Alp ve Kaan, Kordon'un yemyeşil çimenlerine oturmuş, güneşin etkisiyle esen sıcak rüzgârla Ege Denizi'nin masmavi görüntüsü eşliğinde çiğdem yemekteydiler. Bisiklet süren, müzik aleti çalan, sohbet eden, gül satmaya çalışan falcı kadınlar vardı Kordon'da. Kısacası Kordon her zaman ki gibiydi. Alp 18 yaşında Kuleli Askeri Lisesi son sınıfta okuyan bir gençti. Tatil olduğu zaman İzmir'e ailesinin yanına döner, kapı komşuları olan çocukluk arkadaşı Kaan ile zaman geçirirdi. Kaan ise İzmir Fen Lisesi son sınıfta okuyan bir çocuktu. Alp'i kardeşi gibi severdi. Liseye başladıklarından beri sürekli dönem birincileri olan bu gençlerde kendini üstün görme ya da tembeli aşağılama gibi davranışlar yoktu. Gayet alçakgönüllü, yardımsever öğrencilerdi. Hatta bir gün Kaan'ın tarih öğretmeni Mete Bey bu duruma şaşırmış olacak ki Kaan'ı odasına çağırmıştır. Mete Bey:
-Evladım! Bütün derslerden en yüksek notu sen alıyorsun notlarına baktım. 9. sınıftan beri süregelen ezici bir başarı istatistiğin var. Bu kadar yüksek notlar almana ve okul birincisi olmana rağmen seni hiç kibirli, burnu havada, kendini beğenmiş birisi olarak görmedim. Kendini hiç mi üstün hissetmez bir insan? Demiş. Kaan yüzünde şerefli bir ifadeyle Mete Bey'in yüzüne bakarak:
-Öğretmenim. Üstünlük hissetmek için ne kadar yüksek not aldığım ya da okulda kaçıncı olduğum önemi yoktur. Ben ''Türk'' olduğum için doğuştan üstünüm demiş. İşte bu iki vatan ve millet sevdalısı genç ülkelerinin geleceğine en iyi şekilde katkı sağlamak için bütün güçleriyle çabalıyorlardı. Tabiri uygunsa vatan hayırlı birer evlat olarak yetişiyorlardı.
Karınları acıkmış gevrek almak için ayağa kalkmışlardı. Alsancak'ın ara sokaklarında bir gevrekçi buldular. 2 gevrek alıp tekrar deniz kenarına dönmüşlerdi. Denizden esen rüzgâr eşliğinde gevreklerini yemekteydiler. İkisi birbirine okulda yaşadıkları olayları anlatıyor, komik olanlara gülüyorlardı. Zaman o kadar çabuk geçmişti ki hava kararmıştı. Birden Alp'in telefonu çalmaya başladı. Arayan annesiydi. Annesi, Alp'e en sevdiği yemeği yaptığını söylemiş ve çabuk eve gelmesini tembihliyordu. Taze Fasulye'yi çok severdi Alp. Bunu duyunca yerinden çabucak kalktı. Kaan'a, annesinin onu evde beklediğini söyledi. İki genç otobüs duraklarına gittiler. Evleri otobüsle 30 dakikalık mesafedeydi. Ancak tam işten çıkış saati olduğu için trafik çok sıkışıktı. Bunu gören Kaan'ın aklına bisiklet kiralama fikri geldi. Alsancak'ın ara sokaklarına tekrar girmişlerdi. Biraz zaman geçtikten sonra bir bisikletçi bulup bisiklet kiraladılar. Alp ve Kaan bisiklet selesine oturdukları zaman farklı duygular hissettiler ama bunu düşünecek vakitleri yoktu. Alp, taze fasulyeyi çok sevdiği için hızlı hızlı pedal çevirmeye başladı. Kaan'da Alp'in Taze fasulyeyi ne kadar çok sevdiğini bildiği için ona ayak uydurmaya çalışıyordu. İkisi de aynı hızda ilerliyordu. Bisikleti o kadar hızlı kullanıyorlardı ki hızlı bir arabadan farkları yoktu. Evlerine 10 dakikalık bir mesafe kalmıştı. Alp'in gözüne bisikletin vites değiştirme yeri ilişmişti. Kaan'a, vitesi arttıralım dedi. İkisi birden vitesleri çevirdiler. Tam o anda ikisi birden taşa takılıp yere yuvarlandı. Kafalarını yere vurmuşlardı bu yüzden kısa bir süreliğine bayılmışlardı. Gözlerini açtıkları zaman etraflarında oluşan kalabalığı gördüler. Doğruldular. Etraflarındaki insanlara bakıyorlardı. Giyimleri değişikti. İkisi de şaşkınlıkla etrafa bakınıyordu ki askerler kalabalığın arasından gelip onları aldılar. İkisini de eski bir binaya doğru götürüyorlardı. Bu bina ihtişamlı bir yapıya sahipti. İsmi Hükümet Konağı'ydı. Binanın karşısında Saat Kulesi bulunuyordu. Alp ve Kaan İzmir'li oldukları için bu binayı biliyorlardı. Hükümet Konağı'na girdiklerinde ikisini de ayrı ayrı odalara alıp sorgulamaya başlamışlardı. Alp'i 17. Kolordu Komutanı Albay Süleyman Fethi Bey sorgulayacaktı. Albay, Alp'i üzerlerindeki kıyafetlerden dolayı casus sanıyordu bu yüzden ona İngilizce ve Fransızca sorular sormaya başlamıştı. Alp sorulan soruları anlıyordu. Askeri Lisede Fransızca ve İngilizce öğrenmişlerdi. Süleyman Fethi Bey'in omuzundaki rütbelerden onun Albay olduğunu anlamıştı. Askeriyenin emir-komuta zincirini iyi biliyordu. Bu yüzden ayağa kalkarak Albay Süleyman Fethi Bey'e
- ''Ben bir casus değil şerefli Türk ordusuna hizmet etmek için kanının son dalmasına kadar savaşacağına ant içmiş Kuleli Askeri Lisesi son sınıfta okuyan bir Türk'üm''dedi. Asker selamı vererek yerine oturdu. Albay aldığı bu cevap karşısında epey şaşırmıştı. Uzun süre bir şey söylemeden karşısındaki gence bakıyordu. Sessizliği kapıyı çalan asker bozdu. Albay, askere içeri girmesini söyledi. Asker, albayı selamladıktan sonra yanına gidip kulağına bir şeyler söyledi. Alp bütün bu olanları dikkatli bir şekilde izliyordu. Asker söyleyeceklerini söyledikten sonra tekrar selam vererek odadan çıktı. Albay, Alp'e bakarak:
-Arkadaşında aşağı yukarı senin söylediklerini söylemiş. İkinizde Türksünüz madem bu giyiminiz nedir? Daha önce hiç görmedim böyle şeyler. Nereden buldunuz bunları? Dedi. Alp durumu albaya nasıl anlatacağını bilmiyordu. Kendisi bile buraya nasıl geldiğini bilmeden albaya bunu söylemesi imkânsızdı. Alp konuyu değiştirmek istedi. Albaya bakarak:
-Albayım biz hangi tarihteyiz? Dedi. Albay:
-Tam olarak ''30 Ekim 1918'' yılındayız. Bunu söylemesiyle Alp'in başında şimşekler çakmaya başlamıştı. Geçmişe gelmişlerdi. Nasıl olabilirdi bu? Hem de Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı güne. Osmanlı İmparatorluğu'nun fiilen sona erdiği güne? Alp bu tarihten sonra yaşanacak olan bütün şeyleri biliyordu. Heyecanlı bir şekilde Albay'ı yaklaşmakta olan yunan işgalini anlatıyordu. Albay bu gencin deli olduğunu, kendisiyle dalga geçtiğini sanmıştı. Kapıdaki askeri çağırarak Alp ve Kaan'ı bodrum katındaki nezarethaneye atmalarını emretmişti. İkisi de birkaç dakika içerisinde nezarethaneye kapatılmıştı. Alp, Kaan'a iyi olup olmadığını soruyordu. Kaan ise ciddi bir ses tonu ile sorulan soruya cevap veriyordu. Alp, Kaan'a 30 Ekim 1918 tarihinde olduklarını bunu da albaydan öğrendiğini söyledi. Kaan'ın kaşları çatılmıştı. Ancak yüzünde acı bir ifade vardı. Çünkü kendisi de bu tarihten sonra neler olacağını biliyor ve bunun için üzülüyordu. Alp bunu fark etti. Üzülmenin sırası olmadığını bu durumun önüne nasıl geçilebileceğini konuşmalarını gerektiğini söyledi. İki genç bütün gece bunu düşündü. Çok yorulmuşlardı. Uyumamış olmanın verdiği halsizlikle birbirlerine bakıyorlardı. İkisi de yere uzandı. Tam uykuya dalacakları sıra nezarethaneye inen kapı açıldı. Merdivenlerden aşağıya doğru inen adamın önce ayakkabıları gözüktü sonra pantolonu en son yüzü gözükmüştü. Bu gelen adam iyi giyimli birisiydi. Alp ve Kaan bu adamın kim olduğunu biliyorlardı. İzmir'in tarihine adını altın harflerle yazdırmış birisiydi.
İkisi de şaşkın şaşkın bakarken gelen adam söze kendini tanıtarak başladı:
-Ben Hukuk-u Beşer gazetesi başyazarı Hasan Tahsin'im.
YOU ARE READING
VATAN MİLLET İZMİR
Historical FictionSevgili okuyucular: İzmir'in işgalinden - İzmir'in kurtuluşuna kadar süren süreçleri anlatmaya çalıştım. Vatanın bütünlüğünü korumak için ne kadar çok fedakârlık yapılması gerektiğini ve bu amaç uğrunda gözlerini kırpmadan canlarını nasıl verebild...
