17 Kasım 1999
Soğuk bir sonbahar gecesiydi. Her tarafta kıvılcımlar ve küller uçuşuyordu. Ağaçların tamamı kül olmuştu ve kalan bir avuç yaprak, alev almış halde yere doğru süzülüyordu. Ormanın ortasında yanmış bir evin kalıntıları vardı. Evden geriye kalanların arasında, ahşaptan bir beşik sallanıyordu. Beşiğin içinden ağlama sesleri duyuluyor ve etrafını ateşten bir çember sarıyordu. Ağlama sesleri arttıkça çemberin etrafındaki alevlerde yükseliyordu. Uzunca bir süre sonra, ağlama sesleri azaldı. Ses kesildi ve beşiğin etrafındaki ateşten çember, yerini küllere bıraktı.
Yaşlı bir adam, sırtında birkaç parça yakacak ve elinde körelmiş bir balta ile, neler olduğundan habersiz, ağlama seslerinin duyulduğu yere, yorgun adımlarla ilerledi. Ak saçları kir içindeydi, sakalları duman rengindeydi ve gözlerinde derin bir yorgunluk, ciddi bir bakış vardı. Yoluna devam ederken küle dönmüş ağaçlar ve sallanan bir beşik gördü. Bir an donakaldı. Tedirgin adımlarla beşiğe ilerledi. Beşiğin içinde, başı dışında bütün vücudu, yanmış bir yorgan ile sarılı, en fazla üç aylık olabilecek bir bebek uyuyordu. Yüzünde, yanağından başlayıp boynuna kadar devam eden, ince bir yara vardı. Yara bir nevi ateştendi. Kirpikleri yanıyordu ve bedeninin etrafında kıvılcımlar beliriyordu. Yaşlı adam, uzunca bir süre, donakalmış halde bebeği süzdükten sonra, bebeği kucağına aldı ve onu kendine çekti.Bebek, yaşlı adamı ürkütüyordu ama onu oracıkta bırakmaya ve umursamamaya vicdanı el vermiyordu. Odunları sırtına yükledi, belinin ağrısına aldırmadan, tedirgin ve temkinli adımlarla yoluna devam etti.
