gibi bir şeydi.
Binalar arası rekabet de bundan doğuyordu.

Sima bana son kez sarılıp odasına gitti. Mert'le yalnız kalınca ,ben yatağın üstüne Mert de koltuğa oturup bir şey dememi bekledi.

Ayağımdan iki botu da çıkarıp yere koydum.
Daha sonra telefon olan botu alıp elimi içine soktum. Mert'in "Napıyorsun?" demesine kalmadan telefonu gösterdim.

Ağzı açık bir şekilde telefona baktı. Çünkü görev harici telefonları  almak yasaktı. Ki o telefonlar da böyle dokunmatik falan değildi. Farklı görevler için üretilen farklı telefonlardı.

Mert'e her şeyi anlattım. Telefonu alıp o da bakınca bir plan yapmaya karar vermiştik.
Birden o her zamanki uyku vaktinin geldiğini belirten iğrenç ses duyulunca Mert odasına girmek zorunda kaldı. Planı da yarın yapacaktık.

Buraya boşuna hapishaneden beter demiyorum. Her şey fazla gizli . Her şey kurallara bağlıydı. Kurallara uymak zorundaydınız. Hayatınızı kendiniz yönetmeniz bile yasaktı.

Her şey onların himayesi altındaydı. Siz ise söylenilenleri yapmak zorunda olan bir robottunuz. Herkes küçüklükten eğitilip farklı parkurlarda farklı derslere giriyordu. Neye yeteneğiniz varsa ona yönlendirilip ona göre görevler veriliyordu.

Mesela matematiği iyi olanları  hacker gibi  sistem çökertme ,şifre çözümleme üzerine eğitiliyorlardı.

Peki biz buraya nasıl geldik? İnanın o konu hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bir ailemin olduğundan bile bihaberim. Kendimi bildim bileli buradayım. Tabi diğerleri de öyle. Kimse bu konu hakkında bir şey bilmiyordu.

∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆

Nasıl buldunuz ilk bölümü?
Yorumlarınızda belirtirseniz memnun olurum 😊 . Oy ve yorum yapmayı unutmayın.
İnstagram h.:  aysnr_a

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Feb 03, 2019 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

ROBOTStories to obsess over. Discover now