Ağaçların yaprakları sonbaharın rengine bürünmüştü. Yeşil renk, kendini sararmaya bırakmıştı. Hava öfkeliydi, içinde tuttuğu tüm nefreti rüzgarla savuruyordu. Bulutlar, yaz günlerini geride bırakmanın hüznüyle ağlıyordu. Çoktan hava kararmış, güneş dünyaya sırtını dönmüştü. Mutsuzluğun ve çaresizliğin etrafında dönen bir kız, koşar adım çocuk parkına giriş yapmıştı. Ayakları çıplaktı. Soğuk ve ıslak betonu, ayak tabanları artık benimsemişti. Kaçıyordu. Dünya'daki Cehennemi'nden kaçıyordu. Bacaklarında koşacak, hatta adım atacak hal kalmamıştı. Küçük kız, ayak tabanında şiddetli bir acı hissetti, tekrar basınca aynı acıyı yaşayacağını düşünürken yan basmaya çalıştı ama başaramadı. Yüz üstü yere düşmüştü. Soğuktan dolayı uyuşmuş bedeni, düşüşün etkisiyle neye uğradığını şaşırmıştı. İsmini daha yakından duymaya başladığı sırada aklındaki her acıyı silip kalkmaya çalıştı. Yaşıtları çok güzel hayatlar yaşarken neden bu halde olduğunu geçirdi aklından ama bunu düşünmenin sırası değildi. Düşüşüyle elinden fırlayan silaha hızlıca uzandı ve onu arkasına sakladı. Ayak tabanı acıyla sızlıyordu. Ne olduğuna bakmak istedi. Ayağındaki cam parçasını gördüğü sırada nefretin ne olduğunu ona öğreten adamın silüetini de tam önünde görmüştü. Ayağındaki camın ona verdiği acı, bu adamı gördüğünde kalbinde oluşan delici ve nefes kesen acının yanında hiçbir şeydi. Gözlerini sımsıkı kapatarak ayağındaki camı hızla çekip çıkardı. Kan, musluğun kolunu yukarı kaldırıp suyun hızlanmasını sağlamış gibi, hızla akmaya başlamıştı. Artık önünde bir çift yıpranmış, tozlu ayakkabıyı net bir şekilde görüyordu. Göz bebekleri donmuştu, tıpkı vücudu gibi... Adam, öfkeyle kıza bağırdığında, donmuş vücudunda kanın yeniden dolaşmaya başladığını hissetti. Silahı sıkıca tutuyordu. Korkudan ne yapacağını bilmiyordu. Artık kaçamayacağını anlamıştı. Göz yaşları özgürlüğe kavuşmanın mutluluğu ile yanaklarından hızla akıyordu. Nefret'i küçük kıza bağırdığında göz yaşları, bulutların göz yaşlarından daha hızlı süzülüyordu pürüzsüz, soğuktan kızarmış yanaklarından. Yaşadığı zorluklardan kurtulması gerekiyordu. Adamı öldürecekti. Tüm planı kafasında kurmuştu. Göz yaşlarını, göz yuvalarına itmeye çalıştığı sırada, babası ona kalkmasını emrediyordu. Karanlıktan faydalanan kız, arkasındaki silahın varlığını hissettirmeden ayağa kalkmayı başarmıştı. Ayağı acıyordu ama umrunda değildi. Karşısında duran acı, daha ağır basıyordu. Aniden kafası yana doğru dönmüş, sendelemişti. Siyah uzun saçları yüzüne dökülmüştü. Yanağındaki yanma hissi, babasından yediği kaçıncı tokadın hissiydi? Neye uğradığını şaşırmış bir haldeydi. Kafasını yavaşça babasına çevirdi.
''Seni küçük fahişe! Benden kaçabileceğini mi sanıyordun?''
Kız babasına nefretle baktı. Artık ağlamıyordu, ağlayamıyordu. Nefreti içine sığmıyordu artık. Arkasında sakladığı silahı adama doğrulttuğu sırada babasının gözleri yerlerinden fırlayacak gibiydi.
''N-ne yaptığını sanıyorsun sen? İndir o silahı. Bunu sana ödeteceğimi biliyorsun.'' dedi adam. Şaşırmıştı ve karanlık gecede küçük kız, babasının yüzündeki dehşeti ışık vurmuş gibi görebiliyordu.
''Senden bıktım artık!'' öfkesi sesine yansıyan kız kükremişti. Daha 14 yaşındaydı. Bu küçük yaşında omuzlarına alacağı büyük yüke kafa tutuyordu. Babasının işkencelerine ve tacizlerine dayanamaz hale gelmişti. Günlerce düşündüğü planının onun tek kurtarıcısı olduğuna emin olmuştu.
''Bunu yapamayacak kadar aptal ve korkaksın. Bana büyüklük taslamayı kes! Bırak o silahı!'' adam bağırırken sesi tizleşmiş ama sonra kalın haline geri gelmişti. Bunu kız fark edememişti bile. Düşündüğü tek şey, elindeki ağır silahın tetiğine basmaktı. Elleri titriyordu, yaşadığı her şey gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu. Gözlerinin mavisi ince bir çizgi halinde görünüyordu. Göz bebekleri büyümüştü. Babası uzun boylu iri bir adamdı. Geniş omuzları vardı. Siyah saçlarını eliyle geriye doğru taradığını gördü babasının. Onun da kahverengi gözlerinin, derin, siyah göz bebeği büyümüştü. Adam kızı ciddiye almıyordu. İşkencelerine mahkum ettiği kızını, asla ciddiye almıyordu. Kızın elindeki silahı almak için adım attığı sırada, kulakları dolduran o patlama sesi duyuldu. Mermi yuvasından çıkmış, adamın göğsünde yeni bir ev kurmuştu kendisine. Adamın gözlerinde görünen acı, kızın acılarının yanında hiçbir şeydi. Babasını vuran kız, hiç kıpırdamadan babasının gözlerinin içine bakıyordu. Adam geriye doğru sendelediğinde, katilinin gözlerinden çekti gözlerini ve göğsündeki deliğe baktı. Beynine emir verdi ve elini zor da olsa açılan yaranın üstüne götürdü. Eline bulaşan koyu kırmızı kan, karanlıkta siyah görünüyordu. Bacaklarında güç bulamayan adam, bir çınar gibi yere yığılmıştı. Kız hala kıpırdamamış, yığılan babasına bakmaya devam ediyordu. Elleri titriyordu ve buna engel olamıyordu. Zihni bomboştu. Kendisinin de bacaklarında güç kalmadığında yere oturmuştu. Silahın sesini duymuş olmalılardı. Planı bu yöndeydi. Babası ölmüş müydü? Etraftan gelen sesler onu harekete geçirmişti. Silahı, parktaki kum havuzunun içine sakladı ve babasının yanına emekledi. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Elini burun deliklerinin altına koydu. Kesik kesik de olsa hala nefes alıyordu babası. Derin bir nefes alıp gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açtığında, elleri babasının göğsünden akan kandaydı. İçinden bir an üzülmek geçti ama bunun imkansız olduğunun farkındaydı. Köşeye sıkışmak ne demek bilirsiniz. İşte kız da tam olarak köşeye sıkışmış bir haldeydi. Onu köşeye sıkıştıranı ya yok edecekti, ya da kendisi teslim olacaktı. Halbuki yenilgiyi kabullenen bir kız değildi buna rağmen her seferinde yenilgiye boyun eğiyordu. Ama bu kez farklıydı. Güçlüydü, babasının ona yaşattıkları güçlendirmişti onu. Cesaretli ve akıllıydı. Teslim olmak yerine, yok etmeyi seçmişti. Üzülmesine imkan yoktu, üzülmüyordu. Kalbinde biriken acı, göz yaşı olarak yanaklarından akıyordu. Tekrar derin bir nefes aldı. Artık sesler çok daha yakından geliyordu. Omzuna dokunan bir el, onun kısa süreli ürkmesine neden oldu.
''Aman Allahım! Ne oldu burada böyle?'' gelen adam neye uğradığını şaşırmıştı. Böyle bir manzara ile karşılaşacağını beklemiyordu elbette. Kızın ağlama sesleri yükseldi. Ağlamak zorundaydı. İnsanlar numarasını yemeliydi. Birkaç kişi daha gelip etrafına toplandığında kız artık bağırarak ağlıyordu.
''Yavuz ağabey, polisi arayalım ambulansı da aynı şekilde. Kızım?'' kıza seslenmişti oradaki bir başka adam ama kız cevap vermedi.
''Kızım, sakin ol bir. Ne oldu burada? Kimdir bu adam?'' adam ısrarla kıza soru sormaya devam ediyor, ancak aldığı tek cevap kızın ağlamasındaki hıçkırık sesleri oluyordu.
''Mehmet, kız belli konuşacak durumda değil gitme üstüne. Polis gelsin o öğrenir gerisini.'' Adamın şivesi farklıydı. İstanbul Türkçe'si kullanmıyordu. Belli ki Karadeniz'liydi. Kızın yerde yatan babasına müdahale etmeye çalışan insanlar, 'polis nerede kaldı' sesleri, 'ah zavallı kızcağız' cümleleri... Olay yerinde bulunan insanların gürültüsü, karanlığın derinliğine gömüldü bir anda. Vurulan adamın sesi yükseldi bir anlığına. Kızın gözleri sonuna kadar açılmıştı.
''Ça-ğıl...''
Etraftakilerin ne düşündüğü belliydi. Başkası tarafından öldürülen bir adamın, ölmeden önceki son nefesini kızının adını söyleyerek vermesi... Halbuki ismini duyan kızın anlayacağı bir şeydi bu.
'Senden her zaman nefret edeceğim.' anlamına geldiğini biliyordu Çağıl, babasının onun ismini son kez nefesine döktüğünde...
DU LIEST GERADE
RUHSUZ
RomantikMahrum kalmak birilerinden, bir şeylerden hatta birçok şeyden. Muhtaç olmak birilerine, bir şeylere, bir çok şeye. Sevgiye muhtaç olmak. İtiraz bile etsen acıya hoşgeldin demek. Omuzlarına aldığın yüke meydan okumak. Düşmek, kuyunun dibine düşmek ve...
