Sarmalar bizi sarmalar.
Genellikle ofis görüşmeleri en yaşlı ve kıdemli olan tasarım grubunun mekanında yapılır. Proje çalışmaları da böyle başladı ise ve de müteahhit veya yatırımcı da buna baştan çanak tuttuysa kimse itiraz dahi edemeden bu alışkanlık pekişir. Çanak bizi içine çeker hem de döndüre döndüre.
Çok ünlü peyzaj mimarı abimiz de çanağının çekim gücüyle hepimizi küçük ofisinin akşam üzeri ebesi olarak tutmaya başladı. Öyle ki haftada bir gün ama saat 17:00 de başlayan toplantılar. Yemek yiyip gelsen bir türlü yemeden gelsen başka türlü. İnsanın tam karnının sinyal verdiği ama henüz sirenlerin çalmadığı saatler. Nitekim, günlerden salı ve 17 de düştük tezgaha. Dar bir ara sokaktaki ofisin yakın 2 kilometrelik çevresinde otopark bulamayacağımız için ofisler arası yolu da düşünerek bir saat önceden çıkıyorduk yola. Tabii ki uzakta bulduğumuz kaldırım kenarında on beş dakika yürüdükten sonra geldik asansörsüz 4.kattaki ofise. Projenin adı konusunda spekülasyonlar var. Hem de ne spekülasyonlar! Karayipler dünyası, Dünyanın Karayibi vesaire vesaire.. İlgi çekici oluyor tabi adıyla müsemma bir park alanı içine konmuş sosyal konut bozması işçi blokları. Alan geniş ama inşaat yapılacak alan dar bu nedenle bloklarda sıkış tepiş. Mimar da ne yapsın blokları sıkıştırıp isteneni vermiş : Anahtar sayısı!
Daha 17. Ziller çalmıyor ama hafiften bir kıyılma var. Ölçek vereyim 3 burçak 2 çay kadar. Ama zırnık yok. Bizim konular gelene kadar saat oldu yedi. Sasımış çaylar geldi ama gırtlak bir şeyler yutmak istiyor. Rejim tribine öğleni de ekmeksiz geçirmiştim. Ziller erken çalmaya başladı benim biokütlemde. Ziller benim için çalıyor çalıyor da yalnız mıyım? Değilim tabi. Yanım da çok sevdiğimiz Atilla abi var. Bir de tabi şirket ortağımız Serhan. Küçük ofiste herkes salonda peyzaj mimari abimizin eliyle çizdiği perspektiflere kara kalem taramalara binaların gölgelerine bakıyor, hayran hayran dinliyor. Hakkını yememek lazım eliyle o kadar güzel resimler yapmış ki insan karayipten kızların binalardan çıkışını bekliyor. Konular uzadıkça uzadı, ziller çaldıkça çaldı. Sigara molası ayağında Serhan ve ben mutfağa uzadık. Bu arada herkesin karnı acıktığında ev sahibi abimiz yiyecek bir şey olmadığını ama toplantının da az kaldığını, çok acıkan varsa dışarıdan bir şeyler söyleyebileceğimizi de söylemişti. Ama az kaldı zaten derken dışarıdan bir şey söylemenize gerek yok demişti. Kibarlıktan da söyleyebilirsiniz isterseniz demişti. Sanırım toplantının en genci Serhan'dı. Sonra da ben. Dolayısıyla bizim acıkma lüksümüz hiç yoktu. Onca 50 yaş 60 yaş üstü, şekerli şekersiz abiler varken bize ne yemek düşerdi biliyorduk. Mutfakta eski tip beyaz bir dolap vardı. Gayrı ihtiyari dolabı açtık. Halbuki yiyecek bir şey olmadığı konusunda uyarıldığımız halde. Sigara içeceğiz ama altlık lazım. Burçak bile yok. Masum görünen ama bol kalorili ve son derece sağlıksız olan Burçak bile olmayan bir ortamdayız. Saatler artık yemekten sonra içilen kahveden sonra ayak uzatılıp maçın özetlerine bakma saatine gelmiş. Tahminen sekiz buçuk filan. Dolap bize sunabileceği en cömert tencereyi sundu. Dolabın kapağında 2 limon ve dolapta kocaman emaye bir tencere. Babaanne modeli. 1900 lerin başından kalma filan. Ama sekiz litrelik filan, dev gibi bir şey. Tencerenin kapağını da açtık. İçinde silme lahana sarma var. Olmayan tencerede olmayan sarmalar. Kapakta da iki limon. İlk hissim bir kaygı idi. Ama Serhan limonu kesmişti bile ben de elimi tencereye daldırmıştım. Ok yaydan çıkmıştı. Sıkılan limonlar sarmaların üzerinden akıp tenceredeki diğer sarmaları ıslatıyordu. Off Off. Parmaklarımızı eme eme gömdük sarmaları. Çiğnemeden yutuyorduk. Gerçekten yoktu o sarmalar, ya da hemen yok oluyorlardı. Koca tencerede ancak iki sıra filan yedik. Ama olaya kaza süsü vererek sigara molasından dönüyor gibi yapmamız gerekiyordu. Yalana yalana, ağzımızı şapırdata şapırdata salona döndük. Dudaklarımızın kenarında hala kavuniçimsi yağ lekeleri vardı. Bir yandan konu bize geldi mi diye merakla toplantıda kim konuşuyorsa onu dinliyor bir yandan dişlerimizin arasına girmiş olan minik pirinçleri dilimizle çıkarıp çaktırmamak için onu da hemen yutuyorduk. Atilla abi bir şeyler döndüğünü anlamış gibi yan yan bakıyordu. Kafası ve vücuduyla neredeydiniz siz diye sordu. Ben de yetim çocuk omuz çekmesiyle cevap verdim. Hiç bir yerde. Hiç bir şey yemedik. Dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. Serhan tokluğun keyfiyle gülümsüyordu. Atilla abi ikimizin de bu saatte aç vaziyette bu kadar mutlu ve toplantıya konsatre olmayacağımızı bildiği için bu sefer ağzıyla sordu. Biz de omuzla verdiğimiz cevabı gülümseyerek yineledik. Olmayan sarmaları ona söyleyemezdik. O da hemen sarmalardı ve çok azalırdı. Suç ortaya çıkardı. Madem yoku o da bilmese de olurdu. Suça yeterince ortak olmuştuk suyunu çıkarmaya gerek yoktu. Biz suyunu çıkaracağımız şeylerin sularını çoktan çıkarmıştık. Sonraki haftalarda sarmaların ümidiyle koşarak gittiğimiz o ofisten burçak beklentisini de yok ederek koca bir kışı geçirdik. Bu sırrımızı da Atilla abiye bir yılbaşı kokteylinde sarma yerken anlattık. Nerden aklımıza geldiyse artık...
