***NOT:Bu hikayedeki şahısların ve bazı mekanların dışında herşey tamamen hayal ürünüdür ***
Rize Eğitim ve Araştırma Hastanesinin -3'üncü katındaydık. Bulunduğumuz kat hastanenin acil girişiyle bağlantılıydı, tabi acille de öyle. Hakan Bey'in bize vermiş olduğu kıyafet işe yaramıştı. Onlardan birine dönüşmeden önce bir tanesini yakalayabilmiştik. Hemen ardından onu buraya, R.E.A. Hastanesine getirdik. Yüz ifadesinden anladığım kadarıyla bu duruma şaşırmıştı. Muhtemelen daha önceleri gönderdiği sazanlar gibi bizim de dönmememizi bekliyordu. Yanımızda getirdiğimiz şeyi bizden alıp bir küveze koydular, tabi bu küvez bebeklerin konulduğundan bir hayli daha büyük bir küvezdi. Özel güvenlik üniformalı adamlar tarafından biz de teslim alındık. Aralarından biri eliyle beni işaret etti, yanımdaki adamlar geçmeme izin verdi.
Güvenlik:- " Hakan Bey seninle birlikte 3 kişiyi daha göndermişti, sen sadece 1 kişiyle döndün..."
Ben:- " Sonuç olarak 3 kişi olarak geri döndük "
Güvenlik:- " 1 kişi eksik dedim sana y*vşak herif "
Ben:- " Gidenin ne önemi var? Hadi şimdi çekil yolumdan "
Adamın yanından geçecekken bir anda beni omzumdan tuttu ve sinirli sinirli bana bakmaya başladı. Neyse ki şefleri bırakın geçsin diye bağırdıktan sonra beni bıraktılar. Gülümseyerek şefin yanına gittim.
Ben:- " Ne güzel bir gün öyle değil mi?" dedim
Şef:- " O haklı, bu hafta kaybettiğin altıncı adam..."
Ben:- " Bana bir iş verirler ve ben de o işi yapmak için gereken malzemelerin temin edilmesini isterim Şef ve..."
Şef: - " Allah belanı vermesin senin onlar malzeme değil, adam! Adam! "
Ben:- " Malzeme veya adam ne farkeder, önemli olan başarabilmemiz değil mi? Söylesene kaçınız buraya canlı bir Duygusuz getirmeyi başarabildiniz? "
Bu cümlemin ardından hepsi buz kesildi ve öylece kaldılar. Kendimi 500 kişilik okulda dersi geçen tek öğrenci gibi hissettim. Tam o sırada Anestezi Yoğun Bakımının kapısı açıldı ve Hakan Bey ile beraber dışarıya iki doktor geldi.
Hakan Bey'e baktım - " Sorun ne? "
- " Gelip görsen iyi olur " dedi ve birlikte içeriye girdik...
Girdiğimiz yer yoğun bakımdan daha çok morga benziyordu. Odadaki tüm sedyelerin üstünde birşey yatıyordu ve kafalarına kadar turkuaz hastane beziyle örtülüydü. Hemşire masasının önünden geçip sola döndüm. Sedyenin üzerinde bağlanmış bir halde yatan Duygusuz'a baktım. Hakan Bey bana bakıp orayı işaret etti. Ona doğru yürüdük. Bizi görür görmez uğultular ve ürpertici çığlıklar çıkartmaya başladı. Allahın belası yaratık dışarıdayken daha sakindi.
Ben:- " Hakan Bey, umarım bu yataktan kurtulamaz *** Duygusuzu bağlayan kemerleri işaret eder*** "
Hakan Bey:- " Zannetmiyorum..."
Ben:- " Görmem gereken şey ne peki? "
Hakan Bey:- " Şu ekrana bak! *** Monitörü gösterir *** "
Monitörde normal bir insanda olması gereken kalp atışı ve dakikadaki solunum sayısı falan filan yoktu. Tıbbi terimlerden ve ekipmanlardan anlamam ama o ekrandaki şeylerin normal olmadığının farkındaydım. Lakin yine de sedyede yatan, daha doğrusu bağlı tutulan bir insan değildi. Monitördeki değerler beni hiç şaşırtmadı.
Ben:- " Hakan Bey bilmem farkında mısınız ama o bir Duygusuz. İnsan değil..."
Bunu söyler söylemez Hakan Bey bana çıkıştı;
Hakan Bey:- " Belki de bir zamanlar insandı! "
Hakan Bey: - " Bu vakaların üzerinden yaklaşık 5 yıl geçti ve hala buna sebep olan şeyin kaynağını bulamadık Rafet! Bulamadık!... Hala cevabını arayan sorularımız var ama sen hayatta olan insanları bir alet, bir iş aracı olarak kullanıyorsun! İnsan hayatının senin için hiç mi değeri yok?"
Başımı öne eğdim. Haklıydı ama yapabileceğim birşey yoktu. Neyim ben? Bilim adamı falan mı? Hiç zannetmiyorum. Tabi insan hayatı konusunda yapabileceğim birşeyler vardı. Belki de burdan gitmeliydim ama nereye? Yol bilmem iz bilmem. Sanırım doğru olan bir süre daha burada kalmaktı ama şimdiden hastanedeki insanların büyük bir çoğu benden nefret ediyordu. Göreve gitmeden önce yanıma almam gereken adamları seçerken hepsi gözümün içine ölüme gider gibi bakıyordu. Bu durumdan rahatsızdım ama ne yapabilirim? Hiçbirşey. Hemen hemen hepsi yakınlarını kaybetmiş insanlardı. Önceleri eğlenceli buldukları vitrin mankenlerine dönüşmüşlerdi. Yüz ifadesi hiç değişmeyen, donup kalan mankenlere. Bu yüzden onlara duygusuz diyoruz. Onlardan birine dönüşmek için yüzüne dokunması yeterli oluyordu. Zombi filmlerindeki gibi bir ısırığa veya virüse ihtiyaçları yoktu. Ölü ya da diri, hiç farketmiyordu. Cesetleri dışarıda kalan birkaç arkadaşımı onlardan birine dönüşmüşken gördüm.
Ben:- " Yapmamız gereken şey ne peki? "
Hakan Bey bir süre gözlerini kapatıp derin derin nefes aldı, ardından bana bakıp gözlerini açtı;
Hakan Bey:- " Git burdan Rafet. Geri dönmemek üzere git burdan."
Kafamdan geçirdiğim karamsar ne varsa gerçekleşiyordu. Tam ne yapacağımı düşünürken çat kapı gelen kovulma emri... Oh ne güzel. Herşeye iyi tarafından bakın diyenlerin aksine, içimdeki ses bu konuda bakılacak iyi bir tarafın olmadığına kanaat getirmişti bile. Hakan Bey'in o cümlesinin ardından hiçbirşey demedim, sadece başımı sallayıp Yoğun Bakımdan çıktım...
Güvenlikler hastanenin acilinin kapısına kadar bana eşlik ettiler. Arkama dönüp güvenliğe baktım. Yüzündeki mutluluk dışardan okunuyordu. Girişteki masada oturan adam demir kolu yukarı kaldırdı ve acile monte edilmiş olan büyük tel örgülü kapıyı açtı. Açık olan kapıdan içeriye vuran gün ışığıyla gözlerimi kıstım ve elimi alnıma siper ettim. Dışarıya doğru yürüdüm tam o sırada güvenlik şefi arkadan seslendi;
Şef:- " Cehennemde görüşürüz p*ç herif! Hahahahaha! "
Arkama dönmeye tenezzül bile etmeden yürüdüm... Şimdi ne yapacağım diye düşünmeye taaa Yoğun Bakımda Ahmet Bey'in beni kovmasının ardından başlamıştım. Öncelikle güvenli bir yer bulmam gerekiyordu. Daha sonra ne yapacağıma karar verecektim... Herkesin cevapsız soruları vardı, benim de öyle... ve bu cevabı aramaya nereden başlayacağımı da gayet iyi biliyordum!...
ESTÁS LEYENDO
Duygusuz
Ciencia FicciónDuygusuz varlıkların sadece insanlardan oluşmadığına tanıklık edeceksiniz. Vitrinlerde gördüğümüz ve elbiselerin üzerinde çok şık durduğunu düşündüğümüz mankenlerin kabusumuz olduğuna, dokundukları insanların da duygularını kaybettiğine tanıklık ede...
