Yeşil, mavi, beyaz ve daha bir sürü adını dahi bilmediğim renklerle doluydu dünya. Benim içinse sadece siyahtan ibaretti. Renkleri görebildiğim son günde 14 yaşına henüz giriyordum. Takvim yapraklarında tarih 14 Mart 2015'i gösteriyordu. Rengarenk balonlarla süslenmiş bir salonda, ipek örtü serilmiş bir masanın üzerinde pastam ve çeşit çeşit ikramlık vardı. Annem hepsini kendisi yapmıştı. Doğum günümü kutlayacaktım. Herhangi bir genç kız gibi. Babamı görmüştüm renklerimi çalan salona ilk girdiğimde. Üzerimde, çok beğenerek giydiğim önü kısa arkasında upuzun kuyruğu olan turuncu kabarık elbisem vardı. Doğum günüm olduğu için evin içinde ayakkabı bile giyebiliyordum. İlk topuklu ayakkabılarım ayağımdaydı. Daha ne isterdi ki 14 yaşındaki bir genç kız? Kendimi dünya üzerindeki en güzel ve en havalı kız gibi hissediyordum. Salon kalabalık sayılabilirdi 14 yaşındaki Diyar için. Annem, babam, abim ve evin tek kızı olma saltanatımın 4 yıl sürmesine sebep olan Türkü vardı. Nil ve Beyaz'la bir şeyler oynuyordu. Ayaz'ın kız kardeşi Beyaz'la. Başımı biraz daha kaldırınca onun ailesini de görmüştüm. Ayaz babasının yanına oturmuş, somurtarak duruyordu. Muhtemelen sabah yine kavga edip ardından küstüğümüz içindi. Burada olmaktan hoşlanmıyordu. Belki de 17 yaşında genç bir delikanlı olarak bir ergenin partisinde bulunmaktan zevk almıyordu. Onu burada gördüğüme sevinmiştim ama o kesin yine abimle, Cihan'la, Aras abiyle vakit geçirir, benimle konuşmak istemezdi. Barışmayacaktım onunla. Doğum günü olan bendim, onun benden özür dilemesi gerekiyordu bana ergen dediği için. Belki pastamı üflerken benimle de anlaşabilmesini dilerdim. Çocukluğumuzdaki gibi. Nil'in ailesi de gelmişti. Nurdan teyze annemle bir şeyler konuşuyordu bana bakarak. Hasan amca çoktan babamlarla spor muhabbetine girmişti. Salonun kapısında olduğum fark edilir edilmez herkes ilgilendiği şeyi bırakmış ve bana odaklanmıştı. Alkışlanıyordum. Göğsüm kabarıyordu, bu günün bana ait olduğunu bilmek içimi kıpır kıpır ediyordu. Biri arkamdan konfeti patlatmıştı. Doğduğumdan beri bizimle olan, ailenin bir parçası olarak adlandırabileceğim, biricik yardımcımız Nilay Hanım elindeki konfeti borusuyla alkış yaparak kocaman gülümsüyordu bana. Hayatımdaki en büyük patlamanın gongunu çaldığını bilmiyordum o konfetinin. Pastama doğru yürümüştüm kocaman gülümseyerek. Gözlerimi kapatmış ve Ayaz'ın çocukken olduğu gibi beni yeniden sevebilmesini, iyi birer arkadaş olabilmeyi dilemiştim. Gözlerimi açtığımda karşımda babam vardı. Elindeki hediye kutusunda ne olduğunu çok iyi biliyordum. İlk telefonum vardı. Sadece üç arkadaşımda olmasına rağmen herkeste olduğunu söyleyerek aldırmıştım. Bana uzattı, kutuyu verdikten sonra kollarını açtı. Sarıldım. Babama en son o gün sarıldım. Sonra sırayla annem, abim, kendisinin almadığını bilsem de Türkü ve diğer davetliler hediyelerini verdi. En son sıra Ayaz'a geldiğinde elinde bir kutu yoktu. Hediye vermesini zaten beklemiyordum ancak benden nefret ediyor gibi bakmasını gerektirecek bir şey de yapmamıştım. En azından o an için yapmadım sanıyordum.
"Keşke doğmasaydın."
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm gözlerimin içine bakarak söylediği iki kelimeden sonra. Bana kalırsa bir insan ergen olduğu için iyi ki doğmaktan vazgeçirilmezdi. Geri kalan hayatımda aynı dileği binlerce kez daha dileyeceğimi bilmeden paramparça olmuştum bu söyleme. Henüz genç kız olmaya yeni adım atıyordum ve çocukken en sevdiğim insan olan Ayaz'ın ağız dolusu nefreti kalbimin üzerinden geçmişti.
"Birbirlerine ne kadar yakışıyorlar değil mi Bülent? Adeta birbirleri için yaratılmış gibiler."
Bülent benim babamdı, bunu söyleyen adam da az önce doğmuş olmamdan hiç memnun olmayan Ayaz'ın babası Suat amcaydı. Babamın yetimhanede beraber büyüdüğü arkadaştan çok kardeşi gibi gördüğü Suat amcaya şaşkınlıkla bakmaya başladım. Yakıştığımız falan yoktu. Hem 14 yaşına dakikalar önce girmiş bir kız ve 17 yaşının ortalarında bir erkek nasıl yakışabilirdi. Henüz çok büyük olmasam da küçük de değildim, birbirleriyle yakıştırılmanın ne anlama geldiğini biliyordum. Böyle sözler düğünde, nişanda ya da birbirini çok sevdiği belli olan herhangi bir çifte söylenirdi. Gelin ve damat birbirine yakışırdı. İki sevgili birbirine yakışırdı. Bir doğum günü böyle şeyler söylemek için asla uygun değildi.
YOU ARE READING
SAPAN
Romanceİnsanın hikayesi ne zaman başlar? Doğduğunda mı yoksa ana rahmine düştüğünde mi? Benim ve Ayaz'ın hikayesi henüz biz doğmadan babalarımız tarafından yazıldı. Beşikten bile önce kertilen insanlara ne denir? Ben cevabı bilmiyorum. Beni bir fil dişi k...
