BAŞLANGIÇ

265 15 17
                                        

Bundan asırlar önce, şu an yaşadığımız dünyada iblisler hüküm sürüyordu. İblisler artık insanları kendi yollarına çekmeye çalışmıyorlardı. İnsan ruhlarıyla beslenmeye başlamışlardı. İnsanlık yok olma noktasına gelmişti. Birisi... kim olursa olsun yardım etmeliydi. İnsanlığın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı.

İblisler artık kendi aralarında gruplaşmaya başlamışlardı. İblislerden bazıları insan ruhuyla beslenmeyi reddediyordu. Bu iblisler cehennemden kovularak dünyaya sürgün edilmişti. İblisler dünyaya hükmetmiş olsa da cehennem olmadan yaşayamazlardı. Dünyada yaşamaya başlayan iblisler ya insan ruhu yemeye devam edecek, ya da onlarla bir bağ kuracaklardı.

Bağ kurmayı seçtiler. Seçilen birkaç insana gözüktüler. Bu ruhlar insanlarla özel bir bağ kuruyorlar, bu bağı da elipto adındaki mühürle temsil ediyorlardı. Bu mühürle, efendisi ve kendisinin ruhlarını birleştiriyorlardı. Bu ruhlara sahip olan insanlar kendilerine ruh biçenler demeye başlamışlardı. Ruhlar, efendilerinin savaşmasına yardım edecek herhangi bir eşyaya dönüşüyorlardı. Bu ruhların en nadir olanı ise kılıçlardı. Bu nadir kılıçlara sahip olmak en gurur verici şeydi. Bunlara ruh kılıçlar diyorlardı. Bu silahlardan, iblislere karşı koymaya yardım etmek için gönüllü olanda vardı, bu fikri saçma bulup ruh yemeye devam edende.

İnsanoğlu bu ruhlarla iblisleri cehenneme hapsetti. Ama cehennemden kovulmuş ve insan ruhu yemeye devam eden iblisler, diğer adlarıyla ruh yiyenler, hala dünyadaydı. Ruh yiyenler insanlar için büyük bir sorundu. Bu varlıkları avlamak için bir eğitim binası yaptılar. Burada eğitilen kişilerin ruh yiyenlerle savaşma hakları olacaktı.

Kılıcımı burnumu kapatacak şekilde tuttum. Ve önümdeki dört ölü canavarın delik deşik olmuş bedenlerine baktım. Bu canavarları birkaç saniyede kesmiştim ama beşinci canavar ortalıkta yoktu. Arkamı döndüğüm sırada üzerime atlayan canavar kalbine gelen, eğer bir kalbi varsa tabii, bıçakla yere yığıldı.

Kafamı sağa doğru çevirdim ve elindeki hançeri sebepsizce çeviren Marcus'a baktım. "Arkanı kolaçan etmelisin," dedi alaycı ses tonuyla. Somurtarak ona baktım. "Benim sırtımda gözlerim yok." Gülümsedi. "Sanırım bu yüzden buradayım."

Güneş ışığıyla parlayan kılıcımı yüzümden çekip sırtımdaki kınına geri koydum. Elimin tersiyle yüzümdeki kanı sildim ve kafamı kaldırdım. Gökyüzüne baktığımda gördüğüm karaltıyla iç çektim. "Bu gece zor olacağa benziyor."

İnsanların duygularından beslenen canavarlar geceleri dışarıda gezinip kendilerine yemek aramaya başlarlar. Eğer ki bir insanın duygularından beslenirlerse, duyguları çalınan insan ya ölür, ya da bedeni ele geçirilir. Ben ve arkadaşlarım buna engel olmak için yetiştirildik. Bizler, Kötü Ruhları avlayan savaşçılarız. Biz avcılarız... Ruh biçen olmak için birbiriyle rekabet edecek avcılar...

Marcus'la okulun uzun koridorunda yan yana yürüyorduk. Kızların soyunma odası ilerideydi ve biz o zaman ayrılacaktık. Kapının önüne geldiğinde omzundaki çantasını düzeltip, "Zırhını ve kılıcını çabucak alıp gel. Seni dışarıda bekleyeceğim. Geç kalma ha," dedi. Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Bunu sana iade ediyorum. Ben ne zaman geç kaldım ki?" Gülümsedi. "Bu konuyu kapatalım da içeriye gir. Yoksa birkaç insanın ölümüne sebep olacaksın." Haklı olduğunu söylemek amacıyla kafamı aşağı yukarı salladım ve kapıdan içeri girdim. İçerideki tüm kızlar bana bakıp, "Ha! Vanessa geldi," diye bağırdı. Onlara gülümseyerek dolabımın önüne geçtim.

Zırhımı giydikten sonra saçlarımı at kuyruğu yaptım. Diğer kızlara baktığımda hepsinin bir yere toplandığını gördüm. Onlara yaklaşıp, "Hey, sorun ne kızlar?" diye sordum. Aralarına girdiğimde bir erkeğin korku dolu gözlerle kızlara baktığını gördüm. Arkasındaki iki erkek de sırıtarak onu izliyorlardı. Lucy bakışlarını bana çevirdi. "Bu çocuk Miya'nın çantasını çalmış. Bunu öğrendik ve ona cezasını vermeyi planlıyoruz." Göz ucuyla çocuğa baktım. Çok ürkek biri gibi görünüyordu. Cesaret verici bir şekilde gülümseyerek çocuğa doğru eğildim ve, "Seni tanımıyorum ama böyle bir şeyi senin yapmadığını da biliyorum," dedim. "Ama eğer ki yanılıyorsam ve bunu sen yapmışsan, bu yanlış bir davranış. Bir kızın çantasını karıştırmamalısın. Bir daha ki sefere dikkat et, tamam mı?" Kızlar bana şaşkın bir ifadeyle, çocuk ise kırmızı yanaklarla bakmaya başladı.

Arkamı dönüp dolaplara ilerlediğimde çocuğun kekeleyerek, "Özür dilerim," dediğini duydum. Kendi kendime gülümsedim. İnsanlarla zor kullanmadan anlaşmak beni mutlu ediyordu.

Erkekleri dışarı çıkardıklarında hepsi bana sarılmaya ve yanaklarını yanaklarıma sürtmeye başladılar. "Vanessa! Neden bu kadar tatlı olmak zorundasın?" Elimi yukarı aşağı salladım. "Yok canım, daha neler! Ben mi tatlıyım?" Hepsinin yüzünü saçları gölgelendirdi. Şu an soğuk terler döküyordum. Bundan kurtulmanın tek yolu onları onaylamaktı. "T...tamam. Tatlıyım... Sanırım..." dedim. Kafamı duvara çevirdiğimde içeri girdiğimden beri on dakika geçmiş olduğunu gördüm. Geç kalmıştım!

Belimdeki kemere birkaç hançer yerleştirdim. Kapıdan çıkarken diğerlerine gülümseyip, "Görüşürüz," diye bağırdım. Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra elimi kalbime koyup derin bir nefes verdim. Bir an öleceğimi sanmıştım! Koridorda koşmaya başladım. Hissettiğim ürpertiyle yavaşlayıp arkamı döndüm ve o sırada bedenime uygulanan kuvvetle sırtımı duvara çarptım.

Karşımda gördüğüm kişilere boş bir ifadeyle baktım. Bunlar korkak çocuğa sırıtan kişilerdi. Siyah saçlı olan elini omzuma koydu. "Elini çeker misin?" diye sorduğumda sırıttı. "Duyamadım ne dedin?" dedi. Eli hala omzumdaydı. 

"Elini çek dedim." Ona sinirli bir bakış yollamıştım. Yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan, "Ay, ay, sakin ol sevimli üst sınıf," dedi ve çenemi sıkıp kaldırdı. Artık gözlerinin içine bakıyordum. "Eğer ki şirin bir ifade takınıp bana yalvarırsan seni bırakmayı düşünebilirim." Gülümsemeye çalıştım ancak gülümseyemedim. Yanındaki arkadaşı siyah saçlıyı dürttü. "Sence bu yaptığın doğru mu? Ne de olsa o normal bir kız değil. O bir avcı." Kafasını ona çevirdi. "Bir avcı olması onun sevimli olmasını engellemiyor. Avcı olsa bile o bir kız. Ne yapabilir ki?" dedi. Başını bana çevirip yüzüme yaklaşmaya başladı.

Bize normaller tarafından da avcı deniliyordu. Mezun olduktan sonra ruh biçen unvanını kazanacaktık. Mezun olmama birkaç hafta kalmıştı ve ben bir insana zarar vermeden mezun olmak istiyordum.

Gözlerimi kapatıp dua etmeye başladım. Tanrım ne olur önümdeki insan yerden aniden çıkan bir deliğin içine düşsün ve ben buradan kurtulup gideyim! Marcus'un gazabına uğramayı burada kalmaya tercih ederim. Ne olur Tanrım!

Gözlerimi açtığımda önümdeki çocuğun kafası arkadan birinin çekmesiyle benden uzaklaştı. Diğer arkadaşına doğru fırladığında topuklayarak kaçtılar. Kafamı yana çevirdim ve Marcus'u gördüm. Parmaklarını kıtlatıp bana döndü. "Hiçbir zaman geç kalmıyorsun, ha?" Mutlulukla karışık bir duyguyla Marcus'a doğru atladım ve ona sarıldım. "Tanrım!" Kafamı kaldırıp yaşlı gözlerimle ona baktım. "Onları öldürmediğin için şanslılar," dedi boş gözlerle bana bakarak. "Okulları birleştirmeleri hataydı. Normal olanlarla bizi aynı kefeye koyuyorlar," dedi Marcus. Neden böyle davranıyordu ki? Daha önce hiç normal olanlar hakkında böyle konuşmamıştı. "Gidelim Marc. Hava kararmak üzere," diye geçiştirdim ve çıkışa doğru ilerledim. Çünkü, onları öldürmemizi bekleyen canavarlar vardı. Ve biz onları bekletmeyi hiç istemezdik.

KARANLIK AVIWhere stories live. Discover now