Ποιός είμαι?
Ben kimim?
♥
O sözü ilk duyduğum günü hatırlıyorum: "Acıların değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan." Belki de bu yüzden hiç dostum olmamıştı. Benim payıma hep acı düşmüştü; fazlasıyla hem de. İnsanlar, zaten kendi sürünen hayatlarına bir de başkasının dramını yüklemek istemezdi.
Odamın solgun ışığında aynanın karşısına dikildiğim çok oldu. Yorgun gözlerimle kendimi süzer, dudaklarımın kenarında sarkıp kalmış ifadelere anlam vermeye çalışırdım. "Neyim yanlış?" diye fısıldar, sonra cevapsızlığın sessizliği içinde kendi nefesimi bile işitirdim. Yüzümde aradım, bakışlarımda, ellerimin titremesinde aradım. Ne kadar baktıysam da hiçbir cevap dönmedi bana.
Bir süre sonra, yorulup çabalamaktan vazgeçtim. Yalnızlığımı kendimle ilan ettim; sanki görünmez bir taç gibi başıma oturttum. Ama yine de aklımı kemiren bir soru vardı: İnsanları benden uzaklaştıran o şey neydi?
Bir keresinde cesaretimi toplayıp sordum. Karşımdaki, fazla düşünmeden, fazla inceltmeden söyledi:
- Üstünde negatif bir enerji var.
O an, kahkaham odamın duvarlarında yankılandı. Saçma bulmuştum. Ama aynı cümleyi, farklı ağızlardan tekrar tekrar duyunca, kahkahalar da ağırlaştı. Her tekrar, göğsümde görünmez bir taş gibi büyüdü.
Demek ki gerçekten vardı; görünmeyen, adı konmamış bir gölge gibi üzerimde gezen bir şey. İnsanların gözlerinde, bana bakarken hemen beliren o huzursuzluğu görmeye başladım. Ve belki de bu yüzden, kalabalıkların içinde hep tek başıma kaldım.
Bende bu yüzden içime kapanmayı seçtim. Zihnimi derslerime ve resim çizmeye yordum. Bir zaman sonra fark ettim ki, yalnızlık benden ayrı değil, benliğimin bir parçası olmuştu. Buna alışmıştım artık. Kalabalık ortamlardan sıkılır, bir an önce kaçacak köşe arar olmuştum.
Asıl kötü olan neydi? Buna alışmam mıydı, yoksa beni buna alıştıranlar mı? Sanırım buna hâlâ bir cevabım yoktu.
Salonun loş ışıkları arasında gözlerim kürsüdeki kıza kaydı. Siyah elbisesinin üstünde dalgalanan lacivert cübbesiyle sahnede oldukça zarif görünüyordu. Onu sık sık görmüştüm; derslerimizin çoğu ortaktı. Ama adını hatırlayamıyordum. Proje ödevleri dışında pek konuşmamıştık. O da birkaç fikir alışverişinden ibaretti.
Birazdan sıra bana gelecekti. Diplomamı alacaktım. İstersem konuşma yapabilirdim ama... ne diyecektim ki? "Benimle arkadaş olmadığınız için teşekkürler mi?" Ah, kesinlikle çıkıp bunu söylemeliydim. İçimi dökmeli, sesimi bu duvarlarda yankılanmalı ve sonra bu lanet şehri sonsuza dek terk etmeliydim.
Aklımda sahne büyüyordu: Mikrofonun başında, buz gibi bir tebessümle, yılların biriktirdiği öfkeyi tek cümleye sığdırmak. Kalabalığın susup bana bakması. Ve ardından kapanan kapıların ardında, yepyeni bir başlangıç... Küçük bir eyalette, kimsenin beni tanımadığı, geçmişimin peşimden sürüklenmediği bir yerde.
Ama daha ben bu hayali kurarken, içimdeki benliğim çoktan gözlerini devirmişti. "Sen mi? Sen, yeni bir hayata başlamak? Hadi ama..." İç sesim, alayla kahkaha atarken ben sadece başımı önüme eğdim.
Annem ve babam buna asla izin vermezdi. Maddi açıdan hâlâ onlara bağlıydım ne gidecek param vardı ne de kalacak yerim. Gitmeyi denesem bile, bulduklarında kendi yöntemleriyle cezalandırırlardı: kapıyı kilitleyip günlerce odadan çıkmama izin vermemek. Onlar için ben, büyütmek zorunda oldukları bir çocuk, bitmeyen bir yük, bir gençlik hatasıydım.
YOU ARE READING
POSEIDON (YAKINDA)
FantasyDenizin Karaya olan tutkusunun hikayesi. Daphne, bulunduğu şehre ve dış görünüşüne rağmen oldukça asosyal bir genç kızdı. Aslında onu bu duruma iten, çevresinde ki insanların sebepsizce ondan uzaklaşmasıydı. Aile sevgisi görmeyen işkolik bir ailenin...
